kurum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2016 Cuma

Emirler Çöplüğüne Gömülmüş Sade Bir İnanç

Tamam da "Hangi İslam"?

İslâm, seçilmesi ve içine dahil olunması en kolay dindir.

Çünkü İslâm’a girişte  ruhban onayına ve cemaat şahitliğine ihtiyaç yoktur.

Ve bu hal normalde “Amel imandan bir cüz değildir” ilkesiyle sağlamlaştırılmıştır.

İslâm’a giriş, bir iman beyanından başka hiçbir şey gerektirmez. Bu beyan dışında da ,normalde sizin dini mensubiyetinizi gösterir herhangi bir şey yapmanız da beklenmez.

Peki ama özü bundan ibaret olan bir “din” , pratikte ve hali hazırda  böyle midir, böyle mi yaşanmakta veya uygulanmaktadır? Buna olumlu cevap vermemiz ne yazık ki imkânsızdır.

İslâm, özünde ,Allah’ın birliğine inanmak dışında “kozmik” bir inanç gerektirmez. Onu  kurumsallaşarak dinleşmiş inançlardan ayran temel şey de budur.

İslâm’a girişin, ruhban onayı ve cemaat şahitliğini kesinlikle  gerektirmemesi, onun daha en baştan basit, ulaşılabilir, şiddetsiz ve zararsız olmasını sağlar.

Fakat İslâm’ın bir tevhit inancından kurumsallaşarak “din” haline gelmesiyle beraber bu basitlik, kolaylık kaybolmuştur.

İslâm’a girişin basitliği, imanın da akla dayanan bir basitliğini getirmekteyken, onun “ dinleşmesi”  insanileşmesine ve siyasallaşmasına sebep olmuştur.

İslâm’ın serüveni, inancın, dinleştiğinde nasıl  insanileştiğinin v siyasallaştığının en ibret verici örneğidir.

Peki ama insanileşmek ve siyasallaşmak neden önemlidir?

İnancın dinleşmesiyle beraber hadisler yoluyla peygamberin ve âlimlerin sözleri, yorumları, Allah’ın sözleri üzerinde bir vesayet ve ipotek meydana getirmişlerdir.  Bu durum inancın insanîleşmesini doğurmuştur. Bu insanileşmeyle beraber her  ruhban veya âlim kendi küçük dinini yaratmıştır. Dinleşme, doğrudan  doğruya nifak sebebi haline gelmiştir.

Bunun  doğurduğu kötü sonuç ise bu küçük dinlerin sıradan  Müslümanlarca izlenemez ve anlaşılamaz olmasıdır.

İnsanîleşmeyle birlikte  özellikle ilmihal/muamelat sahası  inanılmaz bir  emir çöplüğü haline gelmiştir. gömülmüştür. Zaten “muamelat”, bizatihi inancın özüyle ilgili olmayıp da insanileşmeyle ortaya çıkmış yapay bir fiilî durumlar ve emirler evrenidir.

Bir noktaya gelindiğinde artık basit bir inançtan tutarlı bir emirler bütünü yaratmaya çalışılır.  Fakat değiştirilemez  Tanrı sözleriyle, her biri tartışmalı olan insan sözleri arasındaki çelişki asla aşılamaz. Bu çelişkinin aşılabileceği düşüncesiyle sayısız yorumlar ortaya atılır. Daha sonra bu yorumların arasında bir ilahi ünsiyet rekabeti başlar. Böylece ilâhî kelama en uygun  yorum kavgası bir mezhep gerilimi olarak ortaya çıkar. Bu da siyasallaşmanın kıyametidir.

Tanrı’nın sözleriyle tutarlı bir emirler bütünü oluşturmak hayaliyle beslenen,  hayatın her noktasını Tanrı’nın “emirleriyle”, sözleriyle biçimlendirme tutkusu, sıradan Müslüman’ı, varlığından bile habersiz olduğu sayısız kanuna uymaya mecbur eder.

İşte bu emir çokluğu, zamanla  Müslümanları “hile-i şeriyeyle” emirlerden kaçınmaya sevk eder. “Hile-i şeriye”, şeriat yoluyla şer’i emirlerden kaçmak çabasının mantığını oluşturur.

Zamanla  sözde dini emirler o kadar birikir ki bunları, değiştirilemez bir kutsallıktan kaynaklandıkları için yok sayamadığınız gibi kolay kolay değiştiremezsiniz de. Dolayısıyla muamelat, fıkıh  daha önce  adlandırdığımız şekilde  kullanışsız ve anlamsız bir emirler çöplüğü haline gelir.

Müslüman  dine uymak ihtiyacından dolayı her gün daha fazla yoruma ve cevaba ihtiyaç duyar ve her gün daha fazla bu emirler çöplüğüne gömülür.

Bu emirler çöplüğünde artık amaç, evrenin yaratıcısından bir ümit ve sevinç edinmek değildir. Buradaki amaç artık yalnızca zevahiri/ görüntüyü kurtarmak, daha fazla Müslüman rolü yapmaktır. İşte Müslüman ülkelerinin makus talihini doğuran da bu çöplük iptilasıdır.



4 Haziran 2016 Cumartesi

Kürtlerin Cehennem Özleminin Adı: “Kürdistan”


Hayallerine sınır tanımayan bebek katillerinin haritası

Türkiye’de dinci çılgınlık ve cehaletin, her şeyi yerle bir etmesine  izin verilir de bir Kürdistan kurulacak olur ise neler olur?

Amaç basittir. Ortadoğu’da Suudi krallığı kadar pahalıya patlamayan bir petrol sömürgesi kurulmak istenmektedir. Kürtlere koklatılan bağımsızlık ve özürlük masallarının hiçbir önemi ve anlamı yoktur.

Hiç kimse Kuzey Irak’taki Kürt yığışmasının  neye benzediğini tartışmıyor. Oysa  Amerikan güdümündeki bu sömürgecikte bile içten içe bir kaynama var.

Öncelikle şu bilinmeli. Irak Kürtleri Barzan aşiretinden ibaret değil. Çok yakın zamana kadar Talabani’nin devlet başkanı olmak tavizi  verilmeseydi, Irak Kürtlerinin iki büyük aşireti arasında korkunç bir kıyım büyüyebilirdi. Buna karşılık Barzan aşireti tarafından baskılanan, devlet yönetiminde asla söz sahbi olamayacak Kürt  aşiretlerinin ne fırsatlar kolladığını da bilemiyoruz.

Ortadoğu Kürtleştiriliyor. Kürdistan pahasına bölgede Türk, Arap ve Fars kimliklerinin sınırlanmasına veya silinmesine çalışılıyor.

Peki ama Kürtler uysal ve kanaatkâr petrol bekçileri olacaklar mı?

Şahsen hiç sanmıyorum. Bu, sömürgeciliğe isyan edecekleri anlamına gelmiyor elbette. Kürtlerin, menfaat  güdülü toplumsal yaşayışlarında, kendilerine menfaat sağlayan herhangi bir güçlü devlete taabi olmak dışında bir düzen telâkkileri yok. Türk topraklarından geçerlerken bağımsızlık aşığı Kürtlerin, “Serok Obama !” diye bağırmaları bunun en belirgin deliliydi.

Kürdistan sanılan coğrafyada, Kürtlerin yerel ulusal kültürlerle etkileşimleri ve toplumsal yerleri, çok farklı. Irak’ta ancak amelelik yapmalarına izin verilmiş, Suriye’de pasaport dahi alamamış Kürtler,  Türk devletinde, toplumsal hayatın içinde kabullenilmişlerdir. Dolayısıyla muhtemel bir Kürdistan durumunda, daha en başta toplumsal düzenin belirlenmesi konusunda  “Kürdistan’ın  hangi parçasının” belirleyici olacağı sorunu ortaya çıkacaktır. Kuvvetle muhtemeldir ki Kürtler nüfus yoğunluklarına göre kendi bölgelerinde egemenlik iddiasında bulunacaklardır. Çünkü kürt toplumsal yapısı herhangi bir “Büyük Kürdistan’a”  liderlik edecek kapasitede herhangi bir  insana sahip değildir. Bu aşamada Apo denen bebek katilinden  medet umanlar için  onun kafasındaki Stalinist ve seküler  sosyalist Kürdistan’da yaşamaya kaç aşiretin rıza göstereceği meçhuldür.

Şu unutulmamalıdır ki , doğu ve güneydoğunun Türkiye’de ayrılması halinde bu güne kadar bölgeye para akışını sağlayan bütün devlet  teşebbüsleri bir anda yok olacaktır. Muhtemelen Kürdistan coşkusu içindeki ahali ilk gülerde üstünde Türk Bayrağı gördükleri her yeri tahrip edecektir.

Bölgede asfalt dahi dökülemeyecek ve aşiretler kendi aralarında bu güne kadar gizledikleri bütün  kan davalarını ve nefreti ortaya dökeceklerdir. Şu bilinmelidir ki Kürdistan hayali hiçbir Kürt aşireti için bağlayıcı bir “ideal” falan değildir. Bunun en basit göstergesi “Kürt belediyesi” sayılan belediyelerle menfaat çatışması yaşayan aşiretlerdir.

Bir de bu denkleme Suud ailesine debdebeli bir hayat sürme imkânı sağlayan petrol üzerinde söz sahibi olmak konusunu getirdiğinizde, ortada ne demokrasi ne tahammül ne de vatanseverlik kalacaktır. Suudi bayağılığının dünyada yaşayabilmesi, bir avuç aile ferdinin bu serveti sımsıkı tutmasından ve batı bankerlerinin bu görgüsüz mudilerine dağladığı itibardandır.

Herhangi bir Kürt devletinin, Suud refahına ulaşması da mümkün olamayacaktır.

Kürt toplumsal yapısı, ulusal bir devletin tesis edeceği medeni kurumları kurabilmekten çok uzak. Ulus olmayı, birbirlerini kendiliğinden ve doğal olarak  tanımaktan ibaret sanan ulusaltı  toplumların, sözde bir bürokrasi kurabilmeleri elbette mümkün. Sorun, Kürt bireyinde “büyük bir devlet olmanın” tarihi bilincinin olmaması dahası bu bilincin artık yaratılamayacak olması. Kürtler birbirlerini görünüşlerinden tanıyan sürüler veya kabileler gibi elleri silahlı adamların koruduğu bir takım arazileri ele geçirebilirler ama bunun ötesine geçmeleri mümkün değil.

Bunun böyle olmasının kime ne zararı olacağı sorulabilir ama Kürtler şunu bilmelidirler ki vatan  aşkına dağlarda bebeklerinin  ardından aşı için koşan Türk sağlık görevlilerinin idealizmini kedni sağlık görevlilerinde bulamayacaklar. Muhtemelen doktorun veya hemşirenin hangi aşiretten olduğu hatta hangi ülkeden olduğu ( Suriye, Irak vs..)  konuları gündeme gelecek ve sağlık hizmetlerinde ciddi aksamalar yaşanacaktır. Keza meselâ herhangi bir Kürt devletinde Kırmaçç’anın mı Soranca’nın mı resmi dil olması gerektiği de bir kavga sebebi olacaktır, çünkü bu  doğrudan bir egemenlik sorunudur.


Türk devletinde, Kürtler karşılarında “kurumları” ve kuralları bulmakta. Oysa herhangi bir Kürt devletinde, hiç kimse  kurum ve kural tanımayacak. Kürt toplumsal yapısı, toplumsal hayatı derinden etkileyecek bürokratik ve geleneksel  ve ayrıntılı kurumlar oluşturamayacak kadar zayıf. Kürdistan, bağımsızlığın anlamını bilmeyen, onunla ne yapacağını bilmeyen, ulus  olayı artık idrak etmesi de mümkün olmayan bir topluluk için ancak sömürgecilerin güttüğü bir dehşet dengesinden başka bir siyaset üretemeyecektir ki Kürtler için bunun “cehennemden” başka bir anlamı olamaz.

18 Mart 2016 Cuma

Bireyci Bir Milliyetçiliğin Gerekliliği

"Her ne zaman kendinizi çoğunluğun yanında bulursanız ,
durup düşünmenin zamanı gelmiş demektir." Mark Twain

Bireyci, bir milliyetçilik bir tür  çelişki gibi görünüyor, kabul ediyorum.
Çünkü milliyetçilik, milletin kollektif/ortak değerlerini savunmak demek. Ama öte yandan ve belki de daha geniş bir çerçevede “Her hal ve şartta milletin menfaatini gözetmek” demek.
Milletin kollektif değerlerini savunmak yönüyle milliyetçilik, “kültürel bir milliyetçilik” olarak ortaya çıkar.

“Her hal ve şartta milletin menfaatlerini gözetmek” anlamında ise siyasal milliyetçilik şeklinde ortaya çıkar.
Milliyetçilik hakkında yapılan yorumların en büyük hatası, milliyetçiliğin bu iki beliriminin farkını ortaya koymaksızın konuşmak.

Çünkü kültürel milliyetçilik, hayata cevap veriş tarzımız  hakkında düşünmeyi gerektirirken; siyasal milliyetçilik, doğrudan doğruya ,toplumsal düzen ve dış ilişkilerimiz konusunda kafa yormayı gerektirir.

Soruna böyle yaklaşınca “bireyci bir milliyetçiliğin” , milliyetçiliğin bu iki veçhesinden hangisine daha yakın durduğuna veya hangi milliyetçiliğin sorunsalıyla daha ilgili olduğuna bakmak gerekir.
Bireyci milliyetçilik, sorunun siyasal boyutuyla ilgilidir. Çünkü bu siyasal çerçeve, devlet –toplum ilişkisinin biçimlendirildiği yerdir. Bu da  yasamanın, yürütmenin ve yargının biçimlendirildiği sahadır.

İdeolojik tartışmalarda sorun genellikle “Niçin?” sorusunda düğümlenir.
Yasama , yürütme ve yargı niçin veya “kimin için” çalışmalıdır?
Kolektivist okul buna  doğrudan “toplum için” diye cevap verir ve bu da  en doğal şeymiş gibi kabul edilir. Bir şeyin “en doğal şeymiş gibi” kabul edilmesi, onun “en açık bir gerçek” olduğunu  göstermez, sadece o şeyin büyük ihtimalle yaygın bir önyargı olduğunu gösterir, o kadar.
“Toplu için” düşüncesinin temelinde “ toplumun faydasını gözetmek ve öncelemek” düşüncesi yatar.
Bu durumda yasama ve yürütme ve yargı, toplumun faydasını düşünerek çalıştıkları müddetçe her şey yolunda gidecektir.

Acaba gerçekten öyle mi olmaktadır? Maalesef  işler böyle yürümemekte ve her seferinde ya toplumun yozlaşması ya da kanunların içindeki büyük boşluklar bahane edilerek toplumsal düzen tekrar tekrar tahrip edilmektedir. Bu,  basit bir  kaporta  hasarını tamir etmek için arabanın geri kalanını da çekiçleyerek yamultmak gibidir. Ya da halk irfanının deyimiyle “Un fazla geldi su, su fazla geldi, un.”  durumuna benzer.

Toplumcu düşüncenin “toplum için” fayda kabulü, bireysel faydaların kaçınılmaz varlığına çarpar ve darmadağınık olur

Birilerinin topluma faydalı olmak niyetiyle bir şeyler yapması çoğu zaman topluma hiçbir fayda getirmez. Neden böyledir?
Çünkü  toplum yeknesak bir toz  kütlesi değildir. Önemsenmeyen her birey, aslında kendi başına değerler ve faydalar dizisine sahiptir.

Dolayısıyla her bireyin, sahip olmak ve korumak istediği şeylerin listesi farklıdır.
Kolektif değerlerin varlığı dahi bu gerçeği değiştiremez ve hatta bu gerçekle çelişmez. Oysa bize  öğretilen yaygın hurafe, kendi menfaatinin düşünenlerin milletlerinin menfaatini düşünmediğidir. Bu şu ön kabule dayanır: “Bireyin kendi başına düşünerek kendi  değerlerini ve faydalarını belirlemesi ahlâksızlıktır!  Çünkü birey kendini düşündüğünde, artık başkasını düşünmez olur!”

Acaba öyle midir? Bu durumda meselâ üniversite yemekhanesinde  yemek yiyecek öğrenci, önce başkası için yemek almalı, kendinden daha muhtaç olana verdikten sonra mı kendi yemeğini almalıdır? Ya da babalarımız eve geldikleri her seferinde, “ Ailemi düşünerek bencillik edemedim, bugün aldığım ekmeği komşuya verdim, ahlâk bunu gerektirirdi.” deseydi, acaba hayatta kalabilir miydik? Elbette bunun sürekli olması durumunda hayatta kalamazdık. “ Sürekli başkasını düşünen insanların var olduğu bir toplum” yaratmak mümkün müdür? Bu iki sebepten mümkün değildir. Birincisi  böylesi sızıntısız bir toplum yaratılamaz ve kendini düşünen ilk kişi böyle bir toplumun çökmesine yol açar. İkincisi, “başkasını düşünmenin” objektif bir sınır tespit edilemez ve dolayısıyla  “Hep başkasını düşünen insan” türü yaratılsa bile  insanlar  arasındaki zekâ ve güç farkı birilerini mutlaka “mutlak alıcı” ve daha güçlü olanları da “mutlak” verici haline getirir. Bu durumda da insan enerjisi bir tür lâğım kanalına akıtılmış olurdu.   Sosyalizmin  öldürücülüğünün ve imkânsızlığının sebebi bunlardır.

İnsanlara ulusal kollektif değerlerin aşılanmasının amacı, kendi varlıklarını, milletlerinin karşısında bir tür günah veya ayıp olarak görmelerini sağlamak değildir. Kolektif değerlerin aşılanmasının amacı, ailede edinilen toplumlaşma tecrübesinin çok daha geniş bir tecrübe olduğunu ve dolayısıyla yapılan her işin toplumda bir sonuca yol açtığını öğretmek; daha sonra da bu sonuçların en iyi olanlarına ulaşmak için zarar vermeksizin yaşamayı öğretmektir.
İnsanlara, “zarar vermeden yaşamayı” öğrettiğimizde onlar da  kendiliğinden yaşadıkları ülkede sorumluluk bilinciyle çalışırlar. Bir kere zarar vermemek konusunda eğittiğinizde birey artık kendi faydasını/menfaatinin temin etmenin toplumsal bir bedele yol açmaması için gereken hassasiyeti edinmiş olacaktır.

Toplumsal ilişkilerde tespit edilebilir tek fayda bireyin kendi varlığına ait olan ve kendisinin belirlediği  faydadır. Bunun dışında, tartışmasız şekilde yaygın olabilecek tek “ortak” fayda, bütün bireylerin, işlerinde zararsızlık ilkesini gözetmelerini sağlamaktır ki bu da zaten eğitimin/terbiyenin amacı/hedefi olan ahlâktır.

Ahlâk, milletin mücadele ile elde ettiği değerlerin neden birer “değer” olduğunu anlatmakla verilir. Milletin ferdine, bağımsızlığın, özgürlüğün,  bayrağın, dilin, hukukun hangi bedel ile kazanıldığı ve neden korunması gerektiğini bir kere öğrettiğimizde, artık onun, bireysel fayda listesiyle  toplumsal fayda arasında bir çelişki meydana gelmeyecektir. Çünkü o zaman milletin ferdi, kendi menfaatini kollayabilmesini sağlayan emniyet ve adalet ortamının ancak  hep berber korunması gereken kurumlar ve değerlerce  sağlanabileceğini anlar.

İşte bu sebepten milliyetçilerin bireyciliği bir ahlâksızlık olarak görmeleri yanlıştır.  Milliyetçilik millete topyekün bir politik fayda dayatmasıyla ilgilenmez, ilgilenmemelidir. O ancak milletin her bir bireyinin milli değrlerin neden korunması gerektiği hakkında bilinçlendirilmesi ile ilgilenmelidir.



26 Şubat 2015 Perşembe

Musul Müzesi'ndeki Müşrik Vahşet


İkonoklazm diyeceğiz belki ama yetersiz kalacak.

IŞİD denen kanlı örgütün yaptığı şey  bir “put kırıcılık” mı?

Musul Müzesi’nde bir takım tarihi yontuları kırdılar. Bunların bir kısmı belki eski zamanlarda gerçekten de puttu.

Peki bu kadim putların bugün bir inanç değeri var mı? Yok!

Ama soruna bu açıdan baktığımızda,  put yerine konma ihtimali olan her şeyi kırıp dökmenin bahanesini hazırlamış olmaz mıyız?

Her şeyden önce IŞİD,  dinin gereğini yerine getirmektedir. Yani hiç kimse “ Gerçek din bu değildir!”  diyerek savunmaya geçmemelidir.

Neden? Çünkü “din” denen otoriter kurumun ki burada bahsedilen İslâmdır, insan eserlerinin estetik önemi, insan yaratıcılığının ilerlemedeki önemi, sanat ve uygarlık ilişkisi hakkında en ufak bir   fikri yoktur.

Şunu her zaman aklımızda tutmalıyız ki islâm  medeniyeti denilen şey İslâm sayesinde kurulmamıştır. Böyle bir medeniyetten bahsedebilmemizi sağlayan bütün keşif ve  icatlar,  tam da din kurumunun otoriter ve bağnaz tavrının aksine gerçekleştirilmiştir.

Dikkat edilirse “İslâm medeniyeti”  denen şey, antik çağ düşünürlerinin ve felsefesinin dinde hiç yerleri olmaksızın incelenmesiyle meydana getirilmiştir.

Gazali’nin  dini, düşünceden, felsefeden ve dolayısıyla aklın denetiminden uzaklaştırmasından sonra  din artık siyasetin denetimine geçmiştir.

Ve siyaset,  ilerlemeyle ya da uygarlıkla ilgilenmez, yalnızca kendi varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmekle ilgilenir. Anayasacılık gibi sınırlayıcı düşünceler, siyaseti ehlileştirme girişimleridir. Siyasetin özündeki immoralist/ ahlâk dışı  yan, Anayasa gibi üst metinlerle  sınırlanmazsa o,  derhal insan ırkını yok edebilecek bir  güç  ve menfaat yarışına döner.

İslâm ülkelerinde,  dinin, basit ve anlaşılabilir bir tevhit inancından, devlet eliyle güdülen bir  iktidar sağlayıcı manifestoya dönüştürülmesiyle Müslüman  toplumların bu güne kadar ulaşan geriliklerinin temeli atılmıştır.

İşte  Musul Müzesi’ni basan vahşileri, bu açıdan incelemek gerekir. Çünkü onlar gerçekten dinin gereğini yerine getirmişlerdir. Çünkü din, insanların mutluluğuyla ve adaletle ilgilenmez. O yalnızca Tanrı adına, insanların davranışlarını en ayrıntılı şekilde belirlemekle ilgilenir. “Oku!” diyen bir inancın, insanların giyiniş şekliyle ya da cinsellikle vs. ilgilenmesi mümkün olabilir mi?

Çünkü  okumak insanın ufkunun gelişmesiyle, uygarlıkla kısaca insanlıkla ilgili temel bir emirdir. Oysa “dinin emri”  olan şeylerin bunlarla en ufak bir ilgisi yoktur. Çocuklarla  evlenerek çok eşli yaşayarak kadına daha az miras bırakarak kadını tarla gibi görerek vs  ilerlemek, daha mutlu veya daha âdil olmak imkânsızdır. Ve dinin emirleri denen şeylerin bizim Tanrı inancımızı güçlendirmesi  de mümkün değildir. Aksine dinin emirleri denen şeyler çoğu insanı, sırf bu emirler, yobazlar tarafından inançla özdeşleştirildiği için  inançtan da soğutmuştur.

Put kırıcılık olarak görülen eylem şirkin ta kendisidir.

Neden böyledir? Çünkü dine göre hareket eden militanlar  yontulara aynen bir insan gibi muamele etmişlerdir. Saddam’ın devrilmesi sırasında Iraklıların ayaklarındaki çapaçul terliklerle heykelin yüzüne vurdukları sahne, hâlâ gözümüzün önündedir herhalde?

Musul Müzesi’n de de vahşiler heykellerin kafalarını kırmaya çalışıyordu.

Yüze ve kafaya    hiyerarşik bir önem vermek, heykelin ruhunun  buralarda olduğuna inanmak demektir. Bu, bir heykeli tapınır kılan şeyin, onun insana en çok benzeyen yeri olduğunu düşünmektir . Heykelin kafasını kırmak, onun en tanrısal olan yerini kırmak demektir ki aslında bu, putu yapanla ortak bir değeri paylaşmak demektir. Bu insanlaştırmanın, antropomorfizmin ta kendisidir! Ve bu anlayışın tevhit inancıyla hiçbir ilgisi yoktur!

Akıl sahibi bir Müslüman için  antik putların  korkulacak hiçbir yanı yoktur. Akıl sahibi bir Müslüman için herhangi bir put ancak kör bir inancın sembolüdür, o kadar. Bir Müslüman, putperestliğin herhangi bir iktidar gücünün kalmadığı bir dönemde antik putları, ancak estetik değerleri ve dönemleri hakkındaki açıklayıcılıkları açısından inceler. Çünkü ona okumayı emreden tevhit inancı için herhangi bir yontunun herhangi bir  bölümünün hiçbir hiyerarşik üstünlüğü vs yoktur.

IŞİD’in insan eserlerine bakışı, insanın yaratımını, Tanrı karşıtı bir güç olarak görmek ilkelliğinden başka bir şey değildir. Özünde din,  “cüzi iradenin” her türlü tezahürünü, külli iradenin rakibi sayar.  Dine göre  insan, külli iradenin eserlerine karşı tam bir kayıtsızlık ve teslimiyet göstermeli ve kendi aklı  ile herhangi bir şey meydana getirmekten kaçınmalıdır. Sık sık “Yaratmak Allah’a mahsustur!” denmesinin sebebi de budur. Bu düşünce mevcut varlıklardan, daha önce var olmamış ve asla kendiliğinden ortaya çıkamayacak değerler ortaya koymayı “yaratmak” saymaz. Tasvir yasağı tam da bu dengesizliğin ve ölçüsüzlüğün bir ifadesidir.

İnsan her türlü tasvirde içindeki ilâhi yaratıcılığı ve mükemmelliği görmek ister. Bu aslında yaratıcıyı anlamak, onunla bütünleşebilmek çabasıdır.  Yaratıcı çabaların bu tür ilâhi bir amacı olmayabilir de… Buna rağmen her türlü yaratıcı eylem insanın ham vahşetten ve yıkıcılıktan uzaklaşmasını sağlar.

Din ise  kendi başına eser ortaya  koyan insanın varoluşuna aykırıdır. Din insanın varoluş çabasıyla ilgilenmez.  Onun bir takım keyfi emirlerle her nasıl olursa olsun yaşayabileceğini sanır. Din insanın okuyarak ve aklederek varacağı noktayı hedeflemez; sadece onu kendisine Tanrı adına itaat ettirmekle ilgilenir.

İşte bu yüzden IŞİD ve onun taraftarları açıkça müşriktir. 

Musul Müzesi’nde inanca düşman olarak kurumlaşmış dinin kaçınılmaz sonucunu gördük. Din bir topluma mutluluk ve adalet getiremez. Çünkü din denen kurum eninde sonunda  inancı itaate çevirip insanları Tanrı’dan habersiz iki ayaklı köleler haline getirecektir.

Musul Müzesi baskını basit bir put kırıcılık değildir. Bu baskın, dinin insanlık dışı tabiatının delillerinden biridir. Ortada iman falan yoktur. Görünen putları kırarak kendilerine görünmeyen bir put edinmiş canavarlar vardır. Bütün olan budur.










13 Ocak 2015 Salı

Din, İktidar Ve Demokrasi


Genel olarak söyleyecek olursak dindeki hatalar tehlikelidir;
felsefedeki hatalarsa yalnızca gülünç...

Bazı sosyal bilimciler İslâm ile demokrasinin bağdaşabileceğini ama bunun için İslâm’da bazı unsurların terk edilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Buna benzer görüşlerin temelinde İslâm’ın “özünde” demokratik olabileceği kabulü yatıyor.

Temel sorun “İbrahimî” dinler  diye anılan Ortadoğu dinlerinin  yapısal sorunu: Şeriat

Bu  üç din, adına “din” denebilecek öğretilerin en kurumlaşmış olanları.

Sorun kurumlarla insanın bireysel varlığı arasındaki kaçınılmaz çatışma.

“Kurum” kavramının, insan tasarımı olan ve kendiliğinden gelişmiş iki şekli olduğunu biliyoruz.

Gelenekler, toplumsal yaşayış içinde deneme yanılmalarla başarıları sınanmış davranış kalıplarından köken alan kurumlar. “Başarı”  ölçüsü, toplumda genelleştiği takdirde  genel bir mutabakat ve takdir kazanabilmek, vicdanlarda yaygın bir adalet kanaati uyandırmaktır.

Kendiliğinden gelişen kurumların temel açmazı, toplumlar arası ilişkilerin artmasıyla meydana gelen kültürel değişmelere karşın geleneklerin aynı hızda uyum sağlayamamasıdır.  İzole toplumsal yapılarda  geleneklerin değişmeksizin asırlarca yaşatılabilmesi ancak böyle açıklanabilir.

Dinin “kendiliğinden gelişmiş bir kurum” olduğuna dair bütün söylemler bir “aklama” girişimidir.

Dinin belli bir akıl yürütmenin veya doğal ilerlemenin sonucunda edinilmiş bir çıkarım olduğunu söylemek onun “varoluşsal” ve dolayısıyla akıl ile değiştirilemeyecek bir öz olduğu kanaatini  yerleştirmeye çalışmaktır. Dinin bir tasarım olmadığını söylemek, onun metafizik meşruiyetini kabul etmek demektir.

Eğer bütün “amaç” insana, üstün bir yaratıcının  olağanüstü tasarımını, hayra ve adalete götüren olağanüstü bilgeliğini göstermek ve onu buna ikna etmekten ibaret olsa bu metafizik meşruiyeti kabul etmemek için hiçbir gerekçe olamazdı.

Oysa “din” bir kurum olarak bunun ötesine geçmiştir. Din, köken aldığı  ve ahlâk yaratıcı inançsal kökeninin ötesine taşınmıştır.

Hıristiyanlığın üç yüz yıl, İslâm’ın Hz. Peygamberin ölümünden sonrası başına gelen budur. Keza topu topu on emirden ibaret olan  bir din olan Museviliğin bugün yüzbinlerce sayfalık bir Talmud yığınına dönüşmesi de aynı dönüşümün bir başka örneğidir.

Dinin temel açmazı, kökenindeki “ahlâkî emir”  ile sonrasında yaratılan “otorite emri” arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır.

Dinin kökeninden gelen “metafizik meşruiyeti”  onun ahlâkî saflığından ve tarafsızlığından kaynaklanmaktadır. İbrahimî dinlerin evrensellik iddiaları buna dayanır. Oysa  bir aşamadan sonra bu dinlerin hiçbir evrenselliği kalmaz ve hepsi birer kabile kör inancı haline gelir.

Çünkü Tanrı’dan gelen, genel metafizik ile insanın emri olanlar asla uzlaşamaz. Dikkat edilirse hiçbir dinin kökeninde ruhban sınıfına  rastlanmaz. Peygamberler  yaşarken ruhbanlaşma olmamıştır. Peygamberler de birer  mutlak siyasi otorite  figürü olmamışlardır. Bir devlet kurmasına rağmen Hz. Peygamber asla “kadir-i mutlak” bir hükümdar yetkisi taşımamıştır.

Peygamberlerin ölümü ile peygamberlerin istisnai yetkilerini devralarak bir otorite tesis etme girişiminin adı ruhbanlıktır. İslâm’da ruhbanlık olmadığını söyleyip duranların Şii ayetullahları, sünni mezhep imamlarını, mevcut şeyhleri, cemaat imamlarını vs.açıklamaları imkânsızdır.

Burada “dinin”  metafizik bir genel inancın otorite yoluyla nasıl bir tasarımsal bir kurum haline getirildiğini görüyoruz. O, insan eliyle doğasındaki ahlâk oluşturucu inançtan koparılarak bir iktidar kurumu haline getirilmiştir.

Daha açık söylemek gerekirse “din”, kökeninde  ahlâkî bir inanç olduğunu iddia eden ama amacı hükmetmek  olan  âmir bir iktidar kurumudur.

Bu açıdan “din”  her ne kadar tanım olarak “Dünya ve ahiret saadetini sağlayıcı bir kurallar bütünü” olarak sunulsa da doğası itibariyle  insana yol gösteren metafizik ahlâkî rehberle ilgisizdir.

Bu temel çelişki her ne kadar İslâm fıkhında “Amel imandan bir cüz değildir” diyerek giderilmiş gibi görünse de  insan yorumlarının her birine  nas kudreti izafe edilmesi yüzünden dinin iktidar  kaynağı haline getirilmesinin önüne geçilememiştir.

Tekrar belirtmek gerekirse  “din” zaten ancak ve yalnız bir iktidar ile var olabilmektedir.  Bireyin tercihine bırakılmış tevhid inancının Hz. Peygamber’in sağlığında, “din” olarak “tamamlandığının” vahyedilmesine rağmen  asırlardır  onun adına sayısız hurafelerin üretilmesinin sebebi de budur. Böylece Tanrı’dan gelen tutarlı ahlâkî yol gösterici, bütünlüğü bozularak her gün  tabiatına aykırı şekilde genişletilen Arapça egemen bir talimatlar  yığını haline getirilmiştir.

Tanrısal varlığın insan tutkularına sahip olduğunu söylemek saçmalıktır.
Ve en aşağılık insan tutkularından biri, dindirilemeyen bir alkışlanma  arzusudur.
Bu yüzden “Gerçek İslâm nerede?” diye  sorulduğunda ortada bir tevhid inancının falan olmadığı sadece  o inancın kutsallığına dayanan bir kurumun yani dinin var olduğunu hiç kimse itiraf edememekte.

Din bir kurumdur ve amacı genel bir ahlâk va’z etmek değildir, sadece iktidar oluşturmaktır. Bu büyük bir iddia gibi gelebilir ama dünya üzerindeki dinlerin gelişimleri yalnızca muamelatta farklılıklar oluşturmak, bu farklılıklara ait yapay mensubiyetler yaratmak ve sonra da bunlar üzerinden “doğal düşmanlıklar”  meydana getirmek olmuşsa hiç kimse din kavramıyla demokrasi gibi hukuk ve ahlâk gerektiren bir yönetim biçiminin bağdaşabileceğini iddia edemez.

Batı demokrasileri  din ve devlet arasındaki iktidar rekabetini lâiklikle aşmışlardır. Böylece dinlerin toplumdaki ayrıştırıcı iktidar odakları oluşturma etkisini ortadan kaldırmışlar ve işin siyasal bölünmeye varmasını engellemişlerdir.

Dinin bir kurum olarak otoriter ve âmir karakteri onu çağdaş demokrasilerin kurumlarıyla uzlaşmaz kılmaktadır. Din denen kurumun kökeni her ne kadar bir inanç ortaklığıysa da  bu kurum ancak ve yalnız kökeniyle ilgisi olmayan bir  dünyevi iktidar etme biçimi ile var olabilmektedir.

Bundan dolayıdır ki “İslâm’ı savunan bir parti” baştan çelişkidir. Dine siyasette bir yer vermek demek dinin iktidar iddialarını insanların temel hakları karşısında meşru saymak demektir ki bu ancak vahşet doğurabilir. Türkiye şu anda hâlâ lâikliğin kırıntılarını tüketmekle meşgul olduğu için  dinin egemenliğinde, içine düşeceği vahşeti görmezden gelebilmektedir.

Din denen kurum, Tanrı’dan gelen saf ahlâkî ilkelerle  insanların sınırsız iktidar arzularının bir arada yaşayabileceği iddiasının bir sonucudur.

Bu yüzdendir ki “inanç” insanların ruhlarına bir nebze huzur verirken içinde sayısız yorum ve hurafe bulunduran dinin, insanların mutluluğuyla hiçbir ilgisi kurulamamaktadır.

Lâiklik demokrasinin dinle bozulmasına karşı tek güvencedir. Çünkü Tanrı kelâmı üzerinden insanlara hükmetmeye çalışanların yarattığı bir kurum asla insanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarıyla uzlaşamaz.





17 Aralık 2013 Salı

Dinci Fitneye Gönüllü Tebliğci: Türk İslâmcılık

Türk İslâm Ülküsü denen fikir neyi hedefler?

Bu açıkça siyasal bir söylemdir. Bu söyleme göre Türk milliyetçileri, dinin günlük hayatta daha fazla  müessir olmasını, hayatın merkezinde dinin olmasını,  Türk insanının ahlâkının İslâma göre düzenlenmesini hedeflemelidir.

Türk İslâm Ülküsü denen fikirde milllet yekpare bir kitle olarak “İslâm ahlâk ve  faziletine” göre şekillendirilmelidir.

Bu basit bir kültürel söylem değildir. Ciddi bir politik hedeftir.

Bu yüzdendir ki Türk-İslâm sentezi veya ülküsü fikirleri, lâiklikle, akılcılıkla, temel haklarla vs ilgilenmez. Türk İslâm söyleminin temel hedefi, toplumun devlet tarafından İslâmî esaslara göre şekillendirmesidir. Burada da toplumun, “temel haklarına saygı gösterilen” fertlerden  oluştuğuna inanılmamaktadır.

 “Milletin”  kollektif bir kimliklenmeyle oluştuğu düşünüldüğünden yeknesaklaştırılmış bir kitle olması gerektiği kanaati siyasal milliyetçiliğin temel kabulüdür.

Siyasal milliyetçiliğin topluma Türk İslâmcı bakışına göre içki içen, zina yapan, Allah’a inanmayan, başı açık vs insanların “Türk” sayılabilmeleri için ancak  ciddi bir ahlâkî ve dinî  şekillendirmeden geçirilmeleri lâzımdır.  Türk İslâmcı milliyetçilerin neredeyse tamamının, kadınlarını, akılları ve dinleri eksik bir tür “şeytan anahtarı” gibi görerek günlük hayattan uzaklaştırması, siyasal faaliyetin içinde kendilerine  doğal bir kategorik üstünlük belirlemeleri tesadüf değildir.

Bu masum bir kültürel kabul değildir.

Dini toplumun içine devlet eliyle sokmanın hiçbir “iyi” sınırı yoktur. İnsanlara siyasal mesajlarla ahlâk aşılamaya kalkmanın hiçbir yapıcı ve bütünleştirici yönü yoktur ve olamaz.

Türk İslâmcılar, siyasetçiler veya aydınlar, dinden bahsetmezse dinin unutulacağını sanıyorlar. Hiç kimsenin, insanlara sürekli dinden bahsetmek gibi bir görevi olamayacağını nedense anlamak istemiyorlar. Din toplumun içinde kendiliğinden yerleşir ve toplumun geleneklerine, kültürüne göre uyumlanarak kendiliğinden yaşanır gider.

Türk İslâmcılık, dini bu doğal yapıdan ayırıp ayrı bir âmir kurum haline getirmeye çalışır ki bunun adı şeriatçılıktır.

Bu yüzden Türk İslâmcılık, dinin, toplum içindeki müşterek  kabulden ayırıp bir takım liderlerin  yorumlarıyla onu bir ayrışma aracı haline getirilmesine maşa olur.

Bundan neden bu kadar bahsediyoruz?

Türk İslâmcılık, dinciliğin milliyetçilik içindeki bilinçli veya bilinçsiz etki ajanıdır da ondan. Türk İslâmcılık milliyetçilerin  Türk olmaktan çıkıp Arap haline gelmesinin dönüştürücü  fikir makinesidir.

Bundan dolayı Türk millî egemenliğine yönelen  etnik ırkçı ve  dinci tehditlere karşı bilincimizi zayıflatmakta, ihanete karşı zehirli bir hoşgörü geliştirmemize sebep olmaktadır.

Türk İslamcılık  dine dayalı bir fitne sebebinden başka bir şey değildir ve artık bu anlaşılmalıdır.