Blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2021 Pazartesi

Kaybolan Günlük

 Anlayamadığım bir şey oldu.

 

Dün değil önceki gün iki yazı yazdım. Blog arama motoru sayfasında ikinci  sıradaydı. Hep de öyleydi.

 

Dün ise arama motorundan yok olmuştu. Uzun zamandır  yazı girmediğim için desem, olamaz. Çünkü yazı girmediğim zamanlarda bile   günlüğüm aramalarda  görünüyordu.

 

İşin garip tarafı çok okunan bir günlük bile değil. Çok tutulan, magazinel konular falan da yazmıyorum.

 

Şimdi biri, “Zaten o yüzden  aramalarda görünmez..” diyebilir. Ben  de ona önceki güne kadar neden arama motorunda ikinci sırada göründüğünü sorardım.

 

Neyse… Memlekette tuhaf tuhaf işler oluyor.

 

İşin  bir tuhaf tarafı da kaç gündür Rovert E. Howard’ın, “Ejderhanın Saati”  adlı kitabını bitiremiyorum. Halbuki bitmez mi? Conan romanı… Yani çerez gibi yenir ama yoğunlaşamıyorum.

 

Aslında aklımda  belirsiz de olsa bir takvim, bir program oluştu.  Sadece üşenmemek, işlerin üstüne gitmek gerekiyor. 

 

Her neyse… Aklıma başka bir şey gelirse yazarım.

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Blogu İcat Eden Zekânın Podcast Bönlüğü

Lütfen  tabirimi mazur görün ama bugünkü bilgimin onda biriyle on dakika bir blog açabilmişken bir ses dosyasını yayınlayabilmek için gerekenleri gördüğümde  ümitsizliğe ve karamsarlığa kapıldım.

Blog açmak için bir e-posta hesabı yetiyordu. Gerçi insanların artık okuyan primatlardan dinleyen primatlara doğru evrildiği düşünülürse  blog yazmak tam bir enayilik veya bunaklık gibi görünüyor.
Ve fakat... Altı üstü kaydedilmiş bir ses dosyasının   evrene salınmasından ibaret olan podcast yayınında yapılması gerekenleri bir yere kadar öğrenip de " Şimdi yayınınızın RSS feedinin bağlantısını kopyalayıp yapıştırın" gibi bir yere toslayınca "Allah podcastinizin de sizin de belânızı versin!" diye isyan edesim gelmedi değil.

Podcast  yayıncılığı bu kadar zor olmamalı diye düşünüyorum. Benim aklımdaki podcast yayını, herhangi bir ses kaydedici  programdaki dosyayı tek tuşla youtube gibi herhangi bir platformda kolayca paylaşabilmek gibi bir şey. Podcast yayıncılığının neden bu kadar zor ve dolaşık olması gerektiğini gerçekten anlamıyorum. 

Ayrıca teknolojik terimler çöplüğünde boğuluyorum.  "Yayınınızın RSS feedini gelin gözüme sokun!"  gibi sözde bilgilerden de açıkça midem bulanıyor.

Allah'tan elimin altında hâlâ blog var. Bir de ses dosyalarını Youtube'de  kolayca yayınlamak imkânı olmasa podcast yayıncılığı aslında beş para etmez bir vakit kaybı gibi görünüyor.. Evet karamsarım, evet tembelim evet teknoloji özürlüyüm.

Sorun şu: "RSS feedinin" sözde anlamını yazıp da " Bak seni bilgilendirdim işte!" diye üst perdeden konuşan abilerle bu  zıkkımları kullanıp da adamakıllı hiç bir içerik üretmeyen abiler de bana "boş yapıyormuş" gibi geliyor.

Olay bu. Ya podcast yayınını daha tüketici dostu bir hale getirin ya da  ben ağlamaya devam edeceğim. Başka soru?

15 Kasım 2019 Cuma

Bu Blogu N’eylemeli?


political blog ile ilgili görsel sonucuNe zamandır günlük/blog yazmadım. Bunun  en büyük sebebi, tembelliğim. Bir sebep var ki o da okurlarımın tembelliği. Artık hiç kimse neredeyse hiçbir şey okumadığı için günlük yazmak da zaman içinde anlamını kaybediyor.

Batı dünyasında blog çok önemli bir iletişim aracı. “Endüstriyel iletişimin” bir alternatifi olarak çok güçlü kişisel çıkışların ifade edilebildiği, gerçekten ö

Gelin görün ki ülkemizde “iletişim”  güçlünün, yarattığı fiili durumu zayıfa tebliğ etmesinden ibaret olduğu için blog yazmak, boşa konuşmak gibi algılanıyor.

Sanalağ iletişiminin geldiği son nokta da video oynatma motorlarında, oynanmış video oyunu videolarını seyretmekten ibaret. Düşünmek artık sanalağ kullanıcılılarının çoğu için yorucu bir eylem. Dolayısıyla bir de ayrıca zahmet gerektiren okuma işi, hiç  kimsenin ilgisini çekmiyor.

Şimdi sormak istiyorum: Okunmağa değer şeyler sadece akademik yayınlar mıdır? Okur yazarlar, bütün zamanlarını akademik yayınlara  harcadıkları için mi başka bir şey okumağa zamanlar kalmamaktadır?

Daha ne diyeyim bilmiyorum. Blogu toptan silsem mi acaba?

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Kitlem Mi Yanlış Ben Mi Yanlışım?



deli karikatürleri ile ilgili görsel sonucuBlog yazmak isteyenlere tavsiyeler veren bir yazıda, “Kitlenizi iyi belirleyin…” diyor…

Sanırım ben kitlemi, okur yazar ve milliyetçi  insanlar  olarak hedeflemiştim.
Ve fakat galiba  fena halde yanılmışım… Çünkü bu hedef kitlesi memlekette örneğine en az rastlanan grupmuş.

Çünkü  okur yazarlar arasında milliyetçiliğin pek matah bir şey olduğunu söylemek zor. Çünkü memlekette okur yazar olarak sayılmak için insanlar vatansız, milliyetsiz, kimliksiz ve mümkünse etnikçi ve daha da mümkünse Kürtçü olmak gerektiğini düşünüyorlar. Ve zaten ana akım medyayı ve kitap piyasasını da bu  kitle belirliyor.

Dolayısıyla bir insanın Türkçü olması halinde ağzıyla kuş tutsa okunması ya da dinlenmesi mümkün değil.

Öbür yandan milliyetçilerin de okur yazarlıkla pek işleri yok. Okur yazar olanları için herhangi bir üniversitede  akademik bir memuriyet, entelektüel sayılmanın en kestirme yolu. Milliyetçilerin herhangi bir uzmanlık alanında kimin işine yarayacağı belli olmayan çeşitli makaleler yazmak ve sonra elde edilen unvanlarla camia içinde itibar devşirmekten öte bir hedefleri olduğunu söylemek zor.

Onlara çeşitli kitaplardan, felsefeden bahsetmek falan dünyanın en saçma işi…

Yani bir sanalağ günlüğü yazarı olarak fakir, iki kere  şanssız… Üstüne yapıştırdığı “Türkçü” etiketiyle okur yazarların vatansız ve soysuz önyargılarının dışlamasına maruz kalırken ilgileriyle de köylü-kasabalı olmaktan vazgeçemeyen milliyetçi kitlenin, “salyangoz satıcısı”  oluyor.

Velhasıl-ı kelâm: Günlük yazarı ne İsa’ya yaranabiliyor ne de Musa’ya…

Hadi bakalım, hayırlısı…

Gene Black List müziklerinden biriyle sizlerleyiz dostlar!


6 Ekim 2018 Cumartesi

Ben Yazayım Yazmasına Da

Bir takipçim-iz ki aslında bu blogun yazı kadrosunda bir alay doktoralı adam var ve hiç biri sanırım kendilerince   bu blogu yazmağa değer bulmuyor, o yüzden "takipçimiz" diyorum,  "Daha fazla yazmalısın!" demiş.
Bu adam sanırım John Cheever

İçimdeki ergen " Sen osuruğa sıkışmadıkça yorum yazmayacaksın diye mi yazayım istiyorsun?!" dedi.

Yaş elliye yaklaşırken içimdeki "berjerde oturan adam"sa ona yani ergen yanıma:  "Bok yeme! Otur oturduğun yerde! Adam daha fazla okumak istiyorsa bu iyi bir şey!" dedi.

Bazen... Hele 27 yıldır yazdıklarımın hiç kimse için bir önemi olmadığına artık neredeyse kesinlikle inandığım karamsarlık nöbetlerinde içimdeki ergeni dinlemek istiyorum.

Ama berjerdeki adamın daha dışa dönük, anlayışlı olduğunu biliyorum.

Bu yüzden...

Bir şey yapıp da cevap alamıyorsan...

Ya reddedilmişsindir...

Ya daha büyük bir şeyin olması için olaylar mayalanıyordur...

Ya da sen bu iki ihtimali falan düşünmeden her ne halt ediyorsan, onu yapmağa devam etmelisindir.

Heeeeey! Nasıl oldu ama? Bunları iki kapak arası bassam, "kitap" falan olur mu?

Bu bir blog... Yani kamuya açık bir kişisel günlük. Ve fakat aynı zamanda...

Batıda yani yazdığınız her kelimenin sentlerle değerlendirildiği medeni memleketlerde,  başlı başına bir geçim kapısı.

Reklâm alıyor muyum? Evet. Para kazanıyor muyum? Hayır. Öyleyse bu haltı ne demeğe yiyorum ben?

Çünkü kamuya açık bir kişisel metin yalnızca para kazanmak veya mide bağırsak kanalını boşaltmak için kullanılmıyor.

Çünkü fikirlerim de yeterince "kişisel"... Ve her blog aslında bir "etki yaratmağa" uğraşıyor.     
Peki Türkiye'de bunu yapabiliyor mu?

Bilmiyorum. Çünkü ergenlerin ve henüz ergenliği terk edememiş sayısız gerzeğin doldurduğu sözlüklerden, hır gür ortamlarından ve besleme sosyal medya  arsalarından "kişisel fikirlere" pek zaman kalmıyor.

Kendime acımıyorum. Hiç kimse herhangi bir yayın evinin himmetini dilenerek 27 yıl boyunca yazmaz.

Bunu ancak kendine inanıyor ve yapabileceğini bildiğin için yapıyorsan gerçekleştirebilirsin.

Kabul görmenin belli başlı yolları var ve bu yollara girerek herkesin yaptığını yaparak muteber olabilirsin.

Sorun kendi içindeki mükemmeliyet duygusuna cevap verip veremediğindir. Hayır! Cevabın mükemmeli gerçekleştirip gerçekleştiremediğin de değildir! Çocuk olma!

Asıl vermen gereken cevap,
bu yolda çabalamaktan vazgeçip vazgeçmediğindir.

Ben vazgeçmedim. Bir ihtimal... Hiç bir işe yaramayan ve okunmamış bir yazar olarak ölmemdir.

Diğer ihtimal de aslında benim için çok önemli değil. Çünkü elmas çıkarabilmişseniz, elmaslarınız ortadaysa... Elmasları çıkaran kişinin siz olduğunu bilmeniz, bunu başkalarının bilmesinden çok daha önemlidir.

Bana daha fazla yazmamı söyleyen okuruma sonsuz teşekkürler. Demek ki okumaktan zevk alıyor. O halde ben de ona "Lütfen daha fazla yorum bırakın..." diyorum. Çünkü kafanızda belki de bir gaz lambası yakan bir insanın birazcık  "cevap almağa" sanırım hakkı vardır.

O halde güzel bir şarkı ekleyelim mi? Bakalım kimden geliyor?




17 Kasım 2014 Pazartesi

Ne Yapalım Yani?


Seçmenlerdeki Öğrenilmiş Çaresizlik Psikolojisine Karşı Bir Eylem Manifestosu
"Başarıya dair tek bir inanç,hedeflere yaklaşmak ve engelleri aşmak için  bize gayreti ilham eden bir lokomotiftir." Karikatürde bir lokomotif yamacı tırmanırken sürekli "Bunu yapabilirim!" derken diğeri henüz yamaca  varmamışken, "Bunu yapamam, bu imkânsız!" diyor.

Hangi parti yüzde kaç oy alır bilemem. Matematikte zaten iddialı değilim ama  daha dört işlemi doğru dürüst bilmeyen bir toplumun partilerin oy gücünü tahmin etmeye çalışmasından da bıktım.

Ama fakire göre asıl problem meclis dışı muhalefetin, sürekli küçümsenmesi ve müzmin karamsarlığımız.

Bunun en meşhur ifadesi “Oyları bölmeyelim!” Nefis cümledir! İki gram vicdanı olan herkesi  susturur ve kendine bağlar.

Oyları bölmemek için üzerinde birleşilmesi söylenen iki parti CHP ve MHP’dir.

Yani öyle bir ruh hali yaratılır ki eğer bu iki parti meclis dışında kalırsa dinci iktidar partisi her istediğini yapabilir!

Şimdi düşünelim: Dinci AKP istediği her şeyi yapabiliyor mu? Evet!

Meselâ lâiklik alenen ihlal edilirken muhalefetin bunu engellemeye gücü yetiyor mu? Hayır!

Ya da  etnik ırkçılık  dinci AKP ile beraber Anayasa dahil her türlü kanunu  çiğneyip geçerken muhalefet bir şey yapabiliyor mu? Hayır!

Burada iki nokta var: CHP ve MHP zaten iktidar olamayacaklarını en baştan kabul edip hiç olmazsa mecliste yer almayı  nimet sayan iki eyyamcı parti.

Dikkat buyurulursa PKKlıların söyledikleri, doğrudan veya dolaylı olarak CHP’nin desteğiyle derhal hayata geçiriliyor.

Öbür yandan büyük “Türk İslam Ülkücüsü” MHP, şeriatı getiren her teklife hıyara tuz yetiştiren avanaklar gibi onay veriyor.

Yani aslında mecliste muhalefet falan yok!
Öbür zafiyetimiz “ AKP kötü AMA.. “ diye başlayan ve dağılmışlığı parçalanmayı daha en başta kabul eden öğrenilmiş çaresizlik tavrı.

“Kararsızlar” denen grubun hem cehaleti hem de bu öğrenilmiş çaresizliği, ülkenin %20’den biraz fazla bir yobaz  seçmen kitlesi tarafından  parçalanmasına yol açıyor.

O halde? “Elimizdeki bu!” diyerek susup oturmalı mıyız?

Kararsızlar denen grubun bir kısmı “Benim partim yok”çular. Diğerleri hayatlarını fasulye gibi yaşamaktan memnun kesim.

“Benim partim yok”çular için piyasada şu anda envai çeşit parti var. O halde  neden bunlardan biri meclise bile giremiyor?

Çünkü bu kesimi kararlı davranmaya teşvik edecek örnek insanlarımız yok. Çünkü bizim kültürümüz, kararlı ve ilkeli liderlerin kültürü değil! Bizim kültürümüz bir “zorba lider kültürü”. Burada Araplaşmanın  tesiri küçümsenemez. Çünkü biz Müslüman olduktan sonra kadın erkek eşitliğinden, töre/kanun üstünlüğüne kadar pek çok konuda ciddi bir Araplaşma ve yabancılaşma içine girmişizdir.

İnsanlar  güce ve kararlılığa eşit ilgi gösterirler. Gücünüz yoksa kararlı olmalısınız. Bugün mevcut muhalefet partileri bizde bir güç yanılgısı yaratmakta fakat hem cahil, hem kararsız, hem ilkesiz hem de korkak olduklarından  dinci güç odağına karşı tesirsiz kalmakta ve muhalefetin millet nezdindeki saygınlığını zedelemektedirler.

Dolayısıyla insanlara ilgi gösterecekleri sadece “güç” kalmaktadır. O güç iyi veya kötü nasıl kullanılırsa kullanılsın halkta bir “eylem” illüzyonu yaratmaktadır.

O halde yapılması gereken nedir?

Yapılması gereken şey şudur: İlkeli ve vatansever/milliyetçi her okumuş/aydın,  kendi siyasal tercihini açıkça ifade etmelidir. Oyların bölünüp bölünmemesine aldırmadan her bir  vatansever/milliyetçi aydın kendi siyasal tercihinin neden doğru olduğuna dair net şeyler söylemeli ve çevresinde bir kararlılık halesi yaratmalıdır.
Bu neye yarayacaktır? Bu, kararsız, “mecbur” ve “mahkûm” seçmenlerde, iktidarı etkileyen şeyin onların oyu olduğu bilincini uyandıracak ve öğrenilmiş çaresizliklerini yenmelerinde yardımcı olacaktır.

Bu konu ihmal edilmemeli ve her bir milliyetçi kendi sanal ağ ortamını mutlaka oluşturarak derhal yayın faaliyetine başlamalı, seçmenin kararsızlığını ve ümitsizliğini yenmesi için en başta kendisi, siyasal tercih düzlemlerini değiştirmenin seçmenin elinde olduğunu göstermeli, izah etmelidir.

“Seçime şu kadar ay var!” tamamen iktidarın bize öğrettiği bir karamsarlıktır. Bu karamsarlık gerçekçi değildir. Seçimde herşey bir saniye içinde bir oyla değiştiğine göre zihniyetlerin meşru ve olumlu  fikirlerle beslenmesi için asla geç değildir. Bugünden başlayarak her milliyetçi, her  hafta bilinçlendirici bir yazı yazsa on milliyetçinin en az  280 yazısı yayınlanmış demektir. Bu da blog denen sanal ağ günlüklerinde çok kolaydır.

Karamsarlıkla vakit geçirmek yerine taşı şimdiden yontmaya başlamak bence en iyisidir.

Bu arada fakir İP’ye sempatiyle bakmakla beraber, Osman Pamukoğlu’nun siyasi bakışını çok daha milli ve yerinde bulduğunu söylemeli.


6 Ağustos 2013 Salı

Kendimize Blogumuza

Aslında cep telefonunda blog yazmaya başladıktan sonra bilgisayarı tuzluk gibi kullandığımı fark ettim. Çok daha verimli kullanılabilir…
Blog şüphesiz bir açık günlük ama aynı zamanda bir yazı sorumluluğu.

Bu hem kendi yazı alışkanlığımı, ifade  gücümü geliştirmem açısından hem de içinde yaşadığım toplumun sorunlarına karşı bir sorumluluk.
Hayır… Biz toplumdan soyutlanmış atomize bireyler değiliz.

Nedense bir kere toplumsal bir endişe duyduk mu kendimizi toplumun malı haline getirmemiz gerekiyormuş gibi düşünüyoruz.
Toplumun bir  parçası olmakla kendimiz olmak arasında, sanki uzlaşmaz bir çelişki varmış gibi geliyor bize ama yok.

Aslında toplumdaki bazı değişimleri gözleyerek belki önyargılarımızın, bilinç altımızın nasıl değiştiğini de gözleyebiliriz.

Bu, topluma paralel de olabilir topluma ters yönde de gelişebilir.
Blogu neden önemsiyorum?

Çünkü  blog kişiselliğimizi topluma ulaştırmamızı sağlayan naif, sınırsız ve maliyetsiz bir ortam.
Öbür yandan   matbu ortamla çok geç tanışmış  bir toplum için medeniyeti hızlandırıcı bir işlevi olabilir diye düşünüyorum. Umarım  öyle olur.
Bu ne işe yarar?

 Bu, konuştuğunuzda anlaşılabilmenizi sağlar. Bir gecekondu demokrasisinde, bir ağacın neden korunması veya içki içerken neden endişelenmemeniz gerektiğini daha rahat anlatabilmemizi sağlar.

Bu bize yazının bu dünyada insanlığa dair bırakılmış bir izi olduğunu anlatabilir.
Bu, aslında hayatı nasıl yaşamayı istediğimizle ilgili bir seçimdir.

Düşüncenin içinde mi  yoksa  dışında mı olmak istediğimizi gösteren bir seçimdir.

Bu, “güce” bakışımızla ilgili bir seçimdir.

Gücün bizim dışımızda  emredici bir zorbaya mı ait olduğunu yoksa var oluşumuzdan kaynaklanan bir sevinç mi olduğunu anlamamızı sağlayacak bir seçimdir.

Sanırım ben blogumu bundan dolayı seviyorum.
Gün ışıdı.

Endişelenmeli miyim?
Bakalım Enya bu konuda ne diyor?


25 Temmuz 2013 Perşembe

İyi anlatılar, iyi öyküler,iyi bloglar

Bir anlatı ki blogun bir anlatı olduğunu düşünüyorum ne yapar?

Bunu düşünmemin sebebi şu:

Anlatıda belli bir kişisellik ve estetik yönelimi veya gayreti olmazsa biz anlamı nereden edinebiliriz?

Sanıyor musunuz ki anlam kendiliğinden, öylece ortaya çıkabilir?

Maalesef hayır.

Çünkü anlam, herhangi bir şeyi kendi idrakimize göre anlatmamızdan doğar. Dolayısıyla önce anlatıcının anlayışına ihtiyaç duyar.

O halde "edebî" bir metin nasıl ortaya çıkar?

Edebî bir metin, yazarının "anlayışını" ortaya iyi koyabildiği dolayısıyla "iyi anlatabildiği" metindir.

Peki ama içeriğin bununla ilgisi yok mudur? Sanıldığının aksine içerik tek başına nir estetik kuvvet tartışmaz.

İçeriği veya öyküyü kuvvetli kılan, onunla ilgili heyecanlı, ilgili ve özgün bir anlatımdır.

Ben bunlardan neden bahsettim? Kendime bir ders vermek için. Bu kadar...



2 Nisan 2013 Salı

Blog Her Yerde

Blogu telefondan yazmak ayrı bir duygu. Bu insanda her yerden sesini duyurabilmek duygusu uyandırıyor.

İnsan sesini neden duyurmak ister? Belki de bu insanın en temel işidir? İnsan sesini duyurmazsa var olduğunu nasıl anlar?

İnsan belki de var olduğunu ancak kendini ifade edebildiğinde anlar.

Ve bu yüzden ona var olduğunu söyleyen bir başkasından rahatsız olur.

Özgürlük nedir?

Özgürlük insanın var oluşunu idrak edebilmesi, bunun için de düşüncelerini seslendirebilmesidir.

Bu yüzden insan aslında düşünebildiği için değil konuşabildiği için özgürdür.
İnsan düşünebildiği için değil konuşabildiği için "vardır".

İşte bir blog yazmak ve hele cepten blog yazmak bu yüzden hoşuma gidiyor.

29 Mart 2013 Cuma

Blog Kompleksim Depreşti Gene


Uzmanlaşmış bloglara hayranım.

Sinema, çizgi roman, edebiyat vs.. her dalda uzmanlaşmış bloglardan gerçekten faydalanıyorum.

Ben de öyle bir blog yazabilmek isterdim ama yapamıyorum. Gelgeç ilhamlar, kalıcı endişeler, takıntılı öncelikler belki de daha rahat bir blog yazmamı engelliyor.

Akışına bırakıyorum ben de ; yapacak bir şey yok… Çünkü öyle olmasa sanırım samimi bir blog çıkmaz ortaya.

Öte yandan bahsettiğim konuların da bir okur kitlesi var ama tek eksikliğimiz yeterince yorum almamak. Geri dönüş olmayınca farazi okurlara yazmış oluyorum.

Bir de şu var: Bloglarda belli bir fikir sahibi olmanın ancak belli mensubiyetler için kabul edilme durumu var. Meselâ piyasa ekonomisine ağız dolu sövüp de aslında hiçbir fikir ortaya koymasanız bile “düşünce bloğu” oluyorsunuz …

Veya net bir tavır takınmayıp kendi aklınca taraf olmaktan kaçınan “Herkes nereye ben oraya” demeyi akılcılık sananlar var ki sanırım blog âleminin kahir ekseriyetini bu kesim oluşturuyor.

Hal böyle olunca insan kelaynak gibi kalıyor orta yerde…

Deyin bakayım sevgili okurlar ne yazsak okuyasınız gelir?

8 Mart 2013 Cuma

Blog Felsefesi


İş dönüp dolaşıyor; “Bir blog niçin yazılır?” sorusun gelip dayanıyor. Muhtemelen  blgoculuk, sanalağdan para kazanmanın  bir yolu olarak görülüyor. Çünkü dikkat ediyorum, ne zaman “blog tekniği” üzerine yazacak olsam blogun tıklanma sayısı bir anda fırlıyor. Sanırım insanlar  daha fazla tıklanan bir bloğun nasıl yazılacağını merak ediyor.

Bu da felsefe eksikliğimizden kaynaklanıyor gibime geliyor. Yani insanlar bir anda sevilmek falan da istemiyor aslında; sadece bir anda rağbet edilen bir tüketim malı olmak istiyor. Bunda kınanacak bir şey yok. İnsanlar emeklerine rağbet gösterilmesini bunun da paraya dönüşmesini isteyebilir.

Ama sorun, öncelikle  insanların bizi istemesi için bir  gerekçe oluşturabilmek.

Bunun için iki şey gerekiyor, bana göre… Birincisi özgün bir içerik, ikincisi içtenlik. Ve belki daha önemli bir üçüncü şey var ki o da “süreklilik”…

Aslında ilk  ikisi  birbirini gerektiren şeyler.

Üçüncüsü  okurda yazarın sadakatine dair bir algı yaratıyor. Böylece okur blogda her zaman yeni içerik bulabileceğini görüyor ve bu onu mutlu ediyor. Ama bence daha önemlisi, blogunu güncelleyebilmenin, yazarda uyandırdığı kendine kendine yeterlilik  ve yaratıcılık  tatmini…

Blogun özü, açık  bir sanalağ günlüğü olması. Ama insanlar şuna şaşıyor ki zaman zaman ben de şaşıyorum; sanalağ gibi milyonlarca insanın gezindiği bir yerde nasıl oluyor da bizi  okuyan kimse çıkmıyor?

Sanırım blogun özü, başkalarının ne düşündüğünü  anlamaya çalışarak zaman kaybetmek yerine, kendi düşüncelerinizi içtenlikle aktarmak ve ne yazmak istiyorsanız onu yazmak.

Bu yazının başlığı pek çekici değil, farkındayım. “ On adımda etkili blog yazımı” gibi  ipuçları falan da  vermiyor. Öyleyse bu yazı ne işe yarar? Bu yazı belki bir blog yazarı olarak sizin ve en başta benim kendimiz olmamızda bir kapı açar.

Ben de pek işe yaradığımı iddia etmiyorum zaten…