liberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
liberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2023 Perşembe

Hayalî İnsanistan Ülkesinde Demokrasi

 


Herkes sanıyor ki dünyadaki makbul ve arzu edilir demokrasiler, kimliksiz, ideolojisiz ve nötr devletlerde ortaya çıkıyor.

 

Bu hayali ya da safsatayı memlekete liberalistler yaydı. Bu liberalizmin kötülüğü mü? Hayır. Çünkü herkesin ağzının suyunu akıtan bütün o müreffeh demokrasilerin hepsi istisnasız. liberal demokrasi…

 

Peki bu ne demek? O ülkelerde herkes canının , istediğini yapabiliyor mu? O ülkelerde vahşi bir kapitalizm herkesi sömürüp fakirleştiriyor mu? Ne tuhaf ki asgari ücretli işçilerin alım gücü bizimkilerle kıyaslanmayacak kadar yüksek.

 

Ama bu başka bir tartışmanın konusu.

 

“Yüksek şatodaki Adam’ın “dizisini seyrediyoruz annemle.

 

Toplumsal kodların farklılığı, dünyaya bakıştaki aykırılıklar ve başka çelişkiler ya da kaçınılmazlıklar sanırım biraz da moralimi bozuyor. Çünkü bir film de bir rüya gibi sizi etkiler. Çünkü şeylerin dimağımızda yarattığı izlenimler aslında onların kendilerinden daha çarpıcı olabiliyor.

 

Öyle bir hayal yaratılıyor ki o hayalî ülkede hiç kimsenin bir kimliği yok. O ülkede herkes sadece insan olduğu için değerli görülüyor. O ülkede, o hayalî ülkede hiç kimsenin sadakat duyduğu bir kimliği, korumak istediği bir kültürü ya da değerleri yok.

 

Elbette o ülkenin dilinin ne olduğu, nasıl belirlendiği ya da o ülkeyi kimin kurduğu, dahası o ülkenin nasıl kurulduğu gibi konulara ise hiç değinilmez. Ya da o ülkede kimin sözünün  geçtiğinden söz edilmez.

 

Bir ülke söz konusu olduğunda bir egemenlikten bahsetmemek mümkün mü?

 

Peki dünyada herhangi bir savaşla ya da mücadeleyle elde edilmemiş bir egemenlik söz konusu mu? Belki ama herkesin bildiği gibi istisnalar kaideyi bozmaz. Bugün haritadaki bir toprak parçasından ibaret olmayan bütün devletler bir savaş veya mücadeleyle kurulmuştur. O halde böylesi yüksek bir bedelle kurulan devletlerin hiçbirinde bu bedeli ödeyen ulusun iradesi dışında bir irade hüküm süremez.

 

İşte bu, egemenliktir. Bazı romantik liberalistler bunun “demokrasi” adına ihmal edilebilecek ya da vazgeçilebilecek bir şey olduğunu savunurlar ama ideolojilerini ödünç aldıkları hiçbir ülkede bu hayal ciddiye alınmaz.

 

Egemenlik, bir ülkede kurucu ulusun, o ülkenin rejimini, toplumsal düzenini, belirleyebilmesi yetkisi demektir. Bu yetki de  ancak başkalarıyla savaşılarak alınır. Ve  bu yetki bir kez alındı mı ancak yine savaşla kaybedilebilir.

 

Bu da demektir ki demokrasiler, kuruldukları ülkelerde, kurucu ulusun parmak izini taşırlar ve bu parmak izi genellikle kanla basılır.  Dolayısıyla “demokrasi” ancak kurucu ulusun varlığıyla anlam kazanır.  Bir ülkede kurucu ulusun adının, kimliğinin ve egemenliğinin o ülkede hukuka ve demokrasiye engel olduğunu düşünmek bu yüzdendir ki ya hamakkattir ya da ihanet.

 

Demokrasi milli egemenliğin üstünde, onu aşkın bir değer değildir.

 

Kısacası hiçbir ulus demokrasi adına ülkesinin bağımsızlık senedine kanla bastığı parmak izinden vazgeçmez.

 

 

18 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye’de Liberaller Sosyolojik Düşünebilir Mi?


 Liberalin birisi bu yazıyı okusa eminim hiçbir şey anlamayacaktır.

Sebebi de şudur: En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim de belki; Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür akvaryum balığı gibi yaşarlar. Dar çevrelerinde birbirlerini gıdıklar ve asla üç saniye öncesini hatırlamazlar.

İyi de bu ne demek?

Türkiye’de liberaller, anneleri cenazede TÜRKÇE MEVLÜT okuturken, helva karıp dağıtırken, yakalarına üzerlik takıp onları büyütmüşken, kısaca onları bir Türk olarak yetiştirmişken edindikleri değerleri  unutmuş en sonunda da bunları inkâr etmiş vatansız, köksüz insanlardır.

Türkiye’de liberaller asker uğurlamasını anlamaz. Bunu Kürt halkına saldırmaya giden insanlara duyulan sevgi zannederler.

Türkiye’de liberaller, çocukların,  ellerindeki Türk Bayrağı’nı dünyanın en güzel süsü olarak sallarken asla yere düşürmemelerini anlayamaz. Bunu “ulus devletin Kürt düşmanı endoktrizasyonu” sanırlar.

Türkiye’de liberaller, 23 Nisanlarda çocukların yurdun dört bucağının kıyafetlerini giyerek ama   en çok asker üniforması giymekten gururlanarak yürümesini “faşist devletin tektipleştiriciliği” sanırlar.

Neden?

Çünkü Türkiye’de liberaller liberalizmi, bütün insanlığın aynı şekilde uygulamasıyla dünyayı kurtaracak bir tür “vahiy gibi görürler. Bu bakışa şaşıyorsanız, bugün liberallerin  neden IŞİD destekçiliğine varan dinci ikiyüzlülüğü meşrulaştırmakla uğraştığına bakabilirsiniz.
"Adalet adına ve  hukuk kalkanı altına saklanan kötü yönetimden daha büyük bir tiranlık yoktur."

Liberalizm bir ideoloji.
 Her ideoloji gibi “muhayyel/metodolojik” ve  ideal sayılabilecek bazı kabuller üzerine kurulu. Bu kabuller, ideoloji denen fikirsel önermenin geçerlilik kaydını  ve şartını ortaya koyuyor. Nedir bunlar? Veya dinci söylemle söyleyecek olursak liberalizmin edille-i şeriyesi nedir?

Hayat, mülkiyet ve  hürriyet haklarına ram bağlılık.
Hukuk devletini savunmak.
Piyasanın serbestliğini savunmak.
Bireyciliği temel haklara dayanarak savunmak.

Bu  deliller bize kimin liberal olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra bunlar aynı zamanda liberalizmin “amentüsüdür”. ( Dinci söylemle yaklaştığımı belirtmiştim.)

Liberalizmin söylediği basittir. Yukarıdaki ilkelere  en çok kim bağlı kalırsa; onun ülkesinde halk mutlu ve müreffeh olur.

Peki bu söylemde  söylenmeyen ama zımnen söylenmiş olan şey ne? Bu önermelerin bir gizli öznesi olmalıdır. Çünkü en nihayetinde bütün devletler  belli başlı iki ideoloji ( Liberalizm ve Sosyalizm) arasında bir yerde durmaktadırlar.

Türkiye’de liberallerin liberalizmden anlayamadıkları şey, liberalizmin amentüsünü yazanların HEPSİNİN birer ULUS DEVLET mensubu olmalarıdır.

Onlar Misesin’den, Mill’ine kadar istisnasız şekilde, uluslaşmış toplumların filozoflarıdır. Ve bu yüzden onlar, “insandan” bahsederken kendi insan standartlarını  esas almışlardır. Onlar için “insan” insan toplumlaşmasının en rafine ve gelişkin şekli olan uluslaşma içinde biçimlenmiş ve kendi ulusal egemenlik alanında yukarıdaki ilkeleri en iyi anlayabilecek akıl sahibi insandır.

Liberaller buna itiraz edebilir ama bu boşunadır. Çünkü maceracı sömürgecilikleriyle dünyanın dört bir yanındaki kabileleri tanımış  modern batılıların Kongo ahalisi için temel hakların anlamının olmadığını düşünemeyecek kadar aptal olmaları imkânsızdı. Eğer bu örnek çok sivri geliyorsa “Biz İnsanlar” diye başlayan o büyük yazıdan sonraki kısmı genellikle görmezden gelirler. We the People of the United States!
Bunun önemi nedir? Bunun önemi, anayasanın sahibi “insanların” kimler olduğunu resmi olarak tanımlamaktır!

Şu söylenebilir “Ama ABD çok ırklı, çok dilli bir yerdir!” Acaba öyle midir? Yoksa felsefe ve hukuk sahibi beyaz insanların, hukuk ve felsefe sorumluluğunu üstlenerek kendi dillerini, siyaset felsefelerini ve toplumsal düzenlerini egemen kıldıkları, Daniel Webster’in 1837’de söylediği gibi Tek Anayasa, tek ülke ve tek yazgı ülkesi midir?

Sadece ABD’nin kuruluşu bile Lockeçu liberal argümanların nasıl bir sosyolojik  şekillenmeye uğradığının en anlamlı örneğidir.

ABD coğrafi bir adı  üstlerine etiket olarak alıp da ırklarının özerk bölgelerinde yaşayan ilkel kabileler koalisyonu değildir.

ABD, beyaz adamın kıtaya getirdiği Anglosakson özgürlük, hukuk devleti idealleri belki yerlilerin katlini durdurmadı ama aynı ilkeler daha sonra  bir iç savaş pahasına köleliğin kaldırılmasını sağladı.

ABD’nin ırk ve kabile bağlılıklarının ötesinde, soyut ilkeler etrafında birleşmiş bir ulus kurmak ideali modern ulusal devletlerin hepsinde vardır. Ve bu aynı zamanda modern uluslaşmanın da temelidir.

Çok sevilen liberal yazarlardan Ayn Rand bal gibi bir Amerikan milliyetçisidir ve ABD’yi bahsi geçen insanlık değerlerinin ve temel hakların yegâne temsilcisi ve koruyucusu olarak görür.

Amerikan yurttaşlarının dünyayı kendilerinden ibaret sanmaları da bunun bir başka örneğidir. Belki buna kötü örnek diyebilirsiniz ama ABD kendi içinde liberal ilkelere bağlılıkta gayet özenlidir ve bunun başkalarınca tartışılmasını asla hoş görmez.

Sorun şudur ki devletleşmek her zaman uluslaşmaya yetmemektedir. Kuzey Irak yığışması bütün ırkçı, etnik saflaştırıcı çabaları ve bürokrasisine rağmen hala bir “Kürt Ulusu” yaratabilmiş değildir ve yaratamayacaktır da…

Çünkü sözde devleti kuran topluluğun uluslaşmaya  müsait bir toplumsal yapısı  ve yeterliliği yoktur.

ABD bütün ırkları “anayasa önünde eşit  birer beyaz adam” haline getirmiştir. Ve ABD bu beyaz adamın ne konuştuğu dili ne egemenliğini  ne de  birliğini tartışmaya açar. ABD’nin beyaz bilincine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve eski bağlılıkları reddetmek  Amerikan vatandaşlık yemininin esasıdır.

Yani? Liberallerin  Yazın tatile veya uluslararası kongrelerine gitmekle övündükleri ABD , hiç de onların sandıkları gibi kimliksiz eşit vatandaşların devleti değildir. Bu Avrupa’nın eli yüzü düzgün bütün liberal demokrasileri için de aynıdır.

Görüldüğü gibi liberallerin sandıkları gibi “ulus-al devletler” ölmemişlerdir ve liberalizmin amentüsüne yer yer aksatarak da olsa en fazla sahip çıkan ülkeler olarak ayaktadırlar. Yani Türk liberallerinin çoğunluğu, sosyoloji cehaletlerinin altında ezilmişlerdir.

Yazıyı ABD’nin “kurucu balarından” Thomas Jefferson’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“ Biz ABD Anayasası’nı hazırlarken bir ulus kurduk.”




26 Eylül 2013 Perşembe

Şairler Nasıl Geçinir?

Memleketimizde şiir bir geçim vasıtası değildir.

Şiir, işi gücü olup da arada kendini ifade etmek isteyenlerin uğraştığı bir tür okur yazar hobisidir.
Oysa batıda şairler başka hiçbir iş yapmadan şiirleriyle geçinir.

Bu, doğu toplumlarında, moderniteyle uyumsuzluğun  sonucunda oluşan, geri kalmışlığın bir  sonucudur.
Modernite estetik bir konfor arayışı, yüzeysel bir görünüm değişikliği değildir.

 Modernite, ferdin, yarattığı her şeyle beraber,  varlığının bir bütün olarak tanındığı dönemlerin adıdır.  BU yüzden postmodern gibi bir terimle aşılabilecek, aşılmış bir anlayış da değildir.

Modernite, insanın salt manevi olarak değil, üretime katkısı ile maddî olarak da bir değer taşıdığı bilincidir.
Modernitenin sosyoekonomik tezahürü sosyalizm değil, liberalizmdir.

Sosyalizm, liberalizmin yarattığı bütün değer kanaatlerini tersine çevirip insan sevgisi adı altında insan varlığını, yarattıklarıyla beraber bedavalaştırıp değersizleştirmek gayretidir.

O yüzdendir ki bütün sosyalist şairler ancak piyasa düzeni içinde, yani kapitalizmde adamakıllı geçinebilmiştir.
Bunun sebebi nedir?

Bunun sebebi, diğer insanların beğenilerine ve ihtiyaçlarına sunulan ve onlardan talep gören her şeyin, insanlar arasında karşılıklı ve serbest olarak değerlendirilebildiği piyasa düzenidir, kapitalizmdir.
Şairlerin para kazanmasını mantıksız bulanlar futboldan, sinemadan ve televizyondan da para kazanılmasını bir türlü anlayamazlar.

Bunu anlayamayanlar, taleplerinin karşılanabilmesinin bazılarına belli maliyetler yüklediğini fark etmeyen insanlardır. Televizyonda maç izlemekten vazgeçtiği takdirde aslında futbolcuların arzını reddettiğini, reddedebileceğinin farkına varmayan insanlar sadece maç seyrederek aslında  futbolculara “Size ihtiyacım var!” mesajı verdiklerini de fark edemezler.

İnsanların fikirlerinin para etmesi demek bir yandan bize türbin  motorlarını, diğer yandan “Anabel Lee’yi” kazandırır.

Medenî memleketlerde, insan beyninin kendisi, basit şeylerden mürekkep/bileşik ve mükemmel güzellikler üretebilmesi sebebiyle potansiyel olarak “değerli” kabul edilir. Bu yüzden de ürettiği her şey muhakkak talep testine sokulur.

Talep testini geçen ürünler de gördükleri talep nispetinde yaratıcılarına para kazandırır.
Geri kalmışlık birilerinin bize emrettiği bir durum değildir.

Geri kalmışlık, insan beyninin üretim potansiyelini değersiz görerek insanların ileri götüren icatlarından, üretimlerinden yararlanamamak ve diğer toplumlardan bu açıdan geride kalmak halidir.
O yüzden şu idrak edilmelidir.

İleri ülkelerde şairler çok kazanır ama o ilerlemeyi sağlayan şey zaten şairlerin çok kazanmasını sağlayan, mülkiyet hakkına duyulan saygıdır.

Veya şöyle söyleyelim: “İleri ülkelerde şairler para kazanmaz. Şairlerin para kazanması sağlanabildiği  için ülkeler ilerler.”


15 Mart 2013 Cuma

Liberal Demokrasi Pratiğinde Metodolojik Bireyden Sapma


Liberalizmin temel değerlerinden biri birey… Bunun anlamı şu: 

Toplumsal düzenler, yapıp ettiklerinin bilincinde olan, sorumluluk sahibi özgür bireylerin eylemlerinin etkileşimi ile meydana geliyor. Bundan dolayı da liberal teori, bu sorumluluk sahibi özgür bireylerin davranışlarındaki genel düzenliliği keşfetmeye çalışıyor. Ve “ metodolojik bireyden” bahsettiğinde de  dünyanın her yerinde görülen  genel davranış  düzenliliklerini anlatmaya çalışıyor.

Bunun ne önemi var? Bunun önemi şu: Herkes için ve her zaman geçerli kuralların yani hukukun uygulanabilmesi için herkes için ve her zaman geçerli insanî davranış düzenliliklerinin anlaşılması gerekiyor.

Öyleyse liberalizmin sorunlarımıza bir türlü çözüm getirememesinin sebebi nedir?

Yanlışlık liberalizmde midir? Yani aslında temel haklar, bireyin korunması, hukuk devleti, sınırlı demokrasi, piyasa ekonomisi gibi kavramlar yanlıştır ve zararlıdır da  insanlar bunu sadece çevrelerine zarar vermek için mi kullanırlar?

Yaygın akıl yürütme, bu değerleri savunduğunu söyleyen batı ülkelerinin,  başkaları için aynı ilkelere uymadığı yönündedir.

Bu doğrudur. Kendilerine benzemeye çalıştığımız, sakatlanmış da olsa liberal demokrasi ile idare edilen ülkeler, söz konusu diğer ülkeler olunca hiç de liberal davranmamaktadırlar.

Aslına bakılırsa onlar liberalizmin  kurucu babası sayılabilecek Adam SMITH’in “Milletlerin Zenginliği’nde”  daha en başta kendilerinden şikâyet ettiği  “kayırmacı ekonominin” başrol oyuncularıdır.

O halde aslında, liberal kuram bir hayal dünyasından mı ibarettir?

Hayır elbette değildir. Liberal kuram insan davranışlarının düzenliliklerinin barış, dürüstlük ve hayata saygıya dayandığı kabulünü geliştirmiştir ki bunun en büyük delili insan neslinin korunması ve kötülüğün istisnaî olmasıdır.
Sorunun iki sebebi var:
Bunlardan birincisi batı ülkelerinin, liberal demokrasiyi kendi gelişmiş toplumlarına özgü bir şey olarak kabul etmeleri. Böylece onlar “metodolojik bireyden” bahsederken kendi toplumlarının bireylerinden bahsederler.

Bu  ciddi bir kibirdir. Aslı da yoktur. Çünkü liberal demokratik ülkelerde bile  seçmenler, ekonomik gerçeklerin ve gerçek yararın  gereklerine rağmen serbest ticaretin kısıtlanmasını kıyasıya talep ederler. AB emeğin ve sermayenin serbest dolaşımı hedefiyle kurulmuş olmasına rağmen bunu aşan bürokratik kitlesiyle üye ülkelerde bile ciddi sıkıntılara yol açmıştır. İngiltere  Euro’ya geçmemiş, birkaç ülke ortak bir emirname gibi görünen AB Anayasası’nı  reddetmiştir. Amerikan seçmenleri,  lobicilikle yürütülen ekonominin bütün bir ulusu fakirleştirdiğinden bihaberdir.  Vergi mükelleflerinin parasıyla kayırılan  sözde kapitalistlere karşı durmanın sosyalizmin değil, bilakis liberalizmin bir gereği olduğunu dahi  idrak edememektedirler.

Metodolojik bireyden sapmanın birinci sebebi,  bireyi esas alan bir temel haklar sisteminin liberal demokratik ülkelerde bile hükümetlerce alabildiğine ifsat edilmesi ve ortalama insanın, dünyanın hemen her yerinde, genellikle  kısa vadeli fayda dışında  pek bir şeye önem vermemesidir.

Metodolojik bireyden sapmanın ikinci sebebi   veya menbaı ise  demokrasinin, hukuk ilkeleriyle sınırlandırılamadığı bizimki  gibi ülkeler ve yönetimlerdir.

Böyle memleketlerde demokrasinin çarpık algılanışı bazı sonuçlar doğurur.
Bu sonuçlardan bazıları şunlar

Demokrasinin  her şeyin talep edilebildiği  ve  her talebin de karşılanması gerektiği bir rejim olarak addedilmesi…

Demokrasinin, bir sayısal güç dengesi olarak kabul edilmesi…  Sahip olunan oysa ayısınca özerklik gücüne de sahip olunabileceği yanılgısı…

Demokrasinin, çoğunluğun sınırsız iktidarı olarak kabul edilmesi…

Bütün bunların yanında geri kalmış ülkelerin  liberallerinde, toplumsal düzenlerin “kimliksiz bireylerce oluşturulduğu” kanaati, evdeki hesabın çarşıya uymamasının bir sebebi…

Meselâ Türk liberalleri, Türkiye’nin Türk insanına göre şekillenmesini  gayri demokratik bulmaktadır. Ama ayni liberaller Almanya’da Alman, Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan uluslarının kendi hayat tarzlarını, içlerindeki azınlıklara rağmen kendilerinin belirlediğini nedense görmezden gelmektedir.

Bunun da sebebi,  uluslaşmanın büyük ve karmaşık çeşitliliğine akıl erdirememeleri.

Bugün Türkiye  artık kenar mahalleden beslenen bir cemaat ve etnik ırkçılık kapalı toplum koalisyonunun elinde olduğundan; bu yapıların, “egemenliğin” kullanıcısı ulusa göre bir demokratik siyaset belirlemesi de mümkün değil.

Liberal bir metodolojik birey ancak dinsel ve ırksal mensubiyetlerin ötesinde, kural altında bütünleşmekle birbirine kendiliğinden benzeşmiş  bireylerin, yani ulusların bireyleri arasında ete kemiğe bürünebilir. Ancak uluslaşma yolu  ile  hukuk teminatının “her bir birey için ayrımsız”  geçerli olduğu bir düzen kurulabilir.

Liberal kuramın “hukuk önünde eşitlik” ilkesinin gereği olan metodolojik birey, bugün  batı ülkelerinde bile  kayırmacılık, korumacılık ve  siyasi kibir yüzünden tehdit altındadır.

Hele demokrasinin kuralsız ve sınırsız işletildiği bizimki gibi memleketlerde “ taraf olmayan bertaraf” olur gibi bir ilkelliği, siyaset metodu olarak kullanan,  kenar mahalle dindarlığı ve etnik ırkçılık için “metodolojik birey” açıkça saçmalıktır.

Türkiye, yiyip içip itaat eden bir tür muti birey tipi yetiştiriyor. Azıcık vicdanı olan liberallerin yapması gereken, yetiştirilen bu birey tipinin,  liberal kuramın özündeki, aklı başında ve sorumluluk sahibi özgür “metodolojik birey” olup olmadığına bakmak…