Sanalağda Youtube videolarını tararken
İlber Hoca’ya sık sık “Türk kimdir?” sorusunun sorulduğunu gördüm.
O da başlıyor antik çağlardan
anlatmaya, ayrıntıların arasında, Türk’ün ne olduğunu unutuyoruz.
Buradaki asıl hata, bir
akademisyene popüler sorular sorulması.İlber Hocasazı eline alınca
konuyu en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Öyle bir noktaya geliyoruz ki
ortada Türk falan kalmamış. Çünkü hoca akademik bir tez savunma mantığıyla
konuşuyor.
Fakat burada başka bir noktaya
bakmak lazım.
Meselâ Fatih Altaylı ona “Hocam
Türk kimdir?” diye sorduğunda, hoca, Türk diye adlandırılan toplulukların
antropolojisine dalıveriyor. Hal böyle olunca bir bakıyoruz ki Türk denen
topluluklar belki de çok farklı kalıtsal kökenlerden gelen karman çorman bir
yığın gibi görülmeye başlıyor.
Oysa soru bunların açıklanması
için sorulmuyor. “Biz neden kendimizi Türk diye biliriz?” Asıl sorulması gereken soru bu.
Çünkü insan topluluklarının
antropolojileri ile kimliklenmeleri apayrı olgular. Kimlik, hem toplulukların
kendi bilinçleriyle hem de diğer topluluklarla ilişkileriyle ilgili bir olgu.
Oysa antropoloji, salt biyolojik bir etiketleme işi. Kendilerini Türk diye bilen toplulukların
kafataslarının birbirine benzemesi, onların Türklüğünden dolayı değil. Biz önce
bu insanların dünyaya bıraktıklarını görüyor, eserlerine göre kimliklenmelerini
anlıyor sonra da bu insanların “parmak izi” sayılabilecek biyolojilerini
inceliyoruz.
Dünyanın bir yerinde hiçbir eser
bırakmamış bir insan topluluğunun salt antropolojisine baksak böyle bir
topluluğun kimliği hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz.
Demek ki insan toplulukları “söyledikleri”,
“anlattıkları” sayesinde tanınabiliyor.
O halde kimliklenme de insanların kendilerini nasıl
anlattıklarına bakılarak ortaya konuyor.
Yani antropolojiye bakılarak
köken tayini yapmak aslında ancak arkeolojik veya yazılı eserlerle
desteklendiğinde bir anlam ifade ediyor.
Dolayısıyla “falancalar aslında
Mongoldur, falancalar aslında Tunguzdur” gibi hükümlerantropolojik kimliklemedir ve açıkçası tarihi
süreci, siyaset oluşturma süreçlerini, mensubiyet şuurunu vs açıklamakta
kesinlikle yetersizdir.
Çünkü kimliklenme, yani insanın
kendisini dünyaya tanıtma biçimi tamamen iradidir. Hiçbir topluluk dünyaya adı
konmuş bir hayvan sürüsü olarak gelmez. Kimliklenme bir eylemdir. İnsanların
nasıl olması gerektiğini kendileri belirlediği bir etkin/aktif yürütülen süreçtir.
Bütün bunlardan dolayı “Türk”,
dünyaya siyasi, askeri, kültürel bir etki yapmış, böyle bir etki yapmayı seçmiş
bir topluluğun “siyasi kimliklenmesidir.” Siyasi bir kimliklenme de antropolojik/ırksal
verilerle açıklanamaz.
Demek ki Türklükten bahsederken
üzerinde asıl konuştuğumuz kimlik, tarih, devlet, ordu oluşturmuş bir siyasi kimliktir
ki bu da tarih içinde kesintisiz devam eden gerçek kimliğimizdir.
“Türk kimdir?” sorusunun cevabı,
haplotiperde, soy ilişkilerinde sınırlı bir ölçüde bulunabilir. Oysa bu sorunun
cevabı, benzer şekilde teşkilatlanmış, benzer şekilde savaşmış, benzer
değerleri savunmuş, sahiplenmiş bunları ortak bir siyaset çatısında birleştirebilmiş
topluluklara bakılarak verilmelidir.
Az önce sanalağda “Siyaset-i Füruset”’i bir arayayım dedim. Bu günler de Ali Bey
Hüseyinzade’nin hakkında çalışıyorum.
Tabii arama motorununanlayabildiği en yakın şey “siyaset felsefesi”
oldu.
Bir kitapçı sayfasında siyaset
felsefesi kitaplarının arasına düştüm.
Düşmez olaydım. Bir de baktım ki
siyaset felsefesi denen şey Marksizm dininin tefsir kitaplarından ibaret! Uzun,
tumturaklı, açıkça anlamsız ve saçma cümlelerin üst üste yığıldığı bir alay
tanıtımla Marxyeniden ısıtılıp
pazarlanıyor.
Vayefendim aslında Marx bir insanın hem müzisyen
hem ress9am olabilmesinden bahsetmemişmiş de kendi yeteneklerini kendi keyfince
geliştirebilmesi imkânından bahsetmişmiş.
Bir insanın kendi mutluluğunu ve
menfaatini kendi başınaarayabilmesinin
mülkiyetle ilişkisini göremeyip de onunbütün bireysel varlığını “hırsızlık” diye gören ve açıkça bu varlığı “toplum”
denen bir canavara yem edeceğini söyleyen alçak ve katil bir ideolojiden bu
kadarşeyin nasıl tefsir edilebildiğine
şaşıyorum.
Marx’ın iktisat felsefesindeki
sözlerinin temelsiz ve zırva olduğu, henüz 19. YYda ispatlandığı için onun “muhteşem
ekonomi dehasından” falan bahsedilemeyeceğini cümle âlem biliyor. Hal böyle
olunca onun yalnızca “ahlâkî” planda romantikbir müdafaası yapılabilir.
Sorun da odur ki Marx’ı savunmak için
kullandığınız “ahlâk”, kıyasa ve muhakemeye dayalı normatif bir mantık ahlâkıdır. Bu ahlâkın normları da
toplumun verileridir. Toplumun verileri de toplumların öz kültürlerine göre
farklılık gösterir. Onların öz kültürleri de gelişmişlik ve etkileşim
düzeylerine göre farklılık gösterir. Buradaki gelişmişlik sorunlara cevap
verebilmek, hayatın ayrıntılarına nüfuz edebilmek anlamını taşırken etkileşim
de diğer kültürlerle etkileşebilmek yeteneğini anlatır.
Demek ki Marx’ı, Marx’ın kabul
etmediği bir normatif (idealist) ahlâklasavunmak açıkça saçmalıktır.
Gelelim yeni Marksizmin tefsir
kitaplarına. Bu kitaplarda hiçbir cümleyi üçüncü kelimeden ötesine kadar
düzgünce, tutarlı takip edemiyorsunuz. Kullanılan kelimelerin anlamlarıyla ilgili
en ufak bir açıklama da içermiyorlar. Kerameti kendinden menkul cümlelerle
okurun mantığına kesinlikle izin vermeyen,doğrudan düşünce emirleriyle abartılı bir tasvirler yığını sunmaktan
başka bir şey yapmıyorlar.Bu
kitapların tanıtım yazılarını, alıntılarını okuduğumda, aklıma dindarların
okuyup dahiçbir şey anlamadıkları
içinkutsadıkları, önemsedikleri dinî
kitaplar geldi.Belki “ her din mutlaka
dünyevşileşecekti” ama öte yandan “ideolojilerin de gün gelipdinleşeceğini” de,felsefeyi işgal eden bu zırvalar açıkça
kanıtlıyor.
Son günlerde “Adalet Yürüyüşü”
hakkında Ümit Kocasakal’a yöneltilen sosyal medya tepkileri dikkatimi çekti.
Bu tepkilerden bazıları onu, “haklı
bir mücadeleyi eleştiren bir fırsatçı” olarak yargılıyor.
Kocasakal’ın konuyla ilgili iki
yazısını okudum.
Bu yazıları okuyunca Türkiye’deki
siyaset pratiğinin, düşünme
alışkanlığını ve yöntemini nasıl baltaladığını
daha açık anladım.
Öncelikle Kocasakal, “Adalet
Yürüyüşü’ünün” meşruiyetini veya haklılığını sorgulamıyor. Fakat siyasal somut bir eylemin sınırlılığına dikkat çekiyor.
Siyasal eylemler, etkileri kısa
vadeli ve sınırlı eylemlerdir. Genellikle kesin taraftarlık duygularını biler,
keskinleştirir ve etkilerini toplumda yarattıkları istemli ya da istemsiz
ayrışmayla gösterirler. Şurası bir gerçek ki siyasal eylemlerin yasamaya ait
olan kısmı, ülkenin kaderi üzerine elbette kalıcı hasarlar yaratabilir. Buradaki
“siyasal eylemden” kastımız, siyasal partilerin toplumsal tepkileri güdülemek
için kullandıkları, miting, yürüyüş, toplantı gibi kısa süreli eylemlerdir.
“Adalet Yürüyüşü” özünde iyi
niyetli bir eylemdir. Çarpıcı ve özet ifadeler barındıran, sloganik bir eylemdir.
Siyasetin bütün amacı iktidarı
değiştirmektir. Demokratik ülkelerde bunun yolu halkın ikna edilmesidir. Büyük kitlelerin iknaında kullanılabilecek en
etkili yöntem ise slogandır. Sloganlar düşünceleri özetler, dillere pelesenk
edilir, rahat yaygınlaşır ve taraftarlık duygularını güçlendirir.
Bunun yanında basit ve
tekrarlanabilir hareketler de aynı işi görür. Haziran eylemlerindeki “Duran
Adam” bunun tartışılmaz en iyi örneğidir.
Peki ama bir toplumun bütün hayatı sloganlara ve basit eylemlere
indirgenebilir mi? Ya da bir ulusun bütün hayatı siyasetten mi ibarettir?
Türkiye’nin makus talihi Atatürk’ten
sonra ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi, genellikle popülist sağ siyasetçilerin
karşı devrimciliğine bağlanır ve bunda
büyük haklılık payı vardır. Ama asıl sorun bu değildir.
Atatürk’ten kopan Türkiye,
aslında felsefeden ve düşünceden kopmuştur. Türk merkezlibir düşünüş
biçimini siyasete ve akademiyaya benimsetmek isteyen ve özgün bir Türk düşüncesi yaratmak isteyen Atatürk’ten sonra
toplumun bütün hayatı, doğrudan doğruya siyasetçinin cahil keyfiliğine teslim
edilmiştir ki asıl “karşı devrim” budur.
Bir çelişki gibi görünse de bütün
bir hayatı politikadan ibaret hale getiren
“politizm”, kendisi dışındaki bütün örgütleri ve kurumları etkisiz ve anlamsız bir hale getirmiştir.
Böylece Türk Ulusu’nun bütün hayatı,
yasama ve yürütme erklerini ellerinde bulunduran insanların keyfi güç
kullanımlarına terk edilmiştir.
Burada bir parantez açarak kıta
Avarupası’nın Germenik pozitif hukuk
felsefesinin kabulüyle yargının , en nihayetinde kanun yapıcının esiri haline
gelmesi durumunun ortaya çıktığını gördüğümüzde ki bugünkü durum açıkça budur,
artık siyasetçinin müdahale edemediği hiçbir alanın kalmadığı da görülmüştür. “Kanuna hapsedilmiş yargı”, yasa yapıcı insanların kültürleri, bilgi
düzeyleri ve inançlarıyla sınırlanmış yasa yapabilme kabiliyetlerinin lafzına,
mutlak bağımlı olmak halini ifade eder.
Bu yapısal bağımlılık yargının
bir müddet sonra yasama eliyle biçimlendirilip iktidara karşı tamamen etkisiz
bir organ haline gelmesine de sebep
olabilir.
Konu dağılmış gibi görünse de
aslında hayatı politikanın mutlak egemenliğine terk etmek anlamındaki “politizm”,
en nihayetinde, yargıda lafız taassubunu ve esaretini getirdiği gibi toplumsal
hayatta da “olgusal esareti” ortaya çıkarmıştır. “Olgusal esaret” hayatı olgulardan ibaret yaşamak demektir.
Olgusal esaret, hayvansal yaşama en yakın haldir.
Olgusal esaret, insanların ancak ve yalnız en yaşamsal somutluklarla
ilgilenmesi halidir. Genellikle Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ile
meşrulaştırılır.
Bütün hayatı kapsayan ve bütün
hayata hükmeden politika, insanların en nihayetinde ancak ve yalnız sloganlarla
düşünecek ve sloganları anlayabilecek düşünsel seviyeye indirmek için elinden
gelen her şeyi yapar. Nazi Almanyası ve
SSCB’de (ki SSCB’deki durumu kendi gözlerimle
gördüğüm için daha yakından biliyorum) her yerin sloganlarla ve
propaganda afişleriyle doldurulmasının en büyük sebebi budur.
Peki ama politikanın bu mutlak
egemenliği ve tasallutu nasıl engellenir? Bunun yolu hukuktan geçer.
Özellikle bizim gibi az gelişmiş
ülkelerdeki temel sorun, hukukun, yargı
uygulamalarından ibaret sayılmasıdır. Oysa hukuk, “hak ilişkilerine” ve “
temel menfaatlere(haklara) dair bitmeyen bir keşif sürecidir. Dolayısıyla hukuk,
sloganik eylemin aksine çok daha fazla sözcüğe ve düşünceye ihtiyaç duyan
fevkalâde zorlu bir çabadır.
Olgusal esaretin aksine hukuk, “
kavram egemenliğine” dayanır ve ihtiyaç duyar. Kavram egemenliği, hayatı anlamlara dayalı biçimde korumağa yönelik bir
çabadır. Kavram egemenliği, hayatı var eden
düşüncelerin en doğru, gerçeğe en yakın halini bulmak için anlamlar
üzerinde düşünmek işidir. Kavram egemenliği, insan hayatına olguların değil de
varoluşu sağlayan “anlamların” yön vermesi idealidir.
İşte Atatürk’ün Türk uygarlaşması
hedefinin temeli, Türk Ulusu’nun yaşantısının kavram egemenliği içinde
sürdürülmesi hedefidir.
Politizm, bu hedefi yıkarak Türk Ulusu’nun
günlük yaşantısını asgari hayvansal ihtiyaçlarla güdülemek yönetimini benimsemiş
ve ancak hiç taşımadığı, asla sahip
olamayacağı düşünsel yetkinlikle yönetilmesi gereken son derece hassas yasama ve yürütme
faaliyetlerini, en basit bir primat düşünsel seviyesinde ilkelleştirmiştir.
İşte Kocasakal- CHP sözde
çatışmasının temeli bu çelişkili durumdur.
Kocasakal hiç bitmeyecek bir
felsefî eylem ve kavram egemenliği ideali olarak gördüğü hukuksal çabanın
sonucu olarak adaletin korunmasının gereğine işaret ederek kısa vadeli çarpıcı
siyasi eylemlerin bu çabanın enerjisini
tüketebileceğine işaret etmiştir. Politizmin olgusal esaretinin doğal
sonucu olarak da slogan bağımlısı kitlelerin tepkisine maruz kalmıştır.
Türkiye, kitap okumaktan aciz
politikacıların Türkçe’nin felsefe dili olup olmadığına dair ahkâm kesebildiği
geri bir ülkedir. Akıllı tahtaya Türkçe yazamayan politikacıların slogan düzeyindeki orta beyinlerinin, makarnanın olgusallığıyla insanları
esir ettikleri ülkemde, Kocasakal’ın kavram egemenliğine dayalı hukuk ideali elbette
anlaşılamıyor.
Türk milliyetçiliği, bir noktadan
sonra Türkçülüğün içini boşaltmıştır.
Uzaktan ve birazda sisli bir
havada sezebildiğimiz kadarıyla “Türk milliyetçiliği”, kendine “Türkçü” dememenin bir yolu haline
getirilmiştir.
“Türkçü” terimi, özünde, “Türk’ü,
dünyanın merkezi haline getirmek” olarak anlaşılabilir.
Bu, bölünmez bir kavrayışla
dünyayı Türkçe algılamak bilinci ve arzusudur.
Türkçülük öncelikle sosyolojik
bir gerçekliğin gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu gerçeklik de
imparatorlukların salt siyasal güçlerinin toplumsal kimliklenme ihtiyacını
gideremediği, dahası bu ihtiyacın yol açtığı siyasal erk ihtiyacının,
imparatorlukları bölmesi gerçekliğidir.
Dünyada, kendisinden daha büyük
bir toplumsal gerçeklik olmayan nihaî kimliklenme varsa o da “uluslaşma”dır. Bunun sebebi dilin aşılamamasıdır. İnsanlar birbirlerini dille tanır.
Ortak bir dille anlaşan insanlar,
ancak bundan sonra birbirleriyle adalete
dayanan bir ilişki kurmayı tasarlayabilir. İşte uluslaşma, insanlar arasında bu
tasarının gerçekleştirilebileceği tek kimliklenme biçimidir.
Bu yüzden de Türkçülük, toplumsal
temelde edinilebilecek en geniş algılama
biçimi olan uluslaşmayı esas alarak dünyanın merkezine Türk’ü koyar.
Bunun “pratik” sebebi diplomasidir. Çünkü diplomasi ancak ve
yalnız “uluslar arasında” vardır ve mümkün olabilir.
Gelin görün ki “Türk
Milliyetçiliği” , “millet” kelimesini Osmanlıca’daki “ümmet” karşılığıyla örtüştürerek
işin içine “dinî” bakışı da sokmuş, Türkçülüğü tabiri caizse sulandırmıştır. Bunun sebebi, dünyaya “din gözüyle”, “Müslüman
gözüyle” ya da “ümmet gözüyle” de
bakılabileceğini sanmasıdır.
Oysa dünyada ümmet gibi bir
gerçeklik olmadığı gibi dünyaya hem ulus hem ümmet gözüyle bakabilmek de mümkün
değildi.
Ziya Gökalp’in “Türkçülük” dediği
bakış ve tavır, siyasi bir sığlıkla “ Türk milliyetçiliği” haline
getirildiğinde, bunun alt metnindeki felsefe; “Dünyaya Müslümanlaşmış bir
Orta Asya kavminin gözünden bakmak”
haline geliyordu.
Oysa dünyaya “Müslüman” gözüyle
bakmakla Türk olarak bakmak arasında fark vardı.
Öncelikle dünyaya Türk olarak
bakmanın felsefi bir bütünlüğü varken “Müslüman olarak bakmanın” hiçbir felsefi
bütünlüğü, mantığı, tarihi ve kültürel alt yapısı yoktu. Bunun sebebi de
Müslümanlığın, “kültürü aşamaması” idi.
Bugün Müslümanlık denen şey Arap kültüründen ibrettir. Öyle ki Arap kabileciliği,
tevhid inancının ulusal yorumlarla, geleneklerle yaşanmasına dahi “bidat”
terimiyle hatta “küfür” diyerek karşı çıkacak kadar yobaz ve kıyıcıdır. Bu
yüzden de dünyada bir ümmet meydana getirebilecek “standart İslam” diye bir şey
var olamadı ve olamayacaktır da.
Türk milliyetçiliği denen tavrın
felsefesinde, yapılanmasında dinin ayrılmaz bir yeri vardır. Öyle ki Türk
milliyetçiliği dini, uluslaşmanın temellerinden biri sayar. Oysa tarihin büyük
bir bölümünde din, ancak
hanedanların nüfuz
mücadelelerinde kullanılan siyasi bir tercihten ileri gidememiştir.
Türk Milleti’nin yaşayışında
dinin önemi, dinin kendi öneminden ya da ululuğundan gelmemiştir. Dünyada hiçbir ulus dinine kendi ulusal/
millî ögelerini ve millî bakışını Türkler kadar çok ve belirgin yerleştirmemiştir.
Kısacası İslâm Türk’ü ne yüceltmiş ne de onu zenginleştirmiştir. İslâm ancak
Türklerle karşılaştıktan sonra insanî ve müşfik bir öze sahip olabilmiştir.
İslâm, ancak Türk’ün ona verdiği anlam kadar yücelebilmiştir.
Oysa “Türk Milliyetçiliği” denen
siyasal bakış, Türk’ü, İslâm’ın “altına “yerleştirerek
İslâm’ı, Türk’ten büyük, Türk’ü aşan bir felsefi kategori olarak kabul etmiştir
ki bunun siyasal sonucu, MHPli denen siyasal milliyetçilerin, bugün en nihayetinde siyasal ümmetçiliğin toplumsal cephanesi
haline gelmesi olmuştur.
İşte “Türk Milliyetçisi” denen
daha ziyade siyasal bakışa sahip “ana
kitle”, dünyaya “derenin Arap yanından”
bakmayı tercih eden kitledir
“Türk Milliyetçiliği”, dünyaya
bölünmez bir Türk bakışıyla bakmanın, dini millete feda etmek olacağını
sanan, dünyaya dinle bakılmazsa
cehennemde yanılacağını sanan, dünyaya Türk olarak değil de “Müslüman Türk” olarak
bakarsak şerefli olunacağını sanan büyük bir kitlenin ve siyasi kadronun
felsefi bir şaşılığından başka bir şey değildir.
“Türk Milliyetçiliğinin”
yanlışlığı, bu terimi kullananların yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa
Türk Milleti’ni, dünyadaki üç yüz milyona yakın nüfusuyla bölünmez bir bütün
olarak görüp dini öncelemeksizin, dini
bir hayat ve siyaset tarzı olarak kabul
etmeksizin benimsemek “Türk Milliyetçiliği” teriminin gerçek içeriği olmalıdır.
Çözüm ancak Türk’e dönmektir.
Türk’ün, dini aşan bir toplumsal gerçeklik olduğunu kavramak, işin başıdır.
Şu unutulmamalıdır ki “Türk”,
dine feda edilebilecek basit bir toplumsal kimlik değildir.
Ve yine unutulmamalıdır ki siyasetin nihai hedefi
olan erk ediniminde, ancak bir ve yalnız bir
kimliğe yer vardır. Türk milliyetçileri denen kitle, o yere Türkle
beraber İslâm’ın da oturabileceğini sanan bir kitledir ki bunun cezasını Türk
Ulusu, Müslüman şeriatının kıyıcılığına maruz kalarak çekmektedir. Umalım ki Türk milliyetçiliği denen siyasal tavrın temelindeki “Türk İslam Ülküsü” denen
felsefi şaşılık ve Arapça cennet fırsatçılığı,
Türkiye’den Türk adının silinmesine sebep olmasın.
Kimlik varoluşun ifadesidir.
Varoluş insanın bilincidir. Bilinç kaybında, insanda hayata dair hiçbir irade ve istek kalmaz.
Siyaset bu yüzden, ancak belli bir kimliğe sahip
insanlar arasında yürütülebilen bir “belirleyicilik” işidir. Bu belirleyicilik,
ekonomik telâkkiden, kültürel bakışlara kadar bir dizi farklılığın rekabeti sonucu elde edilir.
Siyasete bu bakış, ancak belli
bir varoluşsal uzlaşma sergilemiş ve belli bir uygarlık düzeyine ulaşmış
toplumlar için geçerlidir. Büyük bir toplumu ilgilendiren siyaset ancak büyük
bir toplum haline gelebilmiş insanlar arasında anlamlı olacaktır.
Kabilelerin gönülsüz beraberliğinden
müteşekkil bir büyük toplumda bütün kabileler adına bir belirleyicilik sergilemek imkânsız
olacaktır.
Bu durumda karşımıza “Nasıl bir
toplum?” sorusu çıkacaktır. Böylesi bir toplum ancak, “değerleri” ,
menfaatlerden daha anlamlı bulan, kan beraberliğinden öte bir değer ve kültür beraberliğini anlayabilmiş
bir toplum olacaktır. Bu nitelikleri haiz toplumlar ancak uluslaşabilmiş
toplumlardır.
Türkiye Türk toplumunun şu an en
önemli sıkıntısı kimlik problemidir. Açıktır ki iktidar sahiplerinden etnik ırkçılara
kadar kalabalık bir grup için Türk kimliği kavranamayacak kadar büyük ve bu
yüzden yok edilmesi gereken bir olgudur. Siyasal İslamcılar ve Kürtçüler “kabile”
ötesi bir toplumsal uzlaşmayı ne yazık
ki kavrayamamaktadır.
Vatansız liberaller, “
metodolojik birey” kabulünün kimliksiz bir insan varoluşunu mümkün kıldığı gibi
bir aptallıkla Türk kimliğine yönelik saldırıları meşrulaştırmışlardır.
Buradaki “vatansız” sıfatı milliyetçi açıdan
açık bir tahkirken liberaller
açısından anlamsızdır. Çünkü onlar için “vatan” zaten anlamsız ve saldırganca bir kavramdır. Oysa aynı liberaller
Türk dışındaki ulusaltı toplulukların “kimlik” probleminin bir tür iç savaş ve
bağımsızlık sorunu haline getirilmesine sessiz kalmışlardır.
Kimlik sorunu, toplumsal
gelişmişlikten ayrı düşünülemez. Toplumsal gelişmişlikse bir teknolojik
ilerlemeden apayrı ve bunu çok daha aşan bir problemdir. Meselâ en son teknolojiyi peşin parayla satın
alabilen Arap kabileleri, toplumsal açıdan son derece geridirler.
Uluslaşmış toplumların
kimliklenmelerinde, tarihsel derinlik ve
gelenek sürekliliği önemli yer tutar. Bu yüzdendir ki Türk düşmanı siyasal İslamcılar ve Kürtçüler,
liberallerin ve sosyalistlerin
desteğiyle sürekli tarihimizi yalanlamaya ve aşağılamaya çalışmaktadırlar.
Siyasal İslamcılar meselâ geleneksel din uygulamalarımızı, “kültürel bir
sapma” olarak görerek bizi bu yüzden Araplaştırmaya çalışmaktadır. Bu anlayış
maalesef Türk İslamcı ana akım siyasal
milliyetçilik tarafından da paylaşılıyor. “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın!”
saçmalığı bu sapmanın en berbat tezahürüdür.
Türk kimliği, din üzerinden Arap kodlarıyla sulandırılırken
Kürt etnisitesinin propagandalarıyla da yavaş yavaş yok ediliyor.
Peki ama kurumların hâlâ ayakta
durmasını nasıl açıklamalıyız o halde?
Kurumlarımız birer birer yıkılıyor
ve bu büyük devletin büyük çöküşündeki yavaşlığı ne yazık ki Türkiye’yi yöneten
kabile idrak edemiyor. Çünkü kimlik kabulünün beyinlerine çizdiği sınır, idraklerini
öyle daraltıyor ki dağarcıkları ulus
olmanın gereklerini barındıramıyor.
Türkiye yakın gelecekte Arap bile
olamayacak ve muhtemelen fiilen Kürt etnik terörüne boyun eğdirilmiş bir
kimliksiz kitle cumhuriyeti olmaya adım adım itiliyor.
Kimse kızmasın ama evet,
karşıyım. Neden mi? Aklı fikri siyasetten menfaat temin etmek olan, yazın
parayı kırıp kışın yatmaktan başka zanaat bilmeyen, koyunları güdüp de koyun
gibi güdülmekte mahzur görmeyen herkesi
küçümserim.
Dağdaki çoban bu ülkenin köylü
tipolojisidir. Onun taşralı/ kasabalı
türü de “Zübüktür”.
Ülkeyi kuran Atatürk ve
arkadaşlarından , Türk milliyetçiliğinin çeşitli düşünürlerine kadar pek
çok vatanseverin köylüyü ululadığı bir
gerçek.
Sorun bahsi geçen kişilerin dönemindeki köy
şartlarıyla Dağdaki çoban’in bugün yaşadığı şartların arasındaki büyük ve aşılamaz fark.
Türk köylüsünün ululandığı
dönemde, köylü yaşayışı, şehir
yaşantısından hemen hemen tamamen kopuktur. Bu dönemde köy toplumu, dışarıya
kapalı ve kendi geleneklerini üreten, kendi çapında medeniyet yaratıcısı bir
toplumdur. Hayatın hemen her anının belli törenlerle biçimlendirildiği bir yaşayış söz konusudur. Halk kültürü bu
dönemde üretken ve sıcaktır.
Oysa özellikle kara yollarının,
ABD’nin petrol politikalarıyla yaygınlaştırıldığı dönemlerden itibaren
köylü, artık “elinin emeğinden” gayrısıyla geçinebileceğini, siyasete
yaslanarak geleneklerin üstünde ayrıcalıklı bir yaşayış sürebileceğini
keşfetmiştir. Zübük tipolojisinin DP
dönemi ile ilişkilendirilmesi tesadüfî değildir.
1950 sonrasında karayolları
köylüleri şehrin konforuyla öyle hızlı buluşturmuştur ki köylü için
geleneklerini seremonilerin vs bir önemi kalmamıştır.
Gelişen iletişim araçları
köylünün, halk kültürünün üretici
yönlerinin törpülenmesine sebep
olmuştur. Köy seyirlik oyunları, halk oyunları, çocuk oyunları yerini önce
radyonun, sonra televizyonun paketlenmiş eğlencelerine bırakmışlardır. Şehrin
kenar mahallelerine yerleşip de elindeki
avcundaki gelenekleri de yitiren köylü
yığınları arabesk ile avunur olmuşlardır.
İş bu kadarla kalsa belki bir
giderilebilir bir hasardan bahsedilebilirdi. Oysa köyden kent göç durmamış ve
hatta artmıştır.
Şehrin konforu köylünün gözünü
kamaştırmıştır. Özellikle Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’da Kürt köylüsü hâlâ elindeki mal varlığını nakde çevirerek kentin
ya da batı ülkelerinin konforuna herhangi bir şekilde eklemlenmek için çırpınmaktadır.
Bu yüzden özellikle Doğu ve Güneydoğu Kürt köylüsü, kendisinden başka bir hayat
süren insanların propagandalarına açık bir hale gelmiştir.
Veya kadınını eve kapamayı
namusun yegâne amacı sayan ama haberlerdeki sunucunun açık saçlarına ve belki
göğüs dekoltesine bakmaktan kendini alamayan köylü erkek için dünya bazen anlaşılamaz bir çelişkiler yumağı
haline gelmiştir.
Karayollarıyla başlayan yıpratıcı
kültür el etkileşim içinde köylü, eski
kapalı toplum yapısını sürdürmek için şeriatçılığın çeşitli şekillerine
bağlanmayı bir çözüm sanmıştır. Dinin emrettiği
tutucu yaşam biçimini, kapalı toplum yapısını sürdürmenin yegâne yolu
olarak görmüştür. Özellikle Süleymancılar gibi
şeriatçı grupların köylerde kurdukları sözde yurtlarda pek çok köylü
çocuğu Arap özentisiyle ve şeriat tutkusuyla şekillendirilmiştir.
Köylü toplumundaki dine dayalı
içe kapanma siyasetin de derhal ilgisini
çekmiştir elbette. Böylece özellikle “sağ” siyaset dine dayalı söylemleriyle
köyleri birer oy paketi olarak görmüştür. Bu dönüşümden, zihniyet açısından
maalesef şehirli olmaktan çok uzak olan
meselâ milliyetçi bir parti olarak MHP bile etkilenmiş, halka Türk
Ülküsünü ve uygarlaşmasını anlatmak yerine halkın hurafelerini kutsayan
fırsatçı ve dalkavukça bir biçimde yaklaşmayı kendince aklîleştirmiştir.
1950 Türk köylüsü için bir kırılma
noktasıdır. Kürt köylüsü hâlâ etnik kabile bilinciyle yaşadığı için onun
yaşantısında değişen şeyler sadece
bu etnik labileci bilinci besleyen
araçların daha modern bir hale gelmesi
olmuştur.
Bugün siyasetin Türk Ulusu’nun
bekası için bir tehdit haline gelmesinin en büyük sebebi, köylünün ve köylü
zihniyetinin topluma egemen olmasıdır.
AKP denen şeriatçı parti, ( AYM 2008 Kararı) kendi içine kapalı köylü
toplum yapısının, yasaları kendince sömürerek
kanserli bir biçimde büyümüş halinden başka bir şey değildir. Bu
partinin Anadolu şehirlerindeki tabanı, zengin veya fakir, apartmanlarında hâlâ
köy yaşantısı sürdüren, kadını dışlamayı
ahlâk sayan, cinsiyet tutuculuğu dışında hiçbir konuda ciddi bir ahlâkî endişe
taşımayan, hileyi şeriyeci bir cemaatten
ibarettir.
Bir kâğıda bir leke bırakmakla
o lekenin sonucu hesap etmek aynı şey midir?
Bu toplumsal yapının, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleriyle de Atatürk ilke ve devrimleriyle de
hiçbir ilgisi yoktur. (Kürt köylülerinin
zaten kendilerini menfaat sağlamak dışında büyük ölçüde bizimle herhangi bir
şekilde “kardeş” vs saymadığını belirtmeliyiz. Çünkü artık toplumsal yarılma
Kürt köylülerinin PKK
propagandasıyla iyice belirgin hale
gelmiştir. Kürt köylü toplumsal yapısı,
etnik teröre, ayrılıkçılığa
desteği, israfa düşkünlüğü, şeriatçılığa yakınlığıyla ayrıca
incelenmesi gereken ciddi bir sorundur.)
Türkiye’de Türk köylüsü,
hükümetlerin gelip geçici oluşları, siyasi heveslerinin ve menfaatlerinin
devletin ve milletin bekasına tesirleri gibi şeyler hakkında asla
düşünmemiştir. Türk köylüsü sadece oyu karşılığında elde edeceği
menfaatle ilgilenmiştir. 1999
seçimlerinde sağın en popüler siyasetçisinin fındık taban fiyatı ile oy satın
almaya çalışması bunun kanıtlarından yalnızca biridir.
Türkiye’de köy toplumu şehre
ölçüsüzce akın etmiştir. Şehrin konforu ölçüsüzce ve kuralsızca sömürülürken bu
konforu yaratan iş bölümüne hiçbir katkı yapılmamıştır. Bunun sebebi köy toplumunun
kapalı yapısındaki iş bölümünün, şehrin karmaşık ve üretici işbölümüyle
kıyaslanamayacak kadar basit olmasıdır.
Diğer yandan kapalı toplum yapısının sürdürülmesi için gereken kuralların
sayısının az ve bu kuralların genellikle pek somut şeyler olmasından ötürü köylü
bireyi için şehrin yaşayışındaki sebep sonuç ilişkileri , korkutucu derecede karmaşıktır. Şüphesiz şehir insanı da
bu ilişkileri bütünüyle kavrayamamıştır fakat
hoşuna gitsin gitmesin, iş bölümündeki her işin şehir yaşayışının
konforu için elzem olduğunu sezecek kadar uygarlaşmıştır.
Türkiye’de Türk köylü toplumsal
yapısı özellikle sağ siyaset tarafından ciddi menfaat temini ile
güdülendirilmiştir. Sebep sonuç
ilişkileri ile sezgisi zayıf ve
menfaatleri ancak kısa vadeli ve neredeyse hayvani düzeyde olan köylü
toplumu siyaseti ancak “devleti seçimler
yoluyla sömürmek” şeklinde anlayabilmiştir. Ne yazık ki CKMP’den dönüşmüş milliyetçi MHP dahi bu yöntemin dışına çıkamamıştır.
Türk köylüsü “sağ” denen dine
dayalı siyasî kampın biri menfaat diğeri
din olan iki söylemiyle kendi ulusal köklerinden ve bilincinden uzaklaştırılmıştır.
Hal böyle olunca Suriye ve Kuzey
Irak Kürt yığışmalarının millî bekamız
üzerindeki tesiri gibi konuları düşünmekten bile uzak kalmıştır. Çünkü din
simsarlarının onlar yerine düşünmeleri ve hatta siyasi yön göstericilikleriyle
köylüler dağdaki çobanın cehaletini, şehirde kalabalık nüfusları ve bulaşıcı dinî
hurafeleriyle şehir yaşantısına egemen kılmışlardır.
Özellikle uydu çanaklarının
yaygınlaşmasıyla yerli, yabancı pek çok
yayına bir anda ulaşabilmenin yarattığı kültür şoku belki de ancak on yıllar
sonra anlaşılabilecektir. Bu yayınlar özellikle Kürt kökenli yurttaşlarda,
yabancılaşmayı ve Türk düşmanlığını
arttırmıştır.
Bugün Türkiye’de köylü toplumu,
verimli ziraatten ve hayvancılıktan koparak şehrin üretimini ekonomik ve insani
olarak sömüren, şehre de uyum sağlayamamış, üretici olmayan kültürünü her yere bulaştıran, akıl yürütmeden
ve vicdani sorumluluklardan uzak bir sağ seçmen kitlesidir.
Bu seçmen kitlesinin, Türk Ulusu’nun
ve devletinin bekası hakkında hiçbir endişesi
yoktur. Milliyetçi siyaset artık bu kitleye dalkavukluk etmekten vazgeçmeli; devletin, bu kitleye
ulusal bütünlüğü benimsetmesi için uygun projeler tasarlamalıdır.
Dağdaki çobanın şehirdeki
insanın, Türk Ulusu’nun kaderi hakkında
keyfî ve cahilce egemenliği basit bir “seçkinlik problemi” değildir; bu
Türk Ulusu’nun hayat memat meselesidir.
Katılırsınız katılmazsınız ama sanırım o ülkenin yarısından çok daha fazla "düşünüyordu"....
Türk milliyetçileri her aykırı
görünen fikir beyanında, birbirine ağız dolusu hakaret etmeye meyilli. Mensuplarının
çoğu maalesef yaşının gerektirdiği olgunluktan yoksun bir camia.
Bunun sebeplerinden biri sanırım
siyasallaşmanın getirdiği yaygınlaşma tutkusuyla ortaya çıkan köylüleşme.
Bu köylüleşme ile birlikte milliyetçilik,
erkeklerin icra ettiği bir köy odası etkinliği haline gelmiş.
Böylece köylülüğün getirdiği iki
problem, milliyetçi camiayı inanılmaz derecede geri bırakmış.
Bu problemlerden biri “erkeklik”
rolünde köylülüğün etkinleşmesi…
Diğeri de bütün fikri faaliyetlerde
köylü “siyasetçiliğinin” egemen olması.
Problemlerin ilki bizi, gerekli
medeni ilişkileri kurmakta zorlanan, ancak benzerleri arasında rahat edebilen
bir erkek tipine yöneltmiştir.
Köylü erkek tipimiz, “kadına
egemen”, ailenin tek reisi, her şeyi
bilen, herkesi güden, zor kullanmaya eğilimli, savaşkan, tahammülü az bir erkek idealine göre oluşturulmuş. Aslında bu tip, psikolojik
anlamda incelendiğinde, hayata uyumunda problem taşıyan, yetişkinliğe girememiş,
en fazlası ergen bir erkek karakteri ortaya çıkar.
Bu tip erkek sürekli pohpohlanmak
ister. Kendisine itaat edilmesini ister. Hayatı tamamen kendi bildiğince
düzenlemek ister. Tipik bir milliyetçi erkek, adını koymak istemse de “El ne
der?” korkusunda ifadesini bulan şeriatçı, köylü ilmihal dindarlığı ile hareket
eder.
Bundan dolayı milliyetçilerin
kahir ekseriyeti toplantılara, sosyal ortamlara karılarını götürmez.
Hayatındaki önemli ve hatta önemsiz hemen hiçbir kararda karısının fikrini
almak gereği duymaz. Çünkü köyünden getirdiği ilmihal Müslümanlığına göre kadın “aklen ve dinen eksiktir.”
Bu yüzden milliyetçi camiada
kadınlar, en fazla kadın kollarında veya “ hanımlar icra heyeti” gibi hilkat
garibesi yerlerde kendilerini oyalamalıdır.
Milliyetçiliğin köylü erkek tipi,
siyaseti de felsefî bir alt yapıyla anlamak yerine bir oy avcılığı olarak
görür. Ama meselâ iktidar olduğunda neyi nasıl düzeltmesi gerektiğine dair hiçbir
fikri yoktur. Çünkü milliyetçi erkeğin kendi köyü dışında bir dünyası veya ufku
yoktur! Bu yüzendir ki ancak iki bin yılda bir gelebilecek bir iktidar fırsatını
yakalayabilmiş MHP’nin, Türk siyasetindeki
genel kadrolaşma işiyle iyilik dağıtmak dışında hiçbir faaliyeti
maalesef olmamıştır.
Dolayısıyla erkeklerle yürütülen köy
kökenli milliyetçi siyasetin içinde, sinemanın, tiyatronun, edebiyatın, resmin
vs bütün yeri, bu siyasete verdiği fayda
kadardır. Onun içindir ki bu gün bir türlü milliyetçi siyasetten bağımsız bir
sanat etkinliği düzenlemek işi milliyetçilerin aklına bile gelmemekte. Onun
içindir ki meselâ Emine Işınsu dışında tek bir kadın yazarı yoktur milliyetçi
camianın. Sevinç Çokum bugün hâlâ bir
şeyler yazmakta mıdır o da meçhuldür.
İşin kötü tarafı, bu köylü erkeği
egemenliği, milliyetçiler arasında kadınlarca da benimsenmiştir. Bunun da
sebebi, neredeyse genlerimize işlemiş olan ilmihal Müslümanlığıdır. Dini
ilmihal dışında anlamaktan ürken köylü kafası, şehre geldiğinde yalnızca daha
şiddetli bir değişimin şokuyla daha hızlı bozulmuştur. Yoksa köylülüğün kapalı
toplum zihniyeti hâlâ yerli yerinde durmaktadır: “Şeriata/ ilmihale bağlı Müslüman erkeğin
güttüğü toplum!”
Bu durum, milliyetçileri, toplumun geri kalanından ciddi biçimde
yalıtmaktadır. Milliyetçiler, büyük ölçüde, kendilerinden çekinilen, kaba saba,
görgüsüz, tahammülsüz, düşüncesiz, duyarsız, ilkel insanlar olarak kabul
edilmektedir.
Çünkü köylü erkeğinin Durkheim
okumuş Gökalp’i, Rus İhtilali’ini yaşamış Akçura’yı, Togan’ı, Ağaoğlu’nu, “Dilde, işte,
fikirde birlik!” diyen Gaspıralı’yı
anlaması mümkün değildir. Bütün
bunların ötesinde, anasının ak sütü gibi helal telif ücretine, misafirlerini
yanında bakmaktan ar eden Atsız’ın şehirli nezaketini kavramasını beklemek
aptallıktır.
Kaldı ki o, zaten bu isimleri
tanımaya dahi ihtiyaç duymamaktadır. Peki bu isimlerin özelliği nedir? Bu
isimler biz bir köylü toplumu olarak
kendi dar dünyamızda debelenirken dünyanın gidişatını bizzat yaşamış, şehirli
fikir adamlarıdır!
Bugün Türk milliyetçileri bu
ilkel bilinç ve ergen psikolojisiyle en
başta birbirlerine düşmanlık geliştirmekteler. Gün geçmiyor ki birinin geçmişteki bir hatası
yüzüne vurularak itibarsızlaştırılmasın. Bu itibarsızlaştırma, karalama ve
dışlama psikolojisi milliyetçi camianın başat güdüsü!
Çünkü ancak kokusunu ve dokusunu
tanıdığını, sürüsünden belleyen köylü kafasında, soyut düşüncenin
müştereklerinde birleşmek, kişisel zaafların ötesinde bir fikir inşaa edebilmek kabiliyeti gibi şeylere
yer yok!
Bana öyle geliyor ki Türk
milliyetçileri, önce yaşlarının gerektiği olgunluğa ve tahsillerinin
gerektirdiği entelektüel nezakete kavuşmadıkça Türk Milleti’nin sorunlarına
çözüm getirmek bir yana kendi toplumlarında ayrık otu muamelesi görmekten
kurtulamayacaklar.
Çok sevdiğim bir çocukluk
arkadaşım bana “Doğu ve Güneydoğu’da CHP li olarak PKK’ya terörist
demenin, partiye oy kaybettireceğini” söyledi.
Bu söz, açılım denen “Apolojik
İhanet tasarısına” barış diyen, PKKnın ideolojik kardeşi gibi davranan CHP için
normaldi aslında. O bakımdan çok da anormal gelmiyor bana. En nihayetinde Kürt
solunu koynunda besleyen bir partiden bashediyoruz.
Ama üzücü olan yan hâlâ CHP’nin kendisini Atatürk’ün
partisi olarak satmaya devam etmesidir.
Kubilay için Menemen’i yakmayı göze
alan, Dersim’de Kürt eşkıyasının ağa babalarının devletçilik özentisine son
veren Atatürk’ün milliyetçi kararlılığıyla CHP’nin Kürtçü sempatizanlığı aynı
partide nasıl barınabiliyor, doğrusu merak ediyorum.
Bir şey daha var ki o beni daha
derinden üzüyor. O da CHP gibi sözde ilkeli bir ideoloji partisinin temel
endişesinin “oy” olması. Bir siyasi partinin başka ne gbi bir endişesi olabilir
ki değil mi?
Siyaseti “Ne pahasına olursa
olsun oy toplamak” haline getiren merkez
sağ belasının mirasını ağzı sulanarak kabul eden bu “devrimciler” partisinin
hali berbat. Ben onun haline de acımıyorum. Neticede partiler geçici şeylerdir.
Ama bir yandan Atatürk’ün partisi
olmak iddiasıyla sürekli seçmeni teşvik edip sonra da Atatürk’ün yüzlerine
tükürmeyeceği ırkçı Kürt eşkıyalarına ve onların yardakçılarına yaranmak için
kırk takla atan, bununla da yetinmeyip Hz. (!) Apo’nun hazırlayıp sunduğu
programdan “Halkların kardeşliğinin” çıkacağını
sanan CHP’in tavrına “ihanet” dememek
için “salaklık” demek istiyorum.
Elbette bir parti oy almaya
çalışacaktır ama hangi şartlarda? Yani ülkesi, egemenliği, ulusu tehlike
altındaki bir partinin, her şey yolundaymış gibi oy hesabı yapması normal
midir? PKK köylerde açık oy attırırken bunlar hiç olmuyormuş gibi Diyarbakır’da
kahve toplantılarıyla CHP’ye oy toplayabileceğini sanan insanlar var.
Dahası PKKnın silahla ortadan
kaldırılmasını, “ülkeyi kana bulamak” olarak görüyorlar. Bilmem ki CHPliler
Kurtuluş Savaşı’ndan ne anlıyorlar? PKK savaş açacağını açıkça söylerken CHP
bundan ne anlıyor? Asıl soru bu!
TRT muhabiri olacak biri, Mısır’da
ölürse Mustafa Sabri denen bir alçağın kabrinde gömülmek istemiş.
Yani?
Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün katline fetva vermiş, alçak bir
işbirlikçi.
Mehmetçik’ten önce yemek yemeyen,
hastalıktan kırılırken askerinin başında harbe girmiş, peygamberin kabri için
Suud kralına kafa tutmuş bir büyük Türk’ü yok etmek istemiş insanlık dışı bir
yaratık…
Kendilerine Müslüman diyen bir
güruh, giyimden kuşama, dilden lidere tapınmaya kadar tamamen tektür,
sürüleşmiş büyük bir kitle.
İnsanın kendi aklıyla ve
vicdanıyla değil de şeyhinin, parti başkanının aklıyla konuşması, belki onu bir
yerlere getirebilir ama bunun bedeli insanlığın kaybedilmesidir.
İslâmcılık denen siyasal
hareket, bu yüzden üyelerinin akıllarını
ve vicdanlarını daha en başından sakatlayarak onları güdülebilir bir sürü
haline getiren insanlık dışı bir vahşet hareketidir.
Üyelerinin dillerini tekleştirip,
muhaliflerinin dillerini kopartarak insanın varoluşunu temsil eden konuşmayı kendi egemenliği için
ortadan kaldıran bir ilkelliktir.
Bu yüzden dincilik bir meşru siyaset tarzı ve yolu
değildir. Siyasete sokulmamalı ve milletin içine dini bir fitne aracı olarak
sokmasına izin verilmemelidir.
İnsanların inandıkları gibi
yaşamaları topluma inandıklarını dayatma hakları olduğu anlamına gelmez.
İnsanın insan olmasına düşman bir
bağnazlık tutumu olarak dincilik, milletin bütün değerlerine ve tarihine
düşman, tekleştirici bir fitne hareketidir.
TRT muhabiri kim, bilmiyorum,
tanımıyorum. Ama ölünce
gömülmek istediği yeri duyunca ben şahsen yurt dışında herhangi bir
hayvan mezarlığının kendisi için en uygun yer olacağını düşündüm.
Bundan beş yıl önce hükümete karşı eleştirilerin haksız olduğunu düşünüyordum. Beş yıl önce bir yazımda “Hükûmetin art niyeti" gibi spekülasyonlarla hükûmetin milletten aldığı hükûmet etmek yetkisi engellenemez. Millet, hükûmetler vasıtasıyla denem- yanılma hakkına sahipse, temel hakların dokunulmazlığına kayıtsız-şartsız bağlılıkla, istediği her politikayı da hayat geçirebilir. Milletin devleti idare etmesi anlamında demokrasiden bahsediyorsak meşru hükûmetlerin seçim dışında değiştirlimesinden başka bütün yolları gayrı meşru ilân etmekten başka bir yolumuz yoktur.” demişim… Yazım hatalarına dokunmadan aktardım… Bu yazı hükümet yanlısı bir yazı mıdır? Yazıdaki “milletçe yetkilendirilmiş bir hükümeti” desteklemek anlamında evet… Peki bu zaman zarfında fikirlerim değişti mi? Aslında benim fikirlerimde bir değişme yok. Değişen, hakkında hüsn-ü zan beslediğim hükümet ve onun seçmen kitlesi. Bir Türk hükûmeti hakkındaki yukarıdaki satırları yazdığımda, henüz bir hükümetin milletleşmeyi inkâr edebileceğini, Türk adına alenen düşmanlık edebileceğini düşünemiyordum. Bana göre Türk Milleti’nin seçtiği hiçbir hükûmet, onun egemenlik hakkını tartışmaya açmaz, varlık sebebi olan değerleri “ayaklar altına almazdı”. Bundan dolayı onun “muhafazakâr” olmasında hiçbir sakınca yoktu. Sonuna kadar hükümetin “iyi niyetine” güvenilmesi gerektiğini düşünmüştüm ve aslında her Türk hükümeti için aynı şeyi düşünüyorum. Sonra ne oldu? Birer dil sürçmesi gibi başlayan vatansızlık beyanları arttıkça arttı. 2007’de Van’da ancak küçük bir panelvanla cılız bir propaganda yürüten PKK yandaşları gitgide daha güçlü konuşmaya başladı, sonra 2011 seçimlerinde, parmaklarında gümüş yüzükler taşıyıp da dindar olduklarını belli eden ayyıldızlı kokart taşıyan polislerimizin önünden, kocaman otobüslerle “Vur gerilla vur!” diye marş çalarak geçebilecek cürete ulaştılar. Ben liberal demokrat ilkeler gereği, kuvvetler ayrılığına saygıyla hükümetin herhangi bir davaya ilgisiz olacağını düşünürken ellerine devlete karşı silâh almamış insanlar, bizzat başbakanın savcılığında yargılanmaya başladı. Ben insan hakları insanlar içindir sanırken bebek katillerine anayasa taslağı soruldu. Ben liberal demokrasi gereği, “Ordu göreve!” pankartı açanlara kızarken darbelerden korunmasını istediğim Türk hükümeti, etnik ırkçılarla beraber Türk Ordu’sunu “soykırımcı”, “işgalci” olarak itham etmeye başladı. Ben AYM’nin hükûmete karşı önyargılı olduğunu düşünürken yargıdaki kadrolaşma “Allah’ım verdikçe veriyor!” sevinç nidalarıyla doruğa ulaştı. Ben insanların dindarlıkları yüzünden siyasetten dışlanmaması gerektiğini düşünürken meşruiyetini korumaya çalıştığım Türk hükümeti, insanların dinine imanına hakaret eden bir kindarlık siyasetine girişti. Ben başörtüsünün engellenmemesi gerektiğini düşünürken bir de baktım, çevremde genç kızlar türban takmaları için maaşa bağlanır olmuş… Ben liberal demokrasinin gereği olarak hükümetlerin, milletin vergi havuzunu çarçur etmesine karşı çıkarken bir de baktım, Cuma namazlarına helikopterle gidiliyor. Vakit geçti, insanlar değişti. Değişim normal olmadı. İnsanlar aşırılığa, kine ve nefrete yöneldi. İnsanlar kuralsızlığı ve gücü benimsedi. Böyle bir toplumda görüyorum ki artık ilkenin de bir kıymeti kalmadı. Bu ilkellik, midesinden düşünen cahil bir toplumun balık hafızasından beslendi, bugünlere geldi. Ben değişmedim ama devran değişti.