siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2023 Çarşamba

Hangi Türklük?



Sanalağda Youtube videolarını tararken İlber Hoca’ya sık sık “Türk kimdir?” sorusunun sorulduğunu gördüm.

 

O da başlıyor antik çağlardan anlatmaya, ayrıntıların arasında, Türk’ün ne olduğunu unutuyoruz.

 

Buradaki asıl hata, bir akademisyene popüler sorular sorulması.  İlber Hoca  sazı eline alınca konuyu en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Öyle bir noktaya geliyoruz ki ortada Türk falan kalmamış. Çünkü hoca akademik bir tez savunma mantığıyla konuşuyor.

 

Fakat burada başka bir noktaya bakmak lazım.

 

Meselâ Fatih Altaylı ona “Hocam Türk kimdir?” diye sorduğunda, hoca, Türk diye adlandırılan toplulukların antropolojisine dalıveriyor. Hal böyle olunca bir bakıyoruz ki Türk denen topluluklar belki de çok farklı kalıtsal kökenlerden gelen karman çorman bir yığın gibi görülmeye başlıyor.

 

Oysa soru bunların açıklanması için sorulmuyor. “Biz neden kendimizi Türk diye biliriz?”  Asıl sorulması gereken soru bu.

 

Çünkü insan topluluklarının antropolojileri ile kimliklenmeleri apayrı olgular. Kimlik, hem toplulukların kendi bilinçleriyle hem de diğer topluluklarla ilişkileriyle ilgili bir olgu. Oysa antropoloji, salt biyolojik bir etiketleme işi.  Kendilerini Türk diye bilen toplulukların kafataslarının birbirine benzemesi, onların Türklüğünden dolayı değil. Biz önce bu insanların dünyaya bıraktıklarını görüyor, eserlerine göre kimliklenmelerini anlıyor sonra da bu insanların “parmak izi” sayılabilecek biyolojilerini inceliyoruz.

 

Dünyanın bir yerinde hiçbir eser bırakmamış bir insan topluluğunun salt antropolojisine baksak böyle bir topluluğun kimliği hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz.

 

Demek ki insan toplulukları “söyledikleri”, “anlattıkları” sayesinde tanınabiliyor.

 

O halde  kimliklenme de insanların kendilerini nasıl anlattıklarına bakılarak ortaya konuyor.

 

Yani antropolojiye bakılarak köken tayini yapmak aslında ancak arkeolojik veya yazılı eserlerle desteklendiğinde bir anlam ifade ediyor.

 

Dolayısıyla “falancalar aslında Mongoldur, falancalar aslında Tunguzdur” gibi hükümler  antropolojik kimliklemedir ve açıkçası tarihi süreci, siyaset oluşturma süreçlerini, mensubiyet şuurunu vs açıklamakta kesinlikle yetersizdir.

 

Çünkü kimliklenme, yani insanın kendisini dünyaya tanıtma biçimi tamamen iradidir. Hiçbir topluluk dünyaya adı konmuş bir hayvan sürüsü olarak gelmez. Kimliklenme bir eylemdir. İnsanların nasıl olması gerektiğini kendileri belirlediği bir etkin/aktif yürütülen süreçtir.

 

Bütün bunlardan dolayı “Türk”, dünyaya siyasi, askeri, kültürel bir etki yapmış, böyle bir etki yapmayı seçmiş bir topluluğun “siyasi kimliklenmesidir.” Siyasi bir kimliklenme de antropolojik/ırksal verilerle açıklanamaz.

 

Demek ki Türklükten bahsederken üzerinde asıl konuştuğumuz kimlik,  tarih, devlet, ordu oluşturmuş bir siyasi kimliktir ki bu da tarih içinde kesintisiz devam eden gerçek kimliğimizdir.

 

“Türk kimdir?” sorusunun cevabı, haplotiperde, soy ilişkilerinde sınırlı bir ölçüde bulunabilir. Oysa bu sorunun cevabı, benzer şekilde teşkilatlanmış, benzer şekilde savaşmış, benzer değerleri savunmuş, sahiplenmiş bunları ortak bir siyaset çatısında birleştirebilmiş topluluklara bakılarak verilmelidir.

 

 

 

 

5 Haziran 2021 Cumartesi

Hocam Bana Ekmek Arası Az Marksizm Tefsir Et N’olur!

 


Siyaset Felsefesi  Zırvaları

Az önce sanalağda  “Siyaset-i Füruset”’i  bir arayayım dedim. Bu günler
de Ali Bey Hüseyinzade’nin   hakkında çalışıyorum.

 

Tabii arama motorunun  anlayabildiği en yakın şey “siyaset felsefesi” oldu.

 

Bir kitapçı sayfasında siyaset felsefesi kitaplarının arasına düştüm.

 

Düşmez olaydım. Bir de baktım ki siyaset felsefesi denen şey Marksizm dininin tefsir kitaplarından ibaret! Uzun, tumturaklı, açıkça anlamsız ve saçma cümlelerin üst üste yığıldığı bir alay tanıtımla Marx  yeniden ısıtılıp pazarlanıyor.

 

Vay  efendim aslında Marx bir insanın hem müzisyen hem ress9am olabilmesinden bahsetmemişmiş de kendi yeteneklerini kendi keyfince geliştirebilmesi imkânından bahsetmişmiş.

 

Bir insanın kendi mutluluğunu ve menfaatini kendi başına  arayabilmesinin mülkiyetle ilişkisini göremeyip de onun  bütün bireysel varlığını “hırsızlık” diye gören ve açıkça bu varlığı “toplum” denen bir canavara yem edeceğini söyleyen alçak ve katil bir ideolojiden bu kadar  şeyin nasıl tefsir edilebildiğine şaşıyorum.

 

Marx’ın iktisat felsefesindeki sözlerinin temelsiz ve zırva olduğu, henüz 19. YYda ispatlandığı için onun “muhteşem ekonomi dehasından” falan bahsedilemeyeceğini cümle âlem biliyor. Hal böyle olunca onun yalnızca   “ahlâkî” planda  romantik  bir müdafaası yapılabilir.

 Sorun da odur ki Marx’ı savunmak için kullandığınız “ahlâk”, kıyasa ve muhakemeye dayalı normatif  bir mantık ahlâkıdır. Bu ahlâkın normları da toplumun verileridir. Toplumun verileri de toplumların öz kültürlerine göre farklılık gösterir. Onların öz kültürleri de gelişmişlik ve etkileşim düzeylerine göre farklılık gösterir. Buradaki gelişmişlik sorunlara cevap verebilmek, hayatın ayrıntılarına nüfuz edebilmek anlamını taşırken etkileşim de diğer kültürlerle etkileşebilmek yeteneğini anlatır.

Demek ki Marx’ı, Marx’ın kabul etmediği bir normatif (idealist) ahlâkla  savunmak açıkça saçmalıktır.

Gelelim yeni Marksizmin tefsir kitaplarına. Bu kitaplarda hiçbir cümleyi üçüncü kelimeden ötesine kadar düzgünce, tutarlı takip edemiyorsunuz. Kullanılan kelimelerin anlamlarıyla ilgili en ufak bir açıklama da içermiyorlar. Kerameti kendinden menkul cümlelerle okurun mantığına kesinlikle izin vermeyen,  doğrudan düşünce emirleriyle abartılı bir tasvirler yığını sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar.   Bu kitapların tanıtım yazılarını, alıntılarını okuduğumda, aklıma dindarların okuyup da  hiçbir şey anlamadıkları için  kutsadıkları, önemsedikleri dinî kitaplar geldi.  Belki “ her din mutlaka dünyevşileşecekti” ama öte yandan “ideolojilerin de gün gelip  dinleşeceğini” de,  felsefeyi işgal eden bu zırvalar açıkça kanıtlıyor.

2 Temmuz 2017 Pazar

Türkiye’de Felsefe-Siyaset Çatışması




Vurun Kocasakal’a!

Son günlerde “Adalet Yürüyüşü” hakkında Ümit Kocasakal’a yöneltilen sosyal medya tepkileri dikkatimi çekti.

Bu tepkilerden bazıları onu, “haklı bir mücadeleyi eleştiren bir fırsatçı” olarak yargılıyor.

Kocasakal’ın konuyla ilgili iki yazısını okudum.

Bu yazıları okuyunca Türkiye’deki siyaset pratiğinin,  düşünme alışkanlığını ve yöntemini nasıl baltaladığını  daha açık anladım.

Öncelikle Kocasakal, “Adalet Yürüyüşü’ünün” meşruiyetini veya haklılığını sorgulamıyor. Fakat  siyasal somut bir eylemin sınırlılığına  dikkat çekiyor.

Siyasal eylemler, etkileri kısa vadeli ve sınırlı eylemlerdir. Genellikle kesin taraftarlık duygularını biler, keskinleştirir ve etkilerini toplumda yarattıkları istemli ya da istemsiz ayrışmayla gösterirler. Şurası bir gerçek ki siyasal eylemlerin yasamaya ait olan kısmı, ülkenin kaderi üzerine elbette kalıcı hasarlar yaratabilir. Buradaki “siyasal eylemden” kastımız, siyasal partilerin toplumsal tepkileri güdülemek için kullandıkları, miting, yürüyüş, toplantı gibi kısa süreli eylemlerdir.

“Adalet Yürüyüşü” özünde iyi niyetli bir eylemdir. Çarpıcı ve özet ifadeler barındıran, sloganik bir eylemdir.

Siyasetin bütün amacı iktidarı değiştirmektir. Demokratik ülkelerde bunun yolu halkın ikna edilmesidir.  Büyük kitlelerin iknaında kullanılabilecek en etkili yöntem ise slogandır. Sloganlar düşünceleri özetler, dillere pelesenk edilir, rahat yaygınlaşır ve taraftarlık duygularını güçlendirir.

Bunun yanında basit ve tekrarlanabilir hareketler de aynı işi görür. Haziran eylemlerindeki “Duran Adam” bunun tartışılmaz en iyi örneğidir.

Peki ama bir toplumun bütün  hayatı sloganlara ve basit eylemlere indirgenebilir mi? Ya da bir ulusun bütün hayatı siyasetten mi ibarettir?
Türkiye’nin makus talihi Atatürk’ten sonra ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi, genellikle popülist sağ siyasetçilerin karşı devrimciliğine bağlanır ve bunda  büyük haklılık payı vardır. Ama asıl sorun bu değildir.

Atatürk’ten kopan Türkiye, aslında felsefeden ve düşünceden kopmuştur. Türk merkezli bir düşünüş biçimini siyasete ve akademiyaya benimsetmek isteyen ve özgün bir Türk düşüncesi yaratmak isteyen Atatürk’ten sonra toplumun bütün hayatı, doğrudan doğruya siyasetçinin cahil keyfiliğine teslim edilmiştir ki asıl “karşı devrim” budur.

Bir çelişki gibi görünse de bütün bir hayatı politikadan ibaret hale getiren  “politizm”, kendisi dışındaki bütün örgütleri ve kurumları  etkisiz ve anlamsız bir hale getirmiştir. Böylece  Türk Ulusu’nun bütün hayatı, yasama ve yürütme erklerini ellerinde bulunduran insanların keyfi güç kullanımlarına terk edilmiştir.

Burada bir parantez açarak kıta Avarupası’nın  Germenik pozitif hukuk felsefesinin kabulüyle yargının , en nihayetinde kanun yapıcının esiri haline gelmesi durumunun ortaya çıktığını gördüğümüzde ki bugünkü durum açıkça budur, artık siyasetçinin müdahale edemediği hiçbir alanın kalmadığı da  görülmüştür. “Kanuna hapsedilmiş yargı”,  yasa yapıcı insanların kültürleri, bilgi düzeyleri ve inançlarıyla sınırlanmış yasa yapabilme kabiliyetlerinin lafzına, mutlak bağımlı olmak halini ifade eder.

Bu yapısal bağımlılık yargının bir müddet sonra yasama eliyle biçimlendirilip iktidara karşı tamamen etkisiz bir organ  haline gelmesine de sebep olabilir.

Konu dağılmış gibi görünse de aslında hayatı politikanın mutlak egemenliğine terk etmek anlamındaki “politizm”, en nihayetinde, yargıda lafız taassubunu ve esaretini getirdiği gibi toplumsal hayatta da “olgusal esareti” ortaya çıkarmıştır. “Olgusal esaret”  hayatı olgulardan ibaret yaşamak demektir. Olgusal esaret, hayvansal yaşama en yakın haldir.

Olgusal esaret, insanların ancak ve yalnız en yaşamsal somutluklarla ilgilenmesi halidir. Genellikle Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ile meşrulaştırılır.

Bütün hayatı kapsayan ve bütün hayata hükmeden politika, insanların en nihayetinde ancak ve yalnız sloganlarla düşünecek ve sloganları anlayabilecek düşünsel seviyeye indirmek için elinden gelen her şeyi yapar.  Nazi Almanyası ve SSCB’de (ki SSCB’deki durumu kendi gözlerimle  gördüğüm için daha yakından biliyorum) her yerin sloganlarla ve propaganda afişleriyle doldurulmasının en büyük sebebi budur.
Peki ama politikanın bu mutlak egemenliği ve tasallutu nasıl engellenir? Bunun yolu hukuktan geçer.

Özellikle bizim gibi az gelişmiş ülkelerdeki temel sorun, hukukun, yargı uygulamalarından ibaret sayılmasıdır. Oysa hukuk, “hak ilişkilerine” ve “ temel menfaatlere(haklara) dair bitmeyen bir keşif sürecidir. Dolayısıyla hukuk, sloganik eylemin aksine çok daha fazla sözcüğe ve düşünceye ihtiyaç duyan fevkalâde zorlu bir çabadır.

Olgusal esaretin aksine hukuk, “ kavram egemenliğine” dayanır ve ihtiyaç duyar. Kavram egemenliği, hayatı  anlamlara dayalı biçimde korumağa yönelik bir çabadır. Kavram egemenliği, hayatı var eden  düşüncelerin en doğru, gerçeğe en yakın halini bulmak için anlamlar üzerinde düşünmek işidir. Kavram egemenliği, insan hayatına olguların değil de varoluşu sağlayan “anlamların” yön vermesi idealidir.

İşte Atatürk’ün Türk uygarlaşması hedefinin temeli, Türk Ulusu’nun yaşantısının kavram egemenliği içinde sürdürülmesi hedefidir.

Politizm, bu hedefi yıkarak Türk Ulusu’nun günlük yaşantısını asgari hayvansal ihtiyaçlarla güdülemek yönetimini benimsemiş ve ancak  hiç taşımadığı, asla sahip olamayacağı düşünsel yetkinlikle yönetilmesi gereken  son derece hassas yasama ve yürütme faaliyetlerini, en basit bir primat düşünsel seviyesinde ilkelleştirmiştir.

İşte Kocasakal- CHP sözde çatışmasının temeli bu çelişkili durumdur.

Kocasakal hiç bitmeyecek bir felsefî eylem ve kavram egemenliği ideali olarak gördüğü hukuksal çabanın sonucu olarak adaletin korunmasının gereğine işaret ederek kısa vadeli çarpıcı siyasi eylemlerin bu çabanın enerjisini  tüketebileceğine işaret etmiştir. Politizmin olgusal esaretinin doğal sonucu olarak da slogan bağımlısı kitlelerin tepkisine maruz kalmıştır.


Türkiye, kitap okumaktan aciz politikacıların Türkçe’nin felsefe dili olup olmadığına dair ahkâm kesebildiği geri bir ülkedir. Akıllı tahtaya Türkçe yazamayan politikacıların  slogan düzeyindeki  orta beyinlerinin, makarnanın olgusallığıyla insanları esir ettikleri ülkemde, Kocasakal’ın kavram egemenliğine dayalı hukuk ideali elbette anlaşılamıyor.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Türkçülüğe Karşı Türk Milliyetçiliği

Türk milliyetçiliği, bir noktadan sonra Türkçülüğün içini boşaltmıştır.


Uzaktan ve birazda sisli bir havada sezebildiğimiz kadarıyla “Türk milliyetçiliği”,  kendine “Türkçü” dememenin bir yolu haline getirilmiştir.

“Türkçü” terimi, özünde, “Türk’ü, dünyanın merkezi haline getirmek” olarak anlaşılabilir.

Bu, bölünmez bir kavrayışla dünyayı Türkçe algılamak bilinci ve arzusudur.

Türkçülük öncelikle sosyolojik bir gerçekliğin gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu gerçeklik de imparatorlukların salt siyasal güçlerinin toplumsal kimliklenme ihtiyacını gideremediği, dahası bu ihtiyacın yol açtığı siyasal erk ihtiyacının, imparatorlukları bölmesi gerçekliğidir.

Dünyada, kendisinden daha büyük bir toplumsal gerçeklik olmayan nihaî kimliklenme varsa o da  “uluslaşma”dır. Bunun sebebi  dilin aşılamamasıdır. İnsanlar  birbirlerini dille tanır.

Ortak bir dille anlaşan insanlar, ancak  bundan sonra birbirleriyle adalete dayanan bir ilişki kurmayı tasarlayabilir. İşte uluslaşma, insanlar arasında bu tasarının gerçekleştirilebileceği tek kimliklenme biçimidir.

Bu yüzden de Türkçülük, toplumsal temelde edinilebilecek en geniş algılama  biçimi olan uluslaşmayı esas alarak dünyanın merkezine Türk’ü koyar.

Bunun “pratik”  sebebi diplomasidir. Çünkü diplomasi ancak ve yalnız “uluslar arasında” vardır ve mümkün olabilir.

Gelin görün ki “Türk Milliyetçiliği” , “millet” kelimesini Osmanlıca’daki “ümmet” karşılığıyla örtüştürerek işin içine “dinî” bakışı da sokmuş, Türkçülüğü  tabiri caizse sulandırmıştır. Bunun sebebi, dünyaya “din gözüyle”, “Müslüman gözüyle” ya da “ümmet gözüyle” de  bakılabileceğini sanmasıdır.

Oysa dünyada ümmet gibi bir gerçeklik olmadığı gibi dünyaya hem ulus hem ümmet gözüyle bakabilmek de mümkün değildi.

Ziya Gökalp’in “Türkçülük” dediği bakış ve tavır, siyasi bir sığlıkla “ Türk milliyetçiliği” haline getirildiğinde, bunun alt metnindeki felsefe; “Dünyaya Müslümanlaşmış bir Orta  Asya kavminin gözünden bakmak” haline geliyordu.

Oysa dünyaya “Müslüman” gözüyle bakmakla Türk olarak bakmak arasında fark vardı.

Öncelikle dünyaya Türk olarak bakmanın felsefi bir bütünlüğü varken “Müslüman olarak bakmanın” hiçbir felsefi bütünlüğü, mantığı, tarihi ve kültürel alt yapısı yoktu. Bunun sebebi de Müslümanlığın, “kültürü  aşamaması” idi. Bugün Müslümanlık denen şey Arap kültüründen ibrettir. Öyle ki Arap kabileciliği, tevhid inancının ulusal yorumlarla, geleneklerle yaşanmasına dahi “bidat” terimiyle hatta “küfür” diyerek karşı çıkacak kadar yobaz ve kıyıcıdır. Bu yüzden de dünyada bir ümmet meydana getirebilecek “standart İslam” diye bir şey var olamadı ve olamayacaktır da.

Türk milliyetçiliği denen tavrın felsefesinde, yapılanmasında dinin ayrılmaz bir yeri vardır. Öyle ki Türk milliyetçiliği dini, uluslaşmanın temellerinden biri sayar. Oysa tarihin büyük bir bölümünde din, ancak  hanedanların  nüfuz mücadelelerinde kullanılan siyasi bir tercihten ileri gidememiştir.

Türk Milleti’nin yaşayışında dinin önemi, dinin kendi öneminden ya da ululuğundan gelmemiştir.  Dünyada hiçbir ulus dinine kendi ulusal/ millî ögelerini ve millî bakışını Türkler kadar çok ve belirgin yerleştirmemiştir. Kısacası İslâm Türk’ü ne yüceltmiş ne de onu zenginleştirmiştir. İslâm ancak Türklerle karşılaştıktan sonra insanî ve müşfik bir öze sahip olabilmiştir. İslâm, ancak Türk’ün ona verdiği anlam kadar yücelebilmiştir.

Oysa “Türk Milliyetçiliği” denen siyasal bakış,  Türk’ü, İslâm’ın “altına “yerleştirerek İslâm’ı, Türk’ten büyük, Türk’ü aşan bir felsefi kategori olarak kabul etmiştir ki bunun  siyasal sonucu,  MHPli denen siyasal milliyetçilerin,  bugün en nihayetinde  siyasal ümmetçiliğin toplumsal cephanesi haline gelmesi olmuştur.

İşte “Türk Milliyetçisi” denen daha ziyade siyasal  bakışa sahip “ana kitle”,   dünyaya “derenin Arap yanından” bakmayı tercih eden kitledir

“Türk Milliyetçiliği”, dünyaya bölünmez bir Türk bakışıyla bakmanın, dini millete feda etmek olacağını sanan,  dünyaya dinle bakılmazsa cehennemde yanılacağını sanan, dünyaya Türk olarak değil de “Müslüman Türk” olarak bakarsak şerefli olunacağını sanan büyük bir kitlenin ve siyasi kadronun felsefi bir şaşılığından başka bir şey değildir.

“Türk Milliyetçiliğinin” yanlışlığı, bu terimi kullananların yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa Türk Milleti’ni, dünyadaki üç yüz milyona yakın nüfusuyla bölünmez bir bütün olarak görüp  dini öncelemeksizin, dini bir hayat ve siyaset tarzı olarak  kabul etmeksizin benimsemek “Türk Milliyetçiliği” teriminin gerçek içeriği olmalıdır.
 
Çözüm ancak Türk’e dönmektir. Türk’ün, dini aşan bir toplumsal gerçeklik olduğunu kavramak, işin başıdır.

Şu unutulmamalıdır ki “Türk”, dine feda edilebilecek basit bir toplumsal kimlik değildir.

Ve  yine unutulmamalıdır ki siyasetin nihai hedefi olan erk ediniminde, ancak bir ve yalnız bir  kimliğe yer vardır. Türk milliyetçileri denen kitle, o yere Türkle beraber İslâm’ın da oturabileceğini sanan bir kitledir ki bunun cezasını Türk Ulusu, Müslüman şeriatının kıyıcılığına maruz kalarak çekmektedir.  Umalım ki  Türk milliyetçiliği denen siyasal  tavrın temelindeki “Türk İslam Ülküsü” denen felsefi şaşılık ve  Arapça cennet fırsatçılığı, Türkiye’den Türk adının silinmesine sebep olmasın.









1 Ağustos 2016 Pazartesi

Millî Kimlik Sorunumuz


Kimlik varoluşun ifadesidir. Varoluş insanın bilincidir. Bilinç kaybında, insanda  hayata dair hiçbir irade ve  istek kalmaz.

Siyaset  bu yüzden, ancak belli bir kimliğe sahip insanlar arasında yürütülebilen bir “belirleyicilik” işidir. Bu belirleyicilik, ekonomik  telâkkiden,  kültürel bakışlara kadar bir  dizi farklılığın  rekabeti sonucu elde edilir.

Siyasete bu bakış, ancak belli bir varoluşsal uzlaşma sergilemiş ve belli bir uygarlık düzeyine ulaşmış toplumlar için geçerlidir. Büyük bir toplumu ilgilendiren siyaset ancak büyük bir toplum haline gelebilmiş insanlar arasında anlamlı olacaktır.

Kabilelerin gönülsüz beraberliğinden müteşekkil bir büyük toplumda bütün kabileler adına  bir belirleyicilik sergilemek imkânsız olacaktır.

Bu durumda karşımıza “Nasıl bir toplum?” sorusu çıkacaktır. Böylesi bir toplum ancak, “değerleri” , menfaatlerden daha anlamlı bulan, kan beraberliğinden öte bir  değer ve kültür beraberliğini anlayabilmiş bir toplum olacaktır. Bu nitelikleri haiz toplumlar ancak uluslaşabilmiş toplumlardır.

Türkiye Türk toplumunun şu an en önemli sıkıntısı kimlik problemidir. Açıktır ki iktidar sahiplerinden etnik ırkçılara kadar kalabalık bir grup için Türk kimliği kavranamayacak kadar büyük ve bu yüzden yok edilmesi gereken bir olgudur. Siyasal İslamcılar ve Kürtçüler “kabile” ötesi bir  toplumsal uzlaşmayı ne yazık ki kavrayamamaktadır.

Vatansız liberaller, “ metodolojik birey” kabulünün kimliksiz bir insan varoluşunu mümkün kıldığı gibi bir aptallıkla Türk kimliğine yönelik saldırıları meşrulaştırmışlardır. Buradaki “vatansız” sıfatı milliyetçi açıdan  açık bir  tahkirken liberaller açısından anlamsızdır. Çünkü onlar için “vatan” zaten anlamsız  ve saldırganca bir kavramdır. Oysa aynı liberaller Türk dışındaki ulusaltı toplulukların “kimlik” probleminin bir tür iç savaş ve bağımsızlık  sorunu haline getirilmesine  sessiz kalmışlardır.

Kimlik sorunu, toplumsal gelişmişlikten ayrı düşünülemez. Toplumsal gelişmişlikse bir teknolojik ilerlemeden apayrı ve bunu çok daha aşan bir problemdir. Meselâ  en son teknolojiyi peşin parayla satın alabilen Arap kabileleri, toplumsal açıdan son derece geridirler.

Uluslaşmış toplumların kimliklenmelerinde, tarihsel  derinlik ve gelenek sürekliliği önemli yer tutar. Bu yüzdendir ki  Türk düşmanı siyasal İslamcılar ve Kürtçüler, liberallerin  ve sosyalistlerin desteğiyle sürekli tarihimizi yalanlamaya ve aşağılamaya çalışmaktadırlar.

Siyasal İslamcılar meselâ  geleneksel din uygulamalarımızı, “kültürel bir sapma” olarak görerek bizi bu yüzden Araplaştırmaya çalışmaktadır. Bu anlayış maalesef Türk İslamcı  ana akım siyasal milliyetçilik tarafından da paylaşılıyor. “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın!” saçmalığı bu sapmanın en berbat tezahürüdür.

Türk kimliği,  din üzerinden Arap kodlarıyla sulandırılırken Kürt etnisitesinin propagandalarıyla da  yavaş yavaş yok ediliyor.

Peki ama kurumların hâlâ ayakta durmasını nasıl açıklamalıyız o halde?

Kurumlarımız birer birer yıkılıyor ve bu büyük devletin büyük çöküşündeki yavaşlığı ne yazık ki Türkiye’yi yöneten kabile idrak edemiyor. Çünkü kimlik kabulünün beyinlerine çizdiği sınır, idraklerini öyle daraltıyor ki  dağarcıkları ulus olmanın gereklerini  barındıramıyor.

Türkiye yakın gelecekte Arap bile olamayacak ve muhtemelen fiilen Kürt etnik terörüne boyun eğdirilmiş bir kimliksiz kitle cumhuriyeti olmaya adım adım itiliyor.


25 Mayıs 2016 Çarşamba

Dağdaki Çobana Karşı Mıyım?



Siz "aptal bir sarışın" görüyor olabilirsiniz...
Kimse kızmasın ama evet, karşıyım. Neden mi? Aklı  fikri  siyasetten menfaat temin etmek olan, yazın parayı kırıp kışın yatmaktan başka zanaat bilmeyen, koyunları güdüp de koyun gibi güdülmekte mahzur görmeyen  herkesi küçümserim.

Dağdaki çoban bu ülkenin köylü tipolojisidir. Onun taşralı/ kasabalı  türü de “Zübüktür”.

Ülkeyi kuran Atatürk ve arkadaşlarından , Türk milliyetçiliğinin çeşitli düşünürlerine kadar pek çok  vatanseverin köylüyü ululadığı bir gerçek.

Sorun  bahsi geçen kişilerin dönemindeki köy şartlarıyla Dağdaki çoban’in bugün yaşadığı şartların  arasındaki büyük ve aşılamaz fark.

Türk köylüsünün ululandığı dönemde,  köylü yaşayışı, şehir yaşantısından hemen hemen tamamen kopuktur. Bu dönemde köy toplumu, dışarıya kapalı ve kendi geleneklerini üreten, kendi çapında medeniyet yaratıcısı bir toplumdur. Hayatın hemen her anının belli törenlerle biçimlendirildiği  bir yaşayış söz konusudur. Halk kültürü bu dönemde üretken ve sıcaktır.

Oysa özellikle kara yollarının, ABD’nin  petrol politikalarıyla  yaygınlaştırıldığı dönemlerden itibaren köylü, artık “elinin emeğinden” gayrısıyla geçinebileceğini, siyasete yaslanarak  geleneklerin üstünde  ayrıcalıklı bir yaşayış sürebileceğini keşfetmiştir. Zübük tipolojisinin DP  dönemi ile ilişkilendirilmesi  tesadüfî değildir.

1950 sonrasında karayolları köylüleri şehrin konforuyla öyle hızlı buluşturmuştur ki köylü için geleneklerini seremonilerin vs bir önemi kalmamıştır.

Gelişen iletişim araçları köylünün,  halk kültürünün üretici yönlerinin  törpülenmesine sebep olmuştur. Köy seyirlik oyunları, halk oyunları, çocuk oyunları yerini önce radyonun, sonra televizyonun paketlenmiş eğlencelerine bırakmışlardır. Şehrin kenar mahallelerine yerleşip de  elindeki avcundaki gelenekleri  de yitiren köylü yığınları arabesk ile avunur olmuşlardır.

İş bu kadarla kalsa belki bir giderilebilir bir hasardan bahsedilebilirdi. Oysa köyden kent göç durmamış ve hatta artmıştır.

Şehrin konforu köylünün gözünü kamaştırmıştır. Özellikle  Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt köylüsü hâlâ elindeki mal varlığını  nakde çevirerek  kentin  ya da batı ülkelerinin konforuna herhangi bir   şekilde eklemlenmek için çırpınmaktadır.

Bu  yüzden özellikle Doğu ve Güneydoğu  Kürt köylüsü, kendisinden başka bir hayat süren insanların propagandalarına açık bir hale gelmiştir.

Veya kadınını eve kapamayı namusun yegâne amacı sayan ama haberlerdeki sunucunun açık saçlarına ve belki göğüs dekoltesine bakmaktan kendini alamayan köylü erkek için dünya  bazen anlaşılamaz bir çelişkiler yumağı haline gelmiştir.

Karayollarıyla başlayan yıpratıcı kültür el etkileşim içinde  köylü, eski kapalı toplum yapısını sürdürmek için şeriatçılığın çeşitli şekillerine bağlanmayı bir çözüm sanmıştır. Dinin emrettiği  tutucu yaşam biçimini, kapalı toplum yapısını sürdürmenin yegâne yolu olarak görmüştür. Özellikle Süleymancılar gibi  şeriatçı grupların köylerde kurdukları sözde yurtlarda pek çok köylü çocuğu Arap özentisiyle ve şeriat tutkusuyla şekillendirilmiştir.

Köylü toplumundaki dine dayalı içe kapanma  siyasetin de derhal ilgisini çekmiştir elbette. Böylece özellikle “sağ” siyaset dine dayalı söylemleriyle köyleri birer oy paketi olarak görmüştür. Bu dönüşümden, zihniyet açısından maalesef şehirli olmaktan çok uzak olan  meselâ milliyetçi bir parti olarak MHP bile etkilenmiş, halka Türk Ülküsünü ve uygarlaşmasını anlatmak yerine halkın hurafelerini kutsayan fırsatçı  ve dalkavukça bir  biçimde yaklaşmayı kendince aklîleştirmiştir.

1950 Türk köylüsü için bir kırılma noktasıdır. Kürt köylüsü hâlâ etnik kabile bilinciyle yaşadığı için onun yaşantısında değişen  şeyler sadece bu  etnik labileci bilinci besleyen araçların  daha modern bir hale gelmesi olmuştur.

Bugün siyasetin Türk Ulusu’nun bekası için bir tehdit haline gelmesinin en büyük sebebi, köylünün ve köylü zihniyetinin topluma egemen olmasıdır.

AKP denen şeriatçı parti,  ( AYM 2008 Kararı) kendi içine kapalı köylü toplum yapısının, yasaları kendince sömürerek  kanserli bir biçimde büyümüş halinden başka bir şey değildir. Bu partinin Anadolu şehirlerindeki tabanı, zengin veya fakir, apartmanlarında hâlâ köy yaşantısı sürdüren, kadını  dışlamayı ahlâk sayan, cinsiyet tutuculuğu dışında hiçbir konuda ciddi bir ahlâkî endişe taşımayan, hileyi şeriyeci bir  cemaatten ibarettir.

Bir kâğıda bir leke bırakmakla
o lekenin sonucu hesap etmek aynı  şey midir?
Bu toplumsal yapının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleriyle de Atatürk ilke ve devrimleriyle de hiçbir  ilgisi yoktur. (Kürt köylülerinin zaten kendilerini menfaat sağlamak dışında büyük ölçüde bizimle herhangi bir şekilde “kardeş” vs saymadığını belirtmeliyiz. Çünkü artık toplumsal yarılma Kürt köylülerinin  PKK propagandasıyla  iyice belirgin hale gelmiştir. Kürt köylü toplumsal yapısı,  etnik teröre,  ayrılıkçılığa desteği,  israfa  düşkünlüğü, şeriatçılığa yakınlığıyla ayrıca incelenmesi gereken ciddi bir sorundur.)

Türkiye’de Türk köylüsü, hükümetlerin gelip geçici oluşları, siyasi heveslerinin ve menfaatlerinin devletin ve milletin bekasına tesirleri gibi şeyler hakkında asla düşünmemiştir.  Türk köylüsü  sadece oyu karşılığında elde edeceği menfaatle  ilgilenmiştir. 1999 seçimlerinde sağın en popüler siyasetçisinin fındık taban fiyatı ile oy satın almaya çalışması bunun kanıtlarından yalnızca biridir.

Türkiye’de köy toplumu şehre ölçüsüzce akın etmiştir. Şehrin konforu ölçüsüzce ve kuralsızca sömürülürken bu konforu yaratan iş bölümüne hiçbir katkı yapılmamıştır. Bunun sebebi köy toplumunun kapalı yapısındaki iş bölümünün, şehrin karmaşık ve üretici işbölümüyle kıyaslanamayacak kadar  basit olmasıdır. Diğer yandan kapalı toplum yapısının sürdürülmesi için gereken kuralların sayısının az ve bu kuralların genellikle pek somut şeyler olmasından ötürü köylü bireyi için şehrin  yaşayışındaki  sebep sonuç ilişkileri , korkutucu  derecede karmaşıktır. Şüphesiz şehir insanı da bu ilişkileri bütünüyle kavrayamamıştır fakat  hoşuna gitsin gitmesin, iş bölümündeki her işin şehir yaşayışının konforu için elzem olduğunu sezecek kadar uygarlaşmıştır.

Türkiye’de Türk köylü toplumsal yapısı özellikle sağ siyaset tarafından ciddi menfaat temini ile güdülendirilmiştir.  Sebep sonuç ilişkileri ile sezgisi zayıf ve  menfaatleri ancak kısa vadeli ve neredeyse hayvani düzeyde olan köylü toplumu siyaseti ancak  “devleti seçimler yoluyla  sömürmek” şeklinde  anlayabilmiştir. Ne yazık ki CKMP’den   dönüşmüş milliyetçi MHP dahi  bu yöntemin dışına çıkamamıştır.

Türk köylüsü “sağ” denen dine dayalı siyasî kampın  biri menfaat diğeri din olan iki söylemiyle  kendi  ulusal köklerinden ve bilincinden uzaklaştırılmıştır.

Hal böyle olunca Suriye ve Kuzey Irak Kürt yığışmalarının  millî bekamız üzerindeki tesiri gibi konuları düşünmekten bile uzak kalmıştır. Çünkü  din  simsarlarının onlar yerine düşünmeleri ve hatta siyasi yön göstericilikleriyle köylüler dağdaki çobanın cehaletini, şehirde kalabalık nüfusları ve bulaşıcı dinî hurafeleriyle  şehir yaşantısına  egemen kılmışlardır.

Özellikle uydu çanaklarının yaygınlaşmasıyla  yerli, yabancı pek çok yayına bir anda ulaşabilmenin yarattığı kültür şoku belki de ancak on yıllar sonra anlaşılabilecektir. Bu yayınlar özellikle Kürt kökenli yurttaşlarda, yabancılaşmayı ve Türk düşmanlığını  arttırmıştır.

Bugün Türkiye’de köylü toplumu, verimli ziraatten ve hayvancılıktan koparak şehrin üretimini ekonomik ve insani olarak sömüren,  şehre de  uyum sağlayamamış, üretici olmayan  kültürünü her yere bulaştıran, akıl yürütmeden ve vicdani sorumluluklardan uzak bir sağ seçmen kitlesidir.

Bu seçmen kitlesinin, Türk Ulusu’nun ve devletinin bekası hakkında  hiçbir endişesi yoktur. Milliyetçi siyaset artık bu kitleye dalkavukluk  etmekten vazgeçmeli; devletin, bu kitleye ulusal bütünlüğü benimsetmesi için uygun projeler  tasarlamalıdır.

Dağdaki çobanın şehirdeki insanın, Türk Ulusu’nun kaderi hakkında  keyfî  ve cahilce egemenliği  basit bir “seçkinlik problemi” değildir; bu Türk Ulusu’nun hayat memat meselesidir.







Katılırsınız katılmazsınız ama sanırım o ülkenin yarısından çok daha fazla "düşünüyordu"....

20 Aralık 2014 Cumartesi

Köyünün Yağmurlarında Yıkanan Erkek Türk Milliyetçisi


Türk milliyetçileri her aykırı görünen fikir beyanında, birbirine ağız dolusu hakaret etmeye meyilli. Mensuplarının çoğu maalesef yaşının gerektirdiği olgunluktan yoksun bir camia.

Bunun sebeplerinden biri sanırım siyasallaşmanın getirdiği yaygınlaşma tutkusuyla ortaya çıkan  köylüleşme.

Bu  köylüleşme ile birlikte milliyetçilik, erkeklerin icra ettiği bir köy odası etkinliği haline gelmiş.

Böylece köylülüğün getirdiği iki problem, milliyetçi camiayı inanılmaz derecede geri bırakmış.

Bu problemlerden biri “erkeklik” rolünde köylülüğün etkinleşmesi…

Diğeri de bütün fikri faaliyetlerde köylü  “siyasetçiliğinin”  egemen olması.

Problemlerin ilki bizi, gerekli medeni ilişkileri kurmakta zorlanan, ancak benzerleri arasında rahat edebilen bir erkek tipine yöneltmiştir.

Köylü erkek tipimiz, “kadına egemen”,  ailenin tek reisi, her şeyi bilen, herkesi güden, zor kullanmaya eğilimli, savaşkan, tahammülü az bir  erkek idealine göre  oluşturulmuş. Aslında bu tip, psikolojik anlamda incelendiğinde, hayata uyumunda problem taşıyan, yetişkinliğe girememiş, en fazlası ergen bir erkek karakteri ortaya çıkar.

Bu tip erkek sürekli pohpohlanmak ister. Kendisine itaat edilmesini ister. Hayatı tamamen kendi bildiğince düzenlemek ister. Tipik bir milliyetçi erkek, adını koymak istemse de “El ne der?” korkusunda ifadesini bulan şeriatçı, köylü ilmihal dindarlığı ile hareket eder.

Bundan dolayı milliyetçilerin kahir ekseriyeti toplantılara, sosyal ortamlara karılarını götürmez. Hayatındaki önemli ve hatta önemsiz hemen hiçbir kararda karısının fikrini almak gereği duymaz. Çünkü köyünden getirdiği ilmihal Müslümanlığına göre  kadın “aklen ve dinen eksiktir.”

Bu yüzden milliyetçi camiada kadınlar, en fazla kadın kollarında veya “ hanımlar icra heyeti” gibi hilkat garibesi yerlerde kendilerini oyalamalıdır.

Milliyetçiliğin köylü erkek tipi, siyaseti de felsefî bir alt yapıyla anlamak yerine bir oy avcılığı olarak görür. Ama meselâ iktidar olduğunda neyi nasıl düzeltmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktur. Çünkü milliyetçi erkeğin kendi köyü dışında bir dünyası veya ufku yoktur! Bu yüzendir ki ancak iki bin yılda bir gelebilecek bir iktidar fırsatını yakalayabilmiş MHP’nin, Türk siyasetindeki  genel kadrolaşma işiyle iyilik dağıtmak dışında hiçbir faaliyeti maalesef olmamıştır.

Dolayısıyla erkeklerle yürütülen köy kökenli milliyetçi siyasetin içinde, sinemanın, tiyatronun, edebiyatın, resmin vs bütün yeri, bu siyasete  verdiği fayda kadardır. Onun içindir ki bu gün bir türlü milliyetçi siyasetten bağımsız bir sanat etkinliği düzenlemek işi milliyetçilerin aklına bile gelmemekte. Onun içindir ki meselâ Emine Işınsu dışında tek bir kadın yazarı yoktur milliyetçi camianın.  Sevinç Çokum bugün hâlâ bir şeyler yazmakta mıdır o da meçhuldür.

İşin kötü tarafı, bu köylü erkeği egemenliği, milliyetçiler arasında kadınlarca da benimsenmiştir. Bunun da sebebi, neredeyse genlerimize işlemiş olan ilmihal Müslümanlığıdır. Dini ilmihal dışında anlamaktan ürken köylü kafası, şehre geldiğinde yalnızca daha şiddetli bir değişimin şokuyla daha hızlı bozulmuştur. Yoksa köylülüğün kapalı toplum zihniyeti hâlâ yerli yerinde durmaktadır:  “Şeriata/ ilmihale bağlı Müslüman erkeğin güttüğü toplum!”

Bu durum, milliyetçileri,  toplumun geri kalanından ciddi biçimde yalıtmaktadır. Milliyetçiler, büyük ölçüde, kendilerinden çekinilen, kaba saba, görgüsüz, tahammülsüz, düşüncesiz, duyarsız, ilkel insanlar olarak kabul edilmektedir.

Çünkü köylü erkeğinin Durkheim okumuş Gökalp’i, Rus İhtilali’ini yaşamış  Akçura’yı, Togan’ı, Ağaoğlu’nu, “Dilde, işte, fikirde birlik!” diyen Gaspıralı’yı  anlaması mümkün değildir.  Bütün bunların ötesinde, anasının ak sütü gibi helal telif ücretine, misafirlerini yanında bakmaktan ar eden Atsız’ın şehirli nezaketini kavramasını beklemek aptallıktır.

Kaldı ki o, zaten bu isimleri tanımaya dahi ihtiyaç duymamaktadır. Peki bu isimlerin özelliği nedir? Bu isimler biz  bir köylü toplumu olarak kendi dar dünyamızda debelenirken dünyanın gidişatını bizzat yaşamış, şehirli fikir adamlarıdır!

Bugün Türk milliyetçileri bu ilkel  bilinç ve ergen psikolojisiyle en başta birbirlerine düşmanlık geliştirmekteler.  Gün geçmiyor ki birinin geçmişteki bir hatası yüzüne vurularak itibarsızlaştırılmasın. Bu itibarsızlaştırma, karalama ve dışlama psikolojisi milliyetçi camianın başat güdüsü!

Çünkü ancak kokusunu ve dokusunu tanıdığını, sürüsünden belleyen köylü kafasında, soyut düşüncenin müştereklerinde birleşmek, kişisel zaafların ötesinde bir  fikir inşaa edebilmek kabiliyeti gibi şeylere yer yok!


Bana öyle geliyor ki Türk milliyetçileri, önce yaşlarının gerektiği olgunluğa ve tahsillerinin gerektirdiği entelektüel nezakete kavuşmadıkça Türk Milleti’nin sorunlarına çözüm getirmek bir yana kendi toplumlarında ayrık otu muamelesi görmekten kurtulamayacaklar.

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Atatürk Aromalı Kürtçülüğün Lezzet Markası: CHP


Çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşım bana  “Doğu  ve Güneydoğu’da CHP li olarak PKK’ya terörist demenin, partiye oy kaybettireceğini” söyledi.

Bu söz, açılım denen “Apolojik İhanet tasarısına” barış diyen, PKKnın ideolojik kardeşi gibi davranan CHP için normaldi aslında. O bakımdan çok da anormal gelmiyor bana. En nihayetinde Kürt solunu koynunda besleyen bir partiden bashediyoruz.

Ama  üzücü olan yan hâlâ CHP’nin kendisini Atatürk’ün partisi olarak satmaya devam etmesidir.

Kubilay için Menemen’i yakmayı göze alan, Dersim’de Kürt eşkıyasının ağa babalarının devletçilik özentisine son veren Atatürk’ün milliyetçi kararlılığıyla CHP’nin Kürtçü sempatizanlığı aynı partide nasıl barınabiliyor, doğrusu merak ediyorum.

Bir şey daha var ki o beni daha derinden üzüyor. O da CHP gibi sözde ilkeli bir ideoloji partisinin temel endişesinin “oy” olması. Bir siyasi partinin başka ne gbi bir endişesi olabilir ki değil mi?

Siyaseti “Ne pahasına olursa olsun oy toplamak”  haline getiren merkez sağ belasının mirasını ağzı sulanarak kabul eden bu “devrimciler” partisinin hali berbat. Ben onun haline de acımıyorum. Neticede partiler geçici şeylerdir.

Ama bir yandan Atatürk’ün partisi olmak iddiasıyla sürekli seçmeni teşvik edip sonra da Atatürk’ün yüzlerine tükürmeyeceği ırkçı Kürt eşkıyalarına ve onların yardakçılarına yaranmak için kırk takla atan, bununla da yetinmeyip Hz. (!) Apo’nun hazırlayıp sunduğu programdan “Halkların kardeşliğinin”  çıkacağını sanan CHP’in   tavrına “ihanet” dememek için “salaklık” demek istiyorum.

Elbette bir parti oy almaya çalışacaktır ama hangi şartlarda? Yani ülkesi, egemenliği, ulusu tehlike altındaki bir partinin, her şey yolundaymış gibi oy hesabı yapması normal midir? PKK köylerde açık oy attırırken bunlar hiç olmuyormuş gibi Diyarbakır’da kahve toplantılarıyla CHP’ye oy toplayabileceğini sanan insanlar var.


Dahası PKKnın silahla ortadan kaldırılmasını, “ülkeyi kana bulamak” olarak görüyorlar. Bilmem ki CHPliler Kurtuluş Savaşı’ndan ne anlıyorlar? PKK savaş açacağını açıkça söylerken CHP bundan ne anlıyor? Asıl soru bu!

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Git Başka Yerde Öl En İyisi

TRT muhabiri olacak biri, Mısır’da ölürse Mustafa Sabri denen bir alçağın kabrinde gömülmek istemiş.
Yani?

Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün katline fetva vermiş, alçak bir işbirlikçi.
Mehmetçik’ten önce yemek yemeyen, hastalıktan kırılırken askerinin başında harbe girmiş, peygamberin kabri için Suud kralına kafa tutmuş bir büyük Türk’ü yok etmek istemiş insanlık dışı bir yaratık…
Kendilerine Müslüman diyen bir güruh, giyimden kuşama, dilden lidere tapınmaya kadar tamamen tektür, sürüleşmiş büyük bir kitle.

İnsanın kendi aklıyla ve vicdanıyla değil de şeyhinin, parti başkanının aklıyla konuşması, belki onu bir yerlere getirebilir ama bunun bedeli insanlığın kaybedilmesidir.

İslâmcılık denen siyasal hareket,  bu yüzden üyelerinin akıllarını ve vicdanlarını daha en başından sakatlayarak onları güdülebilir bir sürü haline getiren insanlık dışı bir vahşet hareketidir.

Üyelerinin dillerini tekleştirip, muhaliflerinin dillerini kopartarak insanın varoluşunu  temsil eden konuşmayı kendi egemenliği için ortadan kaldıran bir ilkelliktir.

Bu yüzden  dincilik bir meşru siyaset tarzı ve yolu değildir. Siyasete sokulmamalı ve milletin içine dini bir fitne aracı olarak sokmasına izin verilmemelidir.

İnsanların inandıkları gibi yaşamaları topluma inandıklarını dayatma hakları olduğu anlamına gelmez.
İnsanın insan olmasına düşman bir bağnazlık tutumu olarak dincilik, milletin bütün değerlerine ve tarihine düşman, tekleştirici bir fitne hareketidir.

TRT muhabiri kim, bilmiyorum, tanımıyorum.  Ama  ölünce  gömülmek istediği yeri duyunca ben şahsen yurt dışında herhangi bir hayvan mezarlığının kendisi için en uygun yer olacağını düşündüm.




28 Şubat 2013 Perşembe

Bir Yanılgı, Bir İtiraf



Bundan beş yıl önce hükümete karşı eleştirilerin haksız olduğunu düşünüyordum. Beş yıl önce bir yazımda “Hükûmetin art niyeti" gibi spekülasyonlarla hükûmetin milletten aldığı hükûmet etmek yetkisi engellenemez. Millet, hükûmetler vasıtasıyla denem- yanılma hakkına sahipse, temel hakların dokunulmazlığına kayıtsız-şartsız bağlılıkla, istediği her politikayı da hayat geçirebilir. Milletin devleti idare etmesi anlamında demokrasiden bahsediyorsak meşru hükûmetlerin seçim dışında değiştirlimesinden başka bütün yolları gayrı meşru ilân etmekten başka bir yolumuz yoktur.” demişim…

Yazım hatalarına dokunmadan aktardım… Bu yazı hükümet yanlısı bir yazı mıdır? Yazıdaki “milletçe yetkilendirilmiş bir hükümeti” desteklemek anlamında evet…

Peki bu zaman zarfında fikirlerim değişti mi? Aslında benim fikirlerimde bir değişme yok. Değişen, hakkında hüsn-ü zan beslediğim  hükümet ve onun seçmen kitlesi.

Bir Türk hükûmeti hakkındaki yukarıdaki satırları yazdığımda, henüz bir hükümetin  milletleşmeyi inkâr edebileceğini, Türk adına alenen düşmanlık edebileceğini düşünemiyordum.  Bana göre Türk Milleti’nin seçtiği hiçbir hükûmet, onun egemenlik hakkını tartışmaya açmaz, varlık sebebi olan değerleri “ayaklar altına almazdı”.

Bundan dolayı onun “muhafazakâr” olmasında hiçbir sakınca yoktu. 

Sonuna kadar hükümetin “iyi niyetine” güvenilmesi gerektiğini düşünmüştüm ve  aslında her Türk hükümeti için  aynı şeyi düşünüyorum.

Sonra ne oldu? Birer dil sürçmesi gibi başlayan vatansızlık beyanları arttıkça arttı. 2007’de Van’da ancak küçük bir panelvanla cılız bir propaganda yürüten PKK yandaşları gitgide daha güçlü konuşmaya başladı, sonra 2011 seçimlerinde, parmaklarında gümüş yüzükler taşıyıp da dindar olduklarını belli eden ayyıldızlı kokart taşıyan polislerimizin önünden,  kocaman otobüslerle “Vur gerilla vur!” diye marş çalarak geçebilecek cürete ulaştılar.

 Ben liberal demokrat ilkeler gereği, kuvvetler ayrılığına saygıyla  hükümetin herhangi bir davaya ilgisiz olacağını düşünürken ellerine devlete karşı   silâh almamış insanlar, bizzat başbakanın savcılığında yargılanmaya başladı.

Ben  insan hakları insanlar içindir sanırken bebek katillerine anayasa  taslağı soruldu.

Ben liberal demokrasi gereği,  “Ordu göreve!” pankartı açanlara kızarken darbelerden  korunmasını istediğim Türk hükümeti, etnik ırkçılarla beraber Türk Ordu’sunu  “soykırımcı”, “işgalci” olarak itham etmeye başladı.

Ben AYM’nin hükûmete karşı önyargılı olduğunu düşünürken yargıdaki kadrolaşma “Allah’ım verdikçe veriyor!” sevinç nidalarıyla doruğa ulaştı.

Ben insanların dindarlıkları yüzünden siyasetten dışlanmaması gerektiğini düşünürken   meşruiyetini korumaya çalıştığım Türk hükümeti, insanların dinine imanına hakaret eden  bir kindarlık siyasetine girişti.

Ben başörtüsünün engellenmemesi gerektiğini düşünürken bir de baktım, çevremde  genç kızlar türban takmaları için maaşa bağlanır olmuş…

Ben liberal demokrasinin gereği olarak hükümetlerin, milletin vergi havuzunu çarçur etmesine karşı çıkarken bir de baktım, Cuma namazlarına helikopterle gidiliyor.

Vakit geçti, insanlar değişti.   Değişim normal olmadı. İnsanlar aşırılığa, kine  ve nefrete yöneldi. İnsanlar kuralsızlığı ve gücü benimsedi. Böyle bir toplumda görüyorum ki artık ilkenin de bir kıymeti kalmadı.

Bu ilkellik, midesinden düşünen cahil bir toplumun balık hafızasından beslendi, bugünlere geldi.

Ben değişmedim ama devran değişti.