idrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
idrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2025 Çarşamba

Tanrı Bilinmezliğine Sınırlarımızdan Bakmak

Tanrı hakkında düşünmek mümkün müdür ? 
Eğer Tanrı sonsuz ise sonlu-sınırlı bir varlığın onu idrak edebilmesi mümkün müdür?

Sınırsız bir varlık şüphesiz sınırlı bir varlığın kendisini "bir ölçüde “algılamasına izin verebilir. Yine de bu, ancak sınırlı varlığın sınırlarının izin verdiği kadarıyla mümkün olabilecektir. Sınırlı bir varlık sınırsız bir varlığı kesinlikle idrak edemeyecektir. Sınırlı bir varlık için sınırsızlığı idrak imkânsızdır. Sınırlı bir varlık için sınırsızlık ancak sınırların uzanabileceği en uzak "mesafedir”.

Peki bu neye yol acar? Bu, sınırlı varlığın sınırsız varlığı "ancak kendisine benzetebildiği” kadarıyla idrak edebilmesine yol açacaktır. Çünkü insan, görmediğinin rüyasını göremez. 

Peki ama eğer sınırsız varlık, sınırlı varlığın algı ve idrak sınırlarının kesinlikle sonsuz kere ötesinde ise sınırlı varlık onun hakkında nasıl konuşabilecektir? 

Varlığı hakkında kesinlikle cahil olduğumuz sınırsız bir varlığın “eylemleri” hakkında nasıl konuşabiliriz? Onun sınırsız bir kudreti olduğunu söylemek yeterli midir? Sınırsız bir varlığın eylemlerinden bahsetmek özü itibariyle safsatadır. Çünkü sınırlı bir varlığın ancak sebep-sonuç ilişkileri ile çalışan idrakinin " her şeyin” bilgisine sahip ve her şeyi yapabilecek bir varlığın neyi niçin yaptığını ne bilmesi ne de düşünebilmesi mümkündür.

O halde:
1- Sınırsız bir varlığın sınırsız bilgisine erişilemez. Aksini düşünmek Onun sınırlarını kabul etmek demektir.
2- Sınırsız bir varlığın "eylemleri” güç açısından bütün sebep-sonuç ilişkilerinden kesinlikle aridir. Sınırlı bir varlık onun neyi niçin ve nasıl yaptığını asla bilemez ve idrak edemez. Dolayısıyla sınırsız bir varlığın "iyiliğinden” ya da kötülüğünden bahsetmek imkânsızdır. 


Dolayısıyla sınırsız bir varlık için söylenebilecek en iddialı söz ancak “ ona inanıyorum” olabilir. Bu durum, inancın bir bilgi konusu olamayacağını gösterir. Dolayısıyla sınırsız bir varlığı bilgiye dayalı olarak kanıtlamak tutarsızdır

13 Temmuz 2014 Pazar

Gerçeklik Bitti Mi Gerçekten Sevgili Baudrillard?

Batılı düşünürlerin bazıları gerçekliği sorguluyorlar. Özellikle Baudrillard… “Simülasyon ve Simülakrlar”’ını” okumuştum. Aklımda ne kaldığını pek söyleyemeyeceğim. Şu anda "Şeytana Satılan Ruh" adlı başka bir kitabını okuyorum ama bu kitabı önsözde söylendiği kadar  “zor ama zevkle okunan” bir kitap gibi gelmedi bana. 
Baudrillard gerçekliğin bittiğini söylüyor.

Bunu söylerken “neye dayandığını” soruyorum ve karşımda bir takım güncel tespitler buluyorum.

Baudrillard “gerçekliğin” yokluğuna hükmederken aslında kendisinin bir gerçeklik oluşturduğunu fark edemiyor galiba. “Gerçeklik yok oldu!” derken “Kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış bir şeyden” bahsettiğini anlayamıyor gibi.
Neden böyle? Çünkü “ A, Adır!” dediğiniz anda  sınırlı, yanlışlanabilir veya yanlışlanamaz ama mutlaka  gerçeğe yönelik bir eylemde bulunmuş olursunuz.

Yanlışlanamazlık, sırtını, gerçeğin “kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış” olmak özelliğine yaslar, yani gerçekliği sömürür.

Baudrillard bir takım güncel tespitlere dayanılarak buradan hareketle gerçekliğin yok edildiğini, gerçekliğin aslında var olmadığını vs öne sürüyor. Bunu yaparken de yanlışlanıp yanlışlanmamak endişesini taşımıyor, aklına geldiği gibi yazıyor.

Sorun şu ki derdini çeker göründüğü kötülük dahi bir gerçekliği gerektiriyor.

Hayatlarında her istediklerini anında  elde edebilen, sadece düşünebildikleri için ve anlaşılmaz şeyler zırvalasalar dahi fikir mülkiyetine  dayanarak geçinebilen insanların gerçeklik hakkındaki bu  fikirleri özünde “saçmalık”. Çünkü bir şey söyleyip sonra onun “doğru” olduğunu iddia etmek için yazılan bir kitap “Gerçeğe en çok ben yaklaşıyorum!” iddiasını güdüyor.

Bunu nereden anlıyoruz? Çünkü Baudrillard bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Peki bunu zırvalık olsun diye mi anlatıyor? Hayır tam aksine bir tutarlılık ve anlaşılır olmak iddiasıyla kitap yazıyor. Yani en nihayetinde gerçekliğe muhtaç oluyor. Eğer gerçekliğin ortada olmadığını iddia ediyorsa  gerçekliğin olmaması durumunun kaçınılmaz ve tartışılmaz bir biriciklik hali olduğunu söylemiş oluyor.

Eğer söylediklerinin mantıkla anlaşılamayacağını söylüyorsa  bizim onu nasıl anlamamız gerektiğini belirtmiyor. İnsanın mantık dışında bir anlama biçimine sahip olup olmadığını bize söylemiyor. Şayet mantık dışında ir idrak kabiliyetimiz varsa  kitabının buna hizmet etmediği aşikâr.

Şayet şeyler  arasındaki ilişkilerin mutlak tutarlılığına göre  akıl yürütmeye çalışıyorsak bize “gerçekliğin”  olmadığını bu tutarlılıkla göstermek zorunda. Aksi takdirde kendisinin “iman edilen bir peygamber” olduğunu söylemek zorunda…

Günümüzde medyanın gerçeklik algımıza yönelik saldırılarından bahsettiği yerler bir ölçüde  kabul edilebilir belki ama gerçekliğin tamamen “tek kutuplu dünya hayali” eliyle yok edildiği saptaması bütün güncel örneklerine rağmen saçma.

Bana öyle geliyor ki bütün  dolambaçlı ve süslü retorik aslında Marx’tan  mülhem ve ona özenen bir yeni sosyalist  ve  sahte bir  felsefenin laf ebeliğinden başka bir şey değil.

Baudrillard, üzgünüm ama ne doğunun fakirliğini ve ilkelliğini ne de dinciliğin vahşetini bilen ama sırça köşkünde, küfrettiği modern teknolojiyi kullanıp sanırım maaşının çok üstünde bir telifle  yaşayabilen bir seçkinci olarak yaşayıp ölmüş.

Günlük hayatı içinde, dinciliğin gittikçe artan baskısına, toplumsal ayrışmaya, nefrete, ülkesinin bölünmesine şahit olan biri olarak Baudrillard’ın kalitesiz Fransız televizyon yapımlarından duyduğu öfkeyi eleştirebilmek hakkımın olduğunu düşünüyorum.

Ve söylediklerinin kınadığı televizyondaki tuvalet kâğıdı reklamlarından daha uzun bir etkiye sahip olup olmayacağını da bilemiyorum.

Gerçeklik bitti mi bilmiyorum ama ön okumamdan edindiğim izlenim şu: Baudrillard bitti ve hayat devam ediyor.


27 Mayıs 2014 Salı

Kötülüğü Nereden Ediniyoruz?


İslâm’ın ne kadar mükemmel bir din olduğunu  söyleyip duruyoruz. “İslâm’ın hiçinde hiçbir kötülük, İslâm’ın dışında hiçbir iyilik yoktur…” denir meselâ...

Gerçekten böyle mi artık ciddi şekilde düşünmemiz gerekiyor bana kalırsa.

Çünkü dünyaya  bir kanser gibi yayılan İslâmcı vahşet, kendisini doğrudan doğruya Kur’an ile meşrulaştırıyor. Kur’an o kadar tartışmasız bir kaynak ki hiç kimseyi, içindekilerin yorumlanış şekline göre ikna etmek mümkün olmuyor. İslâm’ın Kur’an’a göre anlaşılması gerektiğini söylediğinizde karşınıza meselâ derhal kâfirlerin öldürülmesi gereği ile ilgili lâfzı kuşku götürmez şekilde açık ayetler çıkarılıyor.

“ Ayetlerin cımbızlanmaması gerektiğine” dair savunmanın artık hiçbir iler tutar yanı kalmamış görünüyor. Çünkü ayetler,  artık ateistler veya müşrikler tarafından cımbızlanmıyor, bizzat kelleş kesici Müslüman katiller tarafından cımbızlanıyor. İşin kötüsü şu ki bu yöntem başta bizim ülkemizdeki Araplaşmış dinciler olmak üzere dünyanın geri kalanındaki uluslaşamamış Müslüman topluluklar ve Arap Müslümanlar arasında, şiddetin en şehvetli meşrulaştırıcısı olarak kullanılıyor.

Bu şunu gösteriyor ki iyilik ve kötülük dinin kendisinden kaynaklanmıyor. Hiçbir din tek başına iyiliği tesis etmeye yetmiyor, adaleti  meydana getiremiyor. Din ancak insanlar ondan ne almak ve ne anlamak isterse o oluyor.

Bir başka önemli nokta da şu ki dinin insanlar tarafından ortak anlaşılması diye bir şey söz konusu değil. Çünkü dinin anlaşılmasında  dinci rejimlerde asla bireysel bir eşitlik söz konusu olmuyor. Dinci rejimler, dini, sizden iyi bilenlere itaat ederek yaşamanız gereken rejimler.

Şurası artık kesin ve değişmez bir gerçek olarak ortaya çıkıyor. İslâm büyük kitleler tarafından siyasi bir ideoloji, kurucu bir rejim,  bir tür anayasa olarak algılanmaya başlamıştır ki bu algılayış dünyanın en mükemmel dinini bile bir kan ve vahşet rejimine dönüştürmeye yeterlidir. Çünkü insanlar, neyin  haklı olduğuna kendileri adına  din otoritelerinin karar verdiği yerde adam öldürmekten de ırza tecavüzden de kaçınmayacaktır ve kaçınmamaktadır da.

Din şüphesiz var olacaktır. Sorun onun, tıpkı diğer  kurumlar gibi yerini ve sınırlarını belirlemek olacaktır. Dinin sınırlanmasını  ilâhî kaynaklı olduğu için geçersiz görenler olacaktır. Buradaki sorun onun kaynağı değildir. Buradaki sorun dinin insanlar  tarafından anlaşılmasındaki kaçınılmazlıktır.  Aklı  ve idraki sınırlı bir yaratık olarak insanın özünde mükemmel olduğu iddia edilen bir sistemi mükemmelen anlayabilmesi mümkün değildir.


Kaldı ki din diye bildiğimiz ilkelerin, kuralların Allah’tan bizim bildiğimiz şekliyle gelip gelmediği de artık tekrar düşünülmeli.  İçinde hiçbir kötülük olmadığı söylenen dinin “içinde kalanların” yaptıkları kötülükleri neye dayandırdıkları  dürüstçe ortaya konmadıkça Müslümanlar ancak dünyada uygarlığı ve hayatı gitgide daha fazla tehdit eden kelle kesiciler olmaktan öteye gidemeyecekler gibi…