idealizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
idealizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2018 Çarşamba

Yeni Bir İdealizm


chicago arch ile ilgili görsel sonucu


Veya Nereye Gitti Bunca İde?

Pek çok okumuşun idealizmi, eskimiş, gerici, faşist bir öğreti olarak gördüğünü biliyorum. Bunun en büyük sebebi,   sanırım ahlâki bir romantizmle kendisine sarılınan Marksizmdir.

Buna göre aslında ideler yoktur, sadece “ilişkiler” vardır.

Platon’un idealizminde “ideler” , “melekut âleminde” meydana gelmiş “taslaklardır”  ve her şey bu taslaklara göre yaratılmıştır.

Peki ama Platon’un ideleri “muhayyel bir yaratılış” aşamasına ya da âlemine ait sayması, idelerin gerçekliğini ortadan kaldırır mı? Platon’un ideler fikri gerçekten yanlış mıdır? Yoksa “durması gereken yerde” mi durmamaktadır?

Platon’un değerli düşünce çabasının alaya alınmasının en büyük sebebi, ideleri yere indirmemiş olmasıdır. Peki ama idelerin kendilerinin varlığına dair  herhangi bir delilden bahsedilebilir mi?

Yanılmıyorsam eski bir cumhuriyet devri köprüsünden geçerken babam bana “zincir eğrisini” ve onun nasıl kullanıldığını anlatmıştı. Köprüler zincir eğrisi şeklinde  yapılan taşıyıcılarla taşınırmış. Zincir eğrisi, bir zinciri iki ucundan tutup serbest bıraktığımızda zincirin yerçekimi etkisiyle aldığı doğal şekil… Bu bir yarı çember değil. Bunun en meşhur örneği Chicago’daki Chicago Kemeri herhalde…

Burada anlamamız gereken  şey neydi? Burada anlamamız gereken şey, her şeyin doğa kanunlarına uyacak biçimde  ve uyumlu bir halde var olduğuydu. Peki ama bütün bu şeylerin uyumunun doğal haline  ne diyebilirdik? Bu hal bugün aslında dilimize pelesenk olmuş olan “ideal haldi.” Ve bilimin en önemli uğraşılarından biri doğanın ideal halini keşfetmekti.

Sanırım ideler fikrine doğadaki bu ideal halin keşfedilmesi yol açmıştı ki bunda şaşılacak bir şey yoktu. Altın oranı keşfeden insanların doğanın büyük bir “ideal tasarım ürünü” olduğunu düşünmesi kadar doğal bir şey olamazdı.

Doğal olarak bütün doğayı tasarlayabilecek kadar kudretli bir varlığın “doğa üstü” ve “yukarıda bir yerde” olması da onun varoluşunun gereği olmalıydı.
Bilimin  saf akıldan tecrübe sahasına indirilmesi  ile bu tasavvurun ancak masallarla ilgisi olabileceği kanaati gelişse de “ideal hal” veya “ideal olgular” gerçeği, ortadan kalkmadı.

O halde ideal olanla ilgili olan “ide” kavramı nereye gitmişti?

Bugün birisi Platonla konuşabilseydi, ona şunu söylemesi belki hoş olabilirdi: “ Keşke düşündüğünüz idelerin göklerde değil de kafanızda olduğunu görebilseydiniz.”

Peki ama bu bir kısır döngü yaratmaz mıydı?  Sanmıyorum. Çünkü bu “ide” kavramının veya ide fikrinin nasıl doğduğunu da anlamamızı sağlardı. Çünkü Platon ideleri bizim için “dışsal” bir “anlakalır” bölgeye taşımışsa da o bölgenin aslında sadece bizim anlağımızdan ibaret olduğunu öyle görünüyor ki düşünememiştir.

Peki ama ideler  öyle bir taşmayla vs ile oluşuvermemişse  ve fakat varlarsa nasıl meydana gelmişlerdir?

Platon’un eksikliği şudur: Platon “bütün varlıklar” için geçerli olan bir ideler aleminden bahsetmiştir. Oysa ideler yalnızca insanlar için geçerli olan “özanlamlardır”. Özanlamlar bütün anlamlara kaynaklık eden anlamlardır ve ancak insanlar için vardırlar.

İnsan dahil ( bitkilerin de kendilerine göre bir görüşleri olduğunu düşünmek herhalde çok saçma olmaz) bütün canlılar  dünyaya gelir gelmez bir şeyler görmeğe başlar.  Hayvanlar gördüklerini, “hemcinsler” ve diğerleri olarak algılarken insanlar her şeyi ayrı ayrı algılamak zorundadır. Bu algılama biçimi ayrı ayrı algılanan şeylerin birbiriyle ilişkisini kurmak/anlamak mecburiyetini de beraberinde getirir.

Şeyleri ayrı ayrı tanımak ve ayrı ayrı şeyler arasındaki ilişkileri anlamak mecburiyeti Aristo’nun varlık ve kimlik kanunlarının temelini oluşturur. İnsan gördüğünün var olduğunu bilir ve varlığı “adlandırır”. İşte bu adlandırmada insan gördüğü şeyi ve ona benzeyen şeylerin genel görünümlerini kafasında belli bir “benzerlik/eşlik klasörüne” koyar ve o varlığı kafasında “ideleştirir”. ( En  iyi sanatçılar en gerçekçi resimleri yapanlar değillerdir. Ama kafalarında oluşturdukları ideleri resimlerine en güzel aksettirenlerdir.)

Dolayısıyla aslında “ide” dünyayı insanca algılamak ve daha sonra da anlamlandırmak işinin malzemesidir. Ve gene dolayısıyla ideler insan algısının ve aklının birer ürünüdür. İnsan aklının neden idelerle çalıştığının nihai cevabı verilemez. Ama evrimin bir aşamasında bizi “insan” olarak geliştiren mutasyon her ne idiyse görünen o ki artık dünyayı “hemcinsler ve diğerleri” olarak görmemizin yeterli olmayacağı bir hale bizi getirmiştir. Bu muhtemelen bizi diğer hayvanlardan daha yavaş, daha dayanıksız yapmıştır ama diğer yandan Cihcago Kemeri’ni yapmamızı sağlayan yani zincir eğrisini keşfetmemizi sağlayan da aynı mutasyon olmuştur.



29 Mart 2018 Perşembe

Diyalektik Karşıtlık Mutlakçılığı Ve Ulusalcılığın Türk Çelişkisi



İş  felsefelerimizin uyuşmazlığında yatıyor.

benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucu“Ulusalcı” denen kesimin içinde Kemalizmi Bolşevizm  türevi bir şey olarak gören enternasyonalist hayalciler de var, “Anadolu neyimize yetmiyor, Turan hayalleri kurmayalım!” diyen sözde realist Anadolucu sosyalistler de… Ki sanırım  ulusalcı kitlenin çoğunluğunu ikinci gruptakiler oluşturuyor.

benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucuUlusalcı söylemin omurgasını “antiemeryalizm” oluşturuyor. Peki ama bu omurga  gelgeç heveslerle savrulan  fırsatçı ve şeriatçı siyasal milliyetçiliği bir tarafa bırakırsak; milliyetçiliğimizin özünü oluşturan Türkçü felsefeyle ne kadar uyuşuyor?

Ulusalcılık Türkçülükle üç sebepten dolayı uyuşmuyor: 

İlk  sebep ulusalcıların “ulusu” ile Türkçülerin “ulusunun” birbirinden ayrı olamaları. Ulusalcıların “ulus” felsefesi Atatürk’ün,  Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken yaptığı “ Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.  Tanımına dayanıyor. Kurucumuzun yaptığı tanımı eleştirecek ya da yanlışlamağa kalkacak değiliz elbette. Ve fakat bu tanımı “mutlak sınırlayıcı” olarak kabul etmenin sakıncalarına değinmeden geçemeyiz. Atatürk Türkiye dışındaki Türk  topluluklarından haberdar, dahası kendisi kötü bir talih eseri o topluluklardan birine mensup olmak zorunda kalmış bir Türk çocuğuydu. Dolayısıyla “Türklük” tanımının Türkiye’ye sıkıştırılamayacak kadar büyük olduğunu biliyordu. Onun bu tanımı Türklüğü Türkiye’den ibaret görmek değildi. Türkiye’nin kurucu ahalisinin, büyük Türk Milleti’nin bir parçası olduğunu söylemekti. Dolayısıyla bir Türkçü  için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sosyolojik tanımından öte bir Türk tanımamak gibi bir şey söz konusu olamaz.

Sanırım çoğu eski Maocu veya Stalincilerden oluşan “ulusalcı” kesim içinse fikri bağlarının, kendi “ata ruhlarının” ( ki onlar için Bilge Kağan, Kültigin, Tonyukuk vs. Türk büyükleri ancak faşistlerin uydurdukları bir takım çizgi roman kahramanı gibidir…) Rus ve Çin kaynaklarından gelen  soğuk savaş refleksi halindeki “Türk alerjisinden” dolayı Anadolu dışındaki Türk topluluklarının varlığından bahsetmek bile faşizm veya ırkçılıkla eşdeğer bir şey.

(Sorun şu ki yakın zamana kadar  bir namus borcu  gibi yürüttükleri Kürtçülüğ’ün Ortadoğu’daki yaygın silahlı ihaneti ve yarattığı küçük çaplı cehennem, onların artık “ Kerkük zindanını”  istemeyerek da olsa hatırlamalarını sağladı…)

Kafalarında Bolşeviklerin uydurduğu “Ulusal Sorun” doktrininden başka herhangi bir bilgi de olmadığı için Satlin’in idraklerine vurduğu prangayla ne kadar nefes alabiliyorlarsa; Türklüğ’ü de ancak o kadar biliyor ve benimseyebiliyorlar. Türk’ü ancak Stalin’in penceresinden görebilen  sol-ulusalcı kampla
benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucuVatan ne Türkiye'dir Türk'lere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan!” diyen Türkçü felsefenin uzlaşması düşünülebilir mi?

Uzlaşmazlığın ikinci ayağı ise “antiemperyalizm karşıtlığı” ayağında ortaya çıkıyor. Şimdiler de bazı Türkçüler de sol seçkinciliğe yaranma çabası ve uzlaşma ümidiyle  derhal benimsenen “antiemperyalizm” söyleminin iki felsefi çarpıklığı var.

Bunlardan birincisi ve derhal göze batanı, “antiemperyalizm” söyleminin,  Kurtuluş Savaşı’nı, bir tür “sömürgelikten kurtulma savaşı” haline indirgeyip Türk’ü de “büyük devletlerin eski bir sömürgesi küçük bir  kabile”  diye kabul etmesidir. “Antiemperyalizm” söyleminin temelinde “Türk’ün büyüklüğü”, “etkileyiciliği”, “emperyal ölçekli siyaseti”, “fütuhat tutkusu” vs yer almıyor. Antiemperyalizm söyleminin temel kabulü: “Türkiye’de hasbelkader Türk olarak yaşayan insanların kurduğu,  hiç kimsenin işine karışmayan, hiç kimsenin de kendisine karışmasını istemeyen, sömürgelikten zar zor kurtulmuş, kendi yağıyla kavrulmaktan mutlu bir iki buçukuncu sınıf  kabile tipi cumhuriyet.”

Buna bağlı olarak antiemperyalizm söyleminin daha derin çarpıklığı “emperyalizm”  hurafesini uyduran Marksist okulun dayandığı, diyalektik saçmalığını benimsemesinde yatıyor. “Emperyalizm” terimi dünyayı, sosyalist olan ülkelerle “emperyalist” olan ülkeler karşıtlı şeklinde “mutlaklaştırıyor”.

Diyalektiğin, idealizmi, “İdelerin var olamayacağı, dünyanın yalnızca karşıtlıklarla anlaşılabileceği” şeklinde eleştirirken aslında bütün beynimizi boşalttığını, bizi tanımsız bıraktığını, idelerimiz yok olduğunda, kıyaslamak için elimizde ne kalacağını hiç kimse düşünmedi. Ulusalcılar her şeyin “ilişkilerden ibaret olduğunu” söyleyen Marksist  felsefeyle düşündükleri için “ilişkilerin neler arasında gerçekleşmesi gerektiği” sorusunun varlığını da düşünmek istemezler.

Dolayısıyla “idelerin mutlaklığına” karşı çıkıp “mutlaklığı” reddettiklerini sanırken aslında  “karşıtlık” kavramını ideleştirdiklerini, “mutlaklaştırdıklarını” fark edemezler. Peki ama bunun konumuzla ilgisi nedir?

Bunun konumuzla ilgisi şudur: Öncelikle dünyayı emperyalistler ve antiemperyalistler karşıtlığı içinde algılamak, iki “mutlak kategorisi” oluşturmak anlamına gelir. Bu kategorileştirmenin “mutlaklığı” sözde diyalektik mantık için öldürücü bir çelişkidir.
Bunun sonucunda dünyada, kendiliğinden bir “Etkili büyük devletler ve etkisiz küçük devletler” kategorizasyonu meydana gelir. Elbette  ulusalcılara göre SSCB ve Çin aslında ulusal devletler olmayıp kutsal enternasyonalist esaslara dayanan birer proleter diktası olduklarından, bu ülkelerin Avrupa’da ve Asya’da gösterdikleri yayılmacılığın emperyalist olarak algılanması yanlış olacaktır.

Düşüncelerinin temelinde tanımlar ve kategorizasyondan ziyade “havada uçuşan partizanca diyalektik mukayeseler” yer aldığından, ulusalcılar için “büyük, etkin, üstün bir Türk” tanımı da söz konusu olamaz. Onlara göre Türk  Milleti’nin kendi çıkarları için herhangi bir toprak parçasına askeri müdahalesi dahi doğrudan “emperyalizm” sayılacaktır.

Sözün özü: Ulusalcıların kafasında, dünyaya etki eden, etmesi de gereken, gerçek ve üstün bir Türk  Ulusu’nun “milliyetçiliğinden” ziyade “Türk” dendiğinde anlaşılması gereken :  “Dünyada kendi halinde yaşayan, adını hasbelkader almış, “büyük devletlerin işine karışmadan” pasifist barışçılığı ve kolektivizmi benimsemiş bir Ortadoğu  sömürge eskisi kabile toplumudur.”

Hal böyle olunca  dünyanın neredeyse dörtte birine yayılmış büyük bir ulusun, dünyayı adaletle etkilemesi gibi hedefleri  olan Türkçülerle kafalarında, “ancak büyük devletlerle uygun ilişkiler kurduğu müddetçe var olabilecek bir Ortadoğu sömürge eskisi kabilesi” tasavvuru  yaşatabilen “ulusalcıların”  uzlaşabilmeleri çok zor görünüyor.







20 Nisan 2016 Çarşamba

Felsefenin Şişman Çocuğu Emperyalizm



Aziz dostum Derya Talipağaoğlu, bana son günlerde neden solculara bu kadar çattığımı sordu.

Sosyal medyadaki bazı  tartışmalarımız yazı konusunda beni harekete geçiriyor. Bunlardan biri “Emperyalizm”!

“Ulusal” bir uzlaşma konusu  olsa da “emperyalizm” hatalı ve uyduruk bir terim.

Emperyalizm terimini kimin uydurduğunu tam  bilemiyorum ama genel olarak Marx’a   izafeten kullanılır. Terimin anlamı üzerinde egemen olan Marxtır.

Marx bu terimi, doğrudan doğruya, kapitalist ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki tutumlarını nitelemek için kullanır. Ona göre kapitalizm ile emperyalizm arasında doğrudan  ve yapısal bir ilişki vardır. Acaba öyle midir?

Yani toplumsal düzenlerini bireylerin temel haklarına dayandıran, özel  mülkiyeti koruyan ülkeler diğer ulusları sömürmek mi isterler? Ya da diğer ulusları  ya da sosyalist   söylemle “halkları”  sömürmek ancak kapitalistlere has bir kötülük müdür?

Her şeyden evvel Marx’ın kendisini bir idealizm karşıtı olarak konumlandırdığını hatırlatmalıyız. Yani ona göre “ sabit kategoriler”, kimlikler vs yoktu. Her şey “birbirine göre” değerlendirilmeliydi. Bu yüzden de tanımlama yapmaya kalkmak anlamsızdı.  Her şeyin tarihsel ve materyalist bir ilişkiler ağı içinde değerlendirilmesi, ona göre en doğrusuydu. Dolayısıyla bir şeyin, tarihin bir devrindeki anlamıyla diğer devrindeki anlamı farklı olabilirdi. Hatta aslında tarihsel olarak belli bir diyalektiğe göre anlamlandırılmamış şeyler bile anlamsızdı. Kısacası “anlam”  dediğiniz şey, Marx’a göre  nihaî ve kaçınılmaz egemenlerin, yani proleterlerin emrettiği şeylerden ibaretti veya eninde sonunda öyle olacaktı.

Marksistlere göre emperyalistler dünyanın mevcut zenginliğini sömüren ülkeler. Konu doğal kaynaklar olunca bu terimin üstüne atlamamak için insan epey zorlanıyor.

Sorun, işin doğal kaynaklardan ibaret olmaması. Ama bunun ötesinde sorun, Marx’ın uluslararası ilişkiler konusunda zırcahil olması.

John Locke “Hükümet Üzerine Bir İnceleme” adlı iki ciltlik incelemesinde “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” der. Yani uluslararası ilişkilerde, toplumdaki adaletin sağlanamayacağını saptar. Böyle midir? Evet kesinlikle böyledir. Çünkü bir ulusun,  herhangi bir toprak parçasında kendi kurallarıyla yaşaması,ancak ve yalnız savaş yoluyla o toprağın kazanılması  ile elde edilen bir “haktır”. Çünkü savaş ya da şiddet, anlaşmazlığın nihai çözümüdür.

Hiçbir ülke, boş toprakların ulusları kendi aralarında çektikleri bir kurayla veya sandalye oyununa benzer bir oyunla elde edilmemiştir. Bunun sebebi de “egemenlik” denen nihai zor kullanma yetkisinin, ancak insanlar arasında meydana getirilebilecek en büyük uzlaşmaya dayandırılması gereğidir ki bu uzlaşmanın toplumsal    ve siyasal adı “ Ulustur”. Şüphesiz adı devlet olan pek çok siyasi örgütlenme vardır ve dünya üzerinde de  bunlardan neredeyse iki yüz tane vardır.  Sorun bu devletlerin çoğunun,  gerçek bir toplumsal ve siyasal uzlaşmaya değil de yalnızca silâhla sürdürülen bir “egemenliğe” dayandırılmış olmasıdır.

Dillerin doğasına kadar inmeye gerek yoktur ama en nihayetinde dillerle ortaklık geliştiren  ve bu ortaklığı yaygınlaştırarak büyüyen ve böylece de uluslaşan topluluklar bugünkü “ulusal devletleri” kurmuşlardır.

“Emperyalizmle” ilgili en önemli iki tanımlayıcı unsur savaşçılık ve sömürgeciliktir.  Bu iki unsur Marx’a göre birbirini sürekli besler ve böylece emperyalistler gene Marx’a göre dünyanın bütün zenginliğini sömürürler.

Marx kendisinin bir idealizm karşıtı olarak tanımlamasına rağmen gerçekte var olan, inkâr edilemeyecek uluslaşma ve egemenlik olgularına rağmen hayalindeki “proleter” ideasına göre bir hurafe geliştirmekten kendisini alamamıştır.  Marx’ın düşüncesini dayandırdığı toplumsal sınıfların hepsi bal gibi birer ideadır.

Dolayısıyla Marx’ın, uluslararası ilişkilerdeki “adil” ve barışçı dünya konsepti de bir ideadan başka bir şey değildir. Sorun, onun idealara dayandığını fark edememesidir. Sorun onun, kendi “ideaları” uğruna  olgulara  tamamen sırt çevirmesidir.

Hal böyle olunca petrol, kömür gibi doğal kaynaklara karşı gelişmiş ülkelerin  ilgilerini “emperyalizm” olarak yorumlarken o ülkelerdeki fikir mülkiyeti ile meydana getirilen  bütün soyut ve somut  ilerlemelere karşı körleşmiştir. Dünyanın en kalabalık materyalist ve hurafeci  Talmut’undan başka bir şey olmayan kitabından bile bir “değer” meydana getiren şeyin, ne olduğunu anlayamamıştır.

Buna karşılık  proleter  diktası adına kurulmuş büyük sosyalist devletlerin, politikalarını yönlendiren “ulusal çıkar” güdüsünün nereden geldiğini ve  sınıf diktasıyla neden ortadan kaldırılamadığını düşünememiştir.

Marx dünyada “emperyalistler” denebilecek sabit bir toplumsal ve siyasal kategori olduğu kanaatine kapılmıştır.  Uluslaşmanın siyasal dinamiğini bilmediği için toplumları sabit kategoriler içinde tanımlamak gerektiğini sanmıştır. Marx bu konuda, saf ve gülünesi bir hayalcidir.  Kendisini belki dinamikçi bir Heraklitosçu olarak görmesine rağmen uluslaşmayı meydana getiren hareketlerin sebepleri ve sonuçları üzerinde hiç mi hiç kafa yormamıştır. Bu konuda güya kafa yoran da ondan sonra dünyaya gelen ve dünyanın sayılı katillerinden biri olan Stalin olmuştur.

Dünyayı “emperyalist” dediği sabit sömürücü kapitalist devletlerle diğerleri arasındaki bir mücadele olarak gören Marx  aslında romantik bir idealist  yazar olmanın ötesine geçememiştir.

Bu yüzden “Emperyalizm”,  uluslararası ilişkiler olgusunu anlamakta faydasız bir terimdir. O, Marx’ın romantizmiyle tıka basa beslenmiş, felsefenin  şişman çocuğudur.







23 Ocak 2015 Cuma

Doğruluk Ve Hakikat



Bana öyle geliyor ki bu iki kelimenin eşanlamlı kullanılması kadar felsefeye zarar veren şey pek azdır.

Sanırım bunun sebebi, bu iki kelimenin ortak bağlamını oluşturan “intikal/erişim mantığıdır”. İntikal kelimesi daha ziyade bir yer değişimi olarak düşünülmekle beraber “varılacak yere varmak” anlamındadır. Bu durum bir hedefe “erişmek” anlamına gelir. Dolayısıyla intikal için “erişim”  eşanlamlısını da öneriyorum.

Doğruluk ve hakikat kelimelerindeki  intikal/erişim mantığı  nasıl çıkarsanır?

Doğruluk ve hakikat terimleri özcü/idealist terimlerdir, mutlaklık  içerirler.  Peki ama bu terim eş anlamlı mıdır?

Doğruluk ve  hakikatle ilgili sınamalar bu terimlerin eş anlamlı olmadıklarını gösteriyor.

Bütün önermeler, “doğrulukları” açısından sınanabilen cümlelerdir. Sorun şuradan kaynaklanmaktadır.  Doğruluğun bir tutarlılık olarak kabul edilebilmesi için tutarlılığın, “ kendisine göre” belirleneceği bir  mutlaklığa ihtiyaç vardır. Aksi takdirde  doğruluk veya yanlışlık konusunda “hüküm verilemez.”

Doğruluk sınamasının günlük hayattaki en kesin uygulaması mahkemelerdir. Yani “hüküm” salt felsefi veya mantıksal plânda kalan, bağlayıcılığı olmayan bir lafazanlık değildir.

Doğruluk sınaması bir keşif yolculuğudur. Hüküm ise varılan noktadır. Doğruluk sınamasında yürünen yol bizi  hükme ulaştırır.

Peki ama hüküm neyi ifade eder? Bir şeyin doğru olduğunu söylemek aynı zamanda “gerçek” olduğunu söylemek değil midir?

Doğrulukla gerçeklik arasındaki fark, bir konu hakkında birden fazla doğrunun var olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bir sorunla ilgili birden fazla doğrunun olması genellikle doğrunun göreceli olduğu, dolayısıyla  “anlamsız” bir ide olduğu şeklinde yorumlanır. Bu çıkarım, hüküm vermekten kaçınan  rölativistlerin pek severek kullandıkları bir çıkarımdır.
Peki ama bir şeyleri sürekli nitelemek, yargılamak, övmek için kullanılan terimleri haklılaştırmak hata ispat etmek kaygısı ne anlama gelmektedir?

Bütün bu gayretler bir yandan aslında yargılamanın imkânsızlığını “ispatlamaya” çalışmak ama bu ispat çabasının bile tek başına bir mutlaklık arayışı olduğunu inkâr etmekten başka bir şey değildir.

“ Yargı yanlıştır”  veya “Mutlak yoktur!” demek başlı başına metafizik  dayanımlı  idealist söylemlerdir ve kendileri birer yargıdır. Çünkü bu önermelerin aksiyomatik sayılması talebini de içerirler. Yani rölativistler bir yandan her şeyin, her hükmün bir bakış açısından ibaret olduğu dolayısıyla tek bir bakış açısı olmadığı için tek bir hüküm verilemeyeceğini söylerlerken bunun “verili bir gerçek”  olması gerektiğini söylemiş olurlar.

İşte bu noktada yolumuz “gerçeğe” gelip çatmaktadır.

Rölativistler doğrunun bakış açısına bağlı olduğunu söylerlerken gerçeğin de bu açıdan göründüğünü dolayısıyla “gerçeğin asla bilinemeyeceğini” düşünürler.

Sorun şu ki “gerçeğin asla bilinemeyecek” olması fikri dahi   hakkında bilgi yetersizliğimize işaret eden bir gerçeği ima etmektedir. Eğer bu da söylenmek istenmiyorsa o zaman rölativizm bize “gerçeğin var olmadığını” söylüyor demektir.

Gerçek yoksa bütün arayışlar boşunadır. Çünkü hayat, bir sorun çözmek işidir. Sorun çözmekse ya bilinmeyeni ortaya çıkarmak ya da çelişkileri ortadan kaldırmak işidir. Her iki çabanın da temelinde “ Varlığın var olduğu”  kabulü yatar. Varlığın, var olması, “gerçeklik kavramının” var olmasına imkân verir.

İdealizme boş bir şey gibi bakanlar dahi, bir hükme varmanın, var olanların birbirinden ayrı olmaları gerektiğini inkâr edemez. Bu da  her bir varlığın başlı başına bir “kimlik” taşıması anlamına gelir. “ Değişmeyen tek şey değişimdir!” demek varlıkların kimliklerini ortadan kaldırmaz.

Değişim, var olanın, kendi kimliği dahilinde sahip olduğu veya gözlendiği değişik görünümlerinden ibarettir. Şüphesiz bir derede aynı şekilde ikinci kere yıkanamayız. Ama sonuçta dere ikinci bir anda dereden, söğüt ağacına veya diğer bir diğer  anda da  piyango biletine vs dönüşmez. O halde var olanların varlıklarının belirli bir görünümü vardır. Bu görünüm onların bizim için “kimliklerini” oluşturur. Bu kimliklerin ortak görünümleri onları bir “idea” içinde düşünmemizi sağlar.  Belki bütün atları temsil eden  bir ideal at çizemeyiz. Ve belki bütün atlar birbirlerinden farklıdır. Buna rağmen bir atı gördüğümüzde, bir at gördüğümüzden emin olabiliriz. Atın zamanla görünümünün değişmesi dahi onu bir at olmaktan çıkarmaz.
 
O halde  hakikatle ilgili elimizde iki temel veri bulunmaktadır: Varlık ve kimlik.

Aklımıza, kanatlı atlar, grifonlar , tepegözler gibi “hayalî varlıklar” gelebilir. Bunlar sırf biz onları hayal ettiğimiz için var mıdırlar? Nitekim şizofreni hastaları, aklımıza  gelemeyecek halüsinasyonlar  görmekte ve bunları gerçek sanabilmektedirler. Peki ama şizofrenleri  nasıl olup da “hasta” olarak niteleyebiliyoruz?

Onların hayallerinin “gerçek” olmadıklarını söyleyebiliyoruz.

Veya bir mahkemede “maddi kanıt” denen şeylerle “gerçeği” ortaya çıkarmaya çalışabiliyoruz.

Bütün bunlar, basit bir görecelik bahanesiyle ortadan kaldırılamayacak bir şeye işaret ediyor. Kim nasıl bakarsa baksın hep orada olan ve en nihayetinde bir takım işaretlerle, kanıtlarla varlığı açıkça görülen bir varlıktan bahsediyoruz: Hakikatten/gerçekten!

O halde kim nereden nasıl bakarsa baksın,  varlığı  ortadan kalkmayan ve kimliği tartışılamayan bir varlık, gerçek…

O halde, “Kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye, “Hakikat” diyebiliriz”.

O halde doğruyu nereye koymamız icap eder. Bu keşif yolculuğunda, “doğru”, hakikatten ayrılıp bir yerlerde cebimizden mi düşmüştür?

Elbette hayır… “Doğruluk, hakikate/gerçeğe ulaşan yolun kendisidir”.

Bu ne demektir? Bu, doğru yoldan gitmediğimizde, hakikate/gerçeğe ulaşamayacağız, demektir. Bir gerçeğe ulaşmak için birden fazla yol olması, gerçeğin varlığını ve tekliğini değiştirmez.
Hakikat, farklı konularda ulaşılan nihaî tartışılmaz olmak hasebiyle tektir.  Farklı konuların farklı hakikatlerinin olması, bu hakikatlerin ortak bir hakikat kimliği ile tanınmaları gereğini değiştirmez.

Doğru, hakikat arayışında bizi ona götüren yol olduğu gibi aynı zamanda hakikatin, inkâr edilemez parçası anlamına gelir. Hakikatin inkâr edilemez parçası, bir yargılamada kanıt/delil anlamına gelir. Kanıtın varlığı, hakikatin varlığını gösterir. Çünkü bir varlığın “kanıt” olması, onun mutlak  ve tekil bir varlığın yani hakikatin, tartışılmaz bir göstericisi olduğu anlamına gelir. Eğer bir öncül bir “doğrunun parçası” değilse onu “tutarsız” saymamızın sebebi budur.

Doğrunun hakikatle ilişkisi mutlaktır. Doğrunun herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmaması bunu değiştirmez. Bu durum  aynı zamanda hakikatin birden fazla parçası olmasının kendisidir. Bir testiyi kırdığınızda, parçalanır ama bulabildiğiniz parçaları bir araya getirdiğinizde, eksik kalanlara rağmen parçaların bir testiye ait olduğunun ortaya çıkması bunun gibidir.

Doğruluk gerçekliğin mutlak  bir parçasıdır ki bu matematiğin oluşturulmasını  sağlamıştır.  Çözülmüş her problem, sayılar kümesinin varlığıyla tutarlılık gösteren ve onun sayesinde  cevaplanan bir önermedir. Matematik mutlak bir soyutlamadır ki bu, dünyayı algı yanlışlarından uzak anlayabilmenin mutlak yoludur. Ve  bizatihi matematiğin varlığı, metafizik ve idealdir. Yoksa  biri çıkıp “İki denen şeyi kim, nerede görmüş?” diyebilir.  “İki” bir gerçeğin mutlak parçası olduğu içindir ki matematik dünyayı anlamamızı sağlayan  bir dil olarak işe yarayabilmektedir.

Bir   teoriyi “bilimsel” yapan şey,  sınırları dahilinde   test edilebilmek imkânıdır”, der Popper. Bilimde  gerçeklik asla bütünüyle anlaşılamamasına rağmen bir hipotezin yanlışlanabilmek  imkânı, onun  bizi hakikate ulaştırmak gücünü sınayabilmemiz anlamına gelir ki bu bile bir  takım kavramların, bir bütün olarak anlaşılabilecek bir hakikatin parçaları olduğunu kabul etmek demektir ki Popper idealizme ne kadar saldırırsa saldırsın, savunduğu şey, açıkça idealizmdir.

O halde  hakikatin bilinemeyeceğine dair görecelik alaycılığı, tam bir safsatadır.  Çünkü hakikat yoksa hiçbir şey yoktur.







27 Mart 2014 Perşembe

Türkçü Ne Zaman İdealist Ne Zaman Realist Olmalıdır? II

Bu maskenin arkasında etten fazlası var. Bu maskenin arkasında bir fikir var Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez.

Peki yeni nesil Türkçü’lerin, akılcılığın tek şekliymiş gibi sıkı sıkı sarıldığı gerçekçilik özellikle siyasal eylem alanında  nasıl bir iddia sahibidir?

Siyasal eylemin dayandığı “realizm” , bize, “var olan” ortamın şartlarına  “ en uygun” cevabın geliştirilmesi gerektiğini söyler. Buradaki “en uygun cevap ” realizme göre sadece şartlarla ilgilidir, bağlamlarla veya idealarla ilgili değildir. Bu durumda meselâ bir realist, herhangi bir hükümetin, benimsediği en iyi şartlar kapsamına karşı çıkan herkesi en zahmetsiz şekilde susturmasının, o ülkenin iyi ve huzurlu bir yer haline gelmesi için  gerçekçi bir çözüm olduğunu iddia edebilir. Çünkü ona göre idealar var olmadığından, bazı normlar geliştirmek ve hele bu hayali normlara bağlanmak da açıkça saçmadır.

Siyasette realizmin iki çaresizliği vardır. Bunlardan birincisi  “gerçeğin” anlaşılması için gerkn bağlamdan bağımsız olmadığını bilmemesidir ki bu bağlam da ancak idealar arası ilişkiyle oluşur.

Siyasî realizmin ikinci çaresizliği de tutarlılıktan mahrum olasıdır. Dikkat edilirse siyasî realistler siyasette ahlâkî kaygıları bu yüzden küçümser, bunları anlamsız, akıldışı sınırlamalar olarak ele alırlar.

Oysa “en uygunun” neye uygun , neye göre uygun olduğuna dair bütün cevapları, o anı sözde kurtarabilmekten ibarettir. Siyasî bir realist bugünden yarına tutarlı bir iş yapmak kabiliyetinden yoksundur, çünkü dünü, bugünü ve yarını bir anlam ve bağlam bütünlüğü içinde düşünmemizi sağlayan idealar dağarcığından mahrumdur.

“Türkçülerin realist olması gerektiğini buyuran”  büyük egolu genç arkadaşlar “siyasetin”  bağlamından da uzak kaldıklarından olsa gerek idealizmin ve realizmin yerini bir türlü tanımlayamıyor.

Bir devletin ahlâkî sorumluluğu öncelikle vatandaşlarına karşıdır, çünkü onu var eden, meşru kılan vatandaşlarının ortak rızasıdır. Bu rızanın meşru şekilde korunması ve sürdürülmesi devletin görevidir. Bu durumda iç siyasette etik tutarlılık için belli bir idealar dağarcığına bağlanmak elzemdir. Hukuk, toplumsal düzende bir ideal olarak vardır.

Uluslararası  ilişkilerde ise devletlerin birbirlerine karşı vatandaşlarına olduğu şekilde bir sorumlulukları yoktur. Aksine uluslararası ilişkiler tek yönlü fayda  algıları üzerinden şekillenir. Bu durumda da  bütün devletleri, milletleri bağlayacak ortak normlar bulmak son derece zordur.  Devletler vatandaşlarıyla  olan ilişkilerinden farklı olarak: birbirlerinin rızasıyla değil, birbirlerine rağmen varlıklarını sürdürürler. Burada  devletlerin anlık faydalarının  sağlanması düşünülür. Şüphesiz devletler  gelişmişlik seviyelerine göre mümkün olan en uzun vadeli faydayı tein etmeye çalışır ama bunu yaparken muhataplarının iyiliğini de düşünmek gibi bir zahmete girmezler yani realist davranırlar.

Bu durumda “Türkçüler realist olmalıdır!” gibi bir fetva vermeden önce argümanımızın kapsamını ve bağlamını,  iyi açıklamalıyız. Ne yazık ki felsefi donanımı henüz pek yeni olan Türkçülerin, bütün mantığının genellikle kısa vadeli siyasal faydadan öteye gidememesi, günümüzdeki en büyük sorunumuz.

Felsefede tutarlılık, kapsam ve bağlam sorunları olmazsa “hayatını bir ideal/ülkü” uğruna  sürdürmenin de ahlâkî anlamı ciddi şekilde silikleşir. Sorunumuz  Merhum Galip ERDEM’in dediği gibi “yeterince sevememekse” bunun en büyük sebebi, sevgiye dair bir tutarlılık geliştirebilecek felsefi yetkinliğimizin olmamasıdır.




24 Mart 2014 Pazartesi

Türkçü Ne Zaman İdealist Ne Zaman Realist Olmalıdır? I

Bu maskenin arkasında etten fazlası var. Bu maskenin arkasında bir fikir var Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez.



Türk milliyetçileri içindeki az sayıda Türkçüler de sanırım ciddi bir felsefi boşluk içinde.

Şimdilerde  bazı genç Türkçü arkadaşları okuduğumda, liberal gençleri okuyor gibi hissediyorum.

Çünkü  egoları inanılmaz büyümüş ama tecrübeleri  ve felsefeleri yeterince olgunlaşmamış bu arkadaşların “idealizm düşmanlığı”, savunduklarını iddia ettikleri Türkçü tavrı tamamen etkisiz, anlamsız kılıyor.

Bu büyük egolu arkadaşlardan birine idealizmin “adanmışlıktan” daha büyük bir şey olduğunu isim vermeden anlatmaya çalışmıştık. Maalesef gerektiği gibi anlatamamışız.

Aslında bu yeni neslin, “Yeni Başlayanlar İçin Rasyonalizm”  türü kitaplardan elde ediverdikleri realizm modasını anlayabiliyorum.  Yeni neslin şişkin egosunun gerçekçiliğini/realizmini “ Gerçekler neyse ona göre davranırsın olur, biter!” şeklinde özetlemek mümkün.

Bu nesle  anlayabileceği tarzda açıklamak  gerekiyor:
İdealizm belki Aristo’da  “Gördükleriniz idealden sapmalardır!” şeklinde  tarif edilmiştir. Veya genellikle böyle olduğundan “bahsedilir”.

İdealizm düşmanlığı insanın anlama biçimi üzerinde düşünülmemesi yüzünden pek kolay  kabul edilir.

Böylece idealizm, “ideanın gerçek olandan uzak ve hayali olduğu”  anlayışına indirgenir. Hiçbir şeyin ideası yoksa idealizm bize niye gereksin ki?

Şunu öncelikle ve önemle belirtmeliyiz ki konu salt steril bir akademik tartışmadan ayrı olarak öncelikle entelektüel bir etik eylem plânında  önem arz ediyor. Daha özel olarak “Türkçü’nün ahlâkı ve eylemleri nasıl olmalıdır?”  gibi…

İdealizmin insan algılayış/anlayış ve düşünüş biçiminden bağımsız şekilde var olduğu söylenebilir mi? Bunu söylediğinizde aslında, insan dışında var olan ve devşirilmesi gereken  bir şeyler evreninden bahsediyorsunuz demektir. Ve ironik şekilde aslında bal gibi metafizik evrenden bahsediyorsunuz demektir.

O halde şu soruyla başlamak belki yerinde olacaktır: Var olan var mıdır?
Bu soruya üç şekilde cevap vermek mümkündür:
Var olan vardır.(İdealist cevap)
Var olandan bahsedemeyiz.( Nihilist gerçekçi cevap)
Bazen vardır, bazen yoktur.( Moda quantum safsatası ile beslenen yaygın gerçekçilik)

Öncelikle “var olan” diye bir şey yoksa; korumamız gereken hiçbir şey de yok demektir. Bu durumda birbirimizi yok etmemiz sorun teşkil etmemelidir. “Hayat” diye bahsettiğim şey aslında yoksa ve sadece idealist bir safsatadan ibaretse birilerini yok etmemiz, “aslında yok olanı, olmayanı” ortadan kaldırmaktır ki bu durumda zaten cinayetten de bahsetmek gereksizdir.

 Var olan bazen var olup bazen yok oluyorsa: “Yokluk” kavramının var olması, var olmanın mutlak ve aşılamaz olduğunu gösterir. “Yok olabilmek” için önce var olabilmek gerekmesi “bazen” ile belirtilen zaman şartının “var olanın var olduğu” gerçeğini ortadan kaldıramayacağı anlamına gelir.

Peki o zaman var olanın var olduğu ne zaman anlaşılır?

Burada “var olanın anlaşılması” elzemdir. Yani? Her şeyden önce “varlık” bilgisinin, zihninde anlamlandırıldığı bir varlığın olması gerekir. Bu da sadece insandır. Hayvanlar için “varlık” tasası veya kavramı söz konusu değildir. “Kavram” dediğimiz şey bizatihi “var olanın anlaşılması için oluşturulmuş anlam” demektir.

Bu da şu demektir ki insan varoluşu, kendisini, içinde yaşanan dünyayı anlamak gayretiyle belli eder. Bizi hayvanlardan ayıran budur.

Bu durumda idealar nelerdir? Dillerin ayrı oluşu, ayrı ayrı anlamlandırma süreçlerinin geliştiğinin kanıtıdır. O halde ideaların ortaya çıkışı anlamlandırmadan ibarettir. Anlamlandıramadığımız şeyin gerçeklik alanında yeri yoktur, Tanrı dışında. Ki onu bile belirli anlam parçalarıyla, gerçekliğin çeşitli tezahürleri ile ilişkilendirmeye çalışırız. Aristo insanın anlamlandırma kapasitesini atlamıştır, onun idealizminin zayıf yönü budur. Peki ama felsefesi tesadüfen mi başarılı olmuştur?
O aslında bizim bugün anladığımız şeyleri baştan söylemiş…

Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü insan dil vasıtasıyla anlamlandırma ve kategorizasyon yapar. Şeylerin  varlığı ve biricikliği olmaksızın dili  meydana getirmek, bağlam oluşturabilmek mümkün değildir. Muhakeme, mukayese kategorizasyon sayesinde mümkündür. Buna diyalektiğin temeli olan mantık da dahildir. Şeylerin varlığının mutlaklığı kabul edilmeksizin bağlamlar oluşturulamayacağı içindir ki “zıtların beraberliğinden” bahsedebiliyoruz.

Kimlik kanunu olmaksızın zıtlık bağlantısını iddia edemezdik. A hem A hem de B olamadığı içindir ki “tezat” vardır.


(Devam edecek…)