birey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2021 Pazartesi

Marx’ta Özdeğer Eksikliğine Dayalı Ahlâkî Boşluk

 


Ben Döner Ekmek Yiyemediğim İçin Kötüyüm!

İnsan, midesinin esiri midir?

 

Yani insan, midesi ne derse onu mu yapar?

 

Marx’a sorarsanız öyle… Ona sorarsak aç insanın çalması kadar doğal bir şey olamaz.

 

Buradaki merkezi önerme: “Aç insanın ahlâkı olmaz!”dır.

 

Acaba gerçekten öyle midir? Öncelikle aç insandan neyi anlamamız gerektiğine bakmalıyız. Daha sonra toplumda  aç insanların çoğunluğu teşkil edip etmediklerine bakmalıyız.

 

Buradaki “açlık” öyle tahmin ediyorum ki “mutlak yoksulluğu” temsil ediyor.

 

Ekonomik göstergelerle ya  da sağlık standartlarıyla toplumda bir açlık veya yoksulluk sınırı tespit edilebiliyor.  Sorun şu ki Marx’ın bunlarla bir ilgisi yok. Kaldı ki bu sınırların ülkeden ülkeye değişmesi de işi zorlaştıran bir başka husus.

 

Ama bu konularda hiç değinilmeyen bir başka unsur,  ülkeler arasındaki bireysel gelir farklarının, o ülkelerdeki mülkiyet hukukuyla teşebbüs hürriyetiyle hukuk ve  siyasi birlikle ilgisinin iç araştırılmaması.

 

Demek ki aslında Marx yoksulluktan bahsederken “kimin yoksulluğundan” bahsettiğini bilmemektedir.

 

Buradan konunun merkezine geçeceğiz. O merkez de Marx’ın bu derin cehaletiyle geliştirdiği sanılan o etik romantizm. Öncelikle Marx’ın “proleter sınıfını” etik bir duyarlılıkla savunmadığını hatırlamalıyız. Garip bir biçimde Marx aslında kendi kutsal kehanetinde, proleter sınıfını, “kaçınılmaz bir şiddetin kaçınılmaz öznesi” olarak görmek dışında bir şey söylememiştir. Kendince olaya gayet soğukkanlı ve yabancı bir ölü yıkayıcısı olarak bakmıştır. Sosyalizmin romantizmi Marx’tan gelmez, marksistlerdern gelir, yani şeyh uçmaz mürit uçurur.

 

Marx davranışsal doğruları neyin belirlediğiyle de pek ilgilenmez. O, hepimizin günlük hayatını belirleyen normatif ahlâkı açıkça küçümser. Bu küçümseme müritlerinin yarattığı eserlerde de sürekli “iki yüzlülük” olarak betimlenir ve küçümsenir.

 

Marx, insanî değerlerin ve normların hepsinin aslında “ toplumca ve toplumu yönlendiren ekonomik durumlarca uydurulmuş”, gerçek dışı şeyler olduğuna inanır. Dolayısıyla Marx’a göre  toplumu, proleterlerin zorbalığıyla ya da diktatörlüğüyle “düzelttiğinizde”, burjuvanın icat ettiği bütün o sahte ve ikiyüzlü “kurumlar” ortadan kalkacağı için dünya “olması gereken doğal cennete” dönüverecektir.

 

Marx  tarihi, ekonominin  kurallarıyla işleyen bir Tanrı makinesi olarak görerek her şeyi çözebileceğini sanmıştır. Kendi içinde tutarlı bir totolojik kozmos yaratarak her şeyi çözebildiğini sanmıştır.

 

Bu dahiyane açıklamanın tek eksiği ise “bireydir”. Birey, kendi haklarını ( menfaatlerini) kendi sınırları içinde kullanmak sorumluluğuna ve yetkisine sahip olan “temel varlıktır”.

 

Bireyin keşfi, modern insan hakları kavramının ve hukuk devleti olgusunun doğuşunu sağlamıştır. Bireyin kendi başına bir “değer” ifade etmediği hiçbir sistemde, özgürlükten ve güvenlikten bahsetmek mümkün değildir. Özgürlük ve güvenlik birbirlerine zıt kavramlar değildir. Güvenlik, bireyin, haklarını, kendi sınırlarına riayet ederek kullanabilmesinin güvencesi demektir.

 

Oysa Marx ne böyle bir özgürlükten ne de böyle bir güvenlikten bahseder. Ona göre “özgür” insan, ihtiyaç duymayan insandır.

 

Sorun şudur ki gözünün önündeki bireyi göremeyecek kadar miyop olan Marx, bireyin ihtiyaçlarının ne olduğunu, bunları kimin belirlediğini söylemez.  Müritlerince sürekli tekrarlanan “insanca bir yaşamın” ölçüsü kim tarafından ve neye göre belirlenecektir? Dahası böyle bir yaşam kimin tarafından temin edilecektir?

 

Bu sorular işin “pratiğine” yönelik diye görülerek ayrı bir tartışmaya taşınabilir. Ama asıl sorun şudur: İşin içinden, kendi haklarını, kendi sınırları içinde kullanmak hakkına ve yetkisine sahip bir temel varlığı” yok saydığımızda, korumak veya yok etmek istediğimiz davranışlara veya olgulara nasıl karar vereceğizdir? Neyin kabul edilebilir olduğunu, nasıl söyleyeceğizdir? Yani bütün sınıfları yok edip sadece proleterleri egemen kıldığımızda bütün ahlâksızlıkları kendiliğinden ortadan kaldırmış mı olacağızdır?

 

Marx’ın kaçınılmaz safsata çıkarımı bizi bu sonuca götürüyor.

 

Elbette müritleri bütün bunları “en basit olan kuvvetle muhtemeldir ki en doğru landır” mantığıyla akıl almaz bir tutuculukla savunurlarken birey dene temel varlığın “ zarar vermemek iradesi” diye tanımlayabileceğimiz “ahlâkın”,  öz denetimine sahip olduğunu reddetmekte sakınca görmezler.

 

İşte Marx ve müritleri tam da bu noktada bireyin sahip olduğu “özdeğer”  bilincini küçümsemekte hatta yok saymaktadır. Özdeğer, bireyin, kendi varlığını, bütün unsurlarıyla korunmaya lâyık görmesi demektir. Marx ve müritleri için “insan” kendine göre ihtiyaçları karşılanmadıkça her türlü şiddete yönelmesi mümkün ve hatta gerekli olan bir primat türüdür. Marx ve müritleri, insanın bir birey olarak kendi başına değerler ve normlar geliştirebilmesi durumunu kabul edememişlerdir.

 

Bundan dolayıdır ki sözde bireyi devlete ya da burjuvaya karşı koruyarak onu özgürleştirecek olan sosyalizmi, ne idüğü belirsiz bir kitlenin nereden geldiği belirsiz iradesine ve basiretine yüklemişlerdir. Aslında bu tespit dahi son derece insaflı, romantiktir. Onlar insanlığın bütün kaderini, ekonominin sözde kurallarının hükmettiği bir tarihin tanrısallığına bağlamışlardır.

 

Bireyi bir kez reddettiğimizde, “zarar vermemek iradesini” gösterecek yegâne varlığı ortadan kaldırmış oluruz. Dolayısıyla ortada  insana zarar verecek eylemleri sınırlayacak hiçbir şey kalmamış olur. Marx ve müritlerinin insanlığa verdikleri en büyük zarar, işte bu “özdeğer” inkârıdır.

 

Bu da “önce ekmek, sonra ahlâk” diyen Bertold Brecht’in, aslında ne tür bir alçaklığı ve vahşeti davet ettiğini anlayamamak demektir. Bu, ekmek yemek için ekmeği yapanları yok edebileceğini sanan bir vahşi hayvan sürüsü yaratacağını anlayamayan bön bir proleter tanrısıın mantığından başka bir şey değildir.

 

Bir başka yazıda Marx’ta ve çeşitli dinlerde “özdeğer” eksikliğinin kökenine bakmalıyız ama şimdi…

 

Kısaca özetleyecek olursak insanların boğazlarına bedava ekmek sokarak onlardan “proleter melekler” yaratamayız.

 

 

 

 

 

18 Mart 2016 Cuma

Bireyci Bir Milliyetçiliğin Gerekliliği

"Her ne zaman kendinizi çoğunluğun yanında bulursanız ,
durup düşünmenin zamanı gelmiş demektir." Mark Twain

Bireyci, bir milliyetçilik bir tür  çelişki gibi görünüyor, kabul ediyorum.
Çünkü milliyetçilik, milletin kollektif/ortak değerlerini savunmak demek. Ama öte yandan ve belki de daha geniş bir çerçevede “Her hal ve şartta milletin menfaatini gözetmek” demek.
Milletin kollektif değerlerini savunmak yönüyle milliyetçilik, “kültürel bir milliyetçilik” olarak ortaya çıkar.

“Her hal ve şartta milletin menfaatlerini gözetmek” anlamında ise siyasal milliyetçilik şeklinde ortaya çıkar.
Milliyetçilik hakkında yapılan yorumların en büyük hatası, milliyetçiliğin bu iki beliriminin farkını ortaya koymaksızın konuşmak.

Çünkü kültürel milliyetçilik, hayata cevap veriş tarzımız  hakkında düşünmeyi gerektirirken; siyasal milliyetçilik, doğrudan doğruya ,toplumsal düzen ve dış ilişkilerimiz konusunda kafa yormayı gerektirir.

Soruna böyle yaklaşınca “bireyci bir milliyetçiliğin” , milliyetçiliğin bu iki veçhesinden hangisine daha yakın durduğuna veya hangi milliyetçiliğin sorunsalıyla daha ilgili olduğuna bakmak gerekir.
Bireyci milliyetçilik, sorunun siyasal boyutuyla ilgilidir. Çünkü bu siyasal çerçeve, devlet –toplum ilişkisinin biçimlendirildiği yerdir. Bu da  yasamanın, yürütmenin ve yargının biçimlendirildiği sahadır.

İdeolojik tartışmalarda sorun genellikle “Niçin?” sorusunda düğümlenir.
Yasama , yürütme ve yargı niçin veya “kimin için” çalışmalıdır?
Kolektivist okul buna  doğrudan “toplum için” diye cevap verir ve bu da  en doğal şeymiş gibi kabul edilir. Bir şeyin “en doğal şeymiş gibi” kabul edilmesi, onun “en açık bir gerçek” olduğunu  göstermez, sadece o şeyin büyük ihtimalle yaygın bir önyargı olduğunu gösterir, o kadar.
“Toplu için” düşüncesinin temelinde “ toplumun faydasını gözetmek ve öncelemek” düşüncesi yatar.
Bu durumda yasama ve yürütme ve yargı, toplumun faydasını düşünerek çalıştıkları müddetçe her şey yolunda gidecektir.

Acaba gerçekten öyle mi olmaktadır? Maalesef  işler böyle yürümemekte ve her seferinde ya toplumun yozlaşması ya da kanunların içindeki büyük boşluklar bahane edilerek toplumsal düzen tekrar tekrar tahrip edilmektedir. Bu,  basit bir  kaporta  hasarını tamir etmek için arabanın geri kalanını da çekiçleyerek yamultmak gibidir. Ya da halk irfanının deyimiyle “Un fazla geldi su, su fazla geldi, un.”  durumuna benzer.

Toplumcu düşüncenin “toplum için” fayda kabulü, bireysel faydaların kaçınılmaz varlığına çarpar ve darmadağınık olur

Birilerinin topluma faydalı olmak niyetiyle bir şeyler yapması çoğu zaman topluma hiçbir fayda getirmez. Neden böyledir?
Çünkü  toplum yeknesak bir toz  kütlesi değildir. Önemsenmeyen her birey, aslında kendi başına değerler ve faydalar dizisine sahiptir.

Dolayısıyla her bireyin, sahip olmak ve korumak istediği şeylerin listesi farklıdır.
Kolektif değerlerin varlığı dahi bu gerçeği değiştiremez ve hatta bu gerçekle çelişmez. Oysa bize  öğretilen yaygın hurafe, kendi menfaatinin düşünenlerin milletlerinin menfaatini düşünmediğidir. Bu şu ön kabule dayanır: “Bireyin kendi başına düşünerek kendi  değerlerini ve faydalarını belirlemesi ahlâksızlıktır!  Çünkü birey kendini düşündüğünde, artık başkasını düşünmez olur!”

Acaba öyle midir? Bu durumda meselâ üniversite yemekhanesinde  yemek yiyecek öğrenci, önce başkası için yemek almalı, kendinden daha muhtaç olana verdikten sonra mı kendi yemeğini almalıdır? Ya da babalarımız eve geldikleri her seferinde, “ Ailemi düşünerek bencillik edemedim, bugün aldığım ekmeği komşuya verdim, ahlâk bunu gerektirirdi.” deseydi, acaba hayatta kalabilir miydik? Elbette bunun sürekli olması durumunda hayatta kalamazdık. “ Sürekli başkasını düşünen insanların var olduğu bir toplum” yaratmak mümkün müdür? Bu iki sebepten mümkün değildir. Birincisi  böylesi sızıntısız bir toplum yaratılamaz ve kendini düşünen ilk kişi böyle bir toplumun çökmesine yol açar. İkincisi, “başkasını düşünmenin” objektif bir sınır tespit edilemez ve dolayısıyla  “Hep başkasını düşünen insan” türü yaratılsa bile  insanlar  arasındaki zekâ ve güç farkı birilerini mutlaka “mutlak alıcı” ve daha güçlü olanları da “mutlak” verici haline getirir. Bu durumda da insan enerjisi bir tür lâğım kanalına akıtılmış olurdu.   Sosyalizmin  öldürücülüğünün ve imkânsızlığının sebebi bunlardır.

İnsanlara ulusal kollektif değerlerin aşılanmasının amacı, kendi varlıklarını, milletlerinin karşısında bir tür günah veya ayıp olarak görmelerini sağlamak değildir. Kolektif değerlerin aşılanmasının amacı, ailede edinilen toplumlaşma tecrübesinin çok daha geniş bir tecrübe olduğunu ve dolayısıyla yapılan her işin toplumda bir sonuca yol açtığını öğretmek; daha sonra da bu sonuçların en iyi olanlarına ulaşmak için zarar vermeksizin yaşamayı öğretmektir.
İnsanlara, “zarar vermeden yaşamayı” öğrettiğimizde onlar da  kendiliğinden yaşadıkları ülkede sorumluluk bilinciyle çalışırlar. Bir kere zarar vermemek konusunda eğittiğinizde birey artık kendi faydasını/menfaatinin temin etmenin toplumsal bir bedele yol açmaması için gereken hassasiyeti edinmiş olacaktır.

Toplumsal ilişkilerde tespit edilebilir tek fayda bireyin kendi varlığına ait olan ve kendisinin belirlediği  faydadır. Bunun dışında, tartışmasız şekilde yaygın olabilecek tek “ortak” fayda, bütün bireylerin, işlerinde zararsızlık ilkesini gözetmelerini sağlamaktır ki bu da zaten eğitimin/terbiyenin amacı/hedefi olan ahlâktır.

Ahlâk, milletin mücadele ile elde ettiği değerlerin neden birer “değer” olduğunu anlatmakla verilir. Milletin ferdine, bağımsızlığın, özgürlüğün,  bayrağın, dilin, hukukun hangi bedel ile kazanıldığı ve neden korunması gerektiğini bir kere öğrettiğimizde, artık onun, bireysel fayda listesiyle  toplumsal fayda arasında bir çelişki meydana gelmeyecektir. Çünkü o zaman milletin ferdi, kendi menfaatini kollayabilmesini sağlayan emniyet ve adalet ortamının ancak  hep berber korunması gereken kurumlar ve değerlerce  sağlanabileceğini anlar.

İşte bu sebepten milliyetçilerin bireyciliği bir ahlâksızlık olarak görmeleri yanlıştır.  Milliyetçilik millete topyekün bir politik fayda dayatmasıyla ilgilenmez, ilgilenmemelidir. O ancak milletin her bir bireyinin milli değrlerin neden korunması gerektiği hakkında bilinçlendirilmesi ile ilgilenmelidir.



4 Şubat 2015 Çarşamba

Ebedî Gerinin Yönü: Doğu



Bertrand Russel “Sorgulayan Denemeler” adlı kitabında makineleşmeyle ilgili olarak “ …Daha alt düzeyde duygularına hitap eden  yayınları kolaylaştırırlar” (1) der. ( Tahmin edebileceğiniz gibi  şu anda okuduğum kitaptır)

Sosyal  medya ortamlarının birinde, metroda kitap okuyan Japon kızları ve ellerinde son model akıllı telefonlarıyla Türk gençlerini beraber gösteren bir görsele rastladım.

Son olarak  sanalağ üzerinde pornografik sayfaların, Müslüman ülkelerde  inanılmaz boyutlarda olduğu sık sık telâffuz edilir, oldu. İslâm’a karşı batının önyargısına bağlayıverecek olsak da mesele o kadar basit değil.

Matbaanın yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde,   erotik/pornografik  kitapların veya dergilerin yaygın olarak basıldığını öğrendiğimde de çok şaşırmıştım. Demek ki modern uygarlığın kurucularında da  bu  cinsel açlık yaşanmış.

Bütün bunlardan ne çıkarmalıyım, ne anlamalıyım?

Bertrand Russel, “sanayii devrimini” yapan bir milletin mensubu. (İnsanları güdülerine göre yargılayan sığ ve ikiyüzlü  “Marksist ahlâka” göre onu reddedivermek elbette pek kolaydır… Marksist,  normatif ahlâkı başka bir yazıda düşünmeli… İlginç konudur.) O makineleşme hakkında düşünürken, makineleşmeyi yaratan zekâların düşünüş biçimlerini, felsefelerini birebir yaşayarak eleştiren bir insan. Dolayısıyla bizim gibi arabayı, elimizde tespit gibi taşınan bir uzaktan kumandayla çalıştırılan bir itibar nesnesi falan olarak görmüyor.

Beni düşündüren makineleşmenin, bugünkü yaygın kullanımıyla teknolojinin, “daha alt düzeyde duygularına hitap eden yayınlarla ilgisi… Aslında tam olarak bu da değil… Çünkü teknoloji bunu kendi başına yapmıyor. Yani hiçbir bilgisayar insanlara kendiliğinden bir porno sayfası hazırlamaz.

Batıda pornografi başlı başına bir sektör… İnsanlar bu işten ciddi paralar kazanıyorlar.

Müslüman toplumlar/toplulukların teknolojiye  ciddi bir katkıları yok. Kapitalist seri üretim ( ki böyle söylenince hemen arkasından “insanlık dışı” gibi bir kötüleme beklemek neredeyse refleks olmuştur…) her bir  birim tüketim malını, git gide daha ucuza mal ettiği için de Müslümanların teknoloji üretmek, yaratıcı süreçlere katılmak gibi bir heves duymalarını beklemek şu saatten sonra zor görünüyor. Teknolojinin yaratıcıları gerek maliyetleri düşürmek gerekse yaratıcılıktan duydukları zevkle her gün yeni yöntemler icat ediyor bu icatlarla yeni imkânlar keşfediyorlar. Bunu yaparken  ilk zamanlarda  yaygın pornografi ile kendisine gelir elde etmiş matbaanın birikimini, mirasını kullanıyorlar.

Akıllı cep telefonlarının mucitlerinin toplumlarında insanlar, birbirlerinin fikirlerinden aldıkları ilhamlarla yepyeni düşünce çerçeveleri çiziyor, yeni icatlar için bambaşka bilimsel önermeler ortaya koyuyorlar.

Oysa büyük bir Müslüman nüfus barındıran doğu, elindeki akıllı cep telefonundan dünyanın en aykırı porno sitelerine rahatlıkla girebilirken bütün bunlardan habersiz bir yaşam sürdürüyor…

Belki de doğuyu artık yeniden tanımlamalıyız. Doğu salt kültürel bir yön veya çerçeve değil artık. Doğu, insanı var eden uygarlık anlayışının birey kavramına, bu kavrama dayalı özgürlük, hukuk ve saygı kurumlarına karşı toplumsal direnç geliştirmiş, bütün insan beraberliklerinin genel adı veya yönü.

Doğunun en doğusundaki Japonya ve Güney Kore’de belki şirketler hâlâ eski kabile geleneklerine göre idare ediliyor ama toplumsal düzen, yani devletle bireyin  ilişkilerinde kabileciliğin yerini açıkça liberal demokrasini normları ve kuralları almıştır. Telif hakları, fikir mülkiyeti bu ülkelerin kültürel üretiminde de ciddi bir şekilde kendisini gösteriyor.

Doğunun uygarlığa katılması, batılılaşmayla oluyor. Belki içlerine, eskiden bilmedikleri pek çok aykırılık ve belki “ahlâksızlık” da giriyor ama kabileciliğin güce dayalı ikiyüzlülüğü yerine bireyin sorumluluğu anlayışıyla yaratıcılık için özgür bir ortam oluşturabiliyorlar.

Buna karşılık petrol zengini Arap ülkelerinde satın alınan en son teknoloji ne bir özgürlük ortamı yaratabiliyor  ne de hukuk devleti… Çünkü Arap toplumunun batınınki gibi sürdürebildiği ve dahası geliştirebildiği bir entelektüel mirası yok. Dolayısıyla doğu, teknolojiyi tuzluk  gibi kullanmaktan fazlasıyla tatmin olan bir  ilkel insan beraberliği olarak yaşamını sürdürüyor.
 
Buna karşılık, ellerindeki akıllı cep telefonlarını durmadan kurcalayan “Müslüman gençlerin” kaçta kaçının, o cep telefonlarındaki elektronik kitap seçeneğini kullandığını şahsen çok merak ediyorum.

Bütün bunlar bana doğunun bu üretim çağında, matbaanın icadından sonra meydana gelen ve aradaki kapanamayacak kadar derin bilgi ve felsefe mirası yüzünden ebediyen kendi başına gelişemeyeceği düşüncesini uyandırıyor. Elbette toplumsal olaylarda “çizgisel bir nedensellik” aranmaz ama “başımıza gelenler” de belli davranışlarımızın ve bunların “birikimlerinin” bir sonucu olmalı gibime geliyor.

1) Russel B.; "Sorgulayan Denemeler"; Shf:92: TÜBİTAK Yayınları:2005



26 Ağustos 2014 Salı

Öğrenilmiş Çaresizliğe Karşı Kelebek Etkisi Ve CHP Delegesinin Sorumluluğu


CHP  kendisini “değişimin öncüsü” olarak tanıtıyor.

Gerçek olup olmaması bir yana, bunun reklam mottosu olarak bile telâffuz edilmesi güzel. Bu, CHP’de bilinçlerin değişime kapanmadığını gösteriyor.

Peki yeni kurultay hazırlıkları sürerken CHPli davranışı bu  kalıpsöze (mottoya) uygun mu? Maalesef değil.

CHPli delegenin henüz yolun başındayken genel başkana bağlılığını göstermekte acele etmesi bana göre iki sebebe dayanıyor: Birincisi psikologların birinci fayda dedikleri şeyle. Yani mevcut yönetime bağlılıkla menfaat kaynaklarına bağlantıyı korumakla...

İkincisi daha derin ve Türk siyasetini de yönlendiren,   tehlikeli ve adaletsiz sonuçlar da doğurabilen “öğrenilmiş çaresizlikle”.

Öğrenilmiş çaresizlik menfaat algısından çok daha hızlı yayılıp bilinçleri ikna edebilen bir güdü. Tek tek bireyleri çok kolay kırıp  onları, güdülebilir yekpâre sürüler haline getiriyor.

Bugün Kılıçdaroğlu Alı Ok’un yeniden yorumlanmasından bahsediyor. Hiçkimse bunun CHPli delegenin ve Türk Ulusu’nun genel ihtiyacı olduğunu düşünmüyor. Dahası hiçkimse  Kılıçdaroğlunu böyle bir akıldanelikten dolayı daha çekici ve becerikli falan da bulmuyor.

CHP delegesinin genel psikolojisi, adına “muhafazakâr” denen ama aslında  kelle meraklısı olduğu anlaşılan, tutucu kitlelerin psikolojisiyle birebir örtüşüyor. “Mevcuda tutunmak, onu kaybetmemek, mevcuttan gelecek faydalara razı olmak, mevcudun tanınırlılığna ve bilinirliğine sığınmak” olarak özetleyebileceğimiz bir  ruh hali bu.

Bu ruh halinde delege/seçmen başa getirdiği insanın,  kendi iradesinden pay aldığını göremiyor.  “Bir oy neyi değiştirir ki?” düşüncesine kapılarak kendi iradesi dışında  Tanrısal  bir başka kitle iradesinin, lideri atadığı, seçtiği kabulüyle oyunu veriyor. Bu ruh halinin altında “ Zaten her şey belirlenmiş..” diye özetleyebileceğimiz  Arap/Emevi kader inancı yatıyor. Bu bilinçdışımıza öyle yerleşmiş ki meselâ yakında konuştuğum bir CHPli genç dahi yapılması gerekenleri çok iyi bildiğini gösterirken konuşmasını “ama” ile bağlamaya eğilim gösteriyordu.

Genç, yapılanı akıl edebiliyor, oraya kadar kendi aklına güveniyor ama iş değişikliği gerçekleştirmeye gelince bunun, ancak   Tanrısal bir iradenin gerçekleştirebileceği  kadar büyük bir iş olduğuna inanıyordu.

Oysa sandık başına gittiğinde, verdiği son oyla büyük bir akışı yönlendireceği ona söylense; eminim daha farklı davranırdı.

CHPli delegelerde “Benim oyum her şey değiştirebilir…” algısı yerleşmeli.

İyi de CHP’de  bunun yerleşmesinin önemi ne?

Çünkü CHP ulusal değerlere bağlı kalarak batılılaşmanın öncüsü olmuş, Atatürk’ün uygarlaşma hedefini kurumsal olarak ifade eden bir yapı da ondan.

Batı bireyselliği genellikle salt bencillik olarak ele alınır ama aynı zamanda demokrasinin ve adalet  idealinin temelidir. Şöyle ki batı bireyselliği kişinin kendi başına  kendi hedefini belirleyebileceği ve gene kendi başına bunların sorumluluğunu alabileceği düşüncesine dayanır.

Bunun anlamı , hukukta “suçun şahsiliği” ilkesinin yerleşmesidir.

Politikada ise her bir seçmenin kendi başına politikayı etkileyebileceğinin anlaşılmasıdır.

Bugün  değişmez ve kalıplaşmış seçmen kitlelerinin var olduğu kanaati, dinci eğilimli büyük sağ kitle partilerince o kadar tekrarlanmıştır ki seçmende, kendi  oyunun etkililiğine dair hemen hemen hiçbir inanç kalmamıştır.

Sağ seçmenin kendi liderine gösterdiği “halife” bağlılığı CHP’de lâik bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu bağlılığın motifi temelde aynı…

CHPli delege “ Hiçkimse tek başına merkezi yenemez, öyleyse başımıza geçmiş insanlara yanaşmak hem yerimizi  ve menfaatimizi korumak hem de istikrarın devamı için mevcut yönetim sürdürülmeli…”

Aslında CHPli delege mevcut yönetime şöyle bir baktığında yönetimin Atatürk ilke ve devrimlerinden ziyade tuhaf bir enternasyonalist ve Kürtçü siyaset esnaflığına yöneldiğini görecektir. Yani aslında “kral çıplaktır”.

Ve daha önemlisi mevcut yönetim her bir delegenin kendi başına, kendi eliyle atılmış oylarıyla seçilmiştir. Delege burada “ilâhi/meta bir irade tarafından önceden belirlenmiş bir yönetimi onayladığını” sanmaktadır.

CHP ne yapmalıdır?

CHPli delegeye, oyu ile partinin politik yöneliminin değişeceği söylenmelidir. Görüne  o ki CHP Kürtçü/enternasyonalist bir   Marksizmle Atatürkçü, millîci/Kuvvacı  yönelimler arasında tercih yapacaktır. Mevcut yönetim Kılıçdaroğlu’nun şahsında ( aynen tek adam  yönetimlerinde olduğu gibi) Kürtçü/enternasyonalist bir yöne gideceğini açıklamıştır. (“Altı oku yeniden yorumlamak”tan murat muhtemelen “milliyetçiliğin”, solcu hümanizme ayak bağı olduğu yönünde, toplumda dinci siyasetçe oluşturulan yaygın algıdır.)

CHPli delegeye, oy kabininde başkandan da her türlü güç figüründen de tamamen bağımsız olduğu anlatılmalı, bunu algılaması sağlanmalıdır. Delege/seçmen oy kabinine girdiğinde tek başına ciddi  ve gerçek bir anlam ifade eden, gerçekleri değiştirme gücüne sahip bir mikro etki yaratmaktadır. Bilimsel kavrayışının sağ seçmene göre daha güçlü olması muhtemel olan CHPli delegenin bunu anlamaması söz konu olamaz.

CHPli delegeye, siyasetin ezbere davranan kitlelerin kavgası olduğu kanaatinin demokrasi için büyük tehlike olduğu açıklanmalıdır. Bu açıdan kendisinin de aynı algıya teslim olmaması gerektiği ısrarla belirtilmelidir.

Bilim bize küçük değişimlerin büyük değişimleri doğurabileceğini göstermektedir. “Kelebek etkisi” sadece teorik bir akıl oyunu veya fantezi değildir. Kelebek etkisi düşüncesi bize yanlış bireysel davranışların birikimli sonuçlarının meydana geldiğini hatırlatır bir şekilde.  Bu şekilde düşünüldüğünde, bir kum yığınının, tepeye düşen son bir kum tanesiyle yıkılacağı bilindiğine göre, aslında hiçbir kum tanesi yığın içinde anlamsız bir birim değildir.  Devrim düşüncesinin temelindeki niceliksel değişmenin niteliksel değişmeyi yaratacağı  kabulü, aslında bireylerin anlamlı varlıklarına dayanmıyorsa neyi ifade etmektedir?

CHPli delege partinin yöneliminin, mevcut yönetiminin tanrısal aklıyla belirlenecek bir şey olmadığını anlamalıdır. Ülkenin kuruluş ilkeleri ve mevcut koşullar arasındaki çelişkiye teslim olmamak gerektiğini anlamllıdır. Ülkenin kuruluş ilkeleri ve mevcut koşullar arasında ülkenin  kuruluş ilkelerini tercih etmesi gerektiği anlatılmalıdır.

CHPli delege, Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Atatürk’ün de yola çıktığında, kitlesel bir iktidar gücüne karşı tek başına olduğunu ve yanında haklılığına dair büyük inancı dışında hiçbir şeyinin olmadığını bir kere daha hatırlamalıdır.Atatürk  Kurtuluş Savaşını başlattığında tek bir kişi idiyse hiçkimsenin “amaların” ardına sığınarak  kitlenin Tanrılığına boyun eğmesi  düşünülemez.

CHPli seçmen, CHP’nin, Kuvvayı Milliyenin partisi olduğuna gerçekten inanıyorsa yapması gereken her bir üyenin tek tek ulusal egemenliğe ve adalete inancını  sandık başında göstermelidir. CHP,dinci gerilikle  bulaşık, sağ kitle siyasetinin tapınmacı hastalığından ancak böyle korunabilir..

CHP’nin korunması belki tek başına  çok önemli olmayabilir ama o bugün, Türk düşmanlığında anlaşan, Kürtçü/İslâmcı koalisyonunun yıkıcı popülarizmine ve  oportünizmine karşı Türk Ulusu’nun tek uygar ve lâik temsilcisidir. CHP delegesi sandığın başında, öğrenilmiş çaresizliğe karşı kelebek etkisini temsil ettiğini bu yüzden aklından çıkarmamalıdır.





10 Ağustos 2014 Pazar

Sağ Neye Denir?


İlginç bir kıyaslama elbette batılı anlamda.
Belki çok tartışıldı, belki de gerektiği kadar tartışılmadı.

Belki gerektiği gibi tartışılmadı.

Çünkü sağın kendisini tartışma ihtiyacı yok. Sol da bu boşlukta sağı istediği gibi yargılıyor ve düşünce alanını kendiliğinden sahipleniyor.

Bundan dolayı kitap ve fikir dünyasında “ sağ”,  dinciliğe varan bir tutuculuğu/değişim düşmanlığını, aşırlığı, bireyciliği/bencilliği, şiddet tutkusunu, ötekileştirmeyi,  açgözlülüğü, çıkarcılığı,  kısaca bütün bu şeytani özellikleri içinde barındıran kapitalizmi temsil ediyor.

Hal böyle olunca insanî sayılan bütün değerler kendiliğinden sola kalıyor.  Solun ideolojisinin bu kötülüklerden uzak ve tam anlamıyla “mükemmel” bir iyilik temeli sayılması gerektiği kanaati de bir kanaatten öte bir iman meselesi haline geliyor. 

Solcular  Marksizmin bireyin özgürlüğünü savunduğunu söylüyor ama özgür bireyin, ne yapması gerektiğine karar kendisinin vermesi,  bencillik olarak görüyor.

Solcular, altruizmi övüyor ama bunu bireyin iradesine bırakmaya karşı çıkıyor. Başkasını düşünmeyi devletin zorlamasıyla gerçekleştirmenin ahlâkî tutarsızlığını görmezden geliyor.

Solcular ötekileştirmeyi ayıplıyor ama kendi içlerinde en ufak fikri ayrılığı başta r” revizyonizm” olmak üzere çeşitli hakaretlerle dışlamakta beis görmüyorlar.

Solcular “daha fazlasını istemeyi” aç gözlülük olarak damgalayabiliyor ama eserlerinden, iyi telifler almakta ve rahat yaşamakta bir sakınca görmüyorlar.

Peki “sağ” denen kitle özellikle Türkiye’de özünde nelere dayanıyor?

Bu kitle özünde solun bütün insani değerlerini paylaşıyor. Bencilliği, açgözlülüğü, menfaatçiliği savunan bir sağcı bulamazsınız. Buna karşılık bu kötü davranışların tamamına sağda rastlarsınız. Bu sağcılıktan kaynaklanmaz, insani denetim eksikliğinden, ilkellikten ve akıldışılıktan kaynaklanır.

Peki bu özelliklerin bilinçle ilgisi nedir? Bunların bilinçle ilgileri, bilincin ihtiyaç duyduğu ideolojik çerçeveyi, dinden edinmek yanlışından kaynaklanıyor.  Din, kaynağı, yani kitap itibariyle bize ideoloji benzeri, kapsayıcı bir cevap ve bilinç inşaası imkânı vermiyor. O sadece iyi bir insanın genel özelliklerini tanımlıyor. Din toplumun ne anlama geldiğini bize söylemiyor. Herhangi bir toplumsal düzen tasavvuru meydana getirmiyor. Bireye nereden ve nasıl bakmamız gerektiğini de söylemiyor.

Ve bundan dolayı dine bütün bunları söyletmek  çabası, yani onu “ideolojileştirmek” çabası, bir takım profesyonellerin işi haline geliyor. Bu yüzdendir ki İslâm’ı sosyalizme yaklaştırmak gayreti sözde anti emperyalist bir Arap milliyetçiliği olarak zuhur ediyor.

Dolayısıyla sağın “ne söylemesi gerektiği” konusu güme gidiyor.

O halde sağ ideolojik bir dincilik değilse nedir?

Sağ insanların birbirlerinden kopuk ve salt çıkarcı yaşayan canlılar olduğunu söylemez. “Sağ” solun ideolojisiyle zıttır. İyiliğin ve kötülüğün tanrısal bir toplum veya tarih tarafından meydana getirilmediğini, bunların irade sahibi bireylerin işi olduğunu söyler.

Sağ, paylaşım düşmanı bir çıkar manifestosu değildir.  Sağ  hiçbir zorlayıcıyla güdülmeksizin paylaşan bireylerin varlığını meşrulaştırır. Sağ, sahip olmayı ve tasarrufta bulunmayı kısaca mülkiyeti,  şeytani bir kötülük olarak görmez. Onun kötüye kullanımını ve haksız elde edilişini kınar.

Sağ, bireysel çıkarların uyum içinde karşılanabileceği özgür bir değişim ortamını yani piyasayı savunmaktır.

Sağ bireysel çıkarların doğal kötülüğüne inanmaz. Bu açıdan bireysel çıkarlarla toplumsal çıkarlar arasında bir çelişki görmez. Kaldı ki sağ, “toplumsal çıkar” kategorisini, insanların hürriyetleri aleyhine oluşturabilecek bir makam veya otorite algısına karşı durur.

Sağ, dini bireysel bir tercih olarak görür, bir ideoloji olarak kabul etmez.

Kısaca sağ solun, devlet veya toplum eliyle, kollektifleştirilmiş bir otoriteyle komuta ederek iyilik oluşturma romantizmine,  akılla karşı çıkmaktır. Bu yüzdendir ki solun mutlak fakirlik, toplam zenginlik, paylaşım ve dağıtım fikirlerinin romantizminin çekiciliğine karşı daha en başta dezavantajlıdır.

Bu açıdan sağın varlığı solun yok edilmesini  gerektirmez. Sağ ve sol daima toplumsal düzen konusunda birbirleriyle mücadele edecektir.  Ulusal egemenlik ve hukuk birliği konularında mutabık kalınıp silâhlı politika  benimsenmedikçe bu mücadele daha  kabul edilebilir bir politika oluşturmada yaratıcı imkânlar sunabilir.

Peki ülkemizde sağ neden ilkellikle kol koladır?

Çünkü ülkemizde “sağ” solun gerçekte neyi savunduğuyla ilgilenmek yerine daha en başta halk kitlelerine en hızlı ulaşabileceği alan olarak ideolojileştirilmiş dini sahiplenmeyi tercih etmiştir.

Bu yüzden  sağın akılla, hürriyetle ve adaletle  bağdaşan bir lâik düşünce çerçevesi edinmesi hayati önceliğimizdir. Bu durum basit bir siyasi yönelimden öte insan hayatının, ulusal  egemenliğimizin, toplumsal düzenimizin geleceğini belirleyecektir.

Her ne kadar üstad sağlam nefret etse de...


25 Ocak 2014 Cumartesi

Ana Akım Türk Milliyetçiliğinin Karakteristikleri





Bugün Türk milliyetçiliği denen fikri oluşum, yeknesak bir görünüm arz etmiyor.

Belki böyle bir görünüm arz etmesi de gerekmez ama  onun farlılıkları, maalesef yapıcı şekilde bir arada bulunamıyor . Bu gün milliyetçiliğin, içinde barındırdığı farklılıklar, ortak bir tarihi mirasa vefa dışında ciddi insanî, ahlâkî ve siyasî çelişkiler barındırıyor.

Bu farklılıklar Türkçülük ve Türk-İslâmcılık şeklinde tezahür ediyor.

Bugün  “milliyetçilik” dendiğinde akla gelen, belirleyici olan ve siyasete yön evren düşünce, “Türk-İslâmcılık”…

Türk İslâmcı siyaset tarzının  karakteristikleri dikkate alınmaksızın Türk  milliyetçiliğinin yönelimini   ve zaaflarını anlamak mümkün olmayacaktır.

 Türk İslâmcı, ana akım milliyetçilik felsefî anlamda sanıldığı gibi idealist değildir;   faydacı ve teleolojiktir. Her ne kadar durmaksızın “ülküden” bahsederse etsin belirli bir hedef gözetmek dışında “idea” ile en ufak bir ilgisi yoktur.

Bunun sebebi milliyetçiliğin siyasileşmesiyle birlikte “sonuca yönelik çalışmak” anlayışını benimsemiş olmasıdır. Bu anlamda teleolojik/kastîdir. Teleolojik anlayışıyla  siyasi milliyetçilik/MHP hayatın bütün unsurlarının siyasi liderin ve teşkilâtın kastına ve anlayışına göre yorumlanması  yönetimini benimsemiştir. Bundan dolayı fikri ve ahlâkı eylemin gerisine atmıştır. MHP eksenli Türk İslâmcı anlayış, bir  eylemin ahlâkî tutarlılığından ziyade “amaca yönelik olup olmadığına bakar.

Bu da aynı zamanda doğrudan doğruya faydacı bir anlayıştır. MHP için mühim olan, eylemin, amaca giden en kısa yol  gibi görünüp görünmemesidir.  MHP bu açıdan ciddi anlamda etiksiz ve ham bir faydacılık gütmektedir. MHP asla eylemlerin muhtemel sonuçları, genel ahlâk ilkeleriyle uyuşup uyuşmaması gibi bir yol gözetmemektedir. Tarafların kıyasıya çarpıştığı bir iç savaşta gereken partizanlık ve “eylemlilik” belki her şeyin önünde yer almıştır ama ’80 sonrası için aynı bakış açısının sürdürülmesi hem şartlar açısından imkânsız hem de etik bağlamda tutarsızdı.

B u açıdan bakıldığında hedef sahibi olmak dışında  ana akım Türk milliyetçiliği veya MHP milliyetçiliği, eylemlerinde herhangi bir ahlâkî, felsefî ideaya uygun hareket etmemektedir. Bu davranışı, tipik Marksist  eylem mantığına uymaktadır. Kısacası “Ülkücülük diye  tanınan ana akım milliyetçilik, hedefe yönelik, kastî/teleolojik  ve faydacı bir   diyalektik eylemcilikten başka bir şey değildir.”

Buna mukabil MHP amaçlarla araçların uyumunu düşünmek hususunda son derece tembel ve hatta isteksizdir. MHP/ana akım milliyetçilik, amaca ulaşmak isteyen ama amaca ulaştıracak araçların ahlâkî ve  faydacı tutarlılığını düşünmekten aciz bir siyasî harekettir.

Peki ana akım/siyasî milliyetçilik ideolojik anlamda nerededir?

Alışılmış bakış onu,  ideolojinin sağ tarafında koymaktır. Oysa ana akım MHP milliyetçiliği açıkça kollektivist ve sosyalist eğilimlidir ve hatta doğrudan  doğruya sosyalisttir.

Sosyalizm, üretim araçlarının  mülkiyetinin kollektifleştirilmesi nihaî amacına yönelik her türlü kollektivist eğilimin ve eylemin genel çerçevesidir. Bu açıdan ana akım milliyetçilerin “ sosyo ekonomik” bakışlarının, özel mülkiyet, piyasa, ve teşebbüs hürriyetinden yana olduğunu söylemek zordur.

Ana akım milliyetçilik “devlet güdümünde bir ekonominin”, ekonominin tabiatıyla çelişip çelişmediğini sorgulamaktan uzaktır.  Devletin idare ettiği bir  ekonomide ekonomiyi meydana getiren müşevviklerin sürüp süremeyeceğini, insanların hürriyetlerinin ve refahların temin edilip edilemeyeceğini düşünmek yerine ana akım milliyetçilik “ne pahasına olursa olsun” ekonomik komuta koltuğuna oturmayı hedeflemektedir.

Ayrıca ana akım milliyetçilik ideolojinin temeline bireyi değil, toplumu koymaktadır. Bunu yaparken de dinî  bir takım hurafelerden destek aramaktadır.

Bu açıdan MHP  ve ana akım milliyetçilik ideolojik anlamda yelpazede aslında Stalinizme varan bir solcu anlayışı sahiplenmektedir.

Ana akım milliyetçiliğin hukuk anlayışı da özünde kazuistik ve pozitivisttir.

Yani günlük hayatın her anıyla ilgili bir kanun yapılması, vatandaşların eylemlerinin meşruiyetinin temel haklar  bağlamında  değerlendirilmesi yerine  yasama organının  iradesinin ürünlerine göre değerlendirilmesi gerektiğine dair bir anlayışı savunmaktadır. Bu da “Hukukun, kanun yapıcının ürettiği bir şey olduğu” anlayışının yani hukukî pozitivizmin bir sonucudur.  Oysa bu gün kanun yapıcının hukuka uygun olmayan yasama faaliyetinde bulunabildiğini her gün görüyoruz.

Ana akım milliyetçiliğin  sosyo- politik yaklaşımı da maalesef lâiklikten uzaktır. Ana akım milliyetçiliğin bir “ülkü” olarak ifade ettiği “Türk-İslâm” düşüncesi, nihaî tahlilde “İslâm akaidine ve fıkhına dayalı bir toplumsal düzen kurmak” hedefinden başka bir şey değildir. Bunun da  anlamı  açıkça  şeriatçılıktır.

MHP, bugün adına “İslâm” denen anlayışın, Arap milletinin, kendi ataerkil, otoriter  toplumsal düzen anlayışının yorumundan başka bir şey olduğunu göremeyecek kadar bilgisizdir. Bu yüzden de yapmaya çalıştığı şeyin, aslında “Türk’ü Araplaştırmak” olduğunu dahi anlayamamaktadır.

Görüldüğü gibi ana akım milliyetçiliğin, medenî bir toplumla, hukuk devletiyle, temel haklar kabulüyle ve  milliyetin sahibi olan Türk ile uzaktan yakından ilgisi kalmamıştır.

Bundan dolayı kendini Türk milliyetçisi olarak  kabul edenlerin derhal fikrî çerçevelerinin gözden geçirmeleri aklî ve vicdanî bir borçtur. Bundan sonra tarafımızı seçerek, seçimimizin muhtemel sonuçları hakkında dürüstçe kafa yormalıyız.

Eğer “Bugün ne yapılmalı?” diye soruluyorsa; Türk için ve Türk’e göre düşünen herkesin, kendisini, şeriatçılığın ve kollektivizmin  her türünden derhal ayırması gerekmektedir.

Aklını türbanla, hadisle, risalelerle, tarikatçilikle bozmuş bir MHP’nin Türk egemenliğini, hürriyetini ve refahını savunması imkânsızdır.

Türk milliyetçileri kendilerini, ataerkil, kadın ayrımcısı, şeriatçı sözde milliyetçilerden insanî olarak da ayırmalıdır. Türk milliyetçileri, karılarına kek, börek pişirmek dışında bir mesuliyet yüklemeyen “erkek çobanlı” sürü milliyetçilerinin Arapçı ahlâkî riyakârlığıyla artık daha fazla bir arada bulunamaz, bulunmamalıdır.

Tavırları ve anlayışları  dinci, şeriatçı insanlar gerçek milliyetçilerin, onlara hâlâ tahammül etmesinden dolayı milliyetçiliği sömürebilmektedir. Bugün ne yazık ki  Türk milliyetçiliğinin entelektüel merkezi olması gereken Türk Ocağı da aynı tarikatçi/şeriatçı anlayışın tasallutu altındadır.

Türk milliyetçileri, hayatlarını dine göre düzenlediklerini sanan insanlarla her türlü ilişkiyi, derhal kesmelidir. Bu insanlarla ne herhangi bir siyasî ve içtimaî toplantı yapılmalı ne de ailevi ilişkiler kurulmalıdır. Çünkü onlar zaten başı açık kadınları, kadınlı erkekli toplantıları din ve ahlâk dışı bulan, kendileri dışındaki herkesi “eksik Müslümanlar” olarak addeden mutaassıplardır.

Türk milliyetçiliğinin  meşru ve makbul yolu, akılcılık, lâiklik, medeniyetçilik ve hürriyetçiliktir.  Bu unsurları gözetmeyen bir milliyetçilik ne Türklüğü muhafaza edebilir ne de bir çözüm üretebilir.













25 Eylül 2013 Çarşamba

Türk Milliyetçiliği Ve Din İlişkisi Üzerine

Milliyetçilik, bir milletin değerlerine ve varlığına öncelik vermek, onu diğer milletlerden ve toplumlardan görece olarak daha fazla sevmek demek.

Bu, insanoğlunun tabiatından gelen bir duygu. İnsanın aile üyelerini diğer insanlardan daha fazla sevmesi nasıl doğalsa, kendi milletini daha fazla sevmesi de aynı şekilde doğal.

İnsanın kendi milletini sevmesi çok farklı şekillerde tezahür edebilir.  İnsan edindiği kültür gereği bu sevgiyle beraber diğer toplumlara karşı bir düşmanlık da geliştirebilir ama işin özü değişmez. O hâlâ kendi milletini diğerlerinden fazla seviyordur.

Türk milliyetçiliği de Türk Milleti’nin egemenlik, hürriyet ve refahına öncelik  vermekten ibarettir.
Burada milleti, milliyeti oluşturan bütün değerler milliyetçiler için değerlidir
Elbette din de bunlardan biridir.

Sorun “dine verilen önem ve değerin derecesidir.”
Din şüphesiz milletlerin değerlerinden biridir ama sanıldığı gibi birinci derecede önemli değildir.
Din toplumsal hayatımızda uymamız gereken bazı normlara ve dolayısıyla bir ölçüde  ahlâkımıza kaynaklık eder ama bunların asla tek başına kaynağı değildir. Çünkü din, toplumsal kabul görmeden önce de toplumlaşmanın gereği olarak mutlaka belirli ahlâkî kodlar meydana getirilmiştir.

Dinle ilgili iki yaklaşım söz konusu:

Birincisi, bugün dünyayı kana bulayan dini hezeyanların temelindeki anlayıştır. Bu anlayışa göre din, toplu kabul edilip toplu yaşanan ve dolayısıyla toplumun tamamına, hayatın tamamında âmir olması gereken, ilâhî ve tartışmasız bir tür doktrindir. Bu anlayış siyasal İslâmcılığın temelidir.

İkici yaklaşım ise dinin bireysel olarak kabul edilip yaşanması gerektiğidir ki bu da bütün lâik devletlerin temelidir. Bu yaklaşımda bireyin kendi inancını “kendi bilgisi ve mantığı” dahilinde, özgürce yaşaması gerektiği kabul edilir. Bu anlayışta da dinin toplumun genelinde belirli bir şekillendiriciliği olduğu kabul edilir ama   bütün toplumu standart bir şekle sokacak, sokması gereken bir doktrin olduğu kabul edilmez.

Siyasal İslâmcılar inanç ve  ifade hürriyeti yoluyla şeriat devleti propagandası yapabileceklerini sandıklarında işte lâikliğin bu anlayışını istismar ettiklerini gizlerler.

Çünkü lâikliğin temelinde, insanın ancak ve yalnız kendi aklı ve vicdanıyla kabul ettiği kadarıyla dini yaşaması vardır. Lâiklik, birilerinin, din adına veya dini kullanarak diğerleri üzerinde aklî ve vicdanî hegemonya kurmamasının teminatıdır.

Bu yüzdendir ki memleketin yönetimine talip olan partilerin, bu partilerin taraftarlarının  ne tür br toplumsal  düzen  tasavvur ettikleri önemlidir.

Parti programlarında, felsefelerinde, dine bu iki yaklaşımdan hangisine yer verdikleri, siyasal partileri birbirinden ayıran çok önemli bir  ölçüdür.

Türk milliyetçiliğinin en büyük açmazı, salt siyasal bir hareket olmamasıdır.
Bu açmaz, siyasetin, Türk milliyetçiliğinde, gerek entelektüel gerekse ahlâkî olarak baskın hale getirilmiş olmasıyla iyice derinleşmiştir.

Sorun Türkiye’de sağ siyasetin temelde, ideolojisiz oluşudur.

Türkiye’de sağ siyaset belli bir ideolojik taban oluşturmak yerine, büyük halk kitlelerinin yaygın eğilimlerinin peşinde koşmak ve onları çeken vaatlerde bulunmak dışında bir şey yapmamıştır.

Hal böyle olunca   siyasi Türk milliyetçiliği de kalıcı, istikrarlı, gerçek bir ideolojik tercih yapmak yerine, halka hoş görüneceğini düşündüğü bir takım vaatleri, “ideolojileştirmeye” çalışmıştır.

Türk milliyetçiliğinin ideolojisizliği, onun din ve toplum ilişkisine bakışında, ciddi bir boşluk meydana getirmiştir.

Siyasi Türk milliyetçiliği bir yandan “toplumcu” olmak iddiasını güderken bir yandan sosyalizm karşıtı bir tutum benimsemiştir. Buna mukabil sosyalizm eleştirisini metodolojik birey üzerinden yapmadığı gibi aynen sosyalistler gibi toplumun bireyin üstünde ve onun hâkimi olduğu kanaatiyle hareket etmiştir.

Hal böyle olunca, dine,  kendiliğinden/zımnen “kollektif yaşanan  bir doktrin” olarak bakmak eğilimine girmiştir.
Bir kere bu eğilime kapıldığında, dinin, bir partinin ideolojik ve siyasi endişeleri arasında yer almaması gerektiğine dair lâik bağlamın dışına çıkmıştır.

Dinin,  hükümetlerin yürütme erklerinin işi ve yetkisi olmadığını kabul etmek yerine, sözde halk için halk adına, din hakkında ve din için  siyaset üretmek fikrini benimsemiştir. Bunu da  “Türk İslâm Ülküsü” diye ifade etmiştir.

Siyasî milliyetçilik, geçmişte,  toplumların, dinî mensubiyete göre şekillenmesinden kaynaklanan bir  siyasi bakışı, bugüne taşıyarak “muhafazakârlık” ettiğini sanmıştır. Oysa bu günün “toplumları”, belli hukuk ilkelerine, temel haklar kabulüne, tarihe ve kültüre daha  fazla önem veren modern uluslaşma dinamiklerine göre oluşmaktadır.
Siyasi Türk milliyetçiliği ne yazık ki  medenî milletlerin milletşme/uluslaşma dinamiklerini, ideolojik gelişimlerini ve tercihlerini incelemek yerine, Türk toplumunun köylülüğünün, taklitçi muhafazakârlığını kutsamayı tercih etmiştir.

Bu durum onu, Türk köylülüğünü din ile istismar eden siyasal İslâmcılarla aynı çizgiye çekmiştir.
Siyasal Türk milliyetçiliği, dinin siyasi otorite tarafından korunması gereken bir şey olarak görmüştür ki  bu görüşün altında yatan dinci bakış maalesef hâlâ fark edilebilmiş değildir. Dini, toplum adına korumak, kollamak fikrinin, fiilen, şeriatçılık olduğu ne yazık ki anlaşılamamıştır.

Bu yüzendir ki dindarlığın, milliyetçilik için bir ölçü olamayacağı bir türlü anlaşılamamıştır.
Milliyetçilik gerek hedefleri gerekse mensubiyet şuuru açısından dinî referans taşımaz, taşımamalıdır da.
Türk milliyetçiliğini sürekli, “dindarlıkta yarışmakla”  yani dincilikle ilişkilendirmek, onu özünden kopartıp kendiliğinden Arap/vahabi fanatizminin mecraına  çekmektir.

Türk Milleti’ni sevmek, Arap tarihine, Arap mitolojisine, Arap kahramanlarına atıfla apılacak veya öğrenilecek bir şey değildir.

Türk milliyetçileri, maalesef kendilerini, dinciler gibi topluma standart bir ahlâk va’z  etmek  mecburiyetinde hissetmektedirler. Yazılarında  sürekli, Arap Müslümanlarına öykünmek tutkusu belirmektedir.

Türk milliyetçileri, islâm’ın misyonerleri, imamları, şeyhleri vs değildir. Zamanında din yaymak işiyle meşgul Alperenlerin görevlerinin, aslen siyasî olduğunu maalesef unutmuş görünmektedirler. Alperenler Türk siyasî hâkimiyetinin temellerini, o günün geçerli ölçülerine göre din ile atmışlardır, o kadar. Bu, milliyetçiliğin bir dinî tebliğ, imamlık, örnek insanlık, dervişlik, şeyhlik, imamlık  işi olduğu anlamına gelmemektedir.

Oysa bugün siyasal milliyetçilik her genci, birer imam gibi yetiştirmek gayesindedir. Her gence sözde bir din büyüğü örnek verilerek dinî taassup tartışılmaz şekilde o genç dimağlara kazınmaya çalışılmaktadır. Böylece gençlerin, ahlâkı kendi akıl ve vicdanlarıyla geliştirmeleri engellenerek toplum, hayalî bir standart sahabeler topluluğu haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Türk milliyetçiliğinin siyasi aktörleri, ne yazık ki lâikliğin ahlâkî, ideolojik ve siyasal gerekliliğini idrak edememiştir. Bu yüzden siyasî milliyetçilik türbanın, siyasal İslamcılığın, tarikatçiliğin ve cemaatlerin güdümüne girmiştir. MHP liderinin bütün gayretlerine rağmen bu bir hakikattir. Bu
gün ülke siyasal İslâmcıların hurafelerine kapılmış “eski ülkücü” tarikatçilerle doluysa bunun sebebi, budur.

Lâiklik,  milletin  her ferdi için her zaman geçerli hukuk kurallarının, dolayısıyla emniyetli bir hayatın oluşturulabilmesinin tek yoludur.

Türk Milleti’nin medeni ve müreffeh bir hayata ulaştırılmasının bu yegâne yolunun, bir asr-ı saadet hayali uğruna terk edilmesinin kaçınılmaz sonucu, “Arap baharı” denen vahşet rejimlerinden veya Kuzey Irak hayvan barınağı benzeri etnik yığışmalardan başka bir  şey olmayacaktır.
Türk milliyetçileri, milliyetçiliğin özüyle ilgili işte bu kadar hayatî bir yol ayrımındadır.




15 Mart 2013 Cuma

Liberal Demokrasi Pratiğinde Metodolojik Bireyden Sapma


Liberalizmin temel değerlerinden biri birey… Bunun anlamı şu: 

Toplumsal düzenler, yapıp ettiklerinin bilincinde olan, sorumluluk sahibi özgür bireylerin eylemlerinin etkileşimi ile meydana geliyor. Bundan dolayı da liberal teori, bu sorumluluk sahibi özgür bireylerin davranışlarındaki genel düzenliliği keşfetmeye çalışıyor. Ve “ metodolojik bireyden” bahsettiğinde de  dünyanın her yerinde görülen  genel davranış  düzenliliklerini anlatmaya çalışıyor.

Bunun ne önemi var? Bunun önemi şu: Herkes için ve her zaman geçerli kuralların yani hukukun uygulanabilmesi için herkes için ve her zaman geçerli insanî davranış düzenliliklerinin anlaşılması gerekiyor.

Öyleyse liberalizmin sorunlarımıza bir türlü çözüm getirememesinin sebebi nedir?

Yanlışlık liberalizmde midir? Yani aslında temel haklar, bireyin korunması, hukuk devleti, sınırlı demokrasi, piyasa ekonomisi gibi kavramlar yanlıştır ve zararlıdır da  insanlar bunu sadece çevrelerine zarar vermek için mi kullanırlar?

Yaygın akıl yürütme, bu değerleri savunduğunu söyleyen batı ülkelerinin,  başkaları için aynı ilkelere uymadığı yönündedir.

Bu doğrudur. Kendilerine benzemeye çalıştığımız, sakatlanmış da olsa liberal demokrasi ile idare edilen ülkeler, söz konusu diğer ülkeler olunca hiç de liberal davranmamaktadırlar.

Aslına bakılırsa onlar liberalizmin  kurucu babası sayılabilecek Adam SMITH’in “Milletlerin Zenginliği’nde”  daha en başta kendilerinden şikâyet ettiği  “kayırmacı ekonominin” başrol oyuncularıdır.

O halde aslında, liberal kuram bir hayal dünyasından mı ibarettir?

Hayır elbette değildir. Liberal kuram insan davranışlarının düzenliliklerinin barış, dürüstlük ve hayata saygıya dayandığı kabulünü geliştirmiştir ki bunun en büyük delili insan neslinin korunması ve kötülüğün istisnaî olmasıdır.
Sorunun iki sebebi var:
Bunlardan birincisi batı ülkelerinin, liberal demokrasiyi kendi gelişmiş toplumlarına özgü bir şey olarak kabul etmeleri. Böylece onlar “metodolojik bireyden” bahsederken kendi toplumlarının bireylerinden bahsederler.

Bu  ciddi bir kibirdir. Aslı da yoktur. Çünkü liberal demokratik ülkelerde bile  seçmenler, ekonomik gerçeklerin ve gerçek yararın  gereklerine rağmen serbest ticaretin kısıtlanmasını kıyasıya talep ederler. AB emeğin ve sermayenin serbest dolaşımı hedefiyle kurulmuş olmasına rağmen bunu aşan bürokratik kitlesiyle üye ülkelerde bile ciddi sıkıntılara yol açmıştır. İngiltere  Euro’ya geçmemiş, birkaç ülke ortak bir emirname gibi görünen AB Anayasası’nı  reddetmiştir. Amerikan seçmenleri,  lobicilikle yürütülen ekonominin bütün bir ulusu fakirleştirdiğinden bihaberdir.  Vergi mükelleflerinin parasıyla kayırılan  sözde kapitalistlere karşı durmanın sosyalizmin değil, bilakis liberalizmin bir gereği olduğunu dahi  idrak edememektedirler.

Metodolojik bireyden sapmanın birinci sebebi,  bireyi esas alan bir temel haklar sisteminin liberal demokratik ülkelerde bile hükümetlerce alabildiğine ifsat edilmesi ve ortalama insanın, dünyanın hemen her yerinde, genellikle  kısa vadeli fayda dışında  pek bir şeye önem vermemesidir.

Metodolojik bireyden sapmanın ikinci sebebi   veya menbaı ise  demokrasinin, hukuk ilkeleriyle sınırlandırılamadığı bizimki  gibi ülkeler ve yönetimlerdir.

Böyle memleketlerde demokrasinin çarpık algılanışı bazı sonuçlar doğurur.
Bu sonuçlardan bazıları şunlar

Demokrasinin  her şeyin talep edilebildiği  ve  her talebin de karşılanması gerektiği bir rejim olarak addedilmesi…

Demokrasinin, bir sayısal güç dengesi olarak kabul edilmesi…  Sahip olunan oysa ayısınca özerklik gücüne de sahip olunabileceği yanılgısı…

Demokrasinin, çoğunluğun sınırsız iktidarı olarak kabul edilmesi…

Bütün bunların yanında geri kalmış ülkelerin  liberallerinde, toplumsal düzenlerin “kimliksiz bireylerce oluşturulduğu” kanaati, evdeki hesabın çarşıya uymamasının bir sebebi…

Meselâ Türk liberalleri, Türkiye’nin Türk insanına göre şekillenmesini  gayri demokratik bulmaktadır. Ama ayni liberaller Almanya’da Alman, Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan uluslarının kendi hayat tarzlarını, içlerindeki azınlıklara rağmen kendilerinin belirlediğini nedense görmezden gelmektedir.

Bunun da sebebi,  uluslaşmanın büyük ve karmaşık çeşitliliğine akıl erdirememeleri.

Bugün Türkiye  artık kenar mahalleden beslenen bir cemaat ve etnik ırkçılık kapalı toplum koalisyonunun elinde olduğundan; bu yapıların, “egemenliğin” kullanıcısı ulusa göre bir demokratik siyaset belirlemesi de mümkün değil.

Liberal bir metodolojik birey ancak dinsel ve ırksal mensubiyetlerin ötesinde, kural altında bütünleşmekle birbirine kendiliğinden benzeşmiş  bireylerin, yani ulusların bireyleri arasında ete kemiğe bürünebilir. Ancak uluslaşma yolu  ile  hukuk teminatının “her bir birey için ayrımsız”  geçerli olduğu bir düzen kurulabilir.

Liberal kuramın “hukuk önünde eşitlik” ilkesinin gereği olan metodolojik birey, bugün  batı ülkelerinde bile  kayırmacılık, korumacılık ve  siyasi kibir yüzünden tehdit altındadır.

Hele demokrasinin kuralsız ve sınırsız işletildiği bizimki gibi memleketlerde “ taraf olmayan bertaraf” olur gibi bir ilkelliği, siyaset metodu olarak kullanan,  kenar mahalle dindarlığı ve etnik ırkçılık için “metodolojik birey” açıkça saçmalıktır.

Türkiye, yiyip içip itaat eden bir tür muti birey tipi yetiştiriyor. Azıcık vicdanı olan liberallerin yapması gereken, yetiştirilen bu birey tipinin,  liberal kuramın özündeki, aklı başında ve sorumluluk sahibi özgür “metodolojik birey” olup olmadığına bakmak…