Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2021 Cumartesi

Hocam Bana Ekmek Arası Az Marksizm Tefsir Et N’olur!

 


Siyaset Felsefesi  Zırvaları

Az önce sanalağda  “Siyaset-i Füruset”’i  bir arayayım dedim. Bu günler
de Ali Bey Hüseyinzade’nin   hakkında çalışıyorum.

 

Tabii arama motorunun  anlayabildiği en yakın şey “siyaset felsefesi” oldu.

 

Bir kitapçı sayfasında siyaset felsefesi kitaplarının arasına düştüm.

 

Düşmez olaydım. Bir de baktım ki siyaset felsefesi denen şey Marksizm dininin tefsir kitaplarından ibaret! Uzun, tumturaklı, açıkça anlamsız ve saçma cümlelerin üst üste yığıldığı bir alay tanıtımla Marx  yeniden ısıtılıp pazarlanıyor.

 

Vay  efendim aslında Marx bir insanın hem müzisyen hem ress9am olabilmesinden bahsetmemişmiş de kendi yeteneklerini kendi keyfince geliştirebilmesi imkânından bahsetmişmiş.

 

Bir insanın kendi mutluluğunu ve menfaatini kendi başına  arayabilmesinin mülkiyetle ilişkisini göremeyip de onun  bütün bireysel varlığını “hırsızlık” diye gören ve açıkça bu varlığı “toplum” denen bir canavara yem edeceğini söyleyen alçak ve katil bir ideolojiden bu kadar  şeyin nasıl tefsir edilebildiğine şaşıyorum.

 

Marx’ın iktisat felsefesindeki sözlerinin temelsiz ve zırva olduğu, henüz 19. YYda ispatlandığı için onun “muhteşem ekonomi dehasından” falan bahsedilemeyeceğini cümle âlem biliyor. Hal böyle olunca onun yalnızca   “ahlâkî” planda  romantik  bir müdafaası yapılabilir.

 Sorun da odur ki Marx’ı savunmak için kullandığınız “ahlâk”, kıyasa ve muhakemeye dayalı normatif  bir mantık ahlâkıdır. Bu ahlâkın normları da toplumun verileridir. Toplumun verileri de toplumların öz kültürlerine göre farklılık gösterir. Onların öz kültürleri de gelişmişlik ve etkileşim düzeylerine göre farklılık gösterir. Buradaki gelişmişlik sorunlara cevap verebilmek, hayatın ayrıntılarına nüfuz edebilmek anlamını taşırken etkileşim de diğer kültürlerle etkileşebilmek yeteneğini anlatır.

Demek ki Marx’ı, Marx’ın kabul etmediği bir normatif (idealist) ahlâkla  savunmak açıkça saçmalıktır.

Gelelim yeni Marksizmin tefsir kitaplarına. Bu kitaplarda hiçbir cümleyi üçüncü kelimeden ötesine kadar düzgünce, tutarlı takip edemiyorsunuz. Kullanılan kelimelerin anlamlarıyla ilgili en ufak bir açıklama da içermiyorlar. Kerameti kendinden menkul cümlelerle okurun mantığına kesinlikle izin vermeyen,  doğrudan düşünce emirleriyle abartılı bir tasvirler yığını sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar.   Bu kitapların tanıtım yazılarını, alıntılarını okuduğumda, aklıma dindarların okuyup da  hiçbir şey anlamadıkları için  kutsadıkları, önemsedikleri dinî kitaplar geldi.  Belki “ her din mutlaka dünyevşileşecekti” ama öte yandan “ideolojilerin de gün gelip  dinleşeceğini” de,  felsefeyi işgal eden bu zırvalar açıkça kanıtlıyor.

18 Ocak 2021 Pazartesi

Marx’ta Özdeğer Eksikliğine Dayalı Ahlâkî Boşluk

 


Ben Döner Ekmek Yiyemediğim İçin Kötüyüm!

İnsan, midesinin esiri midir?

 

Yani insan, midesi ne derse onu mu yapar?

 

Marx’a sorarsanız öyle… Ona sorarsak aç insanın çalması kadar doğal bir şey olamaz.

 

Buradaki merkezi önerme: “Aç insanın ahlâkı olmaz!”dır.

 

Acaba gerçekten öyle midir? Öncelikle aç insandan neyi anlamamız gerektiğine bakmalıyız. Daha sonra toplumda  aç insanların çoğunluğu teşkil edip etmediklerine bakmalıyız.

 

Buradaki “açlık” öyle tahmin ediyorum ki “mutlak yoksulluğu” temsil ediyor.

 

Ekonomik göstergelerle ya  da sağlık standartlarıyla toplumda bir açlık veya yoksulluk sınırı tespit edilebiliyor.  Sorun şu ki Marx’ın bunlarla bir ilgisi yok. Kaldı ki bu sınırların ülkeden ülkeye değişmesi de işi zorlaştıran bir başka husus.

 

Ama bu konularda hiç değinilmeyen bir başka unsur,  ülkeler arasındaki bireysel gelir farklarının, o ülkelerdeki mülkiyet hukukuyla teşebbüs hürriyetiyle hukuk ve  siyasi birlikle ilgisinin iç araştırılmaması.

 

Demek ki aslında Marx yoksulluktan bahsederken “kimin yoksulluğundan” bahsettiğini bilmemektedir.

 

Buradan konunun merkezine geçeceğiz. O merkez de Marx’ın bu derin cehaletiyle geliştirdiği sanılan o etik romantizm. Öncelikle Marx’ın “proleter sınıfını” etik bir duyarlılıkla savunmadığını hatırlamalıyız. Garip bir biçimde Marx aslında kendi kutsal kehanetinde, proleter sınıfını, “kaçınılmaz bir şiddetin kaçınılmaz öznesi” olarak görmek dışında bir şey söylememiştir. Kendince olaya gayet soğukkanlı ve yabancı bir ölü yıkayıcısı olarak bakmıştır. Sosyalizmin romantizmi Marx’tan gelmez, marksistlerdern gelir, yani şeyh uçmaz mürit uçurur.

 

Marx davranışsal doğruları neyin belirlediğiyle de pek ilgilenmez. O, hepimizin günlük hayatını belirleyen normatif ahlâkı açıkça küçümser. Bu küçümseme müritlerinin yarattığı eserlerde de sürekli “iki yüzlülük” olarak betimlenir ve küçümsenir.

 

Marx, insanî değerlerin ve normların hepsinin aslında “ toplumca ve toplumu yönlendiren ekonomik durumlarca uydurulmuş”, gerçek dışı şeyler olduğuna inanır. Dolayısıyla Marx’a göre  toplumu, proleterlerin zorbalığıyla ya da diktatörlüğüyle “düzelttiğinizde”, burjuvanın icat ettiği bütün o sahte ve ikiyüzlü “kurumlar” ortadan kalkacağı için dünya “olması gereken doğal cennete” dönüverecektir.

 

Marx  tarihi, ekonominin  kurallarıyla işleyen bir Tanrı makinesi olarak görerek her şeyi çözebileceğini sanmıştır. Kendi içinde tutarlı bir totolojik kozmos yaratarak her şeyi çözebildiğini sanmıştır.

 

Bu dahiyane açıklamanın tek eksiği ise “bireydir”. Birey, kendi haklarını ( menfaatlerini) kendi sınırları içinde kullanmak sorumluluğuna ve yetkisine sahip olan “temel varlıktır”.

 

Bireyin keşfi, modern insan hakları kavramının ve hukuk devleti olgusunun doğuşunu sağlamıştır. Bireyin kendi başına bir “değer” ifade etmediği hiçbir sistemde, özgürlükten ve güvenlikten bahsetmek mümkün değildir. Özgürlük ve güvenlik birbirlerine zıt kavramlar değildir. Güvenlik, bireyin, haklarını, kendi sınırlarına riayet ederek kullanabilmesinin güvencesi demektir.

 

Oysa Marx ne böyle bir özgürlükten ne de böyle bir güvenlikten bahseder. Ona göre “özgür” insan, ihtiyaç duymayan insandır.

 

Sorun şudur ki gözünün önündeki bireyi göremeyecek kadar miyop olan Marx, bireyin ihtiyaçlarının ne olduğunu, bunları kimin belirlediğini söylemez.  Müritlerince sürekli tekrarlanan “insanca bir yaşamın” ölçüsü kim tarafından ve neye göre belirlenecektir? Dahası böyle bir yaşam kimin tarafından temin edilecektir?

 

Bu sorular işin “pratiğine” yönelik diye görülerek ayrı bir tartışmaya taşınabilir. Ama asıl sorun şudur: İşin içinden, kendi haklarını, kendi sınırları içinde kullanmak hakkına ve yetkisine sahip bir temel varlığı” yok saydığımızda, korumak veya yok etmek istediğimiz davranışlara veya olgulara nasıl karar vereceğizdir? Neyin kabul edilebilir olduğunu, nasıl söyleyeceğizdir? Yani bütün sınıfları yok edip sadece proleterleri egemen kıldığımızda bütün ahlâksızlıkları kendiliğinden ortadan kaldırmış mı olacağızdır?

 

Marx’ın kaçınılmaz safsata çıkarımı bizi bu sonuca götürüyor.

 

Elbette müritleri bütün bunları “en basit olan kuvvetle muhtemeldir ki en doğru landır” mantığıyla akıl almaz bir tutuculukla savunurlarken birey dene temel varlığın “ zarar vermemek iradesi” diye tanımlayabileceğimiz “ahlâkın”,  öz denetimine sahip olduğunu reddetmekte sakınca görmezler.

 

İşte Marx ve müritleri tam da bu noktada bireyin sahip olduğu “özdeğer”  bilincini küçümsemekte hatta yok saymaktadır. Özdeğer, bireyin, kendi varlığını, bütün unsurlarıyla korunmaya lâyık görmesi demektir. Marx ve müritleri için “insan” kendine göre ihtiyaçları karşılanmadıkça her türlü şiddete yönelmesi mümkün ve hatta gerekli olan bir primat türüdür. Marx ve müritleri, insanın bir birey olarak kendi başına değerler ve normlar geliştirebilmesi durumunu kabul edememişlerdir.

 

Bundan dolayıdır ki sözde bireyi devlete ya da burjuvaya karşı koruyarak onu özgürleştirecek olan sosyalizmi, ne idüğü belirsiz bir kitlenin nereden geldiği belirsiz iradesine ve basiretine yüklemişlerdir. Aslında bu tespit dahi son derece insaflı, romantiktir. Onlar insanlığın bütün kaderini, ekonominin sözde kurallarının hükmettiği bir tarihin tanrısallığına bağlamışlardır.

 

Bireyi bir kez reddettiğimizde, “zarar vermemek iradesini” gösterecek yegâne varlığı ortadan kaldırmış oluruz. Dolayısıyla ortada  insana zarar verecek eylemleri sınırlayacak hiçbir şey kalmamış olur. Marx ve müritlerinin insanlığa verdikleri en büyük zarar, işte bu “özdeğer” inkârıdır.

 

Bu da “önce ekmek, sonra ahlâk” diyen Bertold Brecht’in, aslında ne tür bir alçaklığı ve vahşeti davet ettiğini anlayamamak demektir. Bu, ekmek yemek için ekmeği yapanları yok edebileceğini sanan bir vahşi hayvan sürüsü yaratacağını anlayamayan bön bir proleter tanrısıın mantığından başka bir şey değildir.

 

Bir başka yazıda Marx’ta ve çeşitli dinlerde “özdeğer” eksikliğinin kökenine bakmalıyız ama şimdi…

 

Kısaca özetleyecek olursak insanların boğazlarına bedava ekmek sokarak onlardan “proleter melekler” yaratamayız.

 

 

 

 

 

24 Nisan 2016 Pazar

Ne De Normaldir Başörtüsü Güzel Yurdumda



Başörtüsünün normalliği 1
“AKP iktidarı ile birlikte ilk kez bir başbakanın eşinin başının kapalı olabileceğini öğrendi, Türkiye… Varoşlardaki kadınlar ilk kez kendilerini gördüler başbakanın yanında yürürken, önceleri ürkek davrandılar, zamanla normalleştiler. Cumhuriyetin en büyük kazanımı olan sınıfsız ve özgür toplumun bir parçası olduklarını gördüler. Sonra hemen her kadın gibi modayı takip etmeye başladılar. Başörtülerine, bağlama biçimlerine, kıyafetlerine özenir oldular. Ne var bunda, kara çarşafa inat gök kuşağı gibi olsunlar, makyaj yapsın, güneş gözlüğü taksın kot pantolon giysinler..,Üniversitede okusun, araba kullansın, dans etsin, Beyaz Show’a katılsınlar…Burası Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu, “Türk Milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare” ile  yönetilen Türkiye Cumhuriyetidir.”

Hayır… Bu satırlar başörtülü bir   yazara ait değil. İçinde doğruluk payı yok mu? Elbette var. Amma ve lâkin tarihsel gözlem ve söylem tahlili yönlerinden birazcık eksik  kalmış bir paragraf….

Bu paragrafın cümle cümle tahlil edilmesi ülkemizin içinde düştüğü durumun bilişsel yönünü anlamak açısından önem arz ediyor.

Yazarı şahsen tanıdığım için bir “yandaş” olmadığından adım gibi eminim. Bu paragraf “Ben olsaydım” mantığıyla yazılmış bir empatik yaklaşım. Kaldı ki aslında hepmizin kendi fikirleri hakkında zaman zaman yapması gereken bir sorgulamanın güzel bir örneği.

 Bu yüzden bu paragrafın analizinin  aslında yazara doğrudan doğruya bir cevap olmadığını en başta belirtmek istiyorum.

Cevabımız “ Bir de böyle düşünenler var..” denenlerin düşüncelerine, bu yazı üzerinden bir eleştiri olacaktır.

“AKP iktidarı ile birlikte ilk kez bir başbakanın eşinin başının kapalı olabileceğini öğrendi, Türkiye…” Denmiş. “Öğrendik mi?” gerçekten?  Veya bir başbakan eşinin başörtülü olması bize gerçekte neyi öğretti? AKP iktidarı ile birlikte öğrendiğimiz şey “Bir başbakanın eşinin” giyim tarzı olmadı aslında. Burada böylesine naif ifade edilen şeyin daha derin ve geniş anlamı, “ Hukuk denetiminden yoksun ve “sınırsız bir demokrasinin” her giyimi bir yere taşıyabileceği” oldu sadece. Peki ama AKP’nin o çok öğretici demokrasi dersi bize, yazarımızın daha önceki paragraflarda gösterdiği kenar mahalle- entelektüel sanayi toplumu çelişkisi hakkında  ne öğretti?

“ Varoşlardaki kadınlar ilk kez kendilerini gördüler başbakanın yanında yürürken, önceleri ürkek davrandılar, zamanla normalleştiler”
Çok güzelim, alımlıyım ama ...
Sevgili yazarımızı kızdırmak istemem ama gülmeden edemedim. “Zamanla normalleştiler” mi gerçekten? Karısı, başbakanın yanında “lâik bir devlet protokolü” sayesinde yürüyebiliyordu. Yani başbakanın karısı kocasının yanında yürümesini ancak lâik bir kanun önünde eşitlik rejimine borçluydu. “Zamanla normalleşmek”  deyimiyle ilgili olarak Ankara’nın atık betonlaşmış, apartmanlaşmış kenar mahallelerine, bir göz atmasını yazarımızdan istirham ederim. Elvankent, Batıkent, Sincan gibi semtlerde apartmanının balkonunda yorgan kurutan, bahçede  yastığının, yorganın yününü yıkayan, evinin bütün ayakkabı birikimini kapısının önünde sergileyen, başı açık kadınlara hâlâ uzaylı gibi gözünü diken kadın profili  acab gerçekten normalleşmiş midir? Veya uçağa bindiğinde “Ben erkek yanında oturmam!” diyen lüks pardösülü başörtülü bacımız acaba gerçekten normal sayılabilir mi?

“Cumhuriyetin en büyük kazanımı olan sınıfsız ve özgür toplumun bir parçası olduklarını gördüler. Sonra hemen her kadın gibi modayı takip etmeye başladılar. Başörtülerine, bağlama biçimlerine, kıyafetlerine özenir oldular.”

Şu “sınıfsız” terimine bayılıyorum, kim ne derse desin. Demek ki gerçek anlamıyla hayallerimizdeki anlamı arasındaki fark gerçekten da hâlâ anlaşılamamış bir terim.

Öncelikle “sınıfsız” bir toplum “ideali” ( Aaaa! Yahu  Marx idealist değildi ama? Nasıl oldu şimdi bu?) toplumsal sorunları doğuran çelişkileri ortadan kaldırabilecek sihirli bir formül olarak ortaya atılmıştır. Tamam tamam … Bu “tarihsel bir zorunluluktu” da o yüzden kurucu bir idealist gericilik değildi falan filan…

Sınıfsız toplum ile insanların, problem yaratabilecek her türlü farklılığının ortadan kaldırılabileceği düşünülüyordu. Zamanlar sınıfsız bir toplumun ancak insanı ortadan kaldırarak yaratılabileceği anlaşıldı ve sosyalizmin asıl büyük çöküşü de böyle oldu. Çünkü insanlar arasındaki  zekâ, yetenek farklılıklarının bütün sonuçlarıyla doğal ve kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı.

O halde cumhuriyet böylesi bir sınıfsızlık ideali üzerine mi kurulmuştu? Elbette hayır. Cumhuriyetin “sınıfsız” toplum idealinin “imtiyazsız”  bir toplumsal oluşum olduğunu düşünmek daha yerindedir. Cumhuriyetin “sınıfsız” toplumu, “kanun önünde eşit bireylerden oluşan” bir toplumdur. Bu ideal, “gelir farklılıkları yok edilmiş, tamamen eşitlenmiş bireyler” anlamına gelmez.

Cumhuriyetin sınıfsız toplumu, toplumsal düzeni akla ve bilime dayandıran ve bunların belirleyiciliği üzerinde hiçbir  başka düzeni veya inancı tanımayan bir “kanun önünde eşitleştirici” yönetim  tarzını benimser. Dolayısıyla  dini  veya etnik cemaatleşmelerin, cumhuriyetin beşeri hukuka dayalı, kanun önünde eşitleştirici egemenliğine rakip olmasına kesinlikle izin vermez.

Peki başörtülü “normal bacılarımız” “kocasının yanında yürüyebilen”( Demek ki aslında cumhuriyette   o güne kadar kadının kocasının yanında yürüyebilmesi sağlanamamıştı da  ilk defa baş örtülü bir hanım bize  kocasının yanında nasıl yürüdüğünü göstererek hepimizin normalleşmesini sağlamıştı .[ Polemikte provokasyonun dibine vurmaya kararlıyım.]) başbakan eşinin, başörtüsüzler gibi rahatça çalışabileceğinden, gezebileceğinden eminler miydi? Yoksa kocasının dini üstünlüğü, “normal baş örtülü başbakan eşinin” hayatında kanunların, “sınıfsız toplum yaratan” kanun önünde eşitlikten daha mı baskındı?

Normal baş örtülü başbakan eşi acaba “ Lâik bir ülkedeyiz, ben baş örtüsünü gerekli görmüyorum. Taksam bile istediğim toplantıya, etkinliğe katılabilirim! Hatta çalışabilirim!” diyebiliyor muydu?

Evet belki “normal başörtülü bacılar” kendi modalarını yaratıp kendi kadın dergilerini çıkarıyorlar ve hatta köşe yazarı oluyorlardı. Ama hâlâ erkeğin “emredici üstünlüğü” kabul edilmiş bulunuluyordu.

Öncelikle erkeğe böylesi bir üstünlük atfetmek ve daha sonrasında, yer sofrasında yemek yemek tarzına “resmi bir egemenlik” alanı açmak çabasıyla “normal baş örtülü bacılarımız”, onlara sanayi toplumunda “kanun önünde eşit bireyler” olmak imkânını sunan lâik toplumsal düzeni tahrip ediyorlardı, hâlâ tahrip ediyorlar.

Demokrasi şüphesiz bir ifade hürriyeti rejimiydi fakat kadını erkekten eksik gören ve bu yüzden toplumsal düzeni erkek egemen bir şeriat rejimi haline getirmeye çalışanların vahşetine de izin veremezdi. Çünkü böylesi bir düşünce tarzıyla demokrasiyi var etmek mümkün değildi.

Derya Hanım’ın normalleştiğini iddia ettiği güneş gözlüklü kadınlar belki ciplere biniyor, çoğumuzun maaşından pahalı baş örtüleri takıyor ve her yere bu bez parçasını bir tür işgal bayrağı gibi artık daha özgür sokabiliyor. Ama hâlâ birilerinin “ortanca hanımı”, cariyesi gibi yaşıyorlar. Üniversiteye gidiyor, beşeri hukuk eğitimi alıyor ve hâlâ şeriatı savunmaya devam edebiliyorlar. Televizyonlarda şeriat savunuculuğu yapıp güzelliklerini sergilerken milyonlarca kadının  erkek şiddetine, tecavüzüne daha fazla açılmasına sebep oluyorlar.

Bir dakika yahu? O sen güzelleşesin diye takılmıyordu ki..
Normalleşmiş bir türbanlı siyasetçi çocuk tecavüzleri konusunu “sınıfsız bir toplum siyasetçisinin” aklıyla değil de “Erkeğine taabi bir Müslüman kadının”  mantığıyla değerlendirerek “Bir kerelik bir şeyden hüküm verilemez!” diye değerlendirebiliyor.

Kısacası başörtüsü ya da türbanın özgürleşmesi, özgürlük alanının genişlemesini falan sağlamıyor.. Türbanın egemenliği, kanun önünde eşitlik ile biçimlenmiş, lâik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin tahribatına yol açıyor. Bunu demokrasinin bir gereği ve “normalleşme” sayabilir miyiz?
Başörtüsü ne zaman “normal” olabilirdi?

Başörtülü  bacılar,  ikinci kadına kendi hakları açısından karşı çıksalardı, kadını erkeğe taabi kılan din hükümlerine göre değil de  beşeri hukuka göre  kendi akıllarınca yaşamak istediklerini söyleselerdi, başörtüsünün toplumda  bir ahlâk ölçüsü olamayacağını söyleselerdi, açık kadınların tecavüzü hak etmediğini açıkça söyleyebilselerdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ancak ve yalnız uluslaşma ile ayakta kalabileceğini ve Müslümanların da ancak bu şekilde kendi akılları ve bireysel iradeleriyle ahlâkî ve normal bir hayat sürebileceğini söyleselerdi ya da  “Müslümanlar” diye bir kategori yaratılamayacağını, Müslümanların, tevhit inancını benimsemiş bireylerden oluştuğunu söyleselerdi, din adına işlenen cinayetleri, tecavüzleri kınayabilselerdi, “seks cihadı” denen sapıklığa karşı çıksalardı… Belki o zaman “normalleştiklerinden” bahsedebilirdik. Oysa bu gün baş örtüsü tartışmasız biçimde beşeri hukukun, akılcı  toplumsal düzenin yani lâikliğin, kanun önünde eşitlik idealinin karşıtı, mütecaviz ve saldırgan dinciliğin bir istismar aracından başka bir şey değil.
Hemşerim senin özgürlük anlayışına hayranım
 ama kafandakiyle olmuyor.

Başörtülü bacılar da çoğunluğu  içlerindeki kin duygusunu tatmin etmek için  bu simgeye sarılan ya da n iyi bir tahminle taabi oldukları erkeklerin emrinde yaşayan kadınlardan ibaret.

Yani yazarımız belki kızacak ama ortada ne normalleşme ne de sınıf  davranışı falan var. Ortada sadece dinin doğasından kaynaklanan bir riyakârlık ve hukuk sömürüsü var.


20 Nisan 2016 Çarşamba

Felsefenin Şişman Çocuğu Emperyalizm



Aziz dostum Derya Talipağaoğlu, bana son günlerde neden solculara bu kadar çattığımı sordu.

Sosyal medyadaki bazı  tartışmalarımız yazı konusunda beni harekete geçiriyor. Bunlardan biri “Emperyalizm”!

“Ulusal” bir uzlaşma konusu  olsa da “emperyalizm” hatalı ve uyduruk bir terim.

Emperyalizm terimini kimin uydurduğunu tam  bilemiyorum ama genel olarak Marx’a   izafeten kullanılır. Terimin anlamı üzerinde egemen olan Marxtır.

Marx bu terimi, doğrudan doğruya, kapitalist ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki tutumlarını nitelemek için kullanır. Ona göre kapitalizm ile emperyalizm arasında doğrudan  ve yapısal bir ilişki vardır. Acaba öyle midir?

Yani toplumsal düzenlerini bireylerin temel haklarına dayandıran, özel  mülkiyeti koruyan ülkeler diğer ulusları sömürmek mi isterler? Ya da diğer ulusları  ya da sosyalist   söylemle “halkları”  sömürmek ancak kapitalistlere has bir kötülük müdür?

Her şeyden evvel Marx’ın kendisini bir idealizm karşıtı olarak konumlandırdığını hatırlatmalıyız. Yani ona göre “ sabit kategoriler”, kimlikler vs yoktu. Her şey “birbirine göre” değerlendirilmeliydi. Bu yüzden de tanımlama yapmaya kalkmak anlamsızdı.  Her şeyin tarihsel ve materyalist bir ilişkiler ağı içinde değerlendirilmesi, ona göre en doğrusuydu. Dolayısıyla bir şeyin, tarihin bir devrindeki anlamıyla diğer devrindeki anlamı farklı olabilirdi. Hatta aslında tarihsel olarak belli bir diyalektiğe göre anlamlandırılmamış şeyler bile anlamsızdı. Kısacası “anlam”  dediğiniz şey, Marx’a göre  nihaî ve kaçınılmaz egemenlerin, yani proleterlerin emrettiği şeylerden ibaretti veya eninde sonunda öyle olacaktı.

Marksistlere göre emperyalistler dünyanın mevcut zenginliğini sömüren ülkeler. Konu doğal kaynaklar olunca bu terimin üstüne atlamamak için insan epey zorlanıyor.

Sorun, işin doğal kaynaklardan ibaret olmaması. Ama bunun ötesinde sorun, Marx’ın uluslararası ilişkiler konusunda zırcahil olması.

John Locke “Hükümet Üzerine Bir İnceleme” adlı iki ciltlik incelemesinde “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” der. Yani uluslararası ilişkilerde, toplumdaki adaletin sağlanamayacağını saptar. Böyle midir? Evet kesinlikle böyledir. Çünkü bir ulusun,  herhangi bir toprak parçasında kendi kurallarıyla yaşaması,ancak ve yalnız savaş yoluyla o toprağın kazanılması  ile elde edilen bir “haktır”. Çünkü savaş ya da şiddet, anlaşmazlığın nihai çözümüdür.

Hiçbir ülke, boş toprakların ulusları kendi aralarında çektikleri bir kurayla veya sandalye oyununa benzer bir oyunla elde edilmemiştir. Bunun sebebi de “egemenlik” denen nihai zor kullanma yetkisinin, ancak insanlar arasında meydana getirilebilecek en büyük uzlaşmaya dayandırılması gereğidir ki bu uzlaşmanın toplumsal    ve siyasal adı “ Ulustur”. Şüphesiz adı devlet olan pek çok siyasi örgütlenme vardır ve dünya üzerinde de  bunlardan neredeyse iki yüz tane vardır.  Sorun bu devletlerin çoğunun,  gerçek bir toplumsal ve siyasal uzlaşmaya değil de yalnızca silâhla sürdürülen bir “egemenliğe” dayandırılmış olmasıdır.

Dillerin doğasına kadar inmeye gerek yoktur ama en nihayetinde dillerle ortaklık geliştiren  ve bu ortaklığı yaygınlaştırarak büyüyen ve böylece de uluslaşan topluluklar bugünkü “ulusal devletleri” kurmuşlardır.

“Emperyalizmle” ilgili en önemli iki tanımlayıcı unsur savaşçılık ve sömürgeciliktir.  Bu iki unsur Marx’a göre birbirini sürekli besler ve böylece emperyalistler gene Marx’a göre dünyanın bütün zenginliğini sömürürler.

Marx kendisinin bir idealizm karşıtı olarak tanımlamasına rağmen gerçekte var olan, inkâr edilemeyecek uluslaşma ve egemenlik olgularına rağmen hayalindeki “proleter” ideasına göre bir hurafe geliştirmekten kendisini alamamıştır.  Marx’ın düşüncesini dayandırdığı toplumsal sınıfların hepsi bal gibi birer ideadır.

Dolayısıyla Marx’ın, uluslararası ilişkilerdeki “adil” ve barışçı dünya konsepti de bir ideadan başka bir şey değildir. Sorun, onun idealara dayandığını fark edememesidir. Sorun onun, kendi “ideaları” uğruna  olgulara  tamamen sırt çevirmesidir.

Hal böyle olunca petrol, kömür gibi doğal kaynaklara karşı gelişmiş ülkelerin  ilgilerini “emperyalizm” olarak yorumlarken o ülkelerdeki fikir mülkiyeti ile meydana getirilen  bütün soyut ve somut  ilerlemelere karşı körleşmiştir. Dünyanın en kalabalık materyalist ve hurafeci  Talmut’undan başka bir şey olmayan kitabından bile bir “değer” meydana getiren şeyin, ne olduğunu anlayamamıştır.

Buna karşılık  proleter  diktası adına kurulmuş büyük sosyalist devletlerin, politikalarını yönlendiren “ulusal çıkar” güdüsünün nereden geldiğini ve  sınıf diktasıyla neden ortadan kaldırılamadığını düşünememiştir.

Marx dünyada “emperyalistler” denebilecek sabit bir toplumsal ve siyasal kategori olduğu kanaatine kapılmıştır.  Uluslaşmanın siyasal dinamiğini bilmediği için toplumları sabit kategoriler içinde tanımlamak gerektiğini sanmıştır. Marx bu konuda, saf ve gülünesi bir hayalcidir.  Kendisini belki dinamikçi bir Heraklitosçu olarak görmesine rağmen uluslaşmayı meydana getiren hareketlerin sebepleri ve sonuçları üzerinde hiç mi hiç kafa yormamıştır. Bu konuda güya kafa yoran da ondan sonra dünyaya gelen ve dünyanın sayılı katillerinden biri olan Stalin olmuştur.

Dünyayı “emperyalist” dediği sabit sömürücü kapitalist devletlerle diğerleri arasındaki bir mücadele olarak gören Marx  aslında romantik bir idealist  yazar olmanın ötesine geçememiştir.

Bu yüzden “Emperyalizm”,  uluslararası ilişkiler olgusunu anlamakta faydasız bir terimdir. O, Marx’ın romantizmiyle tıka basa beslenmiş, felsefenin  şişman çocuğudur.







14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi İdeolojinin Müminisin Gülüsün? *


- Oyunuzu isterdim
- Bana verecek neyiniz var?
- Onun cebindekini almak gücü ve onu size vermek
" Verdim, gitti".
Blogun sadık okurlarından Orhun Bey, ideolojinin “dinleşmesine” dair kısa bir  yorum bırakmıştı. Bu yorum ne zamandır kafamda dönüp  duran fakat tembellik sisleri arasında bir görünüp bir kaybolan bir sorunu aydınlığa çıkardı.

Marx “Din kitlelerin afyonudur!” buyurmuş. Aslında doğru da söylemiş. Çünkü din, ancak insan aklının susturulmasıyla  egemenlik kurabilecek siyasal bir kurum.

Din neden siyasal  bir kurumdur? Çünkü din öncelikle hayatın tamamına egemen olmak iddiasındaki bir kurumdur. Bu iddiasını, siyasal alanda, bir egemenlik mevkii olarak halifelik ( papalık, ekümeniklik vs) ile hukuksal plânda da şeriat uygulamasıyla ortaya koyar.

Böyle olmak zorunda mıdır? Böyle olmayan din var mıdır? Maalesef yoktur. Çünkü  bu iddiaları gütmeyen herhangi bir düşünceye “din” denemez. Öncelikle bir düşünce, toplumla ilgili yaygınlık ve yaptırım unsurlarını elde ettiğinde “kurumlaşır”. Toplumsal davranışlara etki etmeyen hiçbir anlayışın “kurumlaşmasından” bahsedilemez.

Peki ama ideolojinin kurumlaşma veya dinleşmeyle ilgisi nedir?

Öncelikle ideoloji, toplumsal düzenle ilgili kavrayıcı ve bütüncül bir önermedir. Aynen din gibi  ideoloji de günlük hayatın bütün noktalarına egemen olmak ister. İdeolojiler, bireylerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerine dair genelleyici bir bakış açısı içerirler. Dünyadaki mevcut  iki gerçek ideolojiden liberalizmin genellemesi keşifçi ve negatif/ caydırıcıyken sosyalizmin  genelleyiciliği “allâme”/bilgiç ve pozitif/buyurgandır. Ama bu ayrı bir konudur.

Burada söz konusu ideolojilerden Marksizm’in  dinleşmesi üzerine kafa yoracağız.

Din “emredici” bir kurumdur. Çünkü  kitabı ve peygamberi, “Tanrı’nın emirlerini” dünyaya yaymak üzere gönderilmiştir. Dinin yaptırımları, sadece yasaklarla ilgili negatif sınırlayıcılar değildir. Din aynı zamanda, bütün mensuplarında görmek istediği davranışları da  ayrıntılı şekilde va’z eder. Böylece din, “birbirine benzeyen inananlar cemaati” yaratmayı hedefler. “Kim ki birine benzemek ister ondandır.” Mealindeki hadisler bunun en belirgin kanıtıdır. Elbette   gerçek dinin kitapta yazılı olduğunu söyleyen daha akılcı dindarlar çıkacaktır ama bu gene de birer küçük din haline gelmiş mezheplerin aynılaştırıcı emrediciliklerini nereye koyacağımız sorusuna cevap veremezler.

Peki ideolojinin, özellikle sosyalizmin bununla ilgisi nedir? Marx’ın yanılmıyorsam “ Bütün dinler zamanla dünyevîleşir!” mealinde bir tespiti vardı.

Üstat  ne yazık ki  “ Bütün ideolojilerin de zamanla dinleşebileceğini” görememiş.  Burada bahsedilen ideoloji, özellikle sosyalizmdir. Çünkü  allâmelikle yani gerçeğin  bilgisine önceden ve  bütünüyle sahip olmak iddiasıyla ve bütüncül bir emredicilikle var olan tek ideoloji, sosyalizmdir. işin içinden felsefi bir takım ayrıntıları  ayıklayacak olursak  sosyalizmin temel tavrının, dinlerin tavrıyla aynı olduğunu görürüz.

Sıkça dillendirilen “teorik-pratik çelişmesi” sosyalizmde yapısal bir sorundur. Çünkü sosyalizm sadece devlet zoruyla yürütülen bir kollektifleştirme işi değildir. Sosyalizm, kendi insan tipini yaratmak iddiasındaki bir ideolojidir. Dünyada böyle işlemeyen bir sosyalizm falan yoktur. İsveç örneği fevkalâde yanlıştır çünkü İsveç özel mülkiyeti reddetmek şöyle dursun milli  refahını fikir mülkiyetine ve ticaret serbestisine borçlu olan bir ülkedir. Orada yapılan sadece devlet eliyle gelirin dağılımına müdahale etmektir. Bu bile yeterince kötü olmakla beraber  İsveç’te toplumsal düzene egemen olan ideoloji liberalizmdir.

Peki ama bu örnek yeterli midir?  O halde sosyalizmin neden bir din olduğuna bakmalıyız. 

Doğru kararlar vermeye inanmam.
Kararlar verir ve onları haklılaştırırm.(İyi mi?)
Bir dinin, “din” sayılabilmesi için kitabının, peygamberinin, şeriatının ve ruhbanının( ibadethanesinin) olması gerektiğini hatırlamalıyız.

Öncelikle sosyalizmin bir kutsal kitabı vardır: “Kapital”. Bütün sosyalistler,  gerçekliği ve doğruluğu tartışılmayacak bu kitaptan yararlanmak gerektiğine akıllarını hiçbir şekilde işletmeksizin inanırlar. Hiçbir sosyalistin Kapital’i eleştirmesi mümkün değildir. Çünkü o gerçeğin tam ve eksiksiz bilgisine  sahip yegâne kitaptır.

Sosyalizmin peygamberi Marxtır. Marx kutsal kitabın yanı sıra düzeltici bazı eklerle felsefesini “tamamlamıştır”.

Bunun yanı sıra kolektivist felsefenin diğer  düşünürlerinin fikirleri de icma gibi değerlendirilebilir. Bu filozofların fikirlerinin geçerliliği tartışılabilir olmakla beraber kutsal kitabı anlayabilmek için onların varlıkları elzemdir. Kıyamet birer  mezhep  kurucusu gibi davranan  bu düşünürlerin felsefelerinde kopar.  Dünyanın nasıl sosyalistleştirileceğine dair en berbat  katliam tasavvurları genellikle sosyalist fraksiyonların  yegâne problemidir.

O halde sosyalizmin şeriatı nereden gelir? Sosyalizmin şeriatı, öncelikle Kapital’den ve daha sonra da Marx’ın tamamlayıcı düşünceleri ve diğer sosyalist düşünürlerin önermelerinden gelir. Böylece sosyalist itikada göre kurulmuş bir devlette işler sosyalizmin kaynaklarına göre  uygun otoritelerin yorumları ile yürütülür.

Peki ama sosyalizmin bir ruhban sınıfı ve ibadethanesi var mıdır? Elbette vardır. Sosyalizmin ruhbanları, devletin en yetkili makamlarını bile denetleyen parti denetçileridir. Öyle ki sosyalist bir devlette hangi makamda oturursanız oturun bilirsiniz ki herhangi bir parti denetçisi işlerinizin veya fikirlerinizin Marksist şeriata uymadığına dair bir rapor hazırlarsa  haliniz haraptır. Nazilere düşman sosyalistler bilmelidir ki Naziler de sosyalistti ve onların da işleri Gestapo tarafından denetleniyordu.

Bunun yan ısıra meselâ “toplumcu gerçekçilik” gibi doğrudan doğruya partiye tapınıcı akımlar ile sosyalizm, bir Homo socialistus yaratmayı hedeflediğini de gösteriyordu. Öyle ki partinin, sosyalist şeriat ile va’z ettiği ahlâkın toplumun normatif ahlâkından çok daha üstün olduğu, aile üyelerinin birbirlerini jurnallemelerinde ortaya çıkıyordu.

Ama bütün bunların ötesinde, sosyalizm, aslında içermediği fakat inananları tarafından kendisine yakıştırılan bir etik romantizmle aklanmaya çalışılıyor.

Sosyalizm  ideolojinin dinleşmesine  en çarpıcı kanıt olarak önümüzde duruyor. Belki insanların akıldan çok dine ihtiyaç  duymaları, buna sebep oluyordur. Kim bilir?

İnsanların dünyayı akılla anlamak yerine onu inançla  kesip biçme tutkuları her zaman kendine bir dayanak buluyor galiba.

* "Hangi bağın bağbanısın gülüsen?" türküsünden mülhem.


















21 Şubat 2015 Cumartesi

Çokta Kaybedilmiş Ahlâkî Savaş



Eyalet Senatosu Etik Komisyonu ve dayak yiyen etik
Öyle görünüyor ki herkesin bir  aklâkî endişesi var.

Dinbazlar kadının görünürlüğünden endişe ederken, sol hırsızlıktan ve yolsuzluktan yakınıyor. Milliyetçilere gelince onların da ahlâktan anladığı aynen Arap  selefiliğinin kadından korkan hastalıklı sakınganlığı… Etnik ırkçıların bütün derdi “Boş testiyi doluya vurup kırarak istediklerini elde etmek. Onlar zaten “kol kırılır yen içinde kalır” zihniyeti ile kendi cinsleri arasında her tecavüzü, cinayeti serbest bir şekilde işleyebilecekleri bir bağımsızlık dışında ahlâkla pek de ilgilenmiyorlar.

Ülkede bütün ahlâk, siyaset tarafından bu iki ana eksende  yapılandırılıyor.

Yani lâik ama milliyetsiz, paylaşım etiketli  bir sosyalist  sadaka ahlâkı…

Ve dinbazların, ölçüsüz bir cinsiyet sınırlamacılığı ve ayrımcılığı…

O halde  ülkedeki iki ana reel ahlâkî yönelimi ele almak, belki de mevcut seçmen algılamasını anlamak için faydalı olabilir. Çünkü en nihayetinde seçmenler , akılcı analizler yerine kaba ahlâkî güdülenmelerle oy kullanıyorlar Türkiye’de…

Bunlardan  “küçük” olanı, Marksist  ahlâkî yönelimdir.  Marx bütün toplumsal olayların, “kollektif bir zekâdan” çıktığını ve “ekonominin tarihsel doğasına” uygun geliştiğini düşünmüştür.  Bundan dolayı da proleter diktatörlüğünün “tarihi bir zorunluluk” olduğunu söylemiştir. Marx’ın bu kehanetinde ahlâkın yeri yoktur.

Marx, işçinin sömürüsünün,  sosyalizme giden yolun zorunlu bir aşaması olduğunu söylemiştir ama bunun ahlâkî bir eleştirisini yapmamıştır. Bu da Marx’a göre  doğaldır, çünkü böyle bir eleştiri yapabilmek için “burjuva ahlâkı” denen normatif ahlâkı benimsemek gerekirdi ki bu da açıkça idealizmden başka bir şey değildi.

İşçi sömürüsüne romantik bir ahlâkî eleştiri Marksistlerden gelmiştir. Ama bu eleştiri ideolojinin yapısında, temelinde yoktur. Bu tamamen Marksistlerin duygusal yönelimleridir. Herhangi bir olayı ahlâkî olarak değerlendirmek bir yargıya varmaktır ki bu da “değerlerle” yapılır. Herhangi bir değer, “sahip olunmak istenen ve sahip olunduğunda da korunan varlık” demektir. Burada “sahip olunmak istenen varlık” açıkça “idealleştirilmiş” bir varlıktır.

Türkiye’de sol “akılcı ve bilimsel kalmak” iddiasıyla bir yandan  “Her şeyin temelinin ekonomi” olduğunu iddia ederler. Bu, insanların eylemlerini sınırlayan normatif ahlâkın aslında “metafizik” veya “saçma” olduğunu iddia etmektir. Buna karşılık “En yüce değer emektir!” sloganıyla idealizmin doruklarına çıktıklarını fark edemezler.

Marksistler için akılcılık, duygulardan arınmış salt objektif bir bilgi elde edebilmektir. Onlara göre  Marx böyle bir bilgi geliştirmiştir.

Ama sorun böyle bir bilginin insana ahlâk denen sınırlayıcı anlayışı veremeyecek olmasıdır. Hiç kimse hem “Mülkiyet hırsızlıktır!” deyip hem de işçi emeğini savunamaz. Çünkü işçi emeğinin çalındığını söyleyebilmek için işçinin emeğinin, işçinin mülkiyeti olduğunu kabul etmek gerekir. Peki işçi nin mülkiyetindeki emeği onun “hırsızlığı” mıdır?

Görüldüğü gibi her seferinde insanlardan yolsuzluk dosyalarıyla oy toplamaya çalışan sol  siyaset hem insanların değerlerini, değer yargılarını “üst kurum” olarak görmek hem de burjuva   bir sapma olarak görüp aşağılamak yoluna gitmekte hem de normatif ahlâkın verilerini kullanarak halkçılık etmeye kalkmaktadır.

Bugün solun iki  grubu vardır. Nispeten Türk denebilecek veya Türklüğe sıcak bakan okumuş sol ve Kürtçülüğe  eroin gibi bağımlı hale gelmiş  sosyete ve kenar mahalle solları. Nitekim solun temsilcisi parti etnik ırkçı katillerin başlarından meselâ Seyit Rıza'nın yanında saf tutabilmiştir. Veya içinde açıkça PKK yandaşı olan vekilleri hâlâ ideolojik bir gönül hoşluğuyla barındırabilmektedir. Çünkü CHP için "ahlâk" devlet eliyle beslenmekten ve hırsızlığa yol açmayacak bir mülkiyetin ortadan kaldırılmasından ibarettir.

Solun “ahlâk” adına savunduğu “salt bilimsel Marksizm” hurafesi hırsızları ifşa etmekte popüler olmakla beraber insanlara hayatları için bir etik sunmaktan çok uzak.

Ülkenin ikinci ahlâkî bloğu, İslâmcı blok ki bu bloğa siyasal milliyetçiler de dahildir.

Bu ikinci blok, köy kökenli kenar mahalle dindarlığının siyasal egemenliğini temsil ediyor. Bu bloğun özelliği, akıldan nefret etmesi, salt nakilci ve  cemaatçi olmasıdır. Burada cemaatten kasıt, her yönden benzeşmek için uğraşan ve ancak benzeşmekten dolayı huzur bulan insanların kapalı toplumsal yapısıdır.

İslâmcı blok için ahlâkın kökeni  dindir.

İslâmcı blok için din, “Arapların uyguladıkları her şeydir.”

İslâmcı blok için gerçek Müslüman, Arap olanıdır. Diğer Müslümanlar da Araplara benzeyebildikleri ölçüde Müslümandır. Bundan dolayıdır  ki Arapça ibadet etmek ehemmiyettir.

İslâmcı blok için ahlâka dair “yeni” bir şeyler düşünmek dinden ayrılmaktır. Bu yüzden de dine bağlı kalmak isteyen herkes Arapların kadınlara davrandığı gibi kadınlara davranmalı ve kadınları da Arap kadınları gibi giydirmelidir. Çünkü Hz. Peygamber Araptır, din Arapça inmiştir! Öyleyse “gerçek islâm” dururken başka bir ahlâkı savunmak irtidattır, küfürdür! Bu gün siyasal milliyetçiliğin taraftarları içinde şeriatı savunmak kadar doğal bir şeyin olmamasının sebebi de siyasal milliyetçiliğin, köy kökenli  kenar mahalle dindarlığına dalkavukluk etmeyi, siyaset yapmak sanmasıdır.

Peki ama bu iki ahlâkî bloğu anlamamız ne işimize yarar?

Bu şu işe yarar:

Ülkemizde Türk düşmanlığını açıkça ilân etmiş iki kesim var: Siyasal İslâmcılar ve Kürtçüler.

Siyasal İslâmcılar  otoriter ve ikiyüzlü yapmacık Emevî ahlâkını, Kürtçüler kahir ekseriyetle güçlü olanın, tehdit edebilenin emrettiği otoriter ahlâkı savunuyor. Ve bu “ahlâkın” temelinde Marksist/Leninist fırsatçılık ve güce tapınmacılık yatıyor.

Ülkemizde  kendilerini muhalefet sanan CHP ve MHP de sırayla Marksist ve İslâmcı ahlâk söylemlerini benimsiyor. Yani ahlâki tercih plânında ülke “Türk düşmanı, Türksüz, kimliksiz ve değersiz” etik anlayışların egemenliğinde bulunuyor. Bugün ne CHP ne de MHP Türklüğün doğasına ve tarihine uygun bir etik savunabiliyor. Bunu Atatürk cumhuriyetin ilk yıllarında yapmış olmasına rağmen siyasal fırsatçılık ve çıkarcılık siyasetin ahlâğı sorumsuzca sömürmesini doğurmuştur.

Bu gün CHP  Marksist , salt ekonomik sözde etik felsefesiyle PKK’nın,  MHP ise kadın paranoyasına dayalı Arap özentisi sözde Müslüman ahlâk anlayışıyla AKP’nin uydusu  haline gelmişlerdir.

Türkiye bugün kesinlikle Türk olmayan ahlâkî blokların mücadelelerinin savaş alanıdır. Ve bu savaş akla düşman, çıkarcı bir seçmen kitlesi yaratmakta maalesef çok da başarılı olmaktadır. Bu savaşta “laikler” PKKnın ideolojik, “milliyetçiler” islâmcıların “dinî”  yaverliğinden başka bir şey yapmıyor. Galiba Türk toplumu, ahlâk savaşını  çoktan kaybetti.



25 Ocak 2015 Pazar

Marx’ın İnsansız Değer Eşitliğine Naif Bir Bakış

Aynı malın "soyut emekten" ve  "sonut emekten" kaynaklanan
 değişim ve kullanım değerlerinin var olduğunu söylemek
bal gibi metafiziktir ama kimin umurunda?


Marx mübadelede bir “değer eşitliği” durumunu öngörmüş/şart koşmuştur. Buna göre “Değişim/mübadele değerleri eşitlenmiş mallar birbirleriyle mübadele edilebilir.”

Bu düşünüş doğru mudur?

Bu düşünüş, “değerin değişimden önce var olduğunu” kabul eder. Öyle ki zaten maddede içkin halde bulunan “değer”,  bir şekilde ortaya çıkar ve o ortaya çıktığında da insanlar hangi malların mübadeleye gireceğine, “değerlerin denkliğine göre” karar verir.

Dikkat edilirse bu açıklamada malları üreten ve sonra mübadele eden insanların bütün yaptıkları, “Zaten var olan bir mübadele emrini yerine getirmeleridir.”

Emek değer hipotezinin aritmetik temelini teşkil eden hesaplamada emeğe biçilen fiyatı esas alır ve sonra üretilen malın satış fiyatı ile yaptığı mukayeseden, emeğin sömürüldüğü sonucunu çıkarır.

Burada emek fiyatıyla mal fiyatı arasında daima sabit bir oran olacağını düşünür. Aksi takdirde anlık fiyatlandırmalarla bu tip bir sömürü çıkarsamasına gitmesi mümkün değildir.

Yanlışlığın başlangıcı,  bir üretim faktörü olan emeğin esas aldığı fiyatının zaten eleştirdiği mübadele sitemince belirlenmesidir. Marx  emeğin fiyatından hareket ederken onun zamanla değişebilen bir değere sahip olabileceğini hiç düşünmez. “Nitelikli emek” düzeltmesi dahi bunu karşılamaktan, açıklamaktan uzaktır. Çünkü bugün “arzu edilir bir nitelikle” donanmış emeğin gelecekte  aynı  fiyattan alıcı bulup bulamayacağını düşünmemiştir.

Bunun önemi nedir? Bunun önemi şudur ki emekte fiyatlandırmanın, diğer mallara göre daha yavaş işlediğini anlayamamasıdır. Bu da şu anlama gelir:

Bir işçi bir haftalık toplam üretimi için belirli bir ücret alıp  üreticiye, kapitaliste   bir risk stoğu yüklerken üretilen malların satışında risk stoklanmaz, ya gerçekleşir ya da gerçekleşmez. Risk stoğu nedir? İşçinin, kapitalist tarafından alınan emeğinin ancak ücret dönemlerinde ortaya çıkan kâr-zarar muhasebeleştirilmesi durumudur.  İşçi çalıştıktan sonra ücretini haftalık olarak alır.

Kapitalist, normal bir üretim hızıyla çalışan işçiye ancak malların üretimi gerçekleştikten sonra  emeğinin karşılığını verir.

Sorun  şudur ki işçinin sözleşmeyle belirlenmiş  ücreti üretimi  gerçekleştirdiği için  mutlaka ödenmelidir.( Sözleşme ihlallerini sui misal olarak göreceğimizden aksi örnek saymamız mümkün değildir.)  Peki ama işçiden emeğini satın alan kapitalistin satmaya çalıştığı malın talep görüp görmeyeceğini kim söyleyebilir? Bunu hiç kimse söyleyemez. Kapitalist/işveren kendince bir tahminle bir üretim bandı oluşturarak  emekten yana belli bir tercih  kullanmıştır.

Marx bu tercihi yaparken kapitalistin, mal  içindeki “saklı emekten” yararlandığını söylemektedir. Sorun şudur ki kapitalistin malı alıcı bulamayabilir de.  Bu durumda “malın içindeki emeğe” ne olmaktadır? Hiçbir şey olmamaktadır. Çünkü onun bedeli sözleşme gereği ya önceden ya da haftanın sonunda mutlaka ödenmiş olmaktadır.

Bu bize neyi gösterir?

Herhangi iki malın üretim zamanlarına bağlı objektif  değer eşitliğini tespit edebilseniz dahi bunun mübadelede hiçbir önemi olmayacaktır. Bir kilo bulgurun, emek değer hesabıyla iki yüz elli gram kahveye eşit olduğunu söylemenizin kahve ve bulgur takası yapacaklar açısından anlık bir önemi olabilir ama hiçbir müşteri kahve veya bulgur alırken sizin uzun uğraşlar sonunda keşfettiğiniz bu sözde eşitliği umursamayacaktır. En nihayetinde kendisine adeta tapılan “emekçinin”  bu iki metanın üretiminde ücretlendirilmesi da farklı olacaktır.

Bu durumda mallar mübadeleye birbirlerine karşı takaslanmak üzere girmezler. Çünkü böyle girerlerse belki kendilerine göre eşit miktarlarda takas edilebilirler ama bedeli parayla hesaplanan ücretin karşılığının hesaplanması imkânsız hale gelir.

Marx burada iki şeyi atlamıştır:

Birincisi para iktisadının  mal değerleri arasındaki  standart değer etkisini tam anlayamamıştır.

 Emeği paraya göre fiyatlandırıp “mübadele değerlerini”   üretim zamanlarına bağlı olarak birbirlerine göre “değerlendirmesi” elmayla armudu toplamak demektir.  Ne emek, fiyatı kapitalistin tek yönlü dayattığı  bir üretim faktörüdür ne de fiyatlar malların içlerinden çıkıveren  “doğal ve verili” ölçülerdir.

İkinci olarak da herkesin, hem üretici hem tüketici olduğunu anlayamamıştır. Bu da herkesin almak veya satmak istediği mallarda, başkalarının  fayda sıralamalarıyla kaçınılmaz şekilde  bağımlı olmasıdır.

Emek  kapitalistçe alınırken diğer mallar müşterilerce alınır. Bir mal özelliği taşımasıyla emek de arz ve talebe göre değerlenir. Emeğin her zaman, ihtiyaçtan fazla olacağı kehaneti bu açıdan tam bir saçmalıktır. Çünkü insanlar fişe takıldıklarında, her işi aynı verimle yapabilecek robotlar değildir. İnsanların çocuklarını en nitelikli ve az bulunur mesleklere yönlendirmeleri emeğin arz ve talebe göre değerlenmesinin en büyük kanıtıdır.

 Meselâ hiç kimse bir doktor emeğinin yüz şoför emeğine denk olduğunu falan iddia etmez. Oysa Marx’a göre  emek tipleri arasında da bu tip “değerlemeler veya mukayeseler” yapılabilmelidir.

Marx emeği kutsarken işin içindeki insanı ıskalamış bir idealisttir. En büyük zararı da problem hakkındaki  bu insansız ve yanlış akıl yürütmesinin idealaştırılmış olmasıdır.



13 Temmuz 2014 Pazar

Gerçeklik Bitti Mi Gerçekten Sevgili Baudrillard?

Batılı düşünürlerin bazıları gerçekliği sorguluyorlar. Özellikle Baudrillard… “Simülasyon ve Simülakrlar”’ını” okumuştum. Aklımda ne kaldığını pek söyleyemeyeceğim. Şu anda "Şeytana Satılan Ruh" adlı başka bir kitabını okuyorum ama bu kitabı önsözde söylendiği kadar  “zor ama zevkle okunan” bir kitap gibi gelmedi bana. 
Baudrillard gerçekliğin bittiğini söylüyor.

Bunu söylerken “neye dayandığını” soruyorum ve karşımda bir takım güncel tespitler buluyorum.

Baudrillard “gerçekliğin” yokluğuna hükmederken aslında kendisinin bir gerçeklik oluşturduğunu fark edemiyor galiba. “Gerçeklik yok oldu!” derken “Kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış bir şeyden” bahsettiğini anlayamıyor gibi.
Neden böyle? Çünkü “ A, Adır!” dediğiniz anda  sınırlı, yanlışlanabilir veya yanlışlanamaz ama mutlaka  gerçeğe yönelik bir eylemde bulunmuş olursunuz.

Yanlışlanamazlık, sırtını, gerçeğin “kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış” olmak özelliğine yaslar, yani gerçekliği sömürür.

Baudrillard bir takım güncel tespitlere dayanılarak buradan hareketle gerçekliğin yok edildiğini, gerçekliğin aslında var olmadığını vs öne sürüyor. Bunu yaparken de yanlışlanıp yanlışlanmamak endişesini taşımıyor, aklına geldiği gibi yazıyor.

Sorun şu ki derdini çeker göründüğü kötülük dahi bir gerçekliği gerektiriyor.

Hayatlarında her istediklerini anında  elde edebilen, sadece düşünebildikleri için ve anlaşılmaz şeyler zırvalasalar dahi fikir mülkiyetine  dayanarak geçinebilen insanların gerçeklik hakkındaki bu  fikirleri özünde “saçmalık”. Çünkü bir şey söyleyip sonra onun “doğru” olduğunu iddia etmek için yazılan bir kitap “Gerçeğe en çok ben yaklaşıyorum!” iddiasını güdüyor.

Bunu nereden anlıyoruz? Çünkü Baudrillard bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Peki bunu zırvalık olsun diye mi anlatıyor? Hayır tam aksine bir tutarlılık ve anlaşılır olmak iddiasıyla kitap yazıyor. Yani en nihayetinde gerçekliğe muhtaç oluyor. Eğer gerçekliğin ortada olmadığını iddia ediyorsa  gerçekliğin olmaması durumunun kaçınılmaz ve tartışılmaz bir biriciklik hali olduğunu söylemiş oluyor.

Eğer söylediklerinin mantıkla anlaşılamayacağını söylüyorsa  bizim onu nasıl anlamamız gerektiğini belirtmiyor. İnsanın mantık dışında bir anlama biçimine sahip olup olmadığını bize söylemiyor. Şayet mantık dışında ir idrak kabiliyetimiz varsa  kitabının buna hizmet etmediği aşikâr.

Şayet şeyler  arasındaki ilişkilerin mutlak tutarlılığına göre  akıl yürütmeye çalışıyorsak bize “gerçekliğin”  olmadığını bu tutarlılıkla göstermek zorunda. Aksi takdirde kendisinin “iman edilen bir peygamber” olduğunu söylemek zorunda…

Günümüzde medyanın gerçeklik algımıza yönelik saldırılarından bahsettiği yerler bir ölçüde  kabul edilebilir belki ama gerçekliğin tamamen “tek kutuplu dünya hayali” eliyle yok edildiği saptaması bütün güncel örneklerine rağmen saçma.

Bana öyle geliyor ki bütün  dolambaçlı ve süslü retorik aslında Marx’tan  mülhem ve ona özenen bir yeni sosyalist  ve  sahte bir  felsefenin laf ebeliğinden başka bir şey değil.

Baudrillard, üzgünüm ama ne doğunun fakirliğini ve ilkelliğini ne de dinciliğin vahşetini bilen ama sırça köşkünde, küfrettiği modern teknolojiyi kullanıp sanırım maaşının çok üstünde bir telifle  yaşayabilen bir seçkinci olarak yaşayıp ölmüş.

Günlük hayatı içinde, dinciliğin gittikçe artan baskısına, toplumsal ayrışmaya, nefrete, ülkesinin bölünmesine şahit olan biri olarak Baudrillard’ın kalitesiz Fransız televizyon yapımlarından duyduğu öfkeyi eleştirebilmek hakkımın olduğunu düşünüyorum.

Ve söylediklerinin kınadığı televizyondaki tuvalet kâğıdı reklamlarından daha uzun bir etkiye sahip olup olmayacağını da bilemiyorum.

Gerçeklik bitti mi bilmiyorum ama ön okumamdan edindiğim izlenim şu: Baudrillard bitti ve hayat devam ediyor.