mantık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mantık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2022 Cumartesi

Matematiği Sevmek ve Sevdirmek Mümkün Mü?

 




 

Evet! Bu mümkün!

 

O halde yazı bitti mi?  Bazı okurlarımız için bitmiş olabilir  ama “Ekemeğimize bakalım”cıları çıkarınca geriye kalan az sayıdaki  meraklı için yazı devam ediyor.

 

Öncelikle matematiğin neden sevilmediğine bir bakalım mı?

 

Benim kişisel tecrübelerim, matematiğin fazlasıyla soyut, anlaşılmaz ve kibirli olduğu izlenimimle ilgilidir. Sanırım bu konuda  pek çok öğrenci de bana katılacaktır.

 

Matematik, matematik öğretmenlerinin, üstün hiyerarşik  egoları ( Elbette hepsi öyle değil  ama genelleme yapmamıza yetecek kadarının öyle olduğunu herhalde söyleyebiliriz),  konularının hayattan kopuk sunulması-anlatılması  düşünceyle ilgisinin (mantık) açıklanmadan  sunulması-anlatılması gibi sebeplerden ötürü  matematik kafalarımızda  fevkalade sevimsiz, anlaşılmaz, itici, taşınmaz bir yük haline gelmiştir.

 

Son zamanlarda  sosyal medyada matematikle ilgili  artan sayıda popüler videoların çekilmesi aslında, matematik hakkındaki kötü izlenimlerin giderilmesinde yardımcı oluyor.

 

Az önce şans oyunlarında kaybetme olasılığının neden daha fazla olduğuna dair bir iki video seyrederken bu konuyu düşündüm. Matematik öğretmeni, konuyu gayet anlaşılır açıklıyordu. Konuyu bilmeyenler için, konunun “açıklanabilir” olduğunu görmek yeterliydi. Bu açıklamada inkâr edilemez ve tartışılmaz bir şekilde matematiğin kesinliğiyle  yapılıyordu.

 

Aslında hepimiz sayıların mutlak gerçeği ifade ettiğini biliyor ve kabul ediyoruz. Hepimiz son sözü matematiğin söyleyeceğini biliyoruz. O halde neden matematiği sevemiyoruz?

 

Çünkü daha önce dediğimiz gibi matematiğin ne işe yarayacağını bilemiyoruz. Bunun yanı sıra matematik öğretmenlerinin “aşkın egolarının” kafamızda yarattığı hiyerarşi, matematiği “kendi başımıza” kullanmamızı  psikolojik olarak engelliyor. Matematik öğretmenin yer yer elindeki tebeşiri bir sopa gibi sallaması, anlattığı dersin, “kurtulunması” gereken bir ceza  oturumu gibi görülmesine yol açıyor.

 

Oysa bütün temeli, buzul çağında ( yanılmıyorsam) hayvan sayısının daha az yer tutan ve taşınabilir bir araçla ifade edilmesi ihtiyacıyla ortaya çıkan “sayma” işlemine dayanan, bu en temel düşünme biçiminin anlaşılmaması için hiçbir sebep yok. Nitekim ben de dahil pek çok öğrencinin korkulu rüyası olan “olasılık” hesapları dört işlemden başka bir çözüm içermiyor.

 

Matematik öğretmenlerimizin üstün zekâları ve bilgileri şüphesiz onları değerli kılıyor. Sorun şu  ki bunun öğrencileri neden ilgilendirmesi gerektiği sorusu cevapsız kalıyor. Belki de öğretmenlerimizin artık “kullanıcı dostu” bir matematik oluşturmaları ve anlatmalarının zamanı gelmiştir.

 

“Kullanıcı dostu” matematik diye uydurduk ama bunun içini nasıl doldurmalıyız, değil mi? Şöyle.

 

1-     Matematiğin, hayatın kendisi olduğu, her seferinde birer örnekle mutlaka gösterilmeli. Para üstünü hesaplamaktan, üniversite sınavındaki etkisinden dolayı not ortalamasını bulmaya kadar hayatın her alanında ondan yararlandığımızı daha da yararlanmamız gerektiğini öğretseler sanırım öğrenci artık matematiği yabancılamaz ve daha rahat benimser. Örneklendirme olmaksızın hayat anlaşılamaz. Çünkü insan simgesel düşünür. Simgesel düşünüşün yani insan varoluşun en kristalize hali olan matematiğin, “anlaşılamaması” aslında  tam da bu yüzden, mümkün değildir. Şeyler arasında, “sayılabilir ilişkilerin” kurulması, üstün zekâların büyüsü değildir, insan zekâsının doğal işleyişinin sonucudur.

 

2-     Matematiğin, beyni olan herkesin yanında taşıyabileceği kullanışlı bir araç olduğu öğretilmeli. Böylece herkes merak ettiği konuları, çözmek istediği sorunları çözmek için matematiğin çok işlevli bir İsviçre çakısı olduğunu düşünecektir. Sorunları kendi başına çözebilmek için elinde  bir aracı olduğunu düşünen hiç kimse de bir başkasına muhtaç kalmayacaktır.  Bu da insanın bireysel özgüvenini ve özdeğer hissini güçlendirecektir.

 

 

3-     Peki ama bütün bunlar nasıl sağlanacaktır? Öğrenciye iki satırlık bir kural ezberletip öğrencileri Pavlov gibi kuralla  soru arasında şartlayarak mı? (“Kullanıcı dostu” yazılım geliştirememenin en büyük sebebi işte aslında budur. ) Bu, hızlı,  kullanışlı ve sonuç getirici bir yöntem gibi görünebilir ama orta ve uzun vadede çöp üretmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü verilen kuralın çeşitlemelerinin nasıl gelişebileceği, bu özet kuralın aslında neyle ilgili olduğu anlatılmazsa kural derhal “iş bitiğinde unutulması gereken” kısa süreli hafızaya yazılıp sonra çöpe atılır.

“Sen ne bilirsin?” denebilir ve denmeli de. Fakat sorun şudur: Bugün matematik öğretiminin en büyük açmazı,  bir doktorun, hastanın derdini ve şikâyetini, onun ağzından, onun anlatımıyla dinlemeksizin  teşhis koymasına benzemesidir.  Öğrencinin ne hissettiğiyle, ne algıladığıyla ve nasıl anladığıyla ilgilenmeksizin, onun önüne kuralları döküp bunlardan bir şempanze  otomatizmiyle yararlanmasını istemek, öğrencilere belki üniversite  kazandırabilir ama aynı zamanda onları “ekmeğine bakmaktan” başkasını bilmeyen, düşünce düşmanı okumuşlar yapmaktan başka bir işe yaramaz.

 

Ben hâlâ inanıyorum: Matematik sevilebilir. Matematik kullanışlıdır. Matematik hayattır.

 

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Din Ve Robotik Belirsizlik


Tanrı'nın dini yoktur.
Son yirmi yılda teknolojideki neredeyse  üstel değişimler özellikle cep telefonu alanında  belirginleşti. Telefonlarımız artık cepte taşınabilir bilgisayarlar haline geldi.

Akla gelebilecek hemen her konuda yazılan uygulamalarla dünya artık gerçekten parmaklarımızın ucunda.

Peki ama bir sonraki adım ne olacak?
Telefonumuzla blog yazabiliyor, sanalağda dolaşıp alış veriş listelerini, fotoğraflarımızı, videolarımızı anında  birbirimize yollayabiliyor, günlük kalori takibimizi yapabiliyorsak daha fazla ne isteyebiliriz ki?

Görünen o ki teknoloji hayatımızın her alanına nüfuz etmiş  durumda. Bu biraz da ürkütücü. Çünkü “Büyük Birader”  paranoyası, yaldızlı bir eğlence sektörünün kanatları altında usulca ve sevimli bir surette hayatımıza yerleşiveriyor.

Ama bu noktada, teknolojinin mevcut hali, aslında o kadar da tehlikeli değil. Çünkü en nihayetinde hâlâ teknolojik ürünleri, yazılımları kendi isteğimize göre seçmek imkânına sahibiz. Meselâ hoşumuza gitmeyen bir temizlik uygulamasını anında silerek telefonumuzun hafızasına yer açabiliyoruz.
O halde sorun ne?
Sorun şu ki teknoloji üreticileri için yeni donanımlar ve sistemler  bambaşka imkânlar sunuyor. Lambalı devrelerden tansistörlere, oradan mikroçiplere sıçrayan teknoloji, hayatı çok daha küçük bir birim alana belki de hacme sığdırmaya başladı.

Ve teknoloji yaratıcıları artık Tanrı’nın insanı nasıl yarattığını çok daha iyi anlayabilecek durumda. Otomatik sürüşlü arabalar ile artık yolun stresine mahkûm olmak zorunda değiliz.  Teknoloji Tanrı’nın armağanı olan aklı artık akla hayale gelmedik her yere sokabilecek güce neredeyse ulaştı.
Böylece yeni bir  yaşam türüne doğru el yordamıyla evriliyoruz.

Peki ama bunun dinle ne ilgisi olabilir? Öyle ya başlıkta dinden bahsettiğimize göre  akılcı yaratıcılıkla tutucu dinî tutuculuğu ve akıldışılığı nasıl bir arada anabiliriz?
Bu ikisi de hayatımıza  hükmetmeye çalışıyor.

Din, ortaya çıktığından bu yana hayatı en akıldışı yöntemlerle düzenlemeye çalışıyor. Teknolojinin tek farkı bize bir seçme şansı sunduğu illüzyonunun henüz parlaklığını yitirmemiş olması.

Din  herkese aynı emirlerle aynı şeyleri yaptırmak için oluşturulmuş bir kurumdu. Herkes  aynı kitapla ve aynı peygamberle  aynı şeyleri yapacaktı.  Oysa öyle olmadı. Çünkü insan toplumları büyüdü, genişledi. Sorunlar çeşitlendi. Düşünüş biçimlerimiz  değişti. Böylece ortaya büyük belirsizlikler çıktı. Mezhepler, dinin cevap veremediği   konularda ek kurallar uyduran alt dinler haline geldi.

Dinler bugunkü anlamda hayat  için üretilmiş programlardı. Bu programlar, Tanrı’nın akıldışı varlığından gücünü alan dolayısıyla sorgulanmasının imkânsız olduğu düşünülen emredici  yordamlardı.  Bilginin yaygınlaşmasıyla beraber bireyselliğe ve  bilime yenildiler.

 Teknoloji de  aynı sorunla karşı karşıya. Evet teknoloji belki hepimize çok daha bireysel bir konfor sağlıyor ama öbür yandan bireylerin devlet denetimine daha açık hale gelmesine de yol açıyor.  Ve bunu yaparken  yapay zekânın   yarattığı ve karşılaştığı belirsizlikler de gti gide daha fazla ortaya çıkıyor.

Herhangi bir makinenin insan gibi kararlar alabilmesini sağlayabilecek kadar gelişmiş bir donanım yaratmak elbette mümkün ve işin asıl kolay olan yönü de bu. Peki ama donanımların çalışma şeklini “insanîleştirmek” ne kadar mümkün?

İnsanileşmek, “Evet” ve “Hayır”ın yanına bir “Belki” seçeneği eklemekle sağlanabilir mi? Sanırım bu o kadar kolay değil.

Öncelikle insanlar her zaman “mantıkla “ karar vermez. Yani karar eylemi basit bir  istatistikî  mantık elemesinden ibaret değildir.

İnsanlar farklı  toplumsal yapılarda farklı değer yargıları  edindiklerinde farklı öncelikler ve farklı fayda dizgeleri oluştururlar.

İşin belki daha zor olan yanı ise insanların eylemlerinin sonuçlarının ve etkileşimlerinin en yakın planda bile bilinemez oluşudur.

Yapay zekâ aynı yordama bağlı makinelerin, birbirleriyle iletişimlerini düzenleyebilir ama  o makinelerin insanla etkileşmelerini sağlayamayabilir.
Belki de bunun sebebi “Tanrı yetersizliğidir”. Tanrı bize ne yapmamız gerektiğine dair bir yazılım yollamış olabilir ama ona neden itaat etmemiz gerektiğini anlatmamıştır. Dahası kendisini nasıl anlamamız gerektiğini bize bildirmemiştir. Bu yüzden insan, bir anlam arayışına girmiştir. İnsanın varlığının anlamına dair arayışı aslında  bir yandan Tanrı’nın neliğine dair bir arayıştır.

Peki ama bunun teknolojiyle ya da yapay zekâyla ya da robotikle ne ilgisi vardır?

Yoğun ve hızlı bir cevap verme yeteneği olarak zekâyı yaratmak her zaman mümkündür. Sorun, sorunlara, varlığa bir anlam verebilmektir.

İşte bu noktada ne emredici dinin ne de konfor üretici teknolojik yeniliklerin yeterliliğinden bahsedilebilir. İnsanın doğasından kaynaklanan belirsizlik hiçbir yazılımla aşılamaz.

Olasılıkları kendisi yaratan insanı, hangi yazılım biçimlendirebilir ki?






27 Ağustos 2014 Çarşamba

Kapısı Kapalı Komşulara Ne Anlatalım?


Komşumla konuşuyoruz, “ Anadilde eğitim  hakkı verilmezse adam tabii silâha başvurur!” diyor daha lâfın en başında.

Etnik  aidiyetinden dolayı bunu söylemesini doğal kabul edebiliriz. Peki Kürt olmayan AKP yandaşları bu fikri nasıl paylaşabiliyor?

Çünkü bu fikir “çok basit”, tıpkı siyasal İslâmcılığın bütün fikirleri gibi.

Siyasal İslâmcılık “Allah’ın emrine uyanlar cennete gidecek. Allah’ın emirleri ni herkes anlayamaz. Allah’ın emirlerini bize anlatanlara itaat etmeliyiz.” Gibi gayet basit bir önermeyle işe başlıyor ve aslında her şeyi daha en başında bitirmiş oluyor.

Kürt etnik ırkçılar da “ Kürtler Türkiye’nin esas sahibi. Kürtler Türkler tarafından ezildi. Öyleyse Kürtler silah kullanarak evlerini Türklerden geri almalıdır.” Önermesine dayanarak siyaset yapıyor.

Peki ama bu önermelerin yanlışlanması kolay değil mi? Elbette kolay. Sorun, ilk olarak bu basitlikteki önermelerin hitap ettikleri kitlelerin kapalılığı.

Bunun yanı sıra yıkıcılığın, yapıcılıktan çok daha kolay olması.

Kürt etnik ırkçılığı da siyasal İslâmcılık da kapalı toplumsal yapılara/cemaatlere  hitap ediyor.

Kapalı toplumsal yapılar, kendileriyle aynı anda var olan daha gelişmiş toplumsal yapılara karşı bir yetersizlik  duygusu ve aşağılık kompleksi geliştiriyor. Neden?

Çünkü bir noktada “Allah’ın emrettiklerini yapmak…” öncülünü  veya “Kürtler Anadolu’nun sahibidir” öncülünü hiç de o kadar ilginç ve hatta akılcı bulmayan, çok daha sorgulayıcı ve karmaşık bir toplumsal yapının yanında, kendilerinin bildikleri şeylerin, hayatın hiçbir sorununa karşılık gelmediğini, çözüm üretemediğini görüyorlar. Bu, kapalı toplumsal yapıların “kültürel yetmezliği” olarak ortaya çıkıyor.

Bu yetmezliğin yarattığı çaresizlik, bir korku ve endişeyle bu toplulukları, kendi içlerine kapanmaya itiyor.

İçe kapanma, bütün iletişim kanallarını kapatarak yerleşik kanaatlerin “kâfirlerce” veya “faşistlerce”  bozulmasın engelliyor.

Dolayısıyla  size en açık görünen, ulusal egemenlik, uluslaşma, uluslaşmaya dayalı hukuk birliği, kanun önünde eşitlik, kültürel benzeşme gibi en açık  gerçeklerden bile  bahsetseniz; komşunuz en başa dönüp “ Ama anadilde eğitim hakkı…” demeye devam edebiliyor.

Bahsettiğiniz kavramların uzun zaman dayanan, tarihi derinliği olan, büyük toplumsal tecrübelerin ve gayretlerin eseri olduklarından bahsettiğinizde de sanırım “Beni aşağılıyor!” şeklindeki bir düşünceyle Kürtçü veya İslamcı komşunuz iletişimi kendi içinde kesiyor ve gene “Anadilini yasaklarsan silaha başvurur!” kısır döngüsüne geri dönüyor.

Çünkü onun çözüm paleti maalesef uluslaşmış bir toplumunki kadar geniş değil. Bugün Türkiye’nin önüne “çözüm” diye sunulan şeyin IŞİDçi dincilerin veya silâhlı Kürtçülerin “çözümden” anladıkları ilkellikler olduğunu AKP içinde  bilmem fark edebilen var mı? Çözüm onlara göre basit: “ Bize itaat etmezseniz şehirlerinizi bombalar sizi katlederiz! Bize itaat ederseniz ne yapacağımıza bakarız!”

Bin bir tecrübe , emek ve fikirle oluşturulup  düzeltilmiş toplumsal yapılar Kürtçüler veya dinciler için bir değer taşımadığından onların yıkılmasındaki kolaylık da kendisini ezilmiş gören Kürt kökenli komşum için son derece çekici geliyor. Ona göre Türk adını bombalayıp yok ederseniz Kürtler  anadillerinde eğitim yapabilecektir! Eh çözüm bu kadar kolaysa neden TC’nin kurumlarını bombalamaktan, memurlarını öldürmekten ve  Türkleri korkutmaktan geri durmalı ki?

Bu tuhaf gelebilir ama yeni yapılan ve Mehmet Faraç’ın Aydınlıktaki köşesine taşıdığı bir ankette AKPlilerin %37.5’i ve HDP/BDPlilerin %41’, IŞİD’i terörist olarak GÖRMÜYOR!

Lâik ve ulusal Türiye Cumhuriyeti’nde amaç “aklı hür, vicdanı  hür, irfanı hür” nesiller yatiştirmekti. Bu da sebep sonuç ilişkilerini gözeten ve davranışlarıyla ilgili sorumluluk alabilen özgür insanlar yetiştirmekti. Bugün fiilen yıkıldığı söylenen “eski Türkiye” ile işte bu özelliklere sahip olan insan idealini kaybettik. Onun yerine şeyhine, imamına, ağasına, “başkanına” bağlı, mantıklı inşaalardan ziyade emirle yıkmaya yönelen “dindar ve kindar” insan  tipi yerleştirildi.

Bu tip insana  yaptıklarının sonuçları ve sorumluluklarıyla yıkmak istediği büyük yapı arasındaki ilişkiyi anlatabilmek biraz zor.


Sorun, bilincini dışarıya ısrarla kapatan insanlara, onların sınırlı kelime haznelerine, kesin inançlarına ve büyük önyargılarına karşı uygarlığın ulusal bir devletle ilişkisini nasıl anlatacağımızdır. Sorunu tespit ettik. Çözümü düşünmeye zaman ayıralım şimdi de…

13 Temmuz 2014 Pazar

Gerçeklik Bitti Mi Gerçekten Sevgili Baudrillard?

Batılı düşünürlerin bazıları gerçekliği sorguluyorlar. Özellikle Baudrillard… “Simülasyon ve Simülakrlar”’ını” okumuştum. Aklımda ne kaldığını pek söyleyemeyeceğim. Şu anda "Şeytana Satılan Ruh" adlı başka bir kitabını okuyorum ama bu kitabı önsözde söylendiği kadar  “zor ama zevkle okunan” bir kitap gibi gelmedi bana. 
Baudrillard gerçekliğin bittiğini söylüyor.

Bunu söylerken “neye dayandığını” soruyorum ve karşımda bir takım güncel tespitler buluyorum.

Baudrillard “gerçekliğin” yokluğuna hükmederken aslında kendisinin bir gerçeklik oluşturduğunu fark edemiyor galiba. “Gerçeklik yok oldu!” derken “Kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış bir şeyden” bahsettiğini anlayamıyor gibi.
Neden böyle? Çünkü “ A, Adır!” dediğiniz anda  sınırlı, yanlışlanabilir veya yanlışlanamaz ama mutlaka  gerçeğe yönelik bir eylemde bulunmuş olursunuz.

Yanlışlanamazlık, sırtını, gerçeğin “kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış” olmak özelliğine yaslar, yani gerçekliği sömürür.

Baudrillard bir takım güncel tespitlere dayanılarak buradan hareketle gerçekliğin yok edildiğini, gerçekliğin aslında var olmadığını vs öne sürüyor. Bunu yaparken de yanlışlanıp yanlışlanmamak endişesini taşımıyor, aklına geldiği gibi yazıyor.

Sorun şu ki derdini çeker göründüğü kötülük dahi bir gerçekliği gerektiriyor.

Hayatlarında her istediklerini anında  elde edebilen, sadece düşünebildikleri için ve anlaşılmaz şeyler zırvalasalar dahi fikir mülkiyetine  dayanarak geçinebilen insanların gerçeklik hakkındaki bu  fikirleri özünde “saçmalık”. Çünkü bir şey söyleyip sonra onun “doğru” olduğunu iddia etmek için yazılan bir kitap “Gerçeğe en çok ben yaklaşıyorum!” iddiasını güdüyor.

Bunu nereden anlıyoruz? Çünkü Baudrillard bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Peki bunu zırvalık olsun diye mi anlatıyor? Hayır tam aksine bir tutarlılık ve anlaşılır olmak iddiasıyla kitap yazıyor. Yani en nihayetinde gerçekliğe muhtaç oluyor. Eğer gerçekliğin ortada olmadığını iddia ediyorsa  gerçekliğin olmaması durumunun kaçınılmaz ve tartışılmaz bir biriciklik hali olduğunu söylemiş oluyor.

Eğer söylediklerinin mantıkla anlaşılamayacağını söylüyorsa  bizim onu nasıl anlamamız gerektiğini belirtmiyor. İnsanın mantık dışında bir anlama biçimine sahip olup olmadığını bize söylemiyor. Şayet mantık dışında ir idrak kabiliyetimiz varsa  kitabının buna hizmet etmediği aşikâr.

Şayet şeyler  arasındaki ilişkilerin mutlak tutarlılığına göre  akıl yürütmeye çalışıyorsak bize “gerçekliğin”  olmadığını bu tutarlılıkla göstermek zorunda. Aksi takdirde kendisinin “iman edilen bir peygamber” olduğunu söylemek zorunda…

Günümüzde medyanın gerçeklik algımıza yönelik saldırılarından bahsettiği yerler bir ölçüde  kabul edilebilir belki ama gerçekliğin tamamen “tek kutuplu dünya hayali” eliyle yok edildiği saptaması bütün güncel örneklerine rağmen saçma.

Bana öyle geliyor ki bütün  dolambaçlı ve süslü retorik aslında Marx’tan  mülhem ve ona özenen bir yeni sosyalist  ve  sahte bir  felsefenin laf ebeliğinden başka bir şey değil.

Baudrillard, üzgünüm ama ne doğunun fakirliğini ve ilkelliğini ne de dinciliğin vahşetini bilen ama sırça köşkünde, küfrettiği modern teknolojiyi kullanıp sanırım maaşının çok üstünde bir telifle  yaşayabilen bir seçkinci olarak yaşayıp ölmüş.

Günlük hayatı içinde, dinciliğin gittikçe artan baskısına, toplumsal ayrışmaya, nefrete, ülkesinin bölünmesine şahit olan biri olarak Baudrillard’ın kalitesiz Fransız televizyon yapımlarından duyduğu öfkeyi eleştirebilmek hakkımın olduğunu düşünüyorum.

Ve söylediklerinin kınadığı televizyondaki tuvalet kâğıdı reklamlarından daha uzun bir etkiye sahip olup olmayacağını da bilemiyorum.

Gerçeklik bitti mi bilmiyorum ama ön okumamdan edindiğim izlenim şu: Baudrillard bitti ve hayat devam ediyor.


27 Mart 2014 Perşembe

Türkçü Ne Zaman İdealist Ne Zaman Realist Olmalıdır? II

Bu maskenin arkasında etten fazlası var. Bu maskenin arkasında bir fikir var Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez.

Peki yeni nesil Türkçü’lerin, akılcılığın tek şekliymiş gibi sıkı sıkı sarıldığı gerçekçilik özellikle siyasal eylem alanında  nasıl bir iddia sahibidir?

Siyasal eylemin dayandığı “realizm” , bize, “var olan” ortamın şartlarına  “ en uygun” cevabın geliştirilmesi gerektiğini söyler. Buradaki “en uygun cevap ” realizme göre sadece şartlarla ilgilidir, bağlamlarla veya idealarla ilgili değildir. Bu durumda meselâ bir realist, herhangi bir hükümetin, benimsediği en iyi şartlar kapsamına karşı çıkan herkesi en zahmetsiz şekilde susturmasının, o ülkenin iyi ve huzurlu bir yer haline gelmesi için  gerçekçi bir çözüm olduğunu iddia edebilir. Çünkü ona göre idealar var olmadığından, bazı normlar geliştirmek ve hele bu hayali normlara bağlanmak da açıkça saçmadır.

Siyasette realizmin iki çaresizliği vardır. Bunlardan birincisi  “gerçeğin” anlaşılması için gerkn bağlamdan bağımsız olmadığını bilmemesidir ki bu bağlam da ancak idealar arası ilişkiyle oluşur.

Siyasî realizmin ikinci çaresizliği de tutarlılıktan mahrum olasıdır. Dikkat edilirse siyasî realistler siyasette ahlâkî kaygıları bu yüzden küçümser, bunları anlamsız, akıldışı sınırlamalar olarak ele alırlar.

Oysa “en uygunun” neye uygun , neye göre uygun olduğuna dair bütün cevapları, o anı sözde kurtarabilmekten ibarettir. Siyasî bir realist bugünden yarına tutarlı bir iş yapmak kabiliyetinden yoksundur, çünkü dünü, bugünü ve yarını bir anlam ve bağlam bütünlüğü içinde düşünmemizi sağlayan idealar dağarcığından mahrumdur.

“Türkçülerin realist olması gerektiğini buyuran”  büyük egolu genç arkadaşlar “siyasetin”  bağlamından da uzak kaldıklarından olsa gerek idealizmin ve realizmin yerini bir türlü tanımlayamıyor.

Bir devletin ahlâkî sorumluluğu öncelikle vatandaşlarına karşıdır, çünkü onu var eden, meşru kılan vatandaşlarının ortak rızasıdır. Bu rızanın meşru şekilde korunması ve sürdürülmesi devletin görevidir. Bu durumda iç siyasette etik tutarlılık için belli bir idealar dağarcığına bağlanmak elzemdir. Hukuk, toplumsal düzende bir ideal olarak vardır.

Uluslararası  ilişkilerde ise devletlerin birbirlerine karşı vatandaşlarına olduğu şekilde bir sorumlulukları yoktur. Aksine uluslararası ilişkiler tek yönlü fayda  algıları üzerinden şekillenir. Bu durumda da  bütün devletleri, milletleri bağlayacak ortak normlar bulmak son derece zordur.  Devletler vatandaşlarıyla  olan ilişkilerinden farklı olarak: birbirlerinin rızasıyla değil, birbirlerine rağmen varlıklarını sürdürürler. Burada  devletlerin anlık faydalarının  sağlanması düşünülür. Şüphesiz devletler  gelişmişlik seviyelerine göre mümkün olan en uzun vadeli faydayı tein etmeye çalışır ama bunu yaparken muhataplarının iyiliğini de düşünmek gibi bir zahmete girmezler yani realist davranırlar.

Bu durumda “Türkçüler realist olmalıdır!” gibi bir fetva vermeden önce argümanımızın kapsamını ve bağlamını,  iyi açıklamalıyız. Ne yazık ki felsefi donanımı henüz pek yeni olan Türkçülerin, bütün mantığının genellikle kısa vadeli siyasal faydadan öteye gidememesi, günümüzdeki en büyük sorunumuz.

Felsefede tutarlılık, kapsam ve bağlam sorunları olmazsa “hayatını bir ideal/ülkü” uğruna  sürdürmenin de ahlâkî anlamı ciddi şekilde silikleşir. Sorunumuz  Merhum Galip ERDEM’in dediği gibi “yeterince sevememekse” bunun en büyük sebebi, sevgiye dair bir tutarlılık geliştirebilecek felsefi yetkinliğimizin olmamasıdır.




24 Mart 2014 Pazartesi

Türkçü Ne Zaman İdealist Ne Zaman Realist Olmalıdır? I

Bu maskenin arkasında etten fazlası var. Bu maskenin arkasında bir fikir var Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez.



Türk milliyetçileri içindeki az sayıda Türkçüler de sanırım ciddi bir felsefi boşluk içinde.

Şimdilerde  bazı genç Türkçü arkadaşları okuduğumda, liberal gençleri okuyor gibi hissediyorum.

Çünkü  egoları inanılmaz büyümüş ama tecrübeleri  ve felsefeleri yeterince olgunlaşmamış bu arkadaşların “idealizm düşmanlığı”, savunduklarını iddia ettikleri Türkçü tavrı tamamen etkisiz, anlamsız kılıyor.

Bu büyük egolu arkadaşlardan birine idealizmin “adanmışlıktan” daha büyük bir şey olduğunu isim vermeden anlatmaya çalışmıştık. Maalesef gerektiği gibi anlatamamışız.

Aslında bu yeni neslin, “Yeni Başlayanlar İçin Rasyonalizm”  türü kitaplardan elde ediverdikleri realizm modasını anlayabiliyorum.  Yeni neslin şişkin egosunun gerçekçiliğini/realizmini “ Gerçekler neyse ona göre davranırsın olur, biter!” şeklinde özetlemek mümkün.

Bu nesle  anlayabileceği tarzda açıklamak  gerekiyor:
İdealizm belki Aristo’da  “Gördükleriniz idealden sapmalardır!” şeklinde  tarif edilmiştir. Veya genellikle böyle olduğundan “bahsedilir”.

İdealizm düşmanlığı insanın anlama biçimi üzerinde düşünülmemesi yüzünden pek kolay  kabul edilir.

Böylece idealizm, “ideanın gerçek olandan uzak ve hayali olduğu”  anlayışına indirgenir. Hiçbir şeyin ideası yoksa idealizm bize niye gereksin ki?

Şunu öncelikle ve önemle belirtmeliyiz ki konu salt steril bir akademik tartışmadan ayrı olarak öncelikle entelektüel bir etik eylem plânında  önem arz ediyor. Daha özel olarak “Türkçü’nün ahlâkı ve eylemleri nasıl olmalıdır?”  gibi…

İdealizmin insan algılayış/anlayış ve düşünüş biçiminden bağımsız şekilde var olduğu söylenebilir mi? Bunu söylediğinizde aslında, insan dışında var olan ve devşirilmesi gereken  bir şeyler evreninden bahsediyorsunuz demektir. Ve ironik şekilde aslında bal gibi metafizik evrenden bahsediyorsunuz demektir.

O halde şu soruyla başlamak belki yerinde olacaktır: Var olan var mıdır?
Bu soruya üç şekilde cevap vermek mümkündür:
Var olan vardır.(İdealist cevap)
Var olandan bahsedemeyiz.( Nihilist gerçekçi cevap)
Bazen vardır, bazen yoktur.( Moda quantum safsatası ile beslenen yaygın gerçekçilik)

Öncelikle “var olan” diye bir şey yoksa; korumamız gereken hiçbir şey de yok demektir. Bu durumda birbirimizi yok etmemiz sorun teşkil etmemelidir. “Hayat” diye bahsettiğim şey aslında yoksa ve sadece idealist bir safsatadan ibaretse birilerini yok etmemiz, “aslında yok olanı, olmayanı” ortadan kaldırmaktır ki bu durumda zaten cinayetten de bahsetmek gereksizdir.

 Var olan bazen var olup bazen yok oluyorsa: “Yokluk” kavramının var olması, var olmanın mutlak ve aşılamaz olduğunu gösterir. “Yok olabilmek” için önce var olabilmek gerekmesi “bazen” ile belirtilen zaman şartının “var olanın var olduğu” gerçeğini ortadan kaldıramayacağı anlamına gelir.

Peki o zaman var olanın var olduğu ne zaman anlaşılır?

Burada “var olanın anlaşılması” elzemdir. Yani? Her şeyden önce “varlık” bilgisinin, zihninde anlamlandırıldığı bir varlığın olması gerekir. Bu da sadece insandır. Hayvanlar için “varlık” tasası veya kavramı söz konusu değildir. “Kavram” dediğimiz şey bizatihi “var olanın anlaşılması için oluşturulmuş anlam” demektir.

Bu da şu demektir ki insan varoluşu, kendisini, içinde yaşanan dünyayı anlamak gayretiyle belli eder. Bizi hayvanlardan ayıran budur.

Bu durumda idealar nelerdir? Dillerin ayrı oluşu, ayrı ayrı anlamlandırma süreçlerinin geliştiğinin kanıtıdır. O halde ideaların ortaya çıkışı anlamlandırmadan ibarettir. Anlamlandıramadığımız şeyin gerçeklik alanında yeri yoktur, Tanrı dışında. Ki onu bile belirli anlam parçalarıyla, gerçekliğin çeşitli tezahürleri ile ilişkilendirmeye çalışırız. Aristo insanın anlamlandırma kapasitesini atlamıştır, onun idealizminin zayıf yönü budur. Peki ama felsefesi tesadüfen mi başarılı olmuştur?
O aslında bizim bugün anladığımız şeyleri baştan söylemiş…

Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü insan dil vasıtasıyla anlamlandırma ve kategorizasyon yapar. Şeylerin  varlığı ve biricikliği olmaksızın dili  meydana getirmek, bağlam oluşturabilmek mümkün değildir. Muhakeme, mukayese kategorizasyon sayesinde mümkündür. Buna diyalektiğin temeli olan mantık da dahildir. Şeylerin varlığının mutlaklığı kabul edilmeksizin bağlamlar oluşturulamayacağı içindir ki “zıtların beraberliğinden” bahsedebiliyoruz.

Kimlik kanunu olmaksızın zıtlık bağlantısını iddia edemezdik. A hem A hem de B olamadığı içindir ki “tezat” vardır.


(Devam edecek…)

24 Şubat 2014 Pazartesi

İdealizmden Habersiz Bir Türk Büyüğünün İddiasına Âcizane Bir Cevap

İdealizm
Çok değerli bir büyüğümüz:
Türkçü “İdealist” Olmaz
Buradaki idealizm, bir davaya adanmışlık anlamına değil, şeyleri “ideal” ve dolayısıyla sanal bir surette ele almak anlamında.

Neden idealist olamaz? Zira “ideal” bir portre çizmeye çalıştığınızda gerçekten uzaklaşır ve sapmalar yaşarsınız. Renan’dan[13] beri, milletin tanımını, devlet ve “ülke” eksenli bir odakta yeniden yapılandırma ve buna göre milliyetçilik yapma temayülü var, kısa vadede ve küçük çapta değerlendirildiğinde bu müspettir ama, felsefenin ve bilimin mihengine vurulduğunda “çıkmaz”dır. Bütün meselelere “kolektif bilinçaltı” ve “kültür” ekseninden bakmaya çalışan bendenizin gözünde, kısırdır, yetersizdir”*

Buyurmuşlar. Elbette okuryazarlık yönünden kerametine erişmemizin mümkün olmadığı bu büyüğümüzü eleştirmenin, imanımızı zedeleyebileceğini bilmemize rağmen, cehaletimizin bize verdiği cesarete sığınarak iki kelâm etmek isteriz.



Öncelikle büyüğümüzün, kendisine  “meselelere belli bir açıdan bakan bir bende” nazarıyla bakmasındaki o engin tevazu için şükranlarımızı beyan ederiz.  Yoksa elbette bizim gibi cahillerin kendisinden nasiplenmesi büyük nimettir.



Büyüğümüz daha başından ufak bir yanlış yapmış, haddimiz olmayarak belirtiriz:



İdealizmi bir davaya adanmışlık anlamında kabul ediyor, büyüğümüz. Burada “dava” derken neyi kast ettiğini anlatmamış ama bunun “şeyleri sanal bir surette ele almak” olmadığını belirtiyor.



Felsefe mantıkla kol kola yürür. Felsefenin içinden mantığı aldığınızda geriye retorik kalır. Çok değerli büyüğümüzün en baştaki küçük felsefi eksikliği daha sonraki çıkarımlarının bu açıdan retorik seviyesinde kalmasına sebep oluyor.



Büyüğümüzün “dava” derken neyi anladığını bilemiyoruz ama bize göre “dava”, “olması gerekene dair bir iddiadır.” Bu hukuki anlamda da böyledir. Herhangi bir mahkemede taraflar kendi iddialarının  “olması gereken” olduğuna dair bir “dava” yürütürler.



Siyasi anlamda “dava”, “olması gereken toplumsal düzen tasavvurunun gerçekleştirilmesi gayreti, mücadelesidir”.



İyi de “olması gereken” nedir?



“Olması gereken”, yazar büyüğümüzün daha sonra kocaman bir egoyla hayretlerimize bahşettiği “kollektif bilinç altı” ve “kültür” terimleriyle ilgili olan bir değerler ve normlar manzumesinden zaman içinde çıkarsanmış, keşfedilmiş “idea”lardır.



İdealizm, yazar büyüğümüzün sandığı gibi hayali olarak resmedilmiş bir tapınılası figür falan değildir. İdeal, “olması gerekenin” yani gerçeğin bizim sınırlı yeteneklerimiz  için ayırt edilebilen en net görüntüsüdür ki bu asla gerçek bir netlik değildir. İdeal gerçeğin, algımızın buzlu camları ardında beliren silueti veya gölgesidir.



İşte idealizm bu açıdan bu görüntünün gerçek halini anlayabilmek çabasıdır. Buzlu camın ardında “olması” gerekenin en net halini tanımlayabilmek çabasıdır.



Büyüğümüz yazısının ilerleyen bölümlerinde Türkçülerin “realist” olması gerektiğini vaaz ediyor.

İnsan tebessüm etmeden edemiyor elbette. Bu o kadar büyük bir iddia ki… Burada büyüğümüz, algılarımızın önündeki apaçık olguları kabullenmemiz gerektiğini söylüyor. Elbette burada gerçeğin oluşum süreci, nedensellik, insan iradesi gibi şeylerden haberinin olup olmadığını, tabiatın bizim dışımızda yürüyen düzeninden mi bahsettiğini yoksa Türkçülerin müdahil olması gereken, kaçınılmazlıktan uzak tercihlerden  mi bahsettiğini açıklamayı gereksiz görüyor.


Gerçekçilik önümüzdeki gerçekleri kabullenmekse o gerçeklerin oluşumunu meydana getiren insanlardaki gerçeklik algılarını görmezden geliyor olabiliriz. Çünkü insan eylemlerinin sonuçları mutlaka, belli bir gerçeklik algısına yani belli bir ideaya göre  meydana gelir. İdealizm bir felsefi lüks değildir, insan eyleminin yapıcı yönünün biricik yönelimidir.



Türkçü’lerin idealist olamayacağını buyururken büyüğümüz, “Kızıl Elma’nın” ne olduğunu unutmuş görünüyor. Bilmiyor da olabilir ki insanlar geçici bilgisizliklerinden dolayı suçlanamazlar. Ama bilmiyorsa şunu öğrenmeli ki Türkçülüğün “ideali” olan “Kızıl Elma”, dünyanın “Türk’e göre, Türk tarafından biçimlendirilmiş” halinin bir ifadesidir. Yani Türk’e göre olması gerekenin ifadesidir. Yani Türkçü bir idealdir!



Büyüklerimiz, muhtemeldir ki Gazali’nin felsefe hakkındaki  küçümseyici ifadelerini “Dalaletten Hidayet’e” adlı kitapçıktan hıfz edip felsefeye Müslüman bir ağızla   sövmeyi hikmet addediyor. Amma velâkin kelime kullanıp da kelimenin bağlayıcılığının ve dahi kelâmın namusunun davasını güttüğünde aslında ideaların iddiasını güttüğünü nedense bir türlü fark edemiyor.



Ne yapalım? Felsefeyi edinebileceğini sanan büyüklerimiz, mantıklarının da gereçlerinden mahrum kalıyorlar.



http://www.sozkonusu.net/bizim-muhafazakarligimiz.html
 

8 Ocak 2014 Çarşamba

Cemaat- Nakşî Çatışmasında MHP Milliyetçiliğinin Aczi

Osmanlı Ülküsü ne ola ki? Şeriat devleti mi?
Türk milliyetçilerinin siyasal görüşleri mevcut iktidar cemaat  çatışmasında,  bir kez daha ve bu sefer çok daha çetin bir sınava girmiştir.

Herkes  kendine, bu savaşta nerede durması gerektiğini sormaktadır. Çünkü siyasal tavrın içindeki dinî yaklaşım, çatışmanın taraflarını ister istemez muhatap kılmaktadır.

Şurasını kesin olarak biliyoruz ki “ülkücüler” özellikle hapishane şartlarında  bugünkü savaşın  iki tarafınca da ayartılmaya çalışılmıştır. İşin kötüsü bundan bir ölçüde başarıya ulaşılmıştır.

Hapse milliyetçi girip nurcu veya Nakşî  olarak çıkan pek çok ülkücü var.  Bunun sonucunda bugün  “fikirlerimizin iktidarda” olduğunu savunabilecek pek çok ülkücü de var.

Sahi nedir  “bizim fikirlerimiz”? İçinde ancak Kürşat’a -o da birbirinden kötü illüstrasyonlarda- yer verip de bütün Türk tiplemelerini sakallı, tespihli, sarıklı Araplaştırlmış bir savaşçı  olarak resmeden bir tasavvurdan mı ibarettir fikirlerimiz? “Ahlâk” dendiğinde kadını kendine ayrılmış haremliğe tıkıp da siyaseti,  fikri, erkek eliyle yürüten bir kabadayılar zihniyeti midir bizim fikrimiz?

  Bugün adına Türk milliyetçiliği denen fikir hareketi, yarı deli bir Kürt imamına “Bediüzzaman” güzellemeleri yazıp da Türk milliyetçilerine yabancılaşmış, çürümüş hurafeleri “ahlâk ve fazilet” kaynağı olarak göstermekten başka bir şey değil maalesef…

Bir çoklarına insafsızca gelecek bu tespitten sonra şunları açıkça sormak istiyorum:

MHP içinde Said-i Kürdi hurafelerini, Nakşi- Kadirî sultasını açıkça kim eleştirmiştir?

Kim, İslâm adına ülkücü gençlere öğretilen şeriatçı sayıklamaları, açıkça reddetmiştir?

 Tük milliyetçiliğinin lâik, medeniyetçi, akılcı  kurucularının kitapları yerine, sözde “ulemanın” kitaplarını okutan MHP değil midir?
Kimse kusura bakmasın...

Türk milliyetçiliğinin abide kişiliği Atsız’ı “kuru Türkçü”, “şaman”, “dinsiz” olarak görerek yasaklayan MHP değil midir?
Hayatında Türk milliyetçiliğiyle ilgisinin  ne olduğu meçhul Arvasi gibi bir insanın içimize Arapçı bir şeriat fitnesini “ahlâk ve fazilet” adıyla sokmasına  sebep olan MHP değil midir?

Dinciliğiyle maruf NFK’dan milliyetçilere akıl süzmeye çalışan MHP değil midir?

Şüphesiz MHP kuruluş yıllarında, kurucularından birinin ifadesiyle “ Türkiye’nin dört bir yanında kendini milliyetçi sanan gençlerin” ortaya çıkmasını sağlamıştır ve bu hizmeti de kısa sürede ifsat edilmiştir.

Gelinen noktada MHP’nin aczi kendi sözde fikrî tercihinin sonucudur. Evet MHP acz içindedir. Çünkü yarısı Nurcu yarısı Nakşî olan  teşkilatının bu kavgada edeceği tek bir söz yoktur. Bu noktada hâlâ tasavvuf adıyla içimizde tarikatçiliği ayakta tutan Namık Kemal Zeybek gibi isimler ne Türk’e ne Arap’a göre bir tavır geliştirebilmektedir. Akıllarındaki kadından korkan, kadın eli sıkmayan, haremci/selâmcı, sakallı, dinci fanatik savaşçı hayali “Müslüman Türk” imajıyla zihinlerimizi uyuşturmaktan başka bir iş yapmamaktadırlar.

İslâmcılık Türk milliyetçiliğini zehirlemiştir. Bundan dolayı Türk milliyetçilerinin siyasal kolu tam bir hipnoz veya narkoz halindedir.  Çünkü bugüne kadar gerek fikri gerekse menfaat açısından borçlandıkları dinci  cemaatlerin savaşında diyetlerini suskunlukla ödemek mecburiyetinde kalmışlardır. Türk milliyetçileri bugün ciddi bir ahlâkî vebalin altında ezilmektedir.

Yanındaki hacı emmilerin Türk'ten haberi var mıydı Muhsin Reis?
Çözüm nedir? Çözüm, Türk aklına ve idrakine uymayan Emevî safsatalarına daha fazla din muamelesi etmeden,  hareketlerimizde aklı, mantığı ve bilimi esas almaktır.

Çözüm, gerek partinin gerekse milliyetçilerin siyasal İslamcılıkla bütün insanî, aklî ve  örgütsel ilişkilerini kesmesidir.

Çözüm, dincileri  artık milliyetçilik içinde barındırmamaktır.

Çözüm Türkleşmek, titremek ve kendimize dönmektir.