egemenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
egemenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2024 Cuma

Narin’in Köyü Vatan Mı?

 


Her sabah olduğu gibi bu sabah da annemle Yılmaz Özdil’i seyrettik.

 

Programında sıradan vatandaşların amatör haberciliğiyle gelişen “vatandaş gazeteciliğinden” bahsettikten sonra Narin’in köyünde vatandaş gazeteciliğinin olmadığını söyledi.

 



Narin’in köyünde vatandaş gazeteciliğinin olmamasının asıl sebebi, “vatandaş gazeteciliğinin yapılamaması” değildi; o köyde “vatandaşlık bilincinin” olmamasıydı. Bu çok ağır bir cümle gibi okunabilir ama sanırım kuzucuğun amcası olan adam, birkaç gün önce köyün dışındaki polis noktasından şikâyetçi olmuş, “O polis noktası oradan kalkmazsa ya kan çıkar ya da biz köyden gideriz!” diye devlete sözüm ona gözdağı vermişti. Çok geçmeden köye neredeyse bir bölük jandarma geldi, amca beyin ağzının payı verilmiş oldu.

 

Devleti yönetenlerde, Türklük aidiyeti, Türklük bilinci zayıf olduğunda ortaya  bu manzara çıkıyordu.  Çünkü Türkiye’de demokrasi, “Em çok oy alanın her şeyi aldığı” bir tür kumar masasına dönmüştür. Hatta demokrasi, sandıktan çıkanın yeni bir devlet kurabileceğinin bile düşünülmesine sebep olabilecek şekilde yozlaştırılmıştır. Demokrasi, en üstün değer, en üstün ahlâkî ölçü haline getirildiğinde, meşruiyetin de tek kaynağı sandıktan çıkan oy sayısı olmuştur.

 

Hal böyle olunca demokrasi, “çeşitli oy paketlerini devşirme savaşı” haline geldi.

 

Cumhuriyetin kuruluşunda önce bile devlet otoritesine karşı gelip kendi egemenlik alanlarını kurmak için isyan eden Kürt etnik ırkçılığının feodal odakları, bu yozlaşmış demokrasiyi olabildiğine sömürdü. Ortaya hükümetlerden tavizler alarak devlet otoritesini yıpratmayı kendilerine hak bilen fiili bir feodal egemenlik alanı çıktı. İşte şimdi bölücülerin “Kürdistan” diye andıkları yörelerimiz, oy uğruna kendilerine taviz verilmiş fiilî Kürt feodal “egemenlik” alanlarıdır.

 

Demokrasi sömürücüsü etnik Kürtçülük, gemi öylesine azıya almıştır ki sözüm ona kendi topraklarında devletin iş makinesinden, öğretmenine kadar bütün unsurlarına düşmanlık göstermekten çekinmemiştir. Hatta Marksist kökenine rağmen ilgili bölgelerimizdeki feodal, teokratik odaklarla bile Kürtçülük ortaklığında anlaşabilmiştir.

 


“Gidemediğin yer vatan değildir” sözünün muhatabı aslında vatandaş değildir. Bu sözün muhatabı, vatandaş üstünde güç kullanma yetkisine sahip olanlardır. O yüzdendir ki  Andımız’dan Medeni Kanun’a kadar Türk egemenliğinin bütün  unsurlarının, “vatanın” her köşesinde ayrımsız, istisnasız ve tavizsiz uygulanması  mümkün olmazsa, sandığın da demokrasinin de anlamı kalmaz.

 

O yüzden Narin’in köyünün vatan yapılması, Türk dilinin, Türk kanunlarının, Türk yargısının, Türk kolluk güçlerinin yalnız ve ancak Türk olarak orada her şeyden üstün ve egemen şekilde bulunmasıyla mümkün olabilir. Narin’in köyünde Narinler öldürülebildiği müddetçe orasının vatan olması güçleşir.

 

İşte o yüzden Andımız’ı  verdikleri oylarla kaldıran “ahalimiz”, “Gidemediğin yer vatan değildir…” sözü hakkında  her gün düşünmelidir.

 

 

10 Eylül 2024 Salı

Feodalizm Sadece Ekonomik Bir Sorun Mudur?

 

Feodalizmde Görmezden Gelinen Etnik Kültür

Sosyalist okumuşlarımız için dünya iki şeyden ibarettir:

 

1-     Sınıf mücadelesi

2-     Ekonomik şartlar

 

Sosyalistlere göre insanlar, mensup oldukları sınıfa göre davranış gösterirler. Mensup oldukları sınıfı da onların ekonomik şartları belirler. Dolayısıyla söz gelimi herhangi bir işçinin, burjuva alışkanlıkları geliştirmesi, öncelikle ekonomik şartlarından dolayı, sonra da “sınıf bilinci” sebebiyle neredeyse imkânsızdır.

 

Marksizm, kendi tarih şablonu ve içeriksiz terimleriyle öyle kapalı bir devre kurmuştur ki mekanizması yukarıdaki iskelete dayanan bu kapalı devre, bir kesin inanç motivasyonuyla sürekli hareket ettirilir.  İşte bu hayalî devr-i daim makinesine “devrim” denir.

 

Devrimci bakışa göre dünya tarihini oluşturan şey bir sınıflar mücadelesidir. Dolayısıyla Marksizmin “insanı” da  aslında liberalistlerin kavramsal bireyi olan Homo economicustur. Aralarındaki tek fark,  Marksizimin  sınıf bilinci denen  kurgudur. Feodalite de tarihin eski dönemlerine ait bir ekonomik sınıf kategorisi olarak kabul edilir.

 

Dolayısıyla  Marksizme göre bu eskimiş, köhnemiş bu sınıfa ait şeyler, devrimci bilinçle, sınıf egemenliğiyle bağdaşmayan gerici eylemler ve durumlardır.

 

Marksizm dünyayı ve tarihi “en akılcı” şekilde açıkladığını düşünmesine rağmen teknolojinin akıl almaz biçimde gelişip emeğe dair bütün hipotezlerinin birbiri ardınca çöpe yollandığı günümüzde, sözgelimi Türkiye’de “feodalitenin” nasıl olup da varlığını hâlâ sürdürebildiğini açıklayamaz.

 

Bunun en büyük sebebi, Türk solunun, bir “sömürge aydını” zümresi olmasıdır. Türk solu için gündem ya da sorunsal takımı, ideoljisinin ana ekseninde “bağımsız” şekilde oluşturulmamıştır, Türk soluna sorunsal, başta SSCB olmak üzere komünist şefleri tarafından dikte edilmiştir.  Bundan dolayıdır ki dünyanın geri kalanında “ulusal sol” partiler kendi ülkelerinin refahıyla ilgili sorunlara eğilirken Türk solu, Türk olan her şeyden alabildiğine nefret eden, enternasyonalist, Rus-Çin vesayetçisi ve başlıca uğraşı Kürt etnik ırkçılığının Marksist örgütlenmesine odaklanan, yabancılaşmış bir sömürge işbirlikçisi aydın tugayı haline gelmiştir.

 

(Bu bağlamda Atatük’ün “yenileşme ve ilerleme”  amacıyla kurduğu “inkılâpçılık” da basit ve ucuz bir eşseslilik oyunuyla “devrimcilik” adıyla alabildiğine sömürülmüştür.)

 

Peki ama bütün bu anlatılanların konuyla ilgisi nedir?

 

Sol, dünyayı yukarıda sözü geçen ölçütlere göre kendince açıkladığında, bu etkenlerin dışında kalan her şeyi, “ikincil”, “etkisiz”, “önemsiz” ve “edilgen” faktörler olarak görür. Bu tutumu “üst yapı” olarak tanımlar. Buna göre sözgelimi “kültür”, aslında belirleyici olmayan, sadece ekonomik şartların etkisiyle şekillenen bir “üst yapıdır”.

 

Bütün bu düşünce nebulası, Türkiye’de solun Kürtçü demir çekirdek eylemciliğinin merkezi etrafında döner.

 

Hal böyle olunca Türkiye’de Kürt feodalitesi, solun ancak “Ulusal Sorun’dan” gelen “halkların kendi kaderini tayin hakkı” safsatası kadar anlamlıdır. Sol için “Kürt” kimliği, tarihsel materyalizmin şablonu içinde “ezilen halklar” kategorisinin “şanlı” bir üyesidir. Öyle ki sol Lenin’in “Milliyetçilik, azınlıklar için devrimcilik; çoğunluklar içinse faşizmdir!” sözde vecizesi ile Türk karşıtlığını kendi ideolojik etiğinin merkezi yapmıştır.

 

Son on yıldır, milliyetçiliğin gerekliliğini istemeden de olsa fark etmeye başlayan “ulusalcılar” belki biraz Türk düşmanlığından sıyrılsalar da hâlâ Ortadoğu’da artık ülkelerin bütünlüğünü terk eden Kürt feodalitesine salt ekonomik/Marksist bakışlarını sürdürüyorlar. Onlara göre Kürt feodalitesi bir ekonomik sorundan ibaret.  Doğu ve Güneydoğu ekonomik olarak kalkındığı anda insanların feodal bağları çözülecek ve sınıf bilinci her şeyi halledecek sanıyorlar.

 

Bu noktada “kültürü” bir üst yapı olarak küçümsedikleri için düğünlerinde tonlarca altın takılan, Türkiye’nin geri kalanı kadar kaçak elektrik kullanan, kişi başına düşen lüks araç sayısında ülkenin geri kalanından çok önde olan insanların nasıl olup da Marksist bir narko-terör örgütünün ideolojisiyle güdülenebildiğini açıklayamıyorlar.

 

Kültür için Erol Güngör “ hayatına ihtiyaçlarına cevap verme tarzı”  gibi bir tanımlama getirir. Şüphesiz coğrafya, geçim şartları vs  bu cevap tarzını etkiler. Öte yandan “değerler” toplumdan topluma değişir. Değerler Ayn Rand’a göre “ edinilmek  ve edinildiğinde de korunmak istenen varlıklar”dır. Bunlar maddi olabildikleri kadar manevi şeylerdir de. Öyle ki muhakememize ölçü olur ve “değer yargıları” üretirler.

 

O halde feodaliteye bakarken feodalliği bir “değer” olarak koruyan toplulukların ekonomik koşullarının ötesine  bakmak gerekir. Eğer böyle bir bakış geliştiremezsek ideolojisi  açıkça  Marksist olan etnik ırkçı partilerin nasıl olup da etnik feodal oy paketleriyle beslendiklerini anlayamayız.

 

Burada anlaşılması gereken şey, feodalitenin, “etnik” denen ikincil kültür yapılarının içe kapanık, korumacı, tepkisel kültürlerinin bir sonucu olduğudur.

 

Her topluluk/toplum, birleştirici ilkeler ve semboller arar. Bu semboller hem ona bir hareket amacı verir hem de onun kimliğini gösterir.

 

Feodalite sadece bir değerler ve simgeler kurumu değildir. O aynı zamanda bu değerler ve simgelerle berkitilmiş kapalı toplumun egemenlik ve yönetim biçimidir.

 

Fransız Devriminin getirdiği dönemde  cumhuriyet olgusu ile artık başta Fransa olmak üzere, kurucu bir ulusun egemenliğinin nişanelerinin bağlayıcılığı, vatandaşların ayrımsızca hukuk önünde eşitliği, bölünmez ve tartışılmaz bir ulus egemenliği gibi kavramlar modern ulus devletinin tanımlayıcı unsurları olmuştu. Modern Fransa sadece aristokrasiyi yıkmadı, ülkede “Fransız” adının bölünmesine yol açabilecek bütün “etnik”  kültürleri bastırdı.

 

(Etnisite, Orha Türkdoğan’ın ve A. T. Önder’in aktardıkları gibi “ana kültürden ayrılan ikinci kültür grupları” anlamına gelir. Etnisite “soy bağını” tanımlamaz.)

 

Bu şekilde ulus devletine rakip olabilecek potansiyel feodal unsurları ortadan kaldırdı.

 

Oysa 21. YY Türkiye’sinde feodalite, salt bir kültürel renk olarak yaşamıyor; doğrudan doğruya Türk Devleti’ne rakip bir egemenlik odağı olarak varlığını sürdürüyor. Feodalite, Doğu ve Güneydoğu’da siyaseti oy manipülasyonlarıyla doğrudan etkilediği gibi günlük hayatı ve asayişi dahi kendi etnik/ikincil kültürüne göre şekillendirebiliyor, baskılayabiliyor. Bütün bu etnik/ikincil kültürel yapılar, “sınıf bilinci” açıklamasına hiçbir şekilde uymamasına rağmen doğrudan sosyalist Kürtçü siyasetin omurgasını oluşturabiliyor.

 

Ulustan ayrı bir kimlik geliştirmesine izin verilen bir feodal egemenlik kurumunun ulus egemenliğini tanıması, bu egemenliğin sağladığı hukuk, eğitim, sağlık birliğini tanıması ve benimsemesi çok zordur. Çünkü feodalitenin dayandığı değerler ve kültür, ulus devletinin ortaya koyduğu “ayrımsız vatandaşlık”, “ ulus birliği”, “hukuk önünde eşitlik”, “bireysel değer” gibi kavramlarla taba  tabana zıttır. Feodal kültür “Aynı derebeyine bağlı olanlar ve olmayanlar” dışında bir kimliklendirme geliştiremez. Bu kimliklendirme de “türdeş olanların korunması, diğerlerinin umursanmaması” dışında bir değer yargısı geliştiremez.

Bundan dolayıdır ki feodal kültür, kurban psikolojisiyle geliştirilen bir toplayıcılık güdüsünden ibarettir. Peki ama bunu sol şablonla açıklamak mümkün müdür? Hayır.

 

Çünkü  feodal kültür, kendi mevziinden çıksa bile kafalardaki yerini korur ve en bireyci, özgürlükçü refah ülkelerinde bile kendisine uymayana karşı hırçınlık gösterebilir.

 

Demek ki feodalite ekonominin zorunlu bir sonucu değildir. Feodalite, değer ve kültür üretiminde kısır kalmış kapalı toplumların sığınağı ve yegâne “yönetim biçimidir.”

 

Türkiye’nin esas sorunu, Türk Devleti’nin egemenlik nişanelerinin bir kısmını feodaliteye terk edip etmeyeceğidir.

 

Narin olayının da öğretmen , asker, polis şehadetlerinin de esas sebebi budur.

 

 

 

 

 

 

 

 

17 Haziran 2024 Pazartesi

Dokunulmaz Şeriat ve Kısıtlanan Tanrı İnancı 1


Şeriat savunulabilir mi?

 

Şeriatı savunmanın bugün için mümkün görünen tek zemini, “inanç-ibadet hürriyeti hakkı”.

 

Peki ama şeriat ne?

 

Şeriat, din denen kurumun uygulanma şekli. Peki o halde din ne?

 

Din de içinde kitap, elçi, şeriat ve kilise/ruhban kurumlarını barındıran siyasi egemenlik biçimi.

 

Dini diğer siyasal egemenlik biçimlerinden ayıran şey ne? Dini diğerlerinden ayıran şey, meşruiyetini Tanrı’ya dayandırması. Peki ama bunu nasıl yapabiliyor? Bunun için insanların Tanrı inançlarını kendi üstüne alıyor.

 

Yani Tanrı’ya inanan herkesin bir dini olması gerektiği kanısını insanlara dayatıyor.  Tam bu noktada öncelik sorununu tersine çeviriyor. Nedir o öncelik sorunu? Öncelik sorunu şu: İnsan dine, Tanrı’ya inanıyorsa inanır, ama dine inandığı için Tanrı’ya inanmaz. Kısacası, insanlar din sahibi olmadan da Tanrı inancına sahip olabilir.  Bunun örneği İbrahim’in Tanrı’yı bulma kıssasıdır. İbrahim Tanrı ontolojisine ulaşırken ona herhangi bir din yol göstermemiştir. İbrahim Tanrı fikrine herhangi bir kilisenin herhangi bir ruhbanının telkiniyle ulaşmamıştır. Ona herhangi bir elçi de ayet getirmemiştir.

 

O halde Tanrı fikri dinin çok ötesinde bir fikirdir. Dolayısıyla da Tanrı inancı, “dine inanmayı” gerektirmez. Tanrı’nın varlığına “inanmak”, onun bilgimiz ötesinde kaldığı düşüncesinin bir eseridir. Hakkında yaratılmışlar gibi bir fikre sahip olamayacağımız için Tanrı’ya “inanırız”.

 

Oysa din böyle bir şey değildir. Din, bir “kurumdur”. Yani hem davranışlarımıza yön veren bir “kurallar” sistemi olmaktan ötürü hem de insanların bir “kurmacası” olduğu için, “insan yapısı” bir kurumdur. Burada temel sorun, dinin, kendisinin Tanrı’dan geldiğine bizi inandırmasıdır.

 

Burada iki sorun vardır:

Bu sorunlardan birincisi, “kavranamaz” bir varlığın “sözlerini” kavrayıp kavrayamayacağımız….

İkincisi, kavranamaz bir varlığın neden bizim gibi bir canlı türünün gündelik hayatının tüm ayrıntılarını düzenlemek isteyeceği…

 

Din ise hakkında konuşmamızın imkânsız olduğu Tanrı hakkında sürekli konuşur ve dahası, onun “adına” konuşur ve zor kullanır.

 

Sorun şudur: Tanrı’ya inancımız, din kurumunu nasıl yetkilendirir? Herhangi bir “âlimin” bizim inancımız ile yetkilendirilmesi mümkün müdür? Ya da insanlar Tanrı’ya, birileri Tanrı adına konuşsun da Tanrı adına zor kullanabilsin diye mi inanır? Elbette böyle değildir. Tanrı inancımızdan, kendi zor kullanma yetkileri için yetki devşirmek din profesyonellerinin işidir.

 

Neden bazı insanların Tanrı’yı “daha iyi anladığını” düşünmemiz gerektiğini açıklamak da mümkün değildir. Meselâ Tanrı’yı anlamak için neden belli bir dili bilmemiz gerektiği de belli değildir. Ya da o dili bilenlerin arasında bile Tanrı telâkkisi ve “şeriat” gibi fiilî uygulamalarda neden bu kadar fark olduğunu açıklamak da mümkün değildir.

 

Din, kendisini, insanların “bilgi dışında kalan” inançlarının dokunulmazlığıyla zırhlandırır. İnsanların inançlarının “dokunulmazlığı”, bu inancın “tartışma” dışı olduğuna dair yaygın uzlaşmadan kaynaklanır.

 

Oysa din, Tanrı adına konuşan, akıl yürüten ve hüküm veren insanların faaliyet sahasıdır. İçinde insan aklının sınırlılığını ve yanlışlanabilirliğini barındırdığı içindir ki din, “inancın” kutsallığına ya da dokunulmazlığına sahip olamaz.

 

Din Tanrı’dan gelmiş bile olsa, onun uygulanmasıyla ilgili bütün alt kollar, (mezhepler) tartışmalı ve sınırlı insan aklının ürünleridir. Mezhepsiz din olamayacağına göre de dinin Tanrı’dan geldiğini düşünmemiz çelişkidir. Bu durumda Tanrı’dan gelmeyen bir “kurum”, tartışmaya kapatılmış ve kaynağından rasyonalite olmayan bireysel “inancın” kutsallığını sahiplenir, temellük eder. Böylece şeriat, inancın dokunulmazlığını kendi hesabına geçirir.

 

Günümüz Türkiye’sinde şeriat taraftarlığının alabildiğine at koşturması, din ve inanç arasındaki ayrımın üstündeki  “dokunulmazlık” tabakasının incelmesine yol açıyor.

 

Din ve inanç arasındaki ayrım netleştirilmedikçe  siyasal İslâmcılığın popülist vicdan sömürüsünün serinkanlılıkla ortaya konması mümkün görünmüyor.

 

Devam edeceğiz…

 

 

 

 

 

 

 

21 Aralık 2023 Perşembe

Hayalî İnsanistan Ülkesinde Demokrasi

 


Herkes sanıyor ki dünyadaki makbul ve arzu edilir demokrasiler, kimliksiz, ideolojisiz ve nötr devletlerde ortaya çıkıyor.

 

Bu hayali ya da safsatayı memlekete liberalistler yaydı. Bu liberalizmin kötülüğü mü? Hayır. Çünkü herkesin ağzının suyunu akıtan bütün o müreffeh demokrasilerin hepsi istisnasız. liberal demokrasi…

 

Peki bu ne demek? O ülkelerde herkes canının , istediğini yapabiliyor mu? O ülkelerde vahşi bir kapitalizm herkesi sömürüp fakirleştiriyor mu? Ne tuhaf ki asgari ücretli işçilerin alım gücü bizimkilerle kıyaslanmayacak kadar yüksek.

 

Ama bu başka bir tartışmanın konusu.

 

“Yüksek şatodaki Adam’ın “dizisini seyrediyoruz annemle.

 

Toplumsal kodların farklılığı, dünyaya bakıştaki aykırılıklar ve başka çelişkiler ya da kaçınılmazlıklar sanırım biraz da moralimi bozuyor. Çünkü bir film de bir rüya gibi sizi etkiler. Çünkü şeylerin dimağımızda yarattığı izlenimler aslında onların kendilerinden daha çarpıcı olabiliyor.

 

Öyle bir hayal yaratılıyor ki o hayalî ülkede hiç kimsenin bir kimliği yok. O ülkede herkes sadece insan olduğu için değerli görülüyor. O ülkede, o hayalî ülkede hiç kimsenin sadakat duyduğu bir kimliği, korumak istediği bir kültürü ya da değerleri yok.

 

Elbette o ülkenin dilinin ne olduğu, nasıl belirlendiği ya da o ülkeyi kimin kurduğu, dahası o ülkenin nasıl kurulduğu gibi konulara ise hiç değinilmez. Ya da o ülkede kimin sözünün  geçtiğinden söz edilmez.

 

Bir ülke söz konusu olduğunda bir egemenlikten bahsetmemek mümkün mü?

 

Peki dünyada herhangi bir savaşla ya da mücadeleyle elde edilmemiş bir egemenlik söz konusu mu? Belki ama herkesin bildiği gibi istisnalar kaideyi bozmaz. Bugün haritadaki bir toprak parçasından ibaret olmayan bütün devletler bir savaş veya mücadeleyle kurulmuştur. O halde böylesi yüksek bir bedelle kurulan devletlerin hiçbirinde bu bedeli ödeyen ulusun iradesi dışında bir irade hüküm süremez.

 

İşte bu, egemenliktir. Bazı romantik liberalistler bunun “demokrasi” adına ihmal edilebilecek ya da vazgeçilebilecek bir şey olduğunu savunurlar ama ideolojilerini ödünç aldıkları hiçbir ülkede bu hayal ciddiye alınmaz.

 

Egemenlik, bir ülkede kurucu ulusun, o ülkenin rejimini, toplumsal düzenini, belirleyebilmesi yetkisi demektir. Bu yetki de  ancak başkalarıyla savaşılarak alınır. Ve  bu yetki bir kez alındı mı ancak yine savaşla kaybedilebilir.

 

Bu da demektir ki demokrasiler, kuruldukları ülkelerde, kurucu ulusun parmak izini taşırlar ve bu parmak izi genellikle kanla basılır.  Dolayısıyla “demokrasi” ancak kurucu ulusun varlığıyla anlam kazanır.  Bir ülkede kurucu ulusun adının, kimliğinin ve egemenliğinin o ülkede hukuka ve demokrasiye engel olduğunu düşünmek bu yüzdendir ki ya hamakkattir ya da ihanet.

 

Demokrasi milli egemenliğin üstünde, onu aşkın bir değer değildir.

 

Kısacası hiçbir ulus demokrasi adına ülkesinin bağımsızlık senedine kanla bastığı parmak izinden vazgeçmez.

 

 

4 Haziran 2022 Cumartesi

Rusçu Olmak İyi Türkçü Olmak NATOCULUK Öyle Mi?

 



Rusya ABD’nin patronajına meydan okuyor. Bu elbette ABD sözde dünya egemenliğine karşı çıkanları cesaretlendiriyor.

Sorunlar şunlar:

1-     Geçmişte ABD’ye karşı komünist bir blok vardı ve komünizmin hiç de sanıldığı gibi adil ve insani bir düzen olmadığı ortaya çıktı. Dolayısıyla Rusya’nın önderliğine soyunduğu ve bizim Avrasyacıların da peşin peşin  kabul ettikleri bir “alternatif” bloğun tekrar komünizm ile oluşturulması mümkün mü? Sanırım Avrasyacılarımızın asıl özlemleri Rus iş birliği değil, yeni bir Varşova Paktı’nda Rus ayısıyla veya Çin faresiyle kol kola  sosyalistçe adalet dağıtmak .

 

2-     Rusya önderliğindeki herhangi bir az gelişmiş/mazlum milletler bloğunda Ruslar başka bir ulusun kendileriyle eşit haklara sahip olmasına izin verirler mi? Ruslar’ın ABD karşıtlığı acaba  adalet arayışından mı yoksa ulusal egemenliği ve etki alanını genişletmek arzusundan mı?  Ne yazık ki Avrasyacı vatanseverlerimizin hiç akıllarına gelmeyen bir başka soru da bu. Yani yarın bir gün Ruslar bürokrasimizi belirlemeye başladıklarında acaba sosyalistlerimiz “ Ne yapalım? Bunca yıl ABD sömürgesiydik, biraz da Rusça öğrenmekten kimseye zarar gelmez!” mi diyeceklerdir?

 

Burada temel sorun ulusal bilincin zayıflığı. Kısacası Türk gibi düşünmemek; daha doğrusu Türk olarak düşünmemek.

 

Türk olarak düşünmemek, Türkdışı düşünmek ne demek?

 

 Dünyada bir düzen tartışması sürerken kendi başımıza var olamayacağımızı, mutlaka herhangi bir ittifaka üye olarak sırtımızı sağlama almamız gerektiğini söyleyip durmak Türkdışı düşünmektir. Bu kafa, NATO’nun ikiyüzlülüğüne karşı çıkarken namuslu davranmakla övünebilir ama öte yandan Türk’ün kaderini Rus ayısına veya Çin faresine peşkeş çekmek istediğini ne yazık ki fark edemiyor.

 

Bu kafa yapısı bir Türk Devletleri siyasi birliğini kabul edemeyen, bunu hayal sanan, Ruslar veya Çinliler tarafından zamanında güdülenmiş, yabancılaşmış bir komünist militan kitlenin kafa yapısıdır.  Bu kafa yapısının Türk’ün kendi başına, kendisi için bir şey yapabileceğini düşünmesi imkânsızdır. Çünkü düşüncelerinin ağırlık merkezi Türk değildir. Dolayısıyla bu insanların “barış” telakkisi, kendi kafalarını şekillendiren “büyük devletlerin” onlara aşıladığı, adalet dağıtıcı büyük ülkelerden birine  yaslanmak, kul olmak fikrinden başka bir şey değildir.

 

Bir Türkçü Türk’ten daha büyük ve değerli bir ulus bilmez ve tanımazken bu insanların sürekli Rusya veya Çin’den medet ummalarının sebebi de budur.  Onların kafasında Voroşilov’un  veya  Lenin’in kuklası bir Atatürk tasavvurundan başka bir şey yoktur ve bundan dolayı da Türkçüleri her fırsatta NATOCU Amerikancı vs diye yaftalamaktan çekinmezler. Onların anlayacağı dilden söyleyelim: “Ne Amerika Ne Rusya Ne Çin, HERŞEY TÜRKLÜK İÇİN!”

10 Ocak 2022 Pazartesi

Türk Olarak Kazakistan’a Nasıl Bakmalıyız?

 


 


Herkes bir Amerikancı, Atlantikçi, hayalci, Turancı,  Türk İslam sentezci avında.

 

Kazakistan yorumlarında mutlaka bir Amerikan parmağı aramak neredeyse herkesin ortak meşgalesi. Dünyadaki renkli kalkışmalarda Amerikan parmağı olduğu doğru mu? Doğru. Coniler demokrasiyi askerlerinin cephane sandıklarının içinde götürür mü? Evet.

 

Peki abilerim, size bir şey soracağım.  Doğu Avrupa’ya, Afganistan’a, şimdilerde Suriye’ye “davet” üzerine  gelip postu serenler kim? Ruslar olmasın? Sosyalist kıyım makinesini kurduktan sonra bunu bir işgal yöntemi olarak benimseyenler kimdi? Ruslar olmasın?

 

Hayır burada “ Ama İvanlar da bunu yapıyor!” diyerek şimdilerde çok kullanılan “ Suii misalin suyunu çıkararak” conileri falan savunacak değilim.

 

Benim canımı sıkan şey şu:  Uluslar arasında sosyalist halüsinojenlerin çoğumuzda yarattığı sanrılardaki gibi bir “iyiler ve kötüler” kategorisi falan yok. Dünyada “kötü Amerika’yı  korkutan  kahraman sosyalist Ruslar / Çinliler” falan yok! Her ulus kendi menfaatini gözetiyor.

 

Komünist Çin’in, adı üstünde “Doğu Türkistan’ı” işgal etmeğe hakkının olup olmadığını sorgulamayan  abiler elbette ben bir Türkçü olarak vatan ne Türkiyedir Türklere ne Türkistan..” dediğimde bana “ Irkçı, şoven, Atlantikçi, işbirlikçi” vs diye ezberden saydıracak…

 

Kazakistan’ı karıştıranlardan biri coniler olabilir mi? Neden olmasın? Banu Avar’ın anılarında bunun ipuçlarını bulabiliyoruz. İyi de işler karıştıktan sonra ülkeye ilk girenler, kimin askerleriydi? Rus askerleriydi.

 

Bir ülkeye başka bir ülkenin askerlerinin davetle bile girmesi acaba egemenlik yetkisini sınırlamak, egemenlik yetkisinin sınırlı çiğnenmesi, patronaj dayatması anlamına gelmiyor mu? Meselâ Kazakistan’a Ruslar girince Amerika’ya tokat atıldı diye sevinen abilerimizin aklına nedense hiç “Kazakistan’da, bizim kardeşlerimizi Karabağ’da katleden  Ermeni katiller sürüsünün işi ne?” diye sormak gelmedi.

 

Kazakistan olaylarına uluslar mücadelesi açısından değil de ideolojik şartlanmalarla bakarsak odağımızı şaşırmak çok kolay. Peki odağımız ne olmalı? Odağımız “Türk egemenliği” olmalı. Bu odak, Kazakistan’ın   toprak bütünlüğünü, egemenlik hakkını Türkiye’den ayırmamak demektir.

 

Peki bununla ilgili ne yapılabilirdi? Rusya’ya , bölgenin jandarması olmadığı hatırlatılabilir, Kazakistanla tarihi  birliğimizden ve TDT’deki ortaklığımızdan  dolayı istikrarın sağlanmasında Türkiye’nin “ doğal” ve gönüllü bir sorumluluğu olduğu söylenebilir ve sembolik de olsa bir Türk askeri birliği Kazakistan’a gönderilebilirdi.

 

 Peki “ Ruslar mı daha cici, Çinliler mi daha babayiğit”   güzellemeleri yazan abilerin akıllarına bile gelse  ödlerini kopartacak bu  tavrın adı nedir?

 

  Bunun adı da Turancılıktır. Turancılık, Türk’ün Kamçatka’dan Adriyatik’e kadar  kendi toprağında etkin, egemen ve belirleyici olmasını savunmayı gerektirir. Bu da ancak Türk olmayanları, Türk ülkelerindeki işgalcileri korkutur. Demek ki artık azıcık Türk olmanın zamanı gelmiş de  geçiyor. Ne diyelim?

TANRI TÜRK’Ü KORUSUN!

 

 

3 Ekim 2021 Pazar

Egemenlik, Bağımsızlık, Etki Alanı Ve İşgal

 

İnsanın ayağı yere basmalı, toprağa basmalı. Ama insanın ayağı  kendine ait bir yere basmalı. Yoksa hiçbir yerde barınamaz. Barınacaksa da   toprak sahibinin  kanunlarına göre barınır, yaşar.

 

 Kendi selamımızı  verip aldığımız, kendi dilimizin çayırında çimeninde dolaştığımız bir toprakta mendil kadar bir payımız olsa biliriz ki o pay, bize benzeyen inşalar tarafından korunur, saklanır. Biz de biliriz ki o mendil kadar toprakta ne istersek yaparız. İster buğday eker ekmek yaparız, ister üstüne bir ev diker , içinde sobamızı yakarız.

 

Tamam da… Bunları yapabilmek için en önce ne lâzımdır, onu hiç  düşünmeyiz, o konuda hiç tasalanmayız. Neden?

 

Çünkü bu tasayı bizden önce çeken insanlar yaşamıştır da ondan…. Çünkü bize mendil kadar bir tarla kalsın diye daha önce başkaları çarpışmıştır da ondan. Onların sayesinde, üstünde bir baraka dikebileceğin, başkalarına, sana ait olduğunu  çekinmeden söyleyebileceğin bir tarlan olmuştur.

 

İşte egemenlik budur. Egemenlik, sana ait olduğunu bildiğin yerde, gönlünce oturmak, kalkmak, koşmak, yazmaktır. Egemenlik, kendine ait olan bir toprakta  elinin emeğini hiç kimseye sormadan işletebilmen demektir. Egemenlik  kendine ait olan bir toprakta gönlünce  tembellik edebilmektir.

 

Peki ama ya  üstünde gönlünce gezdiğin  bir toprak varken birileri sana neyi nasıl yapacağını buyurabiliyorsa? Toprağın sana ait olmasının bir önemi kalır mı?   Sana ait olan bir yere  başkaları gönüllerince girebiliyorsa o toprakta ne yaptığının ya da o toprağın tapusunda ne yazdığının bir önemi kalır mı?

 

Sen, tarlanda başkası gezip dolaşamasın diye   polisine güvenirsin,  tapu dairene ve mahkemelerine güvenirsin.

 

 Bunu yaparken de  senin ülkenin sınırlarında  senin, kendi ülkende hakkını arayabilmeni sağlayan askerlerine güvenirsin. İşte  senin  yapabildiğin her  şeyi senin her insanının  yapabilmesi egemenlikken bu egemenliğin başkalarının müdahalesinden kesin biçimde korunması da bağımsızlıktır.

 

Uluslar birbirlerinin bağımsızlıklarını tanımaz, sadece buna geçici olarak tahammül ederler. Çünkü uluslar  birbirlerine yabancıdırlar ve her biri kendi tarlasını kendi bildiği gibi sürmek ister.

 

Uluslar birbirlerinden tamamen kopuk mu yaşar? Hiç mi birbirlerine ihtiyaç duymazlar? Elbette uluslar birbirlerine ihtiyaç duyarlar ama  bu onların gelişme seviyelerine göre  değişir. Dolayısıyla aslında herkes birbirine bir ölçüde bağımlıdır.

 

Bir ulus tarlasını, başkasının sürmesine gücü yettiğince izin vermez.  Uluslar tarlalarını başkasının sürmesine izin vermez ama mahsullerini alıp verirler. Bu da onları birbirlerine “bağlar”. Fakat bu bağlantıda bazılarının pazarlık gücü daha fazladır.

 

Ne yazık ki uluslar birbirlerine kendi üyelerine baktıkları gibi duygudaşlıkla merhametle ve adaletle bakmazlar.  Dolayısıyla birbirleriyle bağlantılarında adil davranmazlar. Hiçbir  güç de onları böyle davranmaya  zorlayamaz.  Onları birbirleriyle ilişkilerinde, bağlantılarında âdil davranmaya mecbur edecek bir ilâhî güç de bulunmadığından onlar  kendi aralarında  bir güç mücadelesiyle sözlerini geçirmeye çalışırlar. Ulusların sözlerini geçirebildikleri yerlere de “etki alanı” diyebiliriz.

 

Bir etki alanında herhangi bir ulus belki  tarlayı kendi ekip biçmez ama tarla sahibine ne ekip  ne biçmesi gerektiğini söyleyebilir. Bir etki alanında ulus tarla sahibinin ürününden ne kadarının kendine ait olduğunu ona söyleyebilir. Dolayısıyla meselâ Kürtçe marş söyleyip elinizde kalaşnikoflarla kendinizi erkek sanarak insanları korkuttuğunuz bir sözde Kürdistan kurabilirsiniz ama aynı zamanda,  eli kalaşnikoflu  köpeklerinizi “kara gücü”/askeri  olarak görüp de onlara kendi çıkarları için ölmelerini emreden başka bir ulusun “etki alanı” olabilirsiniz.

 

Her ulus mümkün olan en geniş etki alanını  elde etmeye çalışır. Bu ahlâkî bir iş midir? Âdil midir? Elbette hayır… Ama şunu da unutmamalıyız ki ulusların birbirlerine davranışlarında onları etkileyecek, azarlayacak, düzeltecek bir üstün güç yoktur.

 

Uluslar birbirlerine anlayışla  duygudaşlıkla adaletle falan muamele etmedikleri içindir ki  günün birinde herhangi bir ulus artık tarlanızı yeterince koruyamadığınızı  fark ederse ya da  tarlanıza yeterince değer vermiyorsanız  fiilen tarlanıza girer onu bizzat kendisi ekip biçer ki bu da işgaldir. Ama şunu unutmayınız ki bu davranış sizin için bir işgalken işgalci ulus için bir “fetih
tir”.  Yani?

 

 Yani ulusların davranışları ahlâkla sınanmaz, güçle sınanır. Kendi ordusundaki zenci askerlere açık ayrım uygulamış  ABD’nin, mağlup   Almanların ırkçılığını yargılarken sorgulanmaması da bundandır.

 

Dolayısıyla da “tam bağımsızlık” diye bağırıp çağırırken bu ülkenin Türk vatanı olduğunu kesinlikle ve severek ve isteyerek kabul etmeyen hiç kimsenin  hiçbir sözünün en ufak bir değeri   olamaz.

 

Tam bağımsızlığın, Türk’e ait olduğunu, Türk tarlasını yalnız ve ancak Türk’ün ekip biçebileceğini, Türk olmayanın, kendisini Türk kabul etmeyen hiç kimsenin Türk’ün tarlasında hakkının olmadığını kabul etmiyorsanız siz ne bağımsızlığı ne egemenliği ne de vatanseverliği anlamışsınız demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

29 Eylül 2021 Çarşamba

Ulusların Ortak Aklı Var Mıdır?

 


Zaman zaman siyasetçilerimizin herhangi bir sorunda uluslararası akıldan bahsettiklerini işitiyoruz.

 

Meali şu: Dünya bir köy olursa biri
mutlaka ağa olmak isteyecektir.

“Uluslararası” bir meşruiyet veya adalet alanı mıdır? Ulusların  paylaştıkları “ortak” bir akıl var mıdır?

 

Galiba herkes, “uluslararası ilişkileri”  ilâhî bir mahkeme falan sanıyor. Herkes uluslararası ilişkilerin tarafsızlıkla  adaletle ve  duygudaşlıkla yürütüldüğünü falan sanıyor.  Peki böyle mi oluyor? Hiç ilgisi yok.

 

Daha 18. YY.’da John Locke, “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” demiş. Yani? Yanisi “Uluslararası ilişkilerde gücü gücü yetenedir.” demiş.

 

Peki bu söz  gerçekle bağdaşıyor mu? Mesele bu… Evet bu söz gerçeği bütün çıplaklığıyla  gösteriyor.

 

Çünkü gerçekten de hiçbir ulus  bir diğerine duygudaşlıkla  merhametle veya adaletle yaklaşmaz.  İstisnalar da kaideyi bozmaz.

 

Bu ne demek? Bu şu demek: Hiçbir ulus bir diğerinin toprak bütünlüğünü, egemenliğini “benimsemez” yani kendi toprak bütünlüğü veya egemenliği gibi kabul etmez.  Kulağa ne kadar korkunç geliyor, değil mi?

 

Yani şimdi meselâ bizim ülkemizin bütünlüğü tehlikeye girse Yunanlılar “ Aman ha! Türkiye bölünüyor, onu derhal koruyalım!” falan der mi? Ya da Suriyeli Araplar meselâ “Yahu Türkler iyi komşumuzdur aman onların ülkesini koruyalım!” falan der mi? Böyle diyeceklerini sanıyorsak ancak ahmağızdır. Böyle bir şey olmaz.

 

Her ulus, sahip olabildiği en geniş sınırlara sahip olmak ister. Hiçbir ulus daha azıyla yetinmez.

 

O zaman nasıl oluyor da barış oluyor? Çok basit: Bütün uluslar diğer uluslar tarafından engelleniyor da ondan. Yani hiçbir ulus “ Aman ha ağzımızın tadı kaçmasın!” diyerek öyle kendi başına uslu uslu  durmuyor.

 

İyi de  neden böyle?

 

Çünkü ulusları aşan bir ortak kimlik ve benlik oluşturmak mümkün değil. Çünkü hiç kimse komşusunu kendi ailesi kadara sevemiyor.

 

Kaldı ki  komşumuz bile ailemizle aynı dili konuştuğu, ailemize benzediği için birazcık bizim sevgimizi kazanabilirken başka bir ulusun bizi yetiştiren “ortak akılla” hiçbir ortak yönü bulunmuyor.

 

Ha şu olamaz mı? Bütün uluslar bir gün ortak bir aile gibi yaşayamaz mı? Olabilir. Ama o zaman da o aileyi kuracak bir araya getirecek ulus kim olursa onun dilini konuşmak onun aile reisliğini kabul etmek zorunda kalırız ki hiçbir ulus bir başka ulusun  ona böyle bir şey dayatmasını kabul etmez.

 

O zaman? Herhangi bir konuyu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ne oluyor?  Herhangi bir sorunu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ya cehalet ve hamakat ya da bunların arkasına  saklanmış bir ihanetten ibaret oluyor. Çünkü hiçbir ulus  kendisini diğerinden üstün görmekten ve kuralları kendi başına belirlemek arzusundan vazgeçmiyor. Vazgeçmemesi de normal…

 

Yani enternasyonal marşı okuyarak “insan” falan olunmuyor sadece ailesini satan bir hain olunuyor. Olan biten bu.

 

10 Haziran 2021 Perşembe

Türkiye’de Barışın Dili Nedir?

 


Türkiye’de uzun yıllardır  gevelenen bir  terim var: "Barışın dili…"

 

Önce “düşman” ya da “ düşmanlık” terimleri hakkında biraz düşünmeliyiz.

 

Düşman, “bireysel ya da toplumsal  varlığımızın kendisine ya da va
roluş biçimimize karşı çıkan insan ya da kurum” demektir. Herhangi biri ya da herhangi bir kurum bizim var olmamamız gerektiğini ya da “istediğimizi gibi var olamayacağımızı” söylediğinde bize düşmanlık ediyor demektir.

 

Düşman denen varlığın, varoluşumuza  fiilen müdahale etmesi de “savaş” demektir.

 

Hal böyle oluna, Türkiye Cumhuriyeti’ne kati, terörist vs diyenler bu ülkede  vatandaşlık haklarından kaynaklanan  ifade hürriyetinin arkasına sığınarak  Türk Milleti’ne düşmanlık  etmişlerdir ve  düşmanlık etmektedirler.

 

Türkiye’de “kirli” bir savaşın sürdürüldüğünü söyleyen Kürtçüler aslıda doğru söylemektedirler. Çünkü Türk’ten ayrı bir ulusun Türkiye’de egemen olması gerektiğini iddia ederek silâha sarılmak düşmanlık etmek ve açıkça Türk Milleti ile savaşmaktır. Sorun şudur ki bu düşmanlık “vatandaşlık haklarının” kötüye kullanımını, temel hakların istismarını içerdiği içindir ki Kürtçüler Türkiye’de fevkalâde kirli ve alçakça bir savaş  yürütmektedir. Bu “kirli savaşın” Türk Milleti  tarafından” savaş olarak adlandırılmaması, bir “iç savaş” durumunun önüne geçilmesi içindir. Yoksa PKK ve her türlü destekçisi alenen Türk Milleti’nin düşmanıdır. Vatandaşlık istismarının  engellendiği gün PKK militanları dağda veya şehirde doğrudan yok edilebilecek, PKk’nın “milis”, “cephe”, “sempatizan” diye nitelendirdiği bütün silahsız unsuları da elbette ya vatandaşlıktan çıkarılacak ya da vatandaşlık hakları kısıtlanarak yaşamaya mecbur edilecektir.

 

Sorun, Türk vatanının yabancılaşmış, Araplaşmış, Kürtleşmiş, Türk düşmanı  oy  kitlelerince yönetilmesi yüzünden,  Kürtçülük ihanetinin ve “kirli savaşının” Türkiye’de Türk bilinciyle, Türk vatanseverliğiyle Türk kimliğiyle karşılanmamasıdır. Silahlı ve silahsız Türk düşmanlığının  Türkiye’de kendisine hukukta ve siyasette  yer bulabilmesi Türk egemenliğini açıkça saldırıya açık hale getirmişir.

 

Hal böyle olunca “barışın” , düşmanlarla uzlaşılarak sağlanacağını sanmak fikri de büyük ölçüde cahil ve bilinçsiz  seçmen yığınlarına benimsetilmiştir. Ancak egemen  Türk Ulusu’nun rızasının kayıtsız ve şartsız tanınması söz konusu olmadıkça “barıştan” bahsetmek mümkün olamaz. Dolayısıyla “barışı ve savaşı belirleme yetkisi” olarak Türk egemenliği, bu ülkede barışın yalnızca “Türkçe” bir kelime olduğunu  herkese kabul ettirmek demektir.   Kaldı ki bu iddiayı başka örneklerle desteklememiz bile gerekmez. Çünkü hiçbir egemenlik başka örneklere dayandırılan bir felsefi önerme değildir.

 

Türkiye’de bir “barış” olacaksa o barış yalnızca  Türkçe konuşacaktır.

 

 

25 Şubat 2021 Perşembe

Türkçüler Ne Yapmalı?

 


Türkçüler Ne Yapmalı?

Şimdilerde Cemal TEMİZÖZ’ün “ Kuruluşu, İnfazları, Katliamlarıyla Siyasallaşan PKK Terörü” adlı kitabını soluksuz okuyorum.


Kitapta dikkatimi çeken şey elbette bebek katilleri sürüsü PKK’nın, cezaevlerinden, siyasi partilere ve hatta TBMM’ye kadar içimize nasıl sızabildiği.


Ama beni daha da üzen iki husus,  bir kez daha içimi kanattı.


Bunlardan biri devletimizi yönetme yetkisine sahip olan insanların Türklükten ne kadar uzak ve hatta Türklüğe ne kadar düşman oldukların, gelişen süreçte gözlemek.


İkincisi ise kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan insanların bu süreçte ne kadar umursamaz ve gafil davrandıklarını görmek.


Atatürk’ün Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!  Sözünün tam aksine Türklükle en ufak bir soy, akıl veya  ruh ilişkisi olmayan insanların Türk Milleti’nin kaderini paramparça etmelerine sessiz kaldık.


Bunun yanı sıra özellikle Kürtçü ırkçılığın/bölücülüğün bilişsel yayılmasına ve işgaline sessiz kaldık.


Daha da kötüsü milli eğitimde çocuklarımıza kesin ve istisnasız  bir milli benlik aşılamakta geri kaldık.


Bugün  Türk çocuklarının aklına şeriatçılığı , Arap hayranlığını, Kürtçü bölücülüğü sokan yaygın sosyal medya ağına karşılık Türkçü bir cevap ne   yazık ki hâlâ verilebilmiş değil.


Şunu unutmayalım ki bugün Kürtçü bölücü terör ve ihanet örgütlenmeleri cezaevlerinden siyasi partilere kadar her gün aralıksız bir propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu faaliyetleri ile kendi amaçlarını bi “sorun” olarak bize kabul ettirmeye çalışıyor. Yaygın popülist muhafazakâr sağ siyaset ise oy kaybına uğramamak amacıyla bu yaygın propagandaya sessiz kalıyor. Neticede halkın kafası PKKlı bebek katili vatan hainlerinin  fikirleriyle her gün yıkanıyor.


O halde ne yapmak gerekiyor?

Hiçbir şey bir anda gerçekleşmiyor. Bu yüzden yaygın bir milliyetçi bilinç oluşumu için her milliyetçinin kendi gücü nispetinde bir sosyal medya hesabından Türk Yurdu’nun varlığını, bölünmezliğini ve Türk egemenliğinin tartışılmazlığını duyurması gerekiyor.

Bu satırların yazıldığı dakikalarda dahi bebek katili terörist başı ve onun yandaşları, yardakçıları, katilleri, Türk Milleti’ni tahkir, onun egemenliğini tahrip etmek için yazmakla ve düşünmekle meşgulken kendisine “milliyetçi” diyen insanların özellikle bu insanların okur yazarlarının, Türk tarihi, Türk kültürü, Türk egemenliği, Türklük gurur ve şuuru hakkında yazmadan geçirdikleri her dakika, milletimizin hayatına mal oluyor.


O halde milliyetçiler  daha doğrusu Türkçüler-ki bunu çünkü “milliyetçilik” terimi siyasal milliyetçilikçe o kadar sulandırılmış ve siyasetin vesayetine mahkûm edilmiştir ki Türk için mücadele etmek düşüncesi siyasi popülizmle şeriatçılığa dahi vardırılabilmiştir-  bireysel sosyal medya hesaplarıyla, sanalağ günlükleriyle (blog) düzenli olarak Türk varlığı, Türk egemenliği, Türk Dünyası, Türk birliği, Turan gibi konularda yayın yapmalıdır.  “Tek başıma ne yapabilirim ki?” diye düşünmek Oğuz’un oklarını kırılmaz bir birlikle toplayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiş Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlerine yakışmaz!


Yalanın, propagandanın ve  vicdani sömürünün  cirit attığı şu  bataklıkta sözlerimiz,  vatan hainlerine ve düşmanlara karşı birer kurşun, aklımız,  milletimize  söylenen yalanlara karşı bir zırh, kalbimiz korku salmak isteyen hainlerin ölüm soğukluğuna karşı birer Ergenekon ateşi olmalıdır.


Bir can seğmenin, Rıfat Balaban'ın anısına: 

 

 

20 Eylül 2020 Pazar

Kimin Sorunu?

 


Sürekli bir sorunla karşılaşıyoruz canım ülkemde. Kürt sorunundan tutun da Ermeni sorununa kadar ne çok sorunumuz var, değil mi?

 

Tamam da bu ne demek? Meselâ sürekli söylenen “Kürt sorunu” ne demek? Sorun, “Kürt” diye ayrı bri mileltin bu topraklarda egemenlik hakkının olduğunu kabul etmemiz talebinden ibaret. Yani… Kürtleri yrı bir millet sayıp da “ Aha burası Kürdistan, topraklarınızı işgal ettiğimiz için özür dileriz. Şu kadar tazminat bu kadar bilmeme ne alın da ne olur, bizi affedin.” Dersek hallolacağı düşünülen bir sorun.

 

Ya da meselâ “Ermeni sorunu”. Ne bu Ermeni sorunu? O da şöyle: Ermenilerin bu toprakların asli unsurları olduğunu, bizim onlara soykırım yaptığımızı, haklarını gasp ettiğimizi, canları istediği zaman topraklarımızın  istedikleri kadarını alabileceklerini, aslında  devletimizin soykırımcı, işgalci ve yağmacı bir devlet olduğunu kabul edip özür dileyip bir de tazminat ödeyerek tatlıya bağlayabileceğimizi bize dayatan meşhur sorun. Aslında aynısını Kürtlerin bir kısmı da talep ediyor.

 

Ya da meselâ Kıbrıs sorunu… O nasıl bir şey? O da Kıbrıs’ta Türkiye’nin hakkı olmadığını kabul edip Kıbrıs Türklerini Yunanistan’ın insafına terk edersek sorun kalmayacağını bize dayatan meşhur söylem.

 

Şimdi bazılarımız “Ama canım, Ermenilerden de özür dileyelim artık.” Ya da…” Canım Kürtlerin hakkını yemedik mi yani?” falan diyebilir ve zaten medyada bunlardan başka bir şey söylenmiyor.

 

Tamam da bize dayatılan sorunlar gerçekten var mı?

 

Yani bir ülkeyi kuran ulusun, hele bunu bir savaşla başarmışsa, neyi nasıl tanımlayacağını ona dayatabilecek uluslararası  yaptırım gücüne sahip bir adalet Tanrısı falan  var mı? Ya da ulusların egemenlik haklarının ötesinde bir Tanrısal ahlakla falan mı yönetiliyoruz? Şüphesiz hayır. Bazı uluslar egemenlikleriyle yetinmeyip de savaş çıkarıyorlar diye ulusal egemenlikler ortadan kalkmıyor ya da  onların kategorik kötülüklerinden falan bahsedilmiyor.

 

Peki o halde egemenlik ne anlama geliyor? Egemenlik, “belirleyicilik veya tanımlayıcılık yetkisi” anlamına geliyor. Bu ne demek? Bu, bir ülkeyi kuran, kurucu ulusun, kuruluş ilkelerini, kurucu özneyi, kuruluş coğrafyasını tanımlama yetkisi anlamına geliyor. Yani? Bir ulus, kan dökerek elde ettiği topraklarda, kimin nasıl davranacağını, kimin kimi nasıl yargılayacağını, kimin vergi  toplayacağını daha da önemlisi, toprağın sahibinin kim olduğunu, hiç kimseye sormaksızın, hiç kimseye danışmaksızın, hiç kimsenin zorlamasına uğramaksızın belirleyebiliyorsa o ulusa “egemen ulus” deniyor. Demek ki bağımsızlık aslında  egemenliğin çocuğu.

 

Bu durumda şunu sormamız gerekiyor: “ Türkiye’de Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ulus “Türk” olarak tanımlanmış mıdır?” Evet! Peki bu  tanımı yapan kurucu iradenin, kurucu öznenin egemenliğinin meşruiyetini sorgulamak hakkının  meşruiyetinin ve geçerliliğinin herhangi bir  kişi veya örgütçe sorgulanması  hakkı ve yetkisi var mıdır? Hayır, yoktur. Böyle bir işe kalkışan herks doğrudan doğruya Türk Milleti’nin düşmanı haline gelir.

 

Neden? Çünkü ülkeler laboratuar şartlarında  kendiliğinden yürüyen kimyasal tepkimelerin sonucunda ortaya çıkmazlar. Onlar “yaratılmalıdır”! ve hiçbir insani yaratım doğanın kendi içinde yürüyen kanunlarıyla meydana getirilemez.

 

Dolayısıyla egemen ulusun tanımlama yetkisi, o ulusun neyi sorun kabul edip neyi sorun kabul etmediği  sorununu da içinde taşır.

 

Dolayısıyla bu gün “Türk’e karşı Kürt egemenliğini zorla veya siyasal müzakere ile dayatmak ve kabul ettirmek” olarak  tanımlanabilecek Kürt sorunu denen sorun, öncelikle ahlak  dışı bir siyasal çarpıtmadır. Bu ülkede Türk egemenliği altında yaşayan hiçbir ulusaltı topluluğun, ulusa denk bir egemenlik hakkı iddia etmesi mümkün değildir. Egemenlik yalnızca ulusun bir parçası olan bireyler için vardır.

 

Dolayısıyla da bu gün Türk Milleti’ne “sorun” adıyla dayatılan durumlar, aslında onun egemenlik hakkını ortadan kaldırmak arzusunun bir ifadesidir.

 

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Kürt kökenli vatandaşlar, diğer Ortadoğu ülkelerindeki gibi “toplumsan uzlaşmaz bir kültürel farkla ayrılan bir etnik azınlık” olarak tanımlanmamış, aksine Türk Milleti’nin ayrılmaz parçası olarak görülmüşlerdir. Dolayısıyla biz Türkler için herhangi bir “Kürt sorunu” yoktur. Aynı şey Ermeniler için de geçerlidir. Biz topraklarını Ermenilerin açık düşmanlık ve ihanetlerine rağmen ve savaşarak edindiğimiz için Ermenilerle herhangi bir sorunumuz, Ermenilere herhangi bir borcumuz yoktur.

 

Kıbrıs sorunu denen şey de KKTC’nin kuruluşuyla bizim için çözülmüştür.

 

Neden? Çünkü hiçbir egemen ulus “başka bir ulus veya topluluk  için geçerli olanlar” takımını benimsemez. Çünkü bunu  bir egemenlik hakkı olarak görür ve bu hakkın tartışılmasına asla izin vermez.

 

Demek ki  kendilerini nereye koyacaklarını bilemeyen kimliksiz ve vatansız  bir kısım medya mensuplarının sürekli tekrarlamalarıyla gerçek oldukları sanılan “sorunlar” aslında ancak tehditlere veya şantajlara oyun eğmemiz için bizi ikna etmeye çalışan düşmanların uydurdukları şeylerdir.

 

Örneğin İngilizler başkalarının onlara herhangi bir “sorun dağarcığı” dayatmasına izin vermediklerinde bu durum nasıl normal karşılanıyorsa Türk Milleti de  kendi egemenlik hakkından doğan eylemlerinin “herhangi bir sorun tartışmasına” feda edilmesine razı olmayacaktır.

 

Dolayısıyla Türkiye’de Türk olmayan herhangi birinin “sorunu”  Türk Milleti’ni asla bağlamaz.

 

 

 

7 Eylül 2020 Pazartesi

Amerika’yı Kaç Kez Keşfetmeliyiz?



Youtube diller seçeneğinde “İngilizce ( Amerika Birleşik Devletleri) diye bir seçenek var. Yıllardır “Türk” dememek için Türk yerine durmadan “Türkiye” denmesinin bir başka örneği gibi geldi…

Kardeşim! İngilizce, “İngiliz İngilizcesi”, “Amerikan İngilizcesi” diye ayrılır. Kültürleri oluşturanlar “toplumlardır”. Ülkelere ismini evrenlerde uluslardır. Dolayısıyla bir kültürel unsuru ülke adıyla anmak saçmadır. Kültürler onları oluşturan toplumların adıyla anılır!  ABD’de pek çok etnik topluluk mevcutsa da ülkenin kurucusu Anglo-sakson toplumun egemen kültürü, ülkenin  belirleyici-egemen kültürüdür. Bu yüzden içinde sayısız etnik yapı barındıran ABD’nin kültürü “Amerikan kültürüdür”.  “Amerikan” kabaca Amerika kıtasında yerleşik toplumları anlatmalıdır. Oysa ABD’nin kurucu Anglo-sakson toplumu John Locke’a dayalı bir anayasa, İngilizce’ye dayalı bir kültür ve İngiliz özgürlük anlayışına dayalı bir yaşam tarzını kurdukları ülkenin temeli yapmışlar. Ve bunu da hiç kimseye danışmadan, hiçbir etnik topluluğun rızasını “demokratik yollardan” almadan yapmışlar. Bu yanlış mı? Bunun doğruluğu veya yanlışlığı tartışılamaz çünkü bu “egemenlik” olgusunun yegâne var oluş şeklidir.

Dolayısıyla ABD, pek çok kültürün özgürce yaşandığı fakat bu özgürlüklerin de ancak ve yalnız kurucu WASP yaşam tarzının egemenliğine saygıyla var olabildiği bir ULUSAL DEVLETTİR.

Kültürden bağımsız bir sosyoloji, siyaset ve hukuk mümkün değildir ki bütün bunlar da kültürün sahibi ve oluşturucusu ULUSUN adıyla anılırlar: “Alman siyaseti”, “Fransız kültürü”, “İngiliz sosyolojisi”, “Rus ekonomisi” gibi…

Yani? Yanisi, biz Türküz! Ülkemizi kurarken kendi dilimize ve yaşam tarzımıza göre bir egemenlik  oluşturduk ve bunu da tartışılmaz kıldık. Bu duruma “Bağımsızlık” denir.

Türk olduğumuzu ve ülkemize kendi ismimizi verdiğimizi fark edebilmemiz için Amerika’yı daha kaç kez keşfetmeliyiz?

Bilmem anlatabiliyor muyum?