düzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2016 Perşembe

Menfaatler Açısından Sağ Seçmen Davranışı

İnsanlıktan Kaçış



Eylem, iradeyle oluşmuş ve hedef gözeten bir davranıştır.  Yani insanın iradesi dışında giriştiği eylemler birer davranış olabilirler ancak eylem vasfı taşımazlar. Bu açıdan eylem aynı zamanda “sorumluluk”  içeren bir davranıştır.

Bu açıdan hayvanların eylemlerinden bahsetmeyiz; ancak onların davranışlarından bahsedebiliriz. Çünkü onlar yaratılışlarının gereği dışında davranamazlar.

O halde insan ve hayvan davranışlarını birbirinden ayırt ederken öncelikle irade unsuruna dikket etmek gerekir.

İkinci unsur ise genellikle pek dikkate değer bulunmaz. Oysa özellikle “suç” eyleminin yargılanmasında ikinci unsur devreye girer ki o da “hedeftir”.

İnsan için hedef  faydadan ibarettir. İnsanın özel fayda saptaması ise onun menfaati anlamına gelir.

Fakat bu noktada temel  hakların menfaat sınıflamasının neresinde olduğunu düşünmemiz icap eder. Çünkü  hayat, mülkiyet ve hürriyet her insan için  geçerli olan istisnasız menfaatlerdir.

Bu durumda   menfaatler bağlamında temel haklar,  dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez menfaatlerdir.

Bunlar dışındaki menfaatler, kişinin fayda derecelendirmesiyle belirlenen, değiştirilebilir, aynı zamanda vazgeçilebilir hedeflerdir.

Bu durumda yazının devamında bahsedilecek menfaatler temel  hakların dışında kalan  , birey tarafından belirlenen menfaatler olacaktır.

İnsanların menfaatlerinde, bir akıl yürütme süreci vardır ve bu süreç kaçınılmaz şekilde gereklidir. Çünkü insanların, hayvanlar gibi doğuştan gelen hayatta kalma kodları yoktur. Dolayısıyla insanlar hayatlarını sürdürmek için kendi yollarını, kendi başlarına belirlemek zorundadırlar.
O halde neden bütün insan toplulukları aynı seviyede ilerlememiştir? Neden bazı toplumlarda yaşamak daha güvenli ve konforludur da diğerlerinde insan beraberlikleri aynı seviyeye ulaşamamıştır?

Hatta gelişmiş kabul edilen toplumların dışındakilerin yaşantısında temel hakların bile korunmadığı görülmektedir. Ortadoğu denen bataklıkta sokağa çıkmak, ölmek için yeterlidir. Ya da Türkiye dahil herhangi bir Ortadoğu ülkesinde, iktidar odağına karşı açıktan muhalif olmak ortadan kaldırılmak için yeterli sebeptir.

O halde batıyla doğu arasındaki gelişmişlik farkı gibi somut bir ölçü üzerinden bakacak olursak gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasındaki farkı belirleyen insani  eylem nedir?

Bu, bu toplumlardaki bireylerin menfaate dair kanaatlerini  farklı oluşturmaları veya farklı menfaatler geliştirmeleridir.

Sonuçlara bakarak yapılabilecek bir mukayesede, gelişmiş kabul edilen toplumların daha fazla iş bölümüne ve tasarrufa sahip olduklarını görebiliyoruz.

İş bölümünün gelişmesi belli bir işin geleceğe yönelik olarak plânlanabilmesi becerisini  gerektirir.   İş bölümü , iş gücünün verimliliği açısından elzemdir. Ayrıca  yeni imkânların yaratılması da iş bölümü sayesinde daha kolay olur.

Bütün bu işlerin yapılabilmesi için birikim de  tüketicilerin ertelenmiş tüketimlerinden yani tasarruflarından elde edilir. Tasarruf, şimdi elde edilecek bir yararın ertelenmesi, zaman tercihinin, daha büyük bir yarar beklentisiyle   geleceğe yönelik  yapılmasıyla oluşur. Böylece tüketici bu gün bir kilo domates almak için harcayabileceği  para ile yapacağı bir yatırı sayesinde,  yarın bir domates serası yapılabileceğini düşünür.

Geleceğe dönük  beklentiler, uygarlık geliştirebilen insana özgüdür. Gelecekle ilgili bir menfaat geliştirme eylemi,  düşünmeyi, tasarlamayı ve üretim yapmayı gerektirir.  Geleceğe dair ayrıntılı ve büyük ölçüde etkileşimli   geliştirilen menfaatler, “insanî menfaatlerdir”. İnsanî menfaatler, üretimle ilgili karmaşık süreçleri ve toplumsal hayatın  sürekliliğini sağlayıcı, medeni düşünme alışkanlıklarını içerir. Uygar bir toplumda  bireyler  menfaatlerinin maliyeti ve  etkileşimi ile sürekli bir  gözetim eylemi sergilerler. Bundan dolayıdır ki uygar toplumlarda “bireyin menfaatiyle çelişen  toplum menfaati” gibi  hurafelere yer yoktur. Çünkü uygar bir toplumda birey var olabilmek için etkileşmesi gerektiğini,  dolayısıyla menfaatinin toplumsal  düzenin korunmasında olduğunu bilir. Bunu bilmek, geçmişten gelen sağlıklı davranış kodlarının nesilden nesle aktarılarak aynı zamanda  değişen toplumsal yapı için kuralların en uygun şekilde tadil edilmesine etkin katkıyı yaratır. Geleceğe dair kaygılar ve tasarılar, zararsızlık ilkesinin yarattığı ahlâk kurumuyla korunur.

 Hayvanların beklentileri yoktur. Onlar zamanı geldiğinde, yaratılışlarının gereğini yerine getirmek dışında bir  kaygı  taşımazlar.   Hayatın  devamını sürdürmek dışında bir menfaati olmayan hayvanların durumunu taklit eden insanların geliştirdiği,     yalnızca bugün için ayrıntısız ve büyük ölçüde etkileşimsiz menfaatlere de hayvanî menfaatler diyebiliriz. Burada menfaat  kavramının yalnızca insanlara ait olduğunu ir kez daha hatırlatmalıyız.

Sorun,  bazı toplulukların,   etkileşimin arttığı bir zamanda dahi “gelecek”  kavramını idrak etmekteki gönülsüzlükleri. Böylece bu tip topluluklar, gelecek hakkında kaygılanan gelişmişlerin,  akılları ve emekleriyle ürettikleri  tüketim mallarını  israf etmek dışında bir yaşam tarzı geliştirmezler.

Türkiye için durum nedir?

Türkiye fiilî olarak bir cemaatler/kabileler koalisyonu haline getirilmiştir. Türkiye’de ulusal devlet yapısının şeriatçılıkla sistematik olarak yıpratılması, toplumda uygarlığa dair  uzlaşmayı ortadan kaldırmıştır. “merkez sağ” seçmen, iş bölümünün hemen hemen olmadığı köy toplumundan vazgeçememiş ve  uygarlığı geliştiren kozmopolit şehir yapısını da büyük ölçüde köyleştirmiştir.

Üretim biçiminin basitliği, uygarlığın gerektirdiği kurumların yokluğu ile köy ve sonrasında kenar mahalle yaşantısını kutsayan sağ siyaset,  seçmeninin kısa vadeli menfaatlerini güdülemek dışında hiçbir “proje” geliştirmemiştir.

Bugün milliyetçilerin de büyük ölçüde dahil olduğu “sağ seçmen” ,  kısa vadeli,  etkileşimsiz, bundan dolayı sorumsuz ve en nihayetinde kesinlikle yok edici hayvanî menfaatler geliştiren bir profil oluşturmuştur.

Sağ seçmen,  devlet dairesinde bir kadronun, devlet eliyle verilen bir ihalenin, kız çocuklarını din vasıtasıyla ezebilmenin, ordunun işleyişinin bozulmasının vs. bir , iki veya on yıl sonra yaratacağı yıkıcı sonuçları anlayamayan bireydir. Ona lâikliğin demokrasiyle neden koşut olması gerektiğini, beşeri hukukun ekonomiyi nasıl koruduğunu,  yaratıcı zekâların korunmasının, fikir mülkiyetinin önemini  vs. anlatamazsınız.  Çünkü onun için şu anda  gereken dışında bir menfaat yoktur.
 
Bu durum, dinle meşrulaştırıldığı için sağ seçmen bilincinde, gitgide yerleşik bir hal almakta ve Türk toplumu, uygarlık düşmanı, kalabalık bir primat sürüsü haline  geliyor. Kaldı ki evrimsel akrabalarımız içindeki toplumsal uyum, bu gün bizim çok önümüzde görünüyor.

Din “ebedi bir ahiret menfaati” için bu dünyayı küçümsediği için  sağ seçmen bu dünya ile ilgili hiçbir duyarlılık geliştirmeden, dahası bu dünya için endişelenen insanları  din adına baskılayarak “ahiret menfaatini sağladığını” düşünmektedir. Çünkü bir yandan dinin sürekli ve artan bir detayla emrettiği hayatı yaşarken diğer yandan banka yoluyla tasarruf etmenin gereğini, geri dönüşümle sağlanan temizlik ve enerji tasarrufunu, lâik öğretimle kazanılabilecek teknolojik ilerlemeyi düşünememektedir. Sağ seçmen için “ahret hayatı için bu dünyadan vazgeçmek”, bu dünya ile ilgili bütün maddi bağların kopartılması gibi görünse de çarpık bir şekilde,  din adına lanetlenen laik düzenin her türlü yolsuzluk ve vahşetle yıkılması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bankadaki müşteri temsilcisiyle aylık faizi için pazarlık eden “hacı amca”, kızının ya da torununun ilkokul yerine “sıbyan mektebine” gitmesini arzularken ona faiz, otomobil veya klima sağlayan bir rejimin  nasıl sürdürüleceğini hiç düşünmemektedir. İşte bu tam anlamıyla “hayvanî menfaatin”  geliştirilmesidir.

Lâik bir eğitim sistemi,  keyfilikten arındırılmış bağımsız ve tarafsız bir beşeri hukuk ve yargı sistemi, kayırmacılıktan arındırılmış, asgari müdahaleli bir ekonomik işleyiş, tartışılmaz ve bölünmez bir Türk  ulusal egemenliği sağlanmadıkça  Türkiye Türk toplumunun, insanlıktan uzaklaşmasını önlemek mümkün görünmüyor.

3 Haziran 2015 Çarşamba

Şeriatçılığa Takılan Ülkü Maskesi


“Ülkücü” camianın sevilen   yazarlarından biri, “Davamız, İslâm ahlâkına dayanan bir cemiyet düzeni kurmaktır.” demiş.

Neresini nasıl düzelteceğimize bir bakalım istedim.



Çünkü bu cümle, Türk milliyetçiliğini doğrudan doğruya şeriatçılık, faşizm  gibi şiddet ve baskı düşüncelerine kaydırmak mantığının çarpıcı bir özeti.

Öncelikle kadim bir Türk “ülküsü” vardır. Bu ülkü de dünyayı Türkçe yönetmektir. Atalarımız dünyayı kızıl (altın) bir elma olarak görmüş , dünyada Türk töresince hükmetmeyi arzulamışlardır. Dünyanın az sayıda imparatorluk vasfında kural devletine ayrıldığı zamanlarda bu ülkü, devletleşmenin omurgası olmuştur. Bu “ülkünün” toplumsal  omurgası Türk, mantığı da Türkçe’dir.

Yazarın bahsettiği “dava”  Türkçe bir terim  değildir. Türk  milliyetçilerinin içine de düşüncesinde Türklük mutlağı olmayan NFK gibi İslâmcı edebiyat hokkabazlarınca sokulmuş bir terimdir. Dolayısıyla Türklerin “husumet”, “çekişme”, “ haset” gibi kavramlarla ilişkili olan “dava” ile bir işi olmaz. Çünkü Türk Milleti tarihin en eski devirlerinden beri “belirleyici” olmak  vasfının farkındadır ve bu vasıf ona bir “üstünlük” duygusu vermiştir. Aynı duyguya, ulusal devletlerini kurmuş bütün toplumlarda rastlayabilirsiniz. Bu duygu, “ tarafsız bir hâkimin hükmüne muhtaç” bir dava tarafı olmak yerine,  “kendine ait kanunları olan bir taraf” olmak  arzusunu gösterir.

“Dava” kelimesinin mantığı, ülkeleri, İngiliz ulusal politikalarının oyuncağı olarak kullanılırken hâlâ şerefli ve onurlu olduklarını zanneden Ortadoğu Arap kabileciklerinin mantığıdır.

Demek ki  “dava” kelimesiyle ifade edilen şeyin Türkle bir ilgisi yoktur.

Gelelim “İslâm ahlâkına”… “Herkes için ve her zaman geçerli bir İslâm” diye bir şey yok. Ancak İslâm denen inancın temellerini kendilerince kabul edip toplumsal düzenlerinde buna kendilerince yer veren toplumlar var,o kadar.

 İslâm denen inancın kabul edilen iki asgari müştereği var ve bunlar da zaten inancın temelleri: Allah’ın varlığı ve birliği… Hz. Muhammed’in peygamberliği… Bunların dışında İslâm’ın diğer Müslüman toplumlarla bizi  benzeştirdiği hiçbir özelliği yok! Çünkü bir yaratıcıya iman ile  örfün değişmesi, herhangi bir gerekirlik/illiyet taşımıyor.

İki örnek verilebilir: Arapların ilkelliği İslâmla bitmemiştir. Arap toplumunun cahiliye dönemi ilkelliği ve ikiyüzlülüğü, İslâm’dan sonra örf olarak hem de artarak sürdürülmüştür.

Türk örfü, İslâmla “düzeltilmemiştir”; aksine İslâm’ın kabulünden sonra “kurala bağlılık” davranışı, şeriatın “hile-i şeriyeleri” ile sürekli bozulmuş ve  Türk toplumu, Arap riyakârlığı ile İslâm adına zehirlenmiştir.

Ahlâk insan toplumlarında “zarar vermemek” iradesi olarak yaşar. Davranışların yararlılığına  bakılmaz, zararlı olmak potansiyellerine bakılır. Yaygınlaşmaları halinde toplumun dağılmasına sebep olacak olan davranışlar da toplumda, “kınama” ve en nihayetinde dışlama (hapis) gibi tepkilerle reddedilir. Dolayısıyla insan aklı, zaten kendiliğinden,  zararlı olanı ayıklamaya çalışır. “Ahlâkî kınama”, zararlı olanı, yani bireylerin toplum içinde yaşamasına imkân vermeyeni, eleme sürecinin ilk  basamağıdır.

Dolayısıyla bunun için herhangi bir ilâhî inanca gerek de yoktur.  Çünkü insan toplumunun devamını sağlayan bireysel rızanın sağlanması için kuralın, kaynağına bakılmaz; kuralın çalışıp çalışmadığına bakılır.

Bu durumda şunu görüyoruz: Ahlâk, İslâm’dan çok çok önceleri zaten vardı. Ahlâk, toplumlaşmanın başlangıcıdır. Topluluklarda da şüphesiz bir ahlâk vardır ama bu ahlâk daha somut ve ilkeldir. 

İslâm’ı anlatan Hz. Peygamber, ahlâkın, Arap kabilelerinin idrakinin üstünde daha genel, daha kapsayıcı, daha soyut bir şey olduğunu anlatmaya çalışmıştır ama dikkat edilirse Araplar ondan sürekli,  günlük yaşayışlarını doğrudan düzenleyecek  basit hükümler vermesini istemişlerdir. Hz. Peygamber  bu sorulara genel ilkeler ışığında cevaplar vermiş, cevapsız kalınan ayrıntılarda da Arap örfünün “uygun” kurallarının sürdürülmesini buyurmuştur.

Dolayısıyla “İslâm ahlâkı” denen şey, Arap kabileciliğinin  günlük ve basit sorunlarına verilmiş cevapların genelleştirilmesinden ibaret kalmıştır. Bugün “ahlâk” denildiğinde, “kadının erkekten her  şekilde ayrılması  hali” dışında bir şey düşünülememesi ilkelliğinin sebebi de  budur.

“Bir cemiyet düzeni kurmak”… Azıcık sosyolojik mantığa, sosyal bilimler  kitaplığına sahip hiçbir insanın edemeyeceği kadar büyük bir lâf… Neden?

Toplumsal düzenler, cemaatler, partiler, dernekler vs ile kurulmaz. Hiçbir bireyin,  hiçbir cemaatin aklı, bir “cemiyet düzeni” kurmaya yetmez! Toplumsal düzenler “kurulmaz”, “oluşur”!

Herhangi bir topluluğun bir toplumsal düzen kurması demek, o topluluğun/cemaatin, “topluma herhangi bir  şekilde davranmayı emretmesi” anlamına gelir. Bu denenmiştir, özellikle sosyalizm tarafından.

Toplumsal düzenler sanıldığı gibi herhangi bir âkil adamlar heyetinin şeriata göre uydurduğu içtihatlara dayanarak İslâm ahlâkı vs  yorumlarıyla inşaa edilemez, kurulamaz.

 Toplumsal düzenler, ahlâkın, yukarıda bahsettiğimiz zararlıyı yararlıdan ayıklayan, “ akılcı eleme” usulüne bağlı olarak ortaya çıkar ve bu elemenin, zaman bağlı olarak değişmesiyle de sürekli evrilir.

“ İslam ahlâkına dayalı bir düzen” telâkkisi ancak herhangi bir otorite tarafından insanlara “İslâmî” olduğu düşünülen davranış biçimlerinin emredilmesi anlamına gelir ki (“toplumsal düzen kurmak”  denen şey tam olarak budur) bu da açıkça şeriat düzenini arzulamak demektir.

Bugün şeriat denen kavramın dinle özdeşleştrilmeye çalışmasının sebebi de dinin getirdiği inanç dokunulmazlığını ve kutsallığını, insanların hayatına din adına müdahale etmek vahşetini eleştiriden masun kılmak için istismar edebilmektir.  Kısacası bu, zulmü payidar/kalıcı kılmak arzusunun inanç yoluyla gerçekleştirilmesidir. Çünkü insanlara onların iradeleri dışında bir davranış biçimini “ahlâk” diye dayatmak ancak ve yalnız zulümdür, zorbalıktır!

Bugün “ülkücülüğün” yaygın olarak sayın  yazarın sekiz kelimelik cehaleti ile anlaşılması, şeriatçılığın Türk ülküsünü nasıl istismar edebildiğinin bir kanıtı.

Şeriatçılık, yani insan toplumunu din adına Arap örfüyle kesip biçmeyi hayal eden toplum mühendisliği sapkınlığı,  Türk varlığını ve bilincini yok etmek için “ülküyü” kendine göre biçimlendirmiştir.

Şeriatçılık “ülkü” denen kutsalın derisini yüzmüş ve ondan kendi Arap yüzüne göre bir maske yapmıştır.

Türk örfünün tarihi derinliği, şimdilerde adına “ülkü” denen “Arap şeriat davasının” önündeki en büyük engeldir. Sekiz kelimelik cehaletiyle yazarımız, arzuladığı toplumsal düzenin gelmesi halinde ülkenin  yaşayacağı toplumsal yıkımı ve vahşeti fark edemiyorsa bunun sebebi, onun sapkın arzusunun hâlâ derin ve köklü Türk ahlâkı ile  engelleniyor olmasıdır. Türk ahlâkı ve örfü yıkılırsa ne İslâm kalır ne de uygarlık.

“Yüksek Türk,  senin için yüksekliğin hududu yoktur!” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK





20 Aralık 2013 Cuma

Dinî Hassasiyetçilik Ve Şeriatçı İşbirlikçiliği

Dinciliğin  aramıza sızması, genellikle “dinî hassasiyet” kisvesiyle  gerçekleşiyor.

Dinciliğin hedefi, toplumu, “dine göre düşünen, dine göre davranan” yeknesak bir kitle haline getirmek. Bu amaç için çalışmaya da “hizmet” diyorlar. Onlara göre İslâm’ın hikmeti, herkesi günahsız “müminler haline getirmek.

Dinciler  “amel imandan bir cüz değildir.” İlkesinden habersiz değiller elbette ama bunu gizlemek işlerine geliyor.

Dikkat edilirse dinciler sürekli, insanları günahlarından arındırmak ve “imanlarını” kurtarmakla meşgullerdir. Said-i Kürdi ve Fethullah GÜLEN’in yazılarına baktığınızda, günahları yüzünden cehennemin kıyısında dolaşan ve ancak  İslâmla ( şeriat)  bundan kurtulması mümkün olan  bir tür “metodolojik   Müslüman bireyinden” bahsederler. Onlara göre her dakika şeriatla meşgul olunmazsa din elden çıkıverecek bir değerdir.

Dini o kadar “önemserler” ki din adına insanlara yapılanları algılayamazlar bile.  Onlara göre insan din içindir, din insan için değildir. Kur’an’ın bir yerinde “İnsanın Allah’ı zikretmek için yaratıldığını” görmüşlerdir  ama onun aynı zamanda irade sahibi ve sorumlu  tek canlı olduğunu görmezden gelirler.  Meleklerin de Allah’ı zikrettiğini ama bunun ve görevlerinin dışında  bir “boş zaman geçirme” iradelerinin olmadığını görmezden gelirler. Bu, dinde, “işine gelen yeri görmek,  gelmeyen yeri gizlemek” demektir ki herhalde en hafif dinî  tabirle “ münafıklıktır”.

Peki ama  dini hayatın her anında uygulamak mümkün müdür?

Öncelikle “din” denen değerin nasıl anlaşılması gerektiği sorunuyla karşılaşırız. Eğer Kur’an’ı birebir uygulamak ise bunun yeterli olmadığı mezhep denen uygulamaların icadıyla ortaya çıkmıştır. Bu demektir ki dini günlük hayatın her anında uygulamaya çalıştığımızda karşımıza sayısız ayrıntı ve sorun çıkmaktadır. Bu sorunların her birini  dine uygun çözmek  hiçbir insani zekânın başaramayacağı bir iştir. Bunun yapılabilmesi için birilerinin yirmidört saat boyunca  fetva üretmesi lâzımdır.

Kaldı ki artık sorunlar o  kadar çeşitlidir ki  geçmişin her işten anlayan “ulema”  sınıfı artık mevcut değildir. Dolayısıyla “ Diş dolgusuyla gusül olur mu?” gibi günlük sorunlara karşı cevap geliştirmek işi ruhbanların akıllarının ötesinde artık çeşitli  uzmanların bilgisine bağlı hale gelmiştir. Artık sözde dine dayanan fetvalar ancak seküler uzmanlıkların   yarar/zarar görüşlerine, bilgilerine bağlanmıştır.

Bu durum, aslında bize “din” diye dayatılan ayrıntıların, akılları ve bilgileri sınırlı bir takım insanların yorumlarından ibaret olduğunu göstermektedir.

Hal böyleyken   sıradan Müslümanlara “ dini hassasiyet” aşılamak, aslında  bu insanların, geçerliliği tartışmalı sözde din yorumlarına itaat edilmesini istemekten  başka bir şey  değildir.

Bu iş o  noktaya gelmiştir ki geleneksel seslenişlerimizin, dileklerimizin kalıpların yerine bile Arapça bir takım kalıplar yerleştirilmeye başlanmıştır. “Çok yaşa!” yerine “Yerhamükallah!” gibi  ne anlama geldiği belli olmayan , Arapça oldukları için Müslümanca sayılan kalıplar, seslenişler “ dini hassasiyet” adına kafamıza  dolduruluyor. Çocuğa nazar değmemesi için “maşallah!” demek bile bu hassas arkadaşlar için yetmiyor, “maşallah suphanallah!” gibi  daha önce duymadığımız, nereden geldiğini de bilmediğimiz “düzeltilmiş” İslâm kalıplarıyla karşılaşıyoruz.

Dincilik  bizim sıradan Müslümanlığımızı beğenmiyor, bunu yeterli bulmuyor. Hatta açıkça söylersek bizi bir tür “yani cahiliye dönemi insanı” sayıyor. Onlara göre biz, “imanları sahih olmayan” insanlarız. Bunun için her vesileyle “hassas” bir şekilde  hayat tarzımızı , ruhbanlarının egemenliğine sokmaya, imanımızı tashih etmeye/düzeltmeye çalışıyorlar.

İşin kötüsü bu anlayış Türk milliyetçilerinin içine de sızıyor ve  “ dini hassasiyetler taşıyan”,  makbul bir milliyetçilik geliştirmek iddiasıyla içimize şeriatçılık düşüncesini sızdırıyor.

Türk milliyetçilerinin bir kısmı menfaat ve ikbal beklentisiyle diğer bir kısmı ise bu fitnenin içlerine saldığı “imanı kaybetmek” vesvesesiyle,  endişesiyle   bu “hassasiyet”  aşırılığını destekliyor.

Türk milliyetçileri içindeki bu dinci destekçilerinin sebepleri ne olursa olsun, nihayetinde,  milliyetçi camia içinde  önce “din varken Türk’ü öncelemenin” o kadar gerekli olmadığı, daha sonra  bunun “millete” yabancı olduğu, en sonunda da “ kötülenmiş” olduğu kanaati yavaş yavaş büyüyor, gelişiyor, yerleşiyor.

İçimizdeki bilinçsiz şeriat işbirlikçisi milliyetçilerin görece fazla olması hiç de sevinilecek bir durum değil. Çünkü onların bilinçsizliği,  dini değerlerin insafsız sömürüsüyle bir kesin inanca dönüşüyor. Böyle olunca da akılla ve mantıkla ikna edilebilmeleri de mümkün olmuyor.

Menfaatçilerin durumu, dinciliğin maddî gücüne bağlı olduğundan, iktidarın güçte düşmesi halinde başlarını   ilk açıp ilk traş olacakların, onlar olduklarını,  kuvvetle varsayabiliriz.

Türk milliyetçilerinin lâikliği savunması, bu açıdan hayatî önem arz ediyor. Türk milliyetçileri, kendi içlerindeki dinci yönelimleri kesin şekilde dışlayıp artık Arapça kaynaklardan milliyetçiliği meşrulaştırmaya çalışmaktan vazgeçmeli. Kur’an indiğinde bile belki de binyıldan fazladır millet bilincini taşıyan bir  büyük toplum olduğumuzu unutmamalıyız.

MHP'nin veya milliyetçiliğin tarikat olduğunu bilmiyorduk.
Türk milliyetçiliğinin “dinî hassasiyetlere sahip” olmasını istemek onun  “yeterince Müslüman olmadığını” söylemek demektir.  Takva ancak Allah ile kul arasında bir dindarlık derecesidir. Takva kullar arasında  gözetilecek bir üstünlük derecesi değildir. Türk milliyetçilerine dini hassasiyet telkin edenler, dinciliğin, takvayı insanlar arasında bir gösteriş haline getiren fitnesine hizmet ettiklerini maalesef göremiyorlar.

Maalesef  ana akım Türk siyasal milliyetçiliği, “Türk islâm Ülküsü” boş inancıyla  halka yaranabileceğini sanıyor. Bu söylemle, halkın arasında yayılmış  hurafelere teslim olup riyaya bulaştırılmış dinci takva aşırılığına el ulaklığı ediyor.

Türk milliyetçiliği en kısa zamanda “dini hassasiyet”  fitnesinden kurtulmalı, halka, onun hurafelerini benimseyerek yaklaşılamayacağını görmelidir. Türk milliyetçilerinin öncelikli görevi halkı hurafelerine teslim olmadan, onu aklın, mantığın, felsefenin yoluna özendirmektir. Düşünmekten ve keşfetmekten zevk almayı bilmeyen hiçbir toplum dinci aşırılığın şiddet çukuruna yuvarlanmaktan kurtulamamıştır. İşte milleti sevmenin anlamı, milleti, bu çukura düşmemesi için uyarmaktır.




17 Aralık 2013 Salı

Türk İslam Kavramı Var Mıdır Haklı Mıdır? II

O halde tarihi ve sosyolojik anlamda içeriksiz olan bu düşüncenin siyasal yönü nedir?

Milliyetçi siyaset maalesef tamamen oy kaygısı ve cehaletle  “Türk İslâm” hurafesine adeta bir kurtarıcı  gibi bağlanmıştır.

Kültür unsurlarının  oy ticaretinin malı haline getirilmesi iki büyük zarar vermiştir.
Öncelikle bunların “tartışılabilir/yıpratılabilir” icatlar olduklarının zımnen kabul edilmesine yol açmış ve  bunların değer olmak vasfını ortadan kaldırmıştır.

İkincisi de  kültür üstünde kurulan siyasi tekel, bu kültürün bütünleştiriciliğini ortadan kaldırmış, ona karşı olanlar ve  onun taraftarları olarak iki büyük kitlenin oluşmasına sebep olmuştur.

İşte bu iki sebep milliyetçiliğin siyasallaşmasının   zararlarını gösterir.

Siyasallaşma kalıplaşmayı, doktrinleşmeyi, sloganlaşmayı gerektirir.

Siyasallaşma toplumsal düzenin temeliyle ilgilenmeye başladığında ortaya bugünkü yaygın fitne hali çıkar.

Türk siyasi  milliyetçiliği, belki de köylü bir tabana dayanmasından dolayı  milletin zaten kendiliğinden yaşadığı değerleri anlayamamış,  milliyetçiliği, bu köylü tabana anlatmak yerine dincilerin komprime hale getirdiği din yorumunu halka aynen aktararak onun değerlerine sahip çıktıklarını göstermeye çalışmıştır. Unutulan şey şudur: Dinciler halkın kendi içinde yaşadığı “Türk İslâmını”  en büyük düşman olarak görmüş, halkın masum endişelerini sürekli kaşıyarak ona din adı altında Emevi siyasal İslâm’ını telkin etmişlerdir.

Bunu da “ dinin, hayatın her alanında uygulanması gerektiği” söylemiyle yapmışlardır.

Maalesef milliyetçi siyaset, oy kaygısı ve dönemin çetin şartları içinde Türk halkına, kendi örfünce yaşadığı dinin açıklamasını ve bununla milliyet duygusuyla ilişkisini açıklamak yerine dincilerin “zararsız görünen” metodunu ve izahını benimsemiştir.

İşte “Türk islâm Ülküsü” denen şey,  Kur’an’ı mızrağın ucuna geçirmekle, aslında siyasal İslâm’ı ilk kez sembolize eden totaliter dincilikten, milliyetçilik çıkarılabileceğini sanan  sığ siyasal söylemin ta kendisidir.

Bu anlayıştır ki Tüklüğü “değer yoksunu” bir  cesede indirgemekte beis görmemiştir.

Bu anlayıştır ki kanı akıtılan Türk evlâdının ancak muhayyel bir “İslâm” ümmetinin zaferi için öleceğini söyleyebilmiştir.

Bu anlayıştır ki  Türklük’te bulduğu gurur ve şuurun, aslında ahlâk ve faziletten yoksun olduğunu, bu eksikliği de İslâm’dan edinebileceğini söyleyebilmiştir.

Türk milliyetçiliğinin temel  siyasal sloganları görünen odur ki Türk’ü ancak İslâmla tamamlanmış ve insanlaşmış   bir hayvan ırkı olarak görmekte; İslâm’a sözde kategorik bir üstünlük izafe etmektedir. İşte bu noktada zaten en başta “  Bütün milliyetçilikleri ayaklarının altına almış bir dinci yönelimin kendiliğinden üstünlüğünü ve kavrayıcılığını” kabul etmiş olmaktadır.

“Türk İslâm” ifadesi masum bir sanat tarihi terimi olarak kullanılmak yerine  bir siyaset belirleyici doktrin haline getirildiğinde ancak “Türklüğü bir tür değiştirilebilir aksesuar olarak görüp değersizleştirmektedir.

Ayrıca bu ifadenin taşıdığı “siyasal hedef”, en nihayetinde “âleme İslâmla nizam vermek” olarak açıkça ifade edilmiştir. Bunun modern siyaset bilimindeki karşılığı şeriat devletidir.

Türk İslâm diye başlayan bir siyasal söylemden lâikliğin, beşeri hukukun elde edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu söylem kendi anlam içeriği itibariyle  en fazla “Türk ülkesinde sözde İslâm’a dayalı bir toplumsal düzen geliştirmek” ülküsünden başka bir şey ifade etmemektedir.

Eğer bu tür bir amacı yoksa siyaseten “Türk İslâm” diye başlayan ülkü veya sentezlerin hiçbir anlamı kalmaz. Onları “anlamlı” kılan tek şey, bir siyasi programın yönelimini belirlemek iddialarıdır.  Böyle bir iddia da ne lâiklikle ne hukukun üstünlüğüyle, ne kanun önünde eşitlik idealiyle bağdaşabilir.

Bu söylemle ne   milliyetçilerin “dinî duyarlılıkları” arttırılabilir ne de halkın dini doğru anlaması sağlanabilir. Kaldı ki genel ahlâkî kaidelere uymak dışında artık açıkça görülmektedir ki “dinî duyarlılık”  ancak Arap siyasal İslamcılığının şerî yobazlığına göre hayatı tanzim etmek arzusundan başka bir şey değildir.

Dolayısıyla basit bir tarihî adlandırmak olmak dışında “Türk İslâm”  söylemi, tamamen boş ve siyasal açıdan da haksız ve zorlayıcıdır.

BİTTİ






16 Aralık 2013 Pazartesi

Türk İslam Kavramı Var Mıdır Haklı Mıdır? I

“Türk İslâm” denen tamlama sadece İslâmiyet’ten sonraki Türk devlet anlayışını ve kültürünü tanımlamakta bir kolaylık sağlayabilir. Bu tabir tamamen tarihsel bir döneme işaret eden, özünde hiçbir açıklayıcılığı olmayan boş bir tamlamadır/terimdir.

Neden böyledir? Çünkü İslâm hiçbir topluma belirli, standart bir örf getirmemiştir. O sadece milletlere “uyulması kendileri için daha hayırlı olacağı” va’z edilmiş ana ilkeler getirmiştir. Dikkat edilirse Kur’anda “ Bu sizin için daha hayırlıdır.”  İfadesine sık sık rastlarız. Demek ki “hayırlı” olanın derecelendirmesiyle insanlara, örflerindeki,  “zarar vermemek iradesi” olarak ahlâka dayanan işlerin de “hayırlı” olabileceği mesajı dolaylı olarak verilmiştir.

Bu ne demektir? Bu, İslâmla beraber Türk medeniyetinin farklı bir medeniyet haline gelmediğidir. Medeniyetin içine aldığı maddi ve örfi unsurlar dinden gelmemiştir. Burası çok önemlidir. Türk devletleri İslâmla beraber  ne yönetim  biçimlerini,  ne de politik yönelimlerini değiştirmişlerdir. Devlet teşkilatlanmasına  sızan unsurların dinle ilgisi yoktur. Bunlar yeni ilişki  çemberleri içindeki milletlerle etkileşimlerden ibarettir.

Türkler için İslâmiyet’in kul hakkını önceleyen “zarar vermemek iradesi” yönelimi zaten  bilinen ve uygulanan bir  yöntemdir. Türkler İslâmiyetin uygulamaya/muamelata dair ilkelerini  asırlar evvelinden benimsemiş yüksek ahlâklı bir  millettir.

Bu iki yönden de Türklerin İslâmla bir şey kazandıklarını veya “şereflendiklerini” söylemek saçmalamaktır. Türk, zaten İslâm’ın “Allah’ı tek mutlak hâkim olarak görmek” inanç temeline çok önceden sahip olmuştur. Bundan dolayı da günlük hayatlarını İslâm’dan sonra bile Allah’ın yardımcısı bir takım otoritelere dayandıran Arap’larla kıyaslanmayacak kadar şerefli bir ulustur.

Türkler islâm’ı kabul ettiklerinde ne bugünkü dinciler, Türk İslâmcılar gibi bir Arap hayranlığı ve aşağılık kompleksi geliştirmişler ne de dini bir siyasî doktrin olarak kabul etmişlerdir. Onlar için ahlak plânında İslâm mükemmel  ve haklı bir sistemken siyasal anlamda müttefiklerin belirlenmesi için basit bir akılcı politik çerçeveden ileri gitmemiştir.

Türklerin İslâmiyetle geliştirdikleri sanatlar veya yeni kültür unsurlarında  Arap etkisi vardır. Resim yasağı gibi hurafeler Selçuklu’da  dahi dokumuzla uyuşmamıştır.  Selçuklu dönemi camilerinde dahi rahatlıkla hayvan tasvirlerine rastlamamız bunun delilidir.

Türkçesi, Türklerle İslâmiyet’in ilişkisinde Arapların iki yüzlü takiyeci yorumculuğundan ve  “üstün  kavim” kompleksinden eser  yoktur.

Bunun günlük hayattaki en güzel örneği vakit namazlarında camilerde incin top oynaması, Cuma namazlarındaki camilerin doluluğunun bayram namazlarında zirveye ulaşmasıdır.

Bu, dinin Türkçe idrakinin bir göstergesidir.

Burada Türk insanı dini “kendi anladığı, kendi bildiği, kolayına geldiği” biçimde  uygulamaktan çekinmemiştir ki standart bir Müslüman’ın “Kitap’a” dayanarak  icat edilemediği tarihin ve sosyolojinin bir gerçeğidir.

Görünen o ki Türk’ler  bir din edinerek elbette  toplumsal düzenlerinde sivil hayatlarında ona belli bir yer vermişlerdir. Buna karşılık  Araplaşmamışlardır.

Bugün dini toplumsal düzene  aktarmak, düzeni dine dayandırmak amacı güden bütün topluluklar içinse bu durum kabul edilemezdir.

Eğer bir fikri ve onun bağlamlarını dine dayandırmaya çalışırsanız din size   bir sosyolojik kalıp/standart sunamayacaktır. Hiçbir din bunu yapabilecek kudrette değildir, Musevilik hariç.

O halde dine dayalı bir düzen kurmak için bir “ülkü” geliştiriyorsanız; bu düzende standart dini ayrıntılı biçimde  tanımlamalısınız. Bunun da ötesinde bu tanımla bütün örfü, baştan aşağı tasarlamalısınız.

Bugün “Müslüman” denen kitlenin yaygın şekilde Arap kılık kıyafetleri, Arap hayat tarzına yönelmesinin sebebi Arap kavmiyetçiliğinin ve üstünlük kompleksinin , Arap  kültürünü “İslâm” diye pazarlamaktaki başarısıdır.

O halde “Türk İslâm” düşüncesi tarihi anlamda içeriksizdir.  Çünkü herhangi bir dinin  milletleşmiş bir ulusta yarattığı etkiyle kabileler üzerindeki etkisi kesinlikle farklıdır.

(Devam edecek…)

15 Mart 2013 Cuma

Liberal Demokrasi Pratiğinde Metodolojik Bireyden Sapma


Liberalizmin temel değerlerinden biri birey… Bunun anlamı şu: 

Toplumsal düzenler, yapıp ettiklerinin bilincinde olan, sorumluluk sahibi özgür bireylerin eylemlerinin etkileşimi ile meydana geliyor. Bundan dolayı da liberal teori, bu sorumluluk sahibi özgür bireylerin davranışlarındaki genel düzenliliği keşfetmeye çalışıyor. Ve “ metodolojik bireyden” bahsettiğinde de  dünyanın her yerinde görülen  genel davranış  düzenliliklerini anlatmaya çalışıyor.

Bunun ne önemi var? Bunun önemi şu: Herkes için ve her zaman geçerli kuralların yani hukukun uygulanabilmesi için herkes için ve her zaman geçerli insanî davranış düzenliliklerinin anlaşılması gerekiyor.

Öyleyse liberalizmin sorunlarımıza bir türlü çözüm getirememesinin sebebi nedir?

Yanlışlık liberalizmde midir? Yani aslında temel haklar, bireyin korunması, hukuk devleti, sınırlı demokrasi, piyasa ekonomisi gibi kavramlar yanlıştır ve zararlıdır da  insanlar bunu sadece çevrelerine zarar vermek için mi kullanırlar?

Yaygın akıl yürütme, bu değerleri savunduğunu söyleyen batı ülkelerinin,  başkaları için aynı ilkelere uymadığı yönündedir.

Bu doğrudur. Kendilerine benzemeye çalıştığımız, sakatlanmış da olsa liberal demokrasi ile idare edilen ülkeler, söz konusu diğer ülkeler olunca hiç de liberal davranmamaktadırlar.

Aslına bakılırsa onlar liberalizmin  kurucu babası sayılabilecek Adam SMITH’in “Milletlerin Zenginliği’nde”  daha en başta kendilerinden şikâyet ettiği  “kayırmacı ekonominin” başrol oyuncularıdır.

O halde aslında, liberal kuram bir hayal dünyasından mı ibarettir?

Hayır elbette değildir. Liberal kuram insan davranışlarının düzenliliklerinin barış, dürüstlük ve hayata saygıya dayandığı kabulünü geliştirmiştir ki bunun en büyük delili insan neslinin korunması ve kötülüğün istisnaî olmasıdır.
Sorunun iki sebebi var:
Bunlardan birincisi batı ülkelerinin, liberal demokrasiyi kendi gelişmiş toplumlarına özgü bir şey olarak kabul etmeleri. Böylece onlar “metodolojik bireyden” bahsederken kendi toplumlarının bireylerinden bahsederler.

Bu  ciddi bir kibirdir. Aslı da yoktur. Çünkü liberal demokratik ülkelerde bile  seçmenler, ekonomik gerçeklerin ve gerçek yararın  gereklerine rağmen serbest ticaretin kısıtlanmasını kıyasıya talep ederler. AB emeğin ve sermayenin serbest dolaşımı hedefiyle kurulmuş olmasına rağmen bunu aşan bürokratik kitlesiyle üye ülkelerde bile ciddi sıkıntılara yol açmıştır. İngiltere  Euro’ya geçmemiş, birkaç ülke ortak bir emirname gibi görünen AB Anayasası’nı  reddetmiştir. Amerikan seçmenleri,  lobicilikle yürütülen ekonominin bütün bir ulusu fakirleştirdiğinden bihaberdir.  Vergi mükelleflerinin parasıyla kayırılan  sözde kapitalistlere karşı durmanın sosyalizmin değil, bilakis liberalizmin bir gereği olduğunu dahi  idrak edememektedirler.

Metodolojik bireyden sapmanın birinci sebebi,  bireyi esas alan bir temel haklar sisteminin liberal demokratik ülkelerde bile hükümetlerce alabildiğine ifsat edilmesi ve ortalama insanın, dünyanın hemen her yerinde, genellikle  kısa vadeli fayda dışında  pek bir şeye önem vermemesidir.

Metodolojik bireyden sapmanın ikinci sebebi   veya menbaı ise  demokrasinin, hukuk ilkeleriyle sınırlandırılamadığı bizimki  gibi ülkeler ve yönetimlerdir.

Böyle memleketlerde demokrasinin çarpık algılanışı bazı sonuçlar doğurur.
Bu sonuçlardan bazıları şunlar

Demokrasinin  her şeyin talep edilebildiği  ve  her talebin de karşılanması gerektiği bir rejim olarak addedilmesi…

Demokrasinin, bir sayısal güç dengesi olarak kabul edilmesi…  Sahip olunan oysa ayısınca özerklik gücüne de sahip olunabileceği yanılgısı…

Demokrasinin, çoğunluğun sınırsız iktidarı olarak kabul edilmesi…

Bütün bunların yanında geri kalmış ülkelerin  liberallerinde, toplumsal düzenlerin “kimliksiz bireylerce oluşturulduğu” kanaati, evdeki hesabın çarşıya uymamasının bir sebebi…

Meselâ Türk liberalleri, Türkiye’nin Türk insanına göre şekillenmesini  gayri demokratik bulmaktadır. Ama ayni liberaller Almanya’da Alman, Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan uluslarının kendi hayat tarzlarını, içlerindeki azınlıklara rağmen kendilerinin belirlediğini nedense görmezden gelmektedir.

Bunun da sebebi,  uluslaşmanın büyük ve karmaşık çeşitliliğine akıl erdirememeleri.

Bugün Türkiye  artık kenar mahalleden beslenen bir cemaat ve etnik ırkçılık kapalı toplum koalisyonunun elinde olduğundan; bu yapıların, “egemenliğin” kullanıcısı ulusa göre bir demokratik siyaset belirlemesi de mümkün değil.

Liberal bir metodolojik birey ancak dinsel ve ırksal mensubiyetlerin ötesinde, kural altında bütünleşmekle birbirine kendiliğinden benzeşmiş  bireylerin, yani ulusların bireyleri arasında ete kemiğe bürünebilir. Ancak uluslaşma yolu  ile  hukuk teminatının “her bir birey için ayrımsız”  geçerli olduğu bir düzen kurulabilir.

Liberal kuramın “hukuk önünde eşitlik” ilkesinin gereği olan metodolojik birey, bugün  batı ülkelerinde bile  kayırmacılık, korumacılık ve  siyasi kibir yüzünden tehdit altındadır.

Hele demokrasinin kuralsız ve sınırsız işletildiği bizimki gibi memleketlerde “ taraf olmayan bertaraf” olur gibi bir ilkelliği, siyaset metodu olarak kullanan,  kenar mahalle dindarlığı ve etnik ırkçılık için “metodolojik birey” açıkça saçmalıktır.

Türkiye, yiyip içip itaat eden bir tür muti birey tipi yetiştiriyor. Azıcık vicdanı olan liberallerin yapması gereken, yetiştirilen bu birey tipinin,  liberal kuramın özündeki, aklı başında ve sorumluluk sahibi özgür “metodolojik birey” olup olmadığına bakmak…