sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2024 Cumartesi

Ulusalcı Solun Öfkesi Kime?

Sosyal medyada  “Veryansıncı” bir hanımın Ümit Özdağ hakkında düşüncelerini okuyunca çok üzüldüm. Ona göre Ümit Hoca, AKP rejiminin devşirdiği herkesle bir dönem beraber olmuş. Bu yüzden de Atatürk resminin altında çektirilmiş fotoğrafı aslında uygun değilmiş.

Bu yaklaşım üç açıdan hatalı, hem de çok hatalı.

Öncelikle Atatürk’ü “ata” sayan, Türk adını ve egemenliğini savunan hiç kimsenin birbirine hain muamelesi etmeye hakkı yok. Atatürk’ü ata sayan ve Türk Milleti’ne şeksiz, şüphesiz bağlı herkesin yolu zaten aynıdır. Bu yol, ulusal egemenlikle ve vatanın bölünmez bütünlüğü ile çağdaş uygarlığın ötesine geçmek ve (sanırım) ayrıca diğer Türk  topluluklarıyla kurulabilecek en yakın ve sağlam birlikleri kurmaktır. “Ulusalcı” denen sol vatanseverlik için Türk ülkelerini düşünmek Amerikancılıksa o noktada yollarımız onlarla ayrılır.

İkinci hata ki buna hata denebilir mi bilmiyorum:  Ümit Hoca Atatürk'le problemi olan herkese resti çekmiş, popülist ve pragmatist her türlü taşra siyaset esnaflığına kaıy en başta kapatmıştır. Parti yönetimindeki herkes makbul müdür? Meselâ Lütfü ŞEHSUVAROĞLU’nun Zafer gibi bir partinin profiliyle ilgisi çok az. Geçmişin “Türk-İslamcı/ şeriatçı” ülkücülüğünden gelen  ŞEHSUVAROĞLU ne yalan söyleyeyim bana güven vermiyor ve Zafer Partisi’nin de imajına zarar veriyor. Diğer yandan yaptığı  her işin hesabını hâlâ veren, neyi, niçin yaptığını sürekli açıklayan bir siyasetçi Ümit Hoca. Bunda da sanırım bilim insanlığının etkisi var. CHP ile yapılan protokole “gizli saklı” diyenlerse ne tuhaftır, görünüşte birbirlerine düşman kamplar.

 CHP'liler buna kızdı, şimdi ulusalcılar kızıyor.  İyi de “gizli saklı” denilen protokolün “gizlilik kaydı” ortadan kalktığı anda, onu kamuoyuna Ümit Hoca açıklamadı mı? Protokolün açıklanan maddeleri içinde ulusal egemenliğe, bütünlüğümüze aykırı herhangi bir madde var mıydı? Sinan Oğan herkesi yaya bıraktığında, Ümit Hoca ne yapmalıydı mesela? Gidip hırçın solcu ergenler gibi onunla kavga mı etmeliydi?

Üçüncü hata ise solun yapısal sorunu olan hırçınlık, saldırganlık. Aslında bu huyları, karşı olduklarını iddia ettikleri şeriatçıların tavırlarının  ayna görüntüsü. Neden böyle? İki kamp da mutlak  hakikate ve ahlâkî doğruluğa sahip olduklarına öyle kesin inanıyorlar ki başkalarına hakareti, ithamı vs kendilerine “hak” görüyorlar.

Her iki kamp da “amaç güdülü” bir ahlâkı paylaşıyorlar. Yani hedeflerine ( şeriat veya devrim) ulaşmak için adeta Tanrısal bir dokunulmazlığa ve haklılığa ve daha kötüsü masumiyete sahip olduklarına inanıyorlar. Bu yüzden de düşüncelerinin, inançlarının yanlışlığı gibi bir ihtimali bile kabul edemiyorlar. Dolayısıyla kendilerine uymayan hiç kimsenin temel haklarına saygı duymak gereği hissetmiyorlar. (Stalinizm bu açıdan istisnai ve canavarca bir tasarım falan değildi. Solun özüne dönüşünün ve mutlak egemenliğinin kaçınılmaz sonucuydu; tıpkı şeriatçı yönetimlerde meydana gelen mutlak baskıcılık gibi... Sol aslında medeni hukuk  rejimlerinde gemlenebildiği için bugün modernizmin, hümanizmin, etiğin temsilcisi falan gibi görünebiliyor. Sol, dizginleri eline aldığında, mutlaka ama mutlaka diktatörlük, kan ve yıkım getirir.)

Bir başka hatalı bakış, "müteselsil suç icat etme". alışkanlığı. Ümit Hoca , muktedirlerin devşirdiği herkesle bir dönem çalışmış. Evet... Bir tespitin bu yarısına evet denince hepsine evet dememiz gerekiyor sanırım. Peki ama devşirilenlerle neden yollarını ayırmış, hiç buna bakılmış mı? Hayır. Üstelik de bütün bu ayrılışlar tam da gözümüzün önünde olmuşken hâlâ müteselsil suç isnadı, insaf ve vicdan sınırlarının ötesine geçiyor.

O halde sevgili ulusalcılara şunu sormak isterim: “Efsaneleriniz, mitleriniz olan insanların “Kemalizm faşizmdir!” demesinin hesabını verebildiniz mi? Ya da “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!” derken ülkeyi aslında açıkça bölünmüş gören militanlarınızın hesabını verdiniz mi? Ya da “İstiklal Marşını tanımıyoruz!” diyen Behice Boran’ın hesabını henüz vermediğinizin farkında mısınız?”

Ama daha kötüsü “ THKP-Cyi mirasımız kabul ediyoruz, DEV-GENÇ bizim de mirasımızdır diyen PKKlı köpeklerle aynı mirası sahiplenirken de Ümit Hoca’ya hakaret ederken duyduğunuz vicdan rahatlığını duyabiliyor musunuz? Ülkenin kırk yılına mal olmuş bir narko-terör ihanetini koyununuzda beslemiş olmanın hesabını verdiniz mi?"

Şahsen Veryansın TV’yi çok seviyorum. İçlerinde çok sevdiğim, saygı duyduğum pek çok insan  var. Onlarla ideolojik mirasımızın, mitolojimizin örtüşmediğinin de farkındayım. Ama hiç birine “devşirme”, “hain” vs çağrışımlarla bakamam. Ben kendi adıma sola duyduğum öfkeyi  ve kini, bir avuç solcu vatansever için susturuyorum ama görünen o ki sol, ister vatansever olsun ister Kürtçü ister Marksist, geçmişin kinlerinden ve öfkesinden beslenmeden edemiyor.

Düz bir mantıkla beni Zaferci ilan edeceklere söyleyeyim: Şu anda ZP bana MHP’den çok daha mantıklı, vicdanlı bir seçenek olarak görünüyor. Hiç bir partiye tapmam! Türk vatanının milleti ve devletiyle bölünmez bütünlüğüne saygı, Atatürk’ü devrimleri  ve Türkçülüğü ile birlikte benimsemek gibi konularda yan çize hiç kimseyle de bir adım daha yol yürümem!

Zaten yazıda Zafer’in beğenmediğim yönüne işaret ettim.

Devir, ideolojik taassuplarla birbirimizi kırmak devri değildir. Solcu dostlar şunu hatırlamalı ki bir milliyetçi olarak benim de kin gütme hakkım var ve sanırım benim hakkım çok daha fazla. Buna rağmen ya birbirimizle asgari müştereklerde buluşup bir “Türk Kurultayı aklı” geliştirmeliyiz ya da yollarımızı en baştan ayırmalı ve kimin safında olduğumuzu açıklamalıyız. Çünkü PKK vb.lerinin safı, daha çok Marksist bilinç kardeşliğinden dolayı solda gibi görünüyor.

Tanrı Türk’ü korusun!

27 Ocak 2023 Cuma

Solu Milliyetçilikle Barıştırabilir Miyiz?

 


Buna hemencecik “Evet” diyebilmek pek mümkün değil. Hatta Attila İlhan’a rağmen bu soruya evet diye cevap vermek zor.

“Hangi Atatürk” kitabında Merhum İlhan, herkesi

Işıklarda uyu Kaptan!

n gözü kapalı imzalayacağı bir milliyetçilik tanımı yapıyor.

 

Yapmasına yapıyor da o çok övdüğü, insanlığın artık ölçüsü haline geldiğini söylediği sosyalist demokrasi hiç de onun hayalindekine benzemiyor.

 

Bunun iki tür sebebi var:

 

Birincisi sosyalizmin kuramı, yapısı, özü itibariyle “yanlış” olması. Sosyalizm hayatla bağdaşmıyor. Çünkü hayatı açıklama biçimi daha en baştan tutarsız. Toplumun “sınıf” denen tabakalara bölünerek anlaşılabileceğini düşünüyor ama varsaydığı sınıfların kalıcı kategoriler olmadığını dahası, o çok sevilen diyalektikle hiç mi hiç bağdaşmadığını görüyoruz. Nasıl, derseniz şöyle: Mises’in dediği gibi hepimiz hem üretici hem de tüketiciysek eğer, “emeği sömürüp de hiçbir şey yapmadan kazanabilen burjuva sınıfı” diye bir şey yoktur. Bir başka sebep de işçilerin tasarruf yoluyla sermaye oluşturabilme yetenekleridir.

 

Dahası sınıf gibi hayali bir olgu yegâne irade sahibi özne kabul edildiğinde, bireyin varlığı ve değeri kendiliğinden ortadan kalkıyor. Oysa dünya, sınıfı kutsayan kolektivist sözde demokrasiler yerine liberal demokrasilere geçmiş bulunuyor. Neden? Çünkü insanlar varlıklarının, değer ölçeklerinin, tercihlerinin korunmadığı sistemlere güvenmiyor ve bu sistemlerde herhangi bir şey üretmiyor. Demek ki sosyalizm milletin refahıyla, özgürlüğüyle  hukukla bağdaşmıyor. Milletin varlığına, refahına, özgürlüğüne aykırı bu tür bir fikrin de milliyetçilikle bağdaşması mümkün görünmüyor.

 

Sınıf düşüncesinin zehirli yanı, millet, milliyet, milli egemenlik kavramlarını reddetmesi. Bunun güncel sonucu, yakın tarihimizde kanlı bir leke halinde duran Kürtçü etnik teröre, imkân ve ortam sağlanması.

 

Fakat daha güncel ve gözlenebilir bir olay var ki o da solun “güdümlülüğü”, “dış merkezliliği”

 

Esenboğa’yı kana bulayan Ermeni teröristi Levon EKMEKÇİYAN’ı savunan solcularımız, zamanında olayı SSCB yetkililerine bildiriyor ve onlardan yardım istiyor (Bkz: Erlik*). Hiçbiri, "Yahu bu herifler bizim babamızın oğlu mu? Neden kendi devletimizi bunlara şikâyet ediyoruz ki?” diye düşünmüyor. Solun bu eğilimi bugün de devam ediyor. Rusların önüne gelen her yere saldırmasını, Çinlilerin Doğu Türkistan’ı kana bulamasını, bir ASALA teröristini savundukları vicdanla savunmaya devam ediyorlar. Yani solun sadakati hiç de Türk Milletine, Türk devletine değil gibi görünüyor. Bunu da “evrensel değerlere” göre Türk Milleti’ni yargılayabilecekleri düşüncesiyle yapıyorlar. Öyle ki Atatürk dahi onlar için ancak solla bağdaşabildiği ölçüde bir değer ifade ediyor.

 

Solu nihai hedefinin silahla ya da silahsız bir devrimle kutsadıkları sınıfın iktidarını gerçekleştirmek olduğu düşünülürse solun içinde Türk’e dair pek az bir şey bulunduğu anlaşılıyor.

 

Türk’ü ancak kendi sınıf telâkkisiyle bağdaştırabildiği kadar kabul eden, sadakatini ideolojisine göre başkasına bağlayabilen bu ideolojik kampla uzlaşmak da bu yüzden neredeyse imkânsız görünüyor. 

 

https://www.youtube.com/watch?v=Rm_QRPwsBoE&list=UULFtcbW4FISitBM4uZOH5lqFg&index=46 *

 

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Gözlerimi Kaparım Düşmanımı Öperim




barış, pkk, chp ile ilgili görsel sonucuEn çok ne garibime gidiyor, biliyor musunuz?

Kuvay-ı Milliyecilikten bahseden ulusalcı sol seçmenin “düşman” sözcüğüne  antipati duyması.

CHP seçmeni “düşman” sözcüğünü adeta duymamak için elinde ne varsa kulağına tıkıyor.

Kuvayı Milliye’nin kime karşı savaştığını bilmezden geliyorlar. İstanbul’u işgal ettiğimizi düşünen Yunanlı’larla barış hayalleri kurup  Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak için Türk çocuklarını  bir küvetin içinde paramparça eden  alçakların “düşmanımız” olduğunu  görmezden geliyorlar.

Ya da  otuz beş yıldır ülkenin bir bölümüne açıkça Kürdistan diyen alçakların, aslında haklı olduklarını, bizim buraya sonradan geldiğimizi sessizce kabul ettikten sonra PKKlı   hainlerle empatik diyaloglar kurulabileceğini söyleyebiliyorlar.

O zaman azıcık düşünelim mi? Acaba “düşman” denen kavram “aşırı sağcıların” “faşistlerin” falan uydurduğu bir  nefret söylemi mi yoksa  tam da gerçek bir olguyu mu ifade ediyor?

Ulusalcı solun Kürtçülükle flört eden ana akımı, egemen  kitlesi, 12 Eylül kinlerini alabildiğine  derin sürdürerek milliyetçileri düşman kabul etmekte beis  görmüyor. Oysa  aynı  kesim, belki tekrara düşeceğiz ama ülkemizin bir bölümüne Kürdistan diyen vatan hainlerini “ideolojik kardeşleri” olarak kabul edip bağrına basabiliyor.

Bu kesim  sözgelimi ülkücüleri alabildiğine nefret edilmesi gereken faşist-ırkçı  vahşiler olarak görürken  bebek katleden, asker,  polis, öğretmen şehit eden insanların aslında dostumuz  olduğunu , onlarla  beraber siyaseti “çok güzel salladıklarını”, bu kati,l sürüsünün  tellâllarının mecliste olmasından “büyük mutluluk duyduklarını”  söyleyebiliyorlar.

O halde bir ulusun dostu kimdir, düşmanı kimdir, belki de önce buna bakmalıyız.

Bir ulusun, egemenlik hakkına içten bir saygı gösteren herkes o ulusun dostudur.

 Bir ulusun egemenlik hakkını tartışmaya açık bir şey olarak gören herkes de o ulusun düşmanıdır. 

Düşman tanımı size sevimsiz ve saçma geliyorsa, ulusların sınırlarını askerleriyle ve silahlarıyla koruduklarını size hatırlatmak isterim. Yani aslında “uluslar arası” ilişkilerde “dostluk” falan yoktur. (Türk  cumhuriyetleriyle aynı ulusun parçaları olduğumuzu umarım hatırlatmama gerek yoktur.)

John Locke’un “Uluslar arası ilişkilerde doğa durumu egemendir.”  Saptaması bu açıdan gerçeğin tam bir ifadesidir.

Bu yüzdendir ulusalcı sol kampın ana  akım seçmen kitlesinin,  uluslar arası ilişkilerin diplomatik yönünün, aslında  sürekli bir karşılıklı zaaf arayışı ve taviz koparma mücadelesi olduğunu  görmeyerek böylesi bir inkârı, barış taraftarlığı sanması, hastalıklı bir durum.

Kapımızda bekleyen düşmanın aslında düşman olmadığını  söylediğimizde gerçek değişmiyor.

İçimizde beslediğimiz, milli güvenlik belgelerine erişebilen, Türk egemenliğinin kalbinde Kürdistan naraları atan, egemenliğimizi işgal olarak niteleyen insanların “dost” sayılabileceğini düşünmek herhalde en hafif deyimle nevroz benzeri bir durumdur.

Türk egemenliğini tanımayan, Türk dilinin, Türk hukukunun, Türk kültürünün tekliğinden nefte eden, Türkiye’nin bir bölümüne Kürdistan diyen insanların çokluğundan korkup onlara yaranmağa çalışarak, barışın sağlanabileceğini düşünen insanlara İzmir’i işgal eden Yunan efzunlarının düşman olduğunu anlatmak herhalde mümkün değil.

Türkiye, Türk düşmanlarını seven muktedirleriyle ve sözde muhalifleriyle aslında fiili bir düşman işgalini yaşıyor. Yani hiç kimse iktidara muhalif olmanın “vatanseverlik” olduğunu falan düşünmesin. Çünkü ülkenin yüzde yetmiş beşi aslında Türk düşmanlarına bir şekilde yaranmak isteyenlerin elinde oradan oraya savruluyor.

Düşman kapımızda ve içimizde kanımızla beslenip semirirken biz de “ Acaba Türk  var mı? Türküz dersek Kürt’lerle Araplar gücenir mi?” endişesiyle tam bir hümanizm kabızlığı yaşıyoruz.



18 Temmuz 2019 Perşembe

Soldaki Bölücü Damar



Bugün Çok Üzüldüm

Evet… Bugün çok üzüldüm. Atatürkçü bir ağabeyimin, HDPKK oluşumuyla uzlaşılabileceği, Kürtçülerin ikna edilebileceği  gibi düşünceleriyle  çok üzüldüm.

sol ve PKK ile ilgili görsel sonucu
Bu gerçek mi? Sadece soruyorum...
Beni daha çok üzen şey,  bir katil ve hain sürüsünün “gerçekliğini” kabul etmem gerektiğini düşünmesiydi. Ona göre sayıları milyonları bulan HDP seçmeni “meşru” ve makbuldü. Ona göre arkasında milyonlar olan bir ayrılıkçı örgüt “kabul edilmesi gereken” bir  gerçeklik/realiteydi. Ona göre HDP’ye oy veren milyonlara seçmen, otuz küsur yıldır oy verdikleri partinin ya da siyasetin aslında bölücü bir  yapısının olduğunu bilmiyor ya da buna inanmıyordu ve “ikna edilebilirlerdi.” Ona göre PKK ile silahlı mücadele bırakılmalı ve onunla “konuşulmalıydı”.

Bu düşünceler şu anda  eğer yanlış anlamıyorsam, adına “ulusalcı” denen ana akım solun temel düşünceleri. Ulusalcılar, anlayabildiğim kadarıyla sol içinde olup olabilecek en milliyetçi “fraksiyon” fakat onlar bile Kürt ayrılıkçıları sırf aynı ideolojik dili ve geçmişi paylaştıklarını düşündükleri için kendilerine Türk milliyetçilerinden daha yakın görüyorlar.

Kendisine PKK ile ne konuşmamız gerektiğini sorduğumda, ulusal devletin neden gerekli olduğunu anlatmamız gerektiğini söyledi. Yani neredeyse kırk yıldır Türk  kanı içen bir örgüt, sırf biz “sınıfsal/marksit” bir izah getirdik diye silah kullanmaktan vazgeçecek ve ulusal devletin neden gerektiğini anlayıverecekti. Ona anadilde eğitimi mi  kabul etmemiz gerektiğini yoksa ikinci bir göndere  bir  başka bayrak mı çekmemiz gerektiğini sorduğumda, bunların zaten olamayacağını söyledi.

Üzüldüğüm şey şuydu ki   devletin ulusal yapısı, egemenliği kullanan öznenin kimliği ve tarihi gibi konular onu hiç ilgilendirmiyordu.  Ona bu tip sorular sorduğumda, bana “sağcı” kimliğime izafeten vatansız şeriatçı sağ egemen kitlenin kötü örneklerini sıralayarak popülist sağın  ihanetlerini üstüme yıkmağa çalıştı.

Anladığım iki şey vardı: Birincisi “teorisinde” , “sağ” diye nitelediği şeylerden eser yoktu. Dolayısıyla Türk kimliğinin, Türk tarihinin, Türklük bilincinin onun teorisinde bir yeri yoktu. Dolayısıyla yargılarında da Türklük bir ölçü olarak yer almıyordu.

İkincisi, Stalin’in “Ulusal Sorun”  yavesinden yararlanmağa kalkan Kürtçülere kızıyor buna mukabil Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri Türkçülüğe de  aynı gerici- faşist  nitelemesiyle yargılıyordu.
Ona Kürtçülerin sınıfsallıkla ya da Marksist yavelerle ilgilenmediklerini, Kürtleri PKKlılaştırmağa çalıştıklarını, ülkenin bir bölümünü Kürdistan olarak bölmek için iç savaşı bile planladıklarını  söylediğimde, beni derhal “Kürt düşmanı” olarak yaftaladı. İşte bu nokta Türk solunun, Türk insanına, Türk Milleti’ne, Türk vatanına, Türk tarihine, Türk olarak değil de  enternasyonalist ve kimliksiz bir Marksist gözüyle baktığının  kanıtı gibiydi.

Bana solun içinde  altmışa yakın fraksiyon olduğundan bahsetti. Solu toptan yargılamamalıydık. Sorun şuydu ki “Atatürkçü” olmak iddiasındaki bir solcu bile Türk Ulusal egemenliğinin, Kürtçü katillerle “tartışılabileceğini” düşünebiliyordu…

Evet… Bugün gerçekten çok üzüldüm…





16 Mayıs 2019 Perşembe

Sol Türk Kalbinin Neresinde Yaşar?



Geçen gün lisemizin   sosyal medya  grubundan atıldım. Sebebi de  bir arkadaşımın bakışını PKKlılıkla özdeşleştirmemdi. Bu ağır bit itham şüphesiz.

 Yalnız burada iki sorun var.

Birincisi PKKlılığı bir  suç ya da kötülük olarak görmek… İkincisi ise yürütülen mantığın sonuçlarına katlanamamak.

Olay şu: Bir cümlede “PKKlı piçler” ifadesi kullanmışım ve sevgili dostum “ Ülkücülere piç denmesi” halinde bunu kabul edip etmeyeceğimi sordu.

 Her kıyas doğru mudur? Buradaki temel mantıki ve ahlâkî sorun budur.

Kıyas aynı kategorşye girenler arasına yapılır. Atları atlarla domuzları domuzlarla kıyaslarız.

Sevgili dostumun kıyası bu açıdan yanlıştı. Ama o meseleye her iki tarafı da birer silahlı güç sayarak girdiği için kendisini “aklın merkezinde” sayarak tartışıyordu.

Elbette burada “kötü ülkücü”, “katil ülkücü” kabulünü güler yüzle ve sessizce ifade ediyordu. Ona göre ülkücüler herhangi bir kan dökücü cani gruptu. Bu durumda da başka bir katil grupla kıyaslanabilirlerdi, ona göre.

Peki böyle  bir kıyaslamayı yapmak insanı nereye yerleştirir. Sevgili dostum kendisini aklın yanında dolayısıyla yargılanamaz bir mevkide görüyordu şüphesiz. Fakat kıyasındaki temel hata şuydu. 12 Eylül’den önce birbirleriyle çatışan grupların amaçları neydi? Eğer ülkücüler silahlı çatışmalara girmişlerse neden girmişlerdi? Ya da sol “silahlı propaganda” denen şeyi uygularken gerçekten adil, insani ve ahlaki bir iş mi yapıyordu? Ne yazık ki bur soruları sormak son otuz senedir hiç kimsenin aklına gelmedi. Sebebi de Attila İlhan’ın, Türk olmadığını en başından belirttiği basın yayının  soldan bir melekler ordusu yaratmak gayretiydi.

Sevgili dostum bu soruları sormayı gereksiz gördüğü içindir ki PKK ile ülkücüleri aynı kefeye koyuyor ve PKK’yı tahkir etmemi “ centilmenlik dışı” hareket olarak görüyordu.  Gençliği PKK sempatizanları  ile sirske temasında sol gruplarda geçmiş nice arkadaşım için onun tutumu son derece doğaldı.
Fakat bu tutum ve anlayış gerçekten normal ve kabul edilebilir miydi?

Bir eylem iki unsura göre değerlendirilir. Teşebbüs aşamasında eylemin amacı, sonuçlanma aşamasında ise  eylemin sonucu yargılanır.

Türkiye’de Kürt  adını terörle , ayrılıkçılıkla, iç savaşla özdeşleştirmek isteyen bir Kürtçü kamp var. Bu kampın Marksist ve şeriatçı alt kampları  olmakla birlikte birbiriyle uzlaşmaz gibi görünen bu iki alt kamp Türk düşmanlığında ve Türk devleti karşıtlığında sıkı bağlarla birbirine bağlı.

Yani Türkiye’de silahlı çatışma yoluyla ülkenin bir bölümünü Kürdistan yapmak isteyen bir Kürtçü hareket mevcut. Bu hareket, ideolojik ve eylem planında Stalinist/Marksist bir çizgiyi benimsiyor ve Türk solunun hakim ideolojik çizgisiyle büyük ölçüde uyuşuyor. Dikkat edilirse “Türk” dememek için uğraşan hümanist solcuların en büyük müttefikleri de Kürtçüler.

Kürtçüler Türkiye’yi silahla bölmeğe çalışırken silahsız militanlarıyla da bu çatışmayı, bu kalkışmayı, bu ihaneti meşrulaştırmağa çalışıyorlar. Bir çatışmanın, çarpışmanın propagandasını yapmakla o çatışmada silah kullanmak arasında pek bir fark yok. Ne yazık ki solcularımızın bir kısmı  bunu bilmedikleri ve pek çoğu da beyin ve kalp olarak Türk olamadıkları için Kürtçülüğün insanlık dışı kalkışmalarını ve ihanetlerini doğal kabul edebiliyor.

Vatansızlığın,ve ahlaksızlığınifadesi:.Türk askerini
şehit saymamak  soysuzluğu
Sevgili dostum kendisini aklın yargı mevkiine koyduğunu sanıp da alaycı bir medeniyetle beni dışlarken konuştuğu dili, gölgesine sığındığı bayrağı, seyahat edebildiği ülkeyi, çalışabildiği şehri kimin kurduğunu, kimin koruduğunu görmezden geliyordu. Bunu da doğal sayıyordu. Çünkü solun anlaşılan Enver Aysever’in “Solcunun Türkü mürkü olmaz!” vecizesi gereği vatanı ve milleti yoktu. Dolayısıyla sevgili dostum için “korunması” gerekn  bir Türk Milleti, Türk vatanı, Türkçe, Türk egemenliği falan da  yoktu.

Ve işte tam bu noktada aklıyla milleti, dili, kültürü vs aşarak bir “üst insan” olabileceğini sanan sevgili dostum tam da PKK’nın, liberaller, şeriatçılar ve Marksistler yardımıyla yürüttüğü “Türksüz ülke yaratma” çabalarına destek oluyordu. Çünkü gerek kendisini zımnen yerleştirdiği yer gerekse söylemleri aynen üniversitede beraber “eylem koydukları” ve yakın zamanda aslan gibi bir ülkücüyü, Fırat ÇAKIROĞLU’nu  şehit eden PKKLI PİÇLERin söylemlerini sürdürüyordu.

Herhangi bir çatışma durumunda sol nerede konumlanır? Solcular dahil olmak üzere bu soruya “Türk’ün yanında!” diyebilecek kaç kişi var, cidden bilmiyorum.







2 Kasım 2017 Perşembe

Ortadoğu’da Silahlandırılmış Kürt Tehdidi Ve Bulanık Savaş Konsepti


Bugüne kadar Ortadoğu sorunu hep  bir İsrail-Filistin sorunu olarak ele alındı.

Olayın tarihçesi içinde, gerek popüler Amerikan sinemacılığında gerekse Amerikan diplomasisinde sorun, temel olarak “terörist Arap” olarak karikatürleştirildi.

Camp David toplantısıyla bu imge eskidi ve ciddi anlamda yıprandı.  Artık Ortadoğu eskisi kadar içine kapanık bir yer değildi. Teknoloji gelişmiş, ülkeler daha tanınır hale gelmiş ve daha da önemlisi yeni petrol yataklarının denetimi konusundaki ihtiyaç daha da büyümüştü.

Sorun ABD’nin arzuladığı petrol yataklarının SSCB güdümündeki Arap diktatörlüklerinin elinde olmasıydı.

İşte bu noktada Kürtler “duvardaki çatlak” olarak yeniden keşfedildiler. Ortadoğu’da Amerika’nın kontrolü dışındaki yönetimleri “adam edecek” silahlı güç Kürtlerdi.

Ortadoğu’daki en büyük sorun Türkiye idi. Çünkü bürokrasinin içine doğrudan yerleştirilmiş ajanlarına rağmen ABD,  Atatürk’ün mirasını bir türlü aşamıyordu. Ve fakat ülke  içinde, bir rivayete göre Çin eliyle bölerek kontrol ettiği işbirlikçi sol militanlarını ve  solun tarihi enternasyonalizm sapkınlığını kullanarak ülkede aslı esası olmayan bir Kürt efsanesi yarattı.

Kürtlerin kullanışlı hırçınlar olduğunu, SSCB de düşünüyordu. Nitekim Barzani ailesi açık bir Rus piyonu olmayı, Molla Mustafa Barzani’nin Moskova’da misafir edilmesinden sonra kabul etmiş görünüyordu.

Nitekim ‘70’lerin başında  Mesut Barzani’nin İsrailli istihbarat yetkilileriyle çekilmiş bir fotoğrafı, bu kullanışlı hırçınların sadece ABD’nin ve SSCB’nin ilgisini çekmediğini de gösteriyordu.

Türkiye’de Kürtçülüğün solcu olmanın gereği sayıldığı bilinen bir gerçek. Kürt etnik terörünün tırmandığı son  on beş yılda ise solda, Türk olmanın  yaşamsal önemine dair bir basiret gelişmeğe başladı.

Bu gelişimde “devrim” kelimesi artık “eline silah alan her köy ahalisinin adam öldürerek kendi kaderini tayin edebilmesi” veya “Eline silah alan herkesin kendi komününü kurabilmesi” hayalinden yavaş yavaş Atatürk inkılaplarının akılcı dönüşümcülüğüne doğru evrildi.  Ama bu ayrı bir tartışma konusu.

Bizi ilgilendiren nokta Kürt silahlanmasının Ortadoğu’daki yaygın vatana ihanetinde izlenen temel  yöntem.

Türkiye’de Kürt etnik bölücülüğü yıllardır bir “kirli” savaş söylemi kullanır. Bu söylem, Türk Ordusu’nun, bölücü Kürt ihanetine karşı sözüm ona  “gayrı nizami” bir savaş yöntemi benimsediğine işaret eder. Kürt etnik bölücülüğüne göre Türkiye’de bir iç savaş yaşanmaktadır ve Türk Ordusu bu iç savaşta “centilmenlik” göstermemektedir.

Suriye’nin, Türkiye’nin şeriatrçı politikalarının da işbirliğiyle zaafa uğramasının ardından bölücü Kürt silahlanması, anında Suriye’de de , saha önce zayıflatılmış Irak’ta olduğu gibi palazlandırıldı. İran Kürt  bölücülüğüne karşı nispeten sert davranmasından dolayı belki orada bu güçlenme yaşanmadı.

Ve fakat  silâhlandırılmış Kürt etnik ihaneti, başta Türkiye olmak üzere  Ortadoğu’da derhal algı sapmasına yol açan   bir çatışma stratejisi benimsedi ki buna “Bulanık Savaş Konsepti” diyebiliriz.

Bulanık Savaş Konsepti iki öğeye dayanıyordu. Bunlar “bulanık özne” ve “bulanık hukuk” idi.
Bunlardan birincisi olan “bulanık özne”,  karşınızda resmen muhatap alarak savaşacağınız bir özne olmaması durumuydu. Eğer karşınızda “resmi bir düşman” olduğunu kabul ederseniz, kendi ülkenizde bir iç savaş olduğunu da resmen kabullenmeniz gerekiyordu. Böylece kendi elinizle “haklılığı ulular arası ilişkilerde araştırılabilecek” bir resmi düşman edinmiş oluyordunuz.

“Bulanık hukuk” ise “bulanık öznenin” hukuki durumundaki belirsizliğin sömürülmesi anlamına geliyordu. Silâhlı Kürt hainleri ve onların silâhsız  işbirlikçileri, taabi oldukları vatandaşlıkların hukuksal bağlamını alabildiğine istismar ediyorlardı. Eline silâh alıp asker, öğretmen, çocuk öldüren hainler, “vatandaşlık” bağı sayesinde usul hukukuyla korunmaları gerektiğini iddia edebiliyorlardı. Öte yandan Türk hukukunun yargı  kararlarına “düşman  ülke  söylemiyle karşı çıkıyorlardı. Bulanık hukuk, vatandaşlık “hakkı”  ile yargısal sorumluluk arasındaki bağın koparılmasına dayanıyordu. Buna “ silah kullanmayı bir siyaset biçimi olarak” kabul eden bir kısım sol hukukçular da doğrudan ve dolaylı olarak destek verdiler.

Bulanık savaş konsepti veya stratejisi , Kürt etnik silahlanmasına ve ihanetine, gerektiğinde başka bayraklar altında çatışabilmek imkânı da sağladı. Bu hile , büyük bir  ülkenin resmi  düşman sayılmasının tehlikesinden dolayı  herkesi caydırırken  Kürtlerde de büyük devletlerin, su ve petrol coğrafyasındaki, kayırılan küçük kardeşleri oldukları izlenimini uyandırdı.

Bulanık savaş konsepti, yurt içinde hukuksal belirsizlik ve yurt dışında da diplomatik açmazlar yaratarak egemen ulusların egemenliklerinin yıpratılmasını hedefliyor. Bu sayede Kürtler ucuz bir “ulusal bağımsızlık” savaşı verebileceklerini düşünüyorlar.

Bugün artık Ortadoğu’nun temel problemi Kürt silâhlanması ve onun bulanık savaş konseptidir. Bu konsepte karşı bölge ülkeleri, derhal  bir güvenlik işbirliği anlaşmasına giderek Kürt silâhlanmasını, “ulusal güvenlik” konseptiyle derhal ortadan kaldırmalıdır. Sonrasında Kürt kökenli yurttaşların bölücü siyaset yapmalarının ve her türlü silahlanmasının önüne kalıcı biçimde geçilmelidir.

Ulusal egemenliklerin bulanık savaşla yıpratılmasına derhal son verilmezse Ortadoğu’da patlamağa hazır bir Kürdistan her an ortaya çıkabilir.



1 Ekim 2017 Pazar

Türk Ülkesinin Hücrelerine Sızan Hümanizm Paraziti


Saptırılmış Sol Bilinç Ve Fiilî PKK Destekçiliği

Vatanseverliklerinden şüphe etmediğim insanlar arasında bile bir “norm kaymasının”, belirtilerini görmek beni adamakıllı üzüyor.

Bu norm kayması, HDP’nin “siyaset çerçevesinde kalan” bir örgütmüş gibi görülmesiyle ortaya çıkıyor.

HDP siyasi bir örgüt mü? Dahası “siyasî” sıfatının meşruiyet sınırı nasıl belirlenmelidir? Bu sınırlar belirlenmeden siyasî eylemi eleştirmek ve belki daha sonrasında yargılamak mümkün olamaz.

Öncelikle şunu belirlememiz gerekiyor:

Her ulus için geçerli bir ulus üstü “adalet uygulaması” diye bir şey yok.  Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile o demokrasileri kuran ulusların kültürlerini, örflerini,   kurucularının hukuksal normlarını aşan ve bunlara “amir” bir üst ulusötesi norm söz konusu değil.

Dikkat edilirse AB Anayasası dahi, ulusların ulusal devletlerinin  bütünlüğü konusunu, o ulusların kendi hukuk yapılanmasına bağlamıştır.

Hal böyle olunca HDP gibi etnik ırkçı bir partinin siyasetinin geçerliliği veya herhangi bir siyasi söylemi var sa bile bu söylemin Türk ulusal devletinin kuruluş ilkeleri ile ( Bazıları kuruluşumuzda lâik olmadığımızı söyleyebilir ama bu durum Türk devrimiyle zaten fiilen hayata geçirilmiştir.) ne kadar bağdaştığını sorgulamamız gerekmez mi?

HDPli sözde siyasetçiler siyasetlerinin PKK ve onun önderi tarafından belirlendiğini asla saklamıyor. Emirlerini doğrudan doğruya bir bebek katilinden alıyorlar. Bir vatan hainini alenen savunuyor ve onun  sözde önderliğini, sözde ilkelerini silah zoruyla, tehditle Türk Ulusu’na kabul ettirmeğe çalışıyorlar.

HDP eline doğrudan silah almaksızın, eline silâh geçirmiş Kürt etnik bölücülüğünün sözcülüğünü yapıyor.

Ne yazık ki hiçbir ama hiçbir solcu “ Türkiye’nin bir Türk devleti olması tartışılamaz bir gerçektir. Bunu tartışmaya dahi açmağa kalkmak vatana ihanettir!” diyemiyor.

Bunun sebebi basit: Sol ideolojisi itibariyle aslında Atatürk’ün öncülük ettiği Türk devrimine yabancı kalmış, enternasyonalist bir ideolojik kamp olarak yaşıyor. Bu kampın içinde, Türk adına, Türk kültürüne, Türklük bilincine, Türklük gururuna dair herhangi bir değer ve norm barındırılmıyor.

Lâikliğe, akla değer veren insanlar da artık yavaş yavaş solun çizdiği bu Türk dışı “uygarlık” tablosuna adapte olmağa ve böylece yalnızlıktan kurtulmağa çalışıyor.

Bu arada ne oluyor?

Bu arada İslâm’ı kullanarak Türk’ü islam dışı ve ırkçı bir kabile olarak görenlerle Türklüğü “ büyük insanlığın “ dışında kalan işgalci bir ırk olarak gören Kürtçüler, Türk düşmanlığı cephesini “ vatansız solcularla” birlikte daha da genişletiyor.

Solun içinde “ Türk” demeden, Türklüğüyle öğünmeden, Türk’ü dünyanın geri kalanından kutsal ve üstün bilemden “vatansever” olunabileceğini sanan fiilen vatansız ve kimliksiz bir kitle büyüdükçe büyüyor ve o kitleyi de “Ne Türk dedim ne Kürt” kaçamağıyla siyaset yaptığını sanan CHP temsil ediyor.

Böylece Atatürk’ün açık Türkçülüğüne, vatanseverliğine, bağımsızlık idealine silahsız da olsa saldıran herkes “demokrasi sınırları içinde” kabul ediliyor. Oysa  Türk ülkesinin kuruluş ilkeleri  silahsız da olsa saldırıya uğradığında savunulmazlarsa  silâhlı bölücü saldırıların zımnen ve ivedi biçimde kendilerine meşruiyet zemini elde edecekleri unutuluyor ya da görmezden geliniyor.

Bir arakdaşım HDPli sözde vekillerin yargılanmasına karşı çıktığını söyledi. Bunun onları daha da saldırgan ve dahası “meşru” yapacağından bahsetti.

HDPli vekiller doğru sebeplerle ve doğru şekilde mi tutuklanmıştır ben de emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var. HDPli vekillerin arzu ettikleri şeylerin hayata geçmesine izin verirsek, ülkenin bir kısmı Kürdistan diye bölünecektir. Söylediklerinin sonuçları apaçık Türk ülkesinin bölünmesi olarak ortada olan insanların barışçıllığından bahsetmek belki başlangıçta safdillik kabul edilebilir ama bu körlükte bir müddet daha ısrar, gaflete, hamakate en sonunda da ihanete dönüşür.


Ne yazık ki solun en vatansever kesimlerinin dahi içine alan norm kayması, HDPli  sözde siyasetçilerin aslında normal, barışçı, uygar insanlar olduklarına dair  bir ikna ortamı yaratıyor. HDP’nin “normal” sayılmasıyla birlikte Türk vatanını savunmak ve Türk olmak zorlaşıyor. Kimin umrunda?

14 Eylül 2016 Çarşamba

Hangi Atatürkçülük?


Türksüz BirAtatürkçülük Çözüm Olabilir mi?
Türkiye’de, CHP tabanında. “Türksüz bir Atatürkçülük”  fikri yaygındır. Bu fikir özellikle CHP kitlesinde kendisini gösterir. Yazının konusu genel olarak bu ana kitlenin eğilimleri ve düşünüşleridir.

Atatürk Atatürkçüler için kutlu bir önderdir ama ırkının ve bedeninin kökeniyle olduğu kadar fikirlerinin kökeniyle de  nedense pek ilgilenmezler.

“Türksüz Atatürkçüler” için Atatürk “evrensel” bir liderdir. Onlara göre Atatürk’ü herhangi bir “etnik” aidiyete sığdırmak mümkün değildir.

Sorun da burada başlar aslında. CHP’de yoğunlaşmış  ılımlı Marksistler, aidiyeti veya mensubiyeti, aşılması gereken bir tür organik bozukluk gibi görüyorlar. Öte yandan meselâ Kürt aidiyetini de Leninist bir cepheden, “olması gereken,  bir tür ezilmiş halk hakkı” olarak kabul ediyorlar.

Her ne kadar CHP “ortanın solu” olmak iddiasıyla evrildiyse de  solu sol yapan değerlerden, “ahlâk kodlarından” sıyrılması mümkün değildi. Solu sol yapan terminolojiyi kullanmaya başladığında artık “enternasyonalist” olması zorunlu bir hale geliyordu ki öyle de oldu.

CHP, “Markssız bir sol” diye bir şeyin var  olamayacağını bu gün dahi anlamış değildir. Çünkü özel  mülkiyetin varlığına karşı üçüncü bir tercih söz konusu değildir.

Öbür yandan “her şeyin teorisi” olmak iddiasıyla ortaya çıkan veya öyle olduğu savunulan  yeni “dünyevi din”, Marksizm,  içinde hiçbir normatif ahlâk kodu barındırmamasına rağmen sırf “anlaşılır” olduğu illüzyonuyla CHPli  okumuşları kendisine çekmişti. Oysa Marks hiçbir şeye  cevap veremiyor, hiçbir yaratıcı düşünceye de kaynaklık edemiyordu.

CHP  için “sol”, Osmanlı subaylarının batılı aydınlanma modelinin “çağdaş” haliydi. Onun gerçek manada ulusal bir yöntem olup olmayacağını muhtemelen bilmiyorlardı. Fakat içinde hemen hemen hiçbir “metafizik”  öge bulunmadığını iddia etmesi, salt akla dayandığı izlenimi ile muhtemelen Türk inkılâbının kurucu partisi CHP’ye çok kullanışlı geldi.

Böylece CHPli herhangi bir “okumuş” için solcu olmak, “muasır medeniyete” üye olmanın gereği haline geldi ki hâlâ öyledir. Sosyal medyada rastladığımız “Ya sosyalizm ya barbarlık!” gibi sloganlar bu anlayışın belirtisidir.

Fakat sorun, “ulusal bir sol” olup olamayacağı noktasında düğümleniyordu  ki soğuk savaş yıllarında Türkiye’de solun çizgisi yabancı istihbarat örgütlerince çizildi. Bu gün artık görüyoruz ki sol  soğuk savaş döneminde  öyle ya da böyle tamamen yabancı istihbarat  operasyonlarına aracılık eden ajanlarca güdülenmiştir. Behice Boran’dan Oral Çalışlar’a, Deniz Gezmiş’ten, Cengiz Çandar’a kadar Türkiye solu ( “Türk solu” demiyorum dikkatinizi çekerim, çünkü zaten Türkiye’de solun en büyük övüncü Türklüğünü inkâr etmektir.) içinde, yabancı istihbarat örgütlerinden eğitim veya para almayan solcu yok gibidir. Ama bu başka bir araştırma ve tartışma konusudur.

Burada önemli olan CHP’nin Atatürk’ü benimsediğini iddia ederken, onun paralara kadar her yere nakşettiği Bozkurtlu vs Türklük alâmetlerini ortadan kaldırmasıdır. Bunu yaparken Atatürkçülük denen bir Türksüz ideolojimsi meydana getirmiştir.

Atatürkçülük, bir taraftarlık ve tercih olarak var olabilir ama ulusa, kültüre, tarihe hangi gözle bakmamız, kimin penceresinden bakmamız gerektiğini söylemekten özellikle kaçınır.  Çünkü “Atatürkçüler”, özde laik, kollektivist bir sol ideolojiyi Atatürk simgesiyle savunan insanlardır.

Özel mülkiyetten nefret ederek her ekonomik varlığı kamulaştırmayı/ devletleştirmeyi  savunan, ulusu ancak ve yalnız Stalin’den öğrenmiş, enternasyonalizmi ahlâkî bir gereklilik sayan, düşünceyi ancak Marks’ın felsefesinden ibaret sanan bir grubun, “Benim bedenimin babası Ali Rıza Beyse  fikirlerimin babası Ziya Gökalptir!” diyen Atatürk’ü anlaması mümkün olabilir miydi?

Peki ama Atatürkçüler gerçekten vatansız, hain insanlar mıdır? Buraya kadar sözü edilen şeyler onları suçlar gibidir.

Atatürkçüler, sahip oldukları ideolojinin, kabul ettikleri değerleri nasıl yıprattığını fark edememiş insanlardır. sosyalizmin/Marksizmin, Atatürk’ün var ettiği ulusal Türk devletiyle uzlaşıp uzlaşamayacağı Atatürkçüleri hiç ilgilendirmemiştir. Onlar “Atatürk milliyetçiliği” derken içinde Türk geçmeyen ama ülkeyi bir arada tutacak bir taraftarlık kültü yaratılabileceğini düşünmüşlerdir.

Devleti zihniyetlerin şekillendirdiği gerçeğini görememelerinin en büyük sebebi,  “zihinleri, üretim araçlarının şekillendirdiğini” söyleyen Marksist hurafeye akıl ve bilim itibarı vermeleridir. Böylece koşulların Marksist bir biçimde değiştirilmesi halinde bilinçlerin de buna göre şekilleneceğini sanmışlardır.

 Bu yüzdendir ki son dönemlerde  iyice açığa çıkan etnik Kürtçülüğün ve şeriatçılığın  açık Türk düşmanlığı dahi  Atatürkçü/CHPli kesimde bir Türklük bilinci uyandıramamıştır.
Atatürkçüler, Marksist şartlanmaları gereği vatanseverliklerini “anti emperyalist” olarak nitelemeyi bu yüzden yeterli ve gerekli buluyorlar.

Atatürkçüler Türkiye’de tam bağımsız bir sosyalist devleti hayal ediyorlar ama o devleti kimin kurduğunu söylemek istemiyorlar.

Atatürkçüler Atatürk etrafında birleşmemizi istiyorlar ama Atatürk’ün “Türklük” anlayışını, geçici ve mevzi bir tür politik manevra olarak görüyor ve açıkçası pek de önemsemiyorlar. Dolayısıyla ülkeyi bölmek isteyen etnik Kürtçülüğün Stalinist ve Leninist ideolojik kardeşliğine karşı hiçbir şey hissetmiyorlar.

“Atatürkçülük” bu gün enternasyonalist /sosyalist bir üçüncü dünyacılığı olarak ortaya çıkıyor. Dolaysıyla Atatürkçülük, kendisini “  emperyalistlere karşı mücadele eden eski bir sömürgenin aydınlanma çabası” haline getiriyor ve  kendisini böyle kabul etmekte  bir sakınca da görmüyor.

Atatürkçülük, Türklüğü başlı başına bir değer kaynağı olarak göremeyen Türkiye solunun son uzlaşma çabası ama bu ne Kürtler ne de dinciler için bir anlam ifade ediyor.

Atatürkçüler, Atatürk’ün, Büyük Türk Milleti’ni bir evlâdı olmakta dolayı bir değer taşıdığını görmezden gelmeyi taraftarlıklarının şartı sayıyorlar ve mesela “ En büyük övüncüm Türk olarak doğmuş olmaktır!” sözünü hemen hemen hiç hatırlamaz, hatırlatmazlar.

Yazıya konu olan CHP popülizminin kitleleştirdiği Atatürkçü grubun, PKKlı belediyeleri sahiplendiğini, TR 205 kodlu PKK avukatı bir Amerikan ajanını partilerinde genel başkan yardımcısı olarak görmekten gocunmadıklarını göz önüne aldığımızda, Atatürkçülerin kendi içlerinde ciddi bir sorgulamaya veya hesaplaşmaya gitmeleri gerektiğini de görüyoruz.


Belki her şeyden önce artık “Hangi Atatürkçülük?” sorusunu kendilerine sormaları gerekiyor.

27 Mayıs 2016 Cuma

Türkiye’de Sol Enternasyonalizmin Sömürge Kompleksi

Türkiye’de sol, Kürtçülüğü açıkça destekleyen militan Marksizm ve kendisini  “Atatürkçü” diye tanımlayan Marksizm dışı bir sosyal demokrasi kampı olarak ikiye ayrılıyor.

Militan kamp mülkiyet fikrine açıkça ve şiddetle düşmanken Atatürkçü sol mülkiyet  hakkında o kadar set düşünmüyor fakat kendisini daha ziyade “ilerici”, “lâik” vs diye tanımlıyor.

Militan solun bir kısmı ve Atatürkçü sol “tam bağımsızlık” dedikleri bir  kavramı savunuyorlar. İçi asla tam doldurulmamakla birlikte her türlü dış ittifakı dışlayan ve daha ziyade  “yalıtımcılık/izolasyonizm”  gibi bir “izlenim” veren bir  tutum bu.

Her iki kamp da “Türk” adının  ülkenin yönetiminde, toplumsal hayatta belirleyici olmasından rahatsız.

Militan sol kamp Stalinci bir tavırla Kürtçülüğü açıkça ve şiddet kullanımını da onaylayarak desteklemekle Türk adına karşı duruyor.

Atatürkçü sol ise Türk adının artık miyadını doldurduğunu, bunun, zamanında Atatürk tarafından, ülkenin birliğini sağlamak için uydurulmuş bir ad olduğunu düşünüyor. Onlara göre “Türk”, ülkenin toplumsal yapısını tanımlamakta yetersiz kalan, “etnik” bir tür kabile adı. (İşin garip tarafı meselâ “özTürkçeciliğin” en keskin savunucuları da Atatürkçü soldan çıkıyor.)

“Tam bağımsızlık” yanlısı  solcuların en büyük eksikliği, tam bağımsızlığı kimin için istediklerini bilmemeleri veya bilmezden gelmeleri.

Millet kimliğini reddederek insanlığa karşı ahlâkî bir görev yaptıklarını düşünüyorlar.

Militan solun bilmezden geldiği, Atatürkçü solun ise bilmediği nokta ise milletlerin/ulusların, dünya üzerindeki gerçek politik özneler oldukları. Öyle ki bu iki kamp da uluslar arası ilişkilerin gerçek ve aşılamayan kimliğinin “ulus” olduğunu bir türlü anlayamıyor.

 Her iki kamp da dünyayı ulus ötesi bir “ sömürücüler ve sömürülenler”  mücadele alanı olarak görüyorlar. Ulusun, insan kimliklenmesinin en üst ve aşılamaz aşaması olduğunu anlamama
larının en büyük sebebi ideolojileri yani Marksizm. Atatürkçü  sol belki kendisini Marksizm dışı olarak görüyor olabilir ama  dünyayı  algılama biçimi tamamen Marksist  paradigmaya dayanıyor.

Ama bunun yanında daha özel bir sebep var ki o da  Türkiye’de Türk solunun ( Kürt solu diyebileceğimiz kesim, zaten kendisini Türk’e tamamen yabancı sayan, düşman bir kol)  kndisini asla eğmen ve üstün bir milletin mensubu sayamamasıdır. Bu bir tür aşağılık kompleksidir. Muhtemel sebebi, solun ideolojisini kendisinin oluşturamamış olmasıdır.

 Sol/sosyalizm  batı uygarlığından  neşet eden bir ideolojidir.  Bu, batılı egemen ulusların yarattığı , onların dünyayı kendilerine gör algılayışlarının ürünü olan bir dünya görüşü ve önermedir. Türk solu bunu ancak tercümeler aracılığıyla tanıyabilmiştir. Bir düşüncenin yaratılışında yer almamak, o düşünceyi ne kadar benimserseniz benimseyin sizi kendiliğinden ikincil ve edilgen bir konuma getirir. Bu durum solda , batılı ideolojik kardeşlerine karşı ciddi bir aşağılık kompleks  yaratmıştır. Hiç durmaksızın Marksist veya Neomarksist ideologlardan  alıntılarla “objektif” olmak gayretlerinden anlaşılabilir.

Oysa hiçbiri bahsettikleri solcu yazarların dünyayı ve ideolojiyi kendi kültürel kalıpları  içinde  anlayabileceklerini düşünememişlerdir. Onlara göre herhangi bir batılı solcu “insanı temsil eden” en üst insandır.

Dolayısıyla meselâ Türkiye’de “tam bağımsızlık” düşüncesi, sömürge olmaktan yeni kurtulmuş veya kurtulması gereken herhangi bir kabile devletinin onur mücadelesi gibi görülmüştür.  

Türkiye’de “emperyalizm” söyleminin  altındaki düşünce, Türk solunun, Türk’ü kendi başına ve kendisi için var olabilecek, egemen, etkili bir ulus olarak görememesidir. Bugün dahi sol bir partinin genel başkanının  “Ne Türk dedim, ne Kürt!” söyleminin altındaki aşağılık kompleksini anlayabilecek durumda değildir.  Türk solu, kendi ikincilliğini doğrudan Türk’e yansıtmış ve onu “emperyal politikaların kurbanı” olan bir tür üçüncü dünya  etnik topluluğu mesabesine indirmiştir.

Türkiye’de sol tam anlamıyla Türk olmadıkça ne yaratıcı ne de ahlâkî anlamda  herhangi bir varlık sergileyemez. Ama en nihayetinde o da  siyaset esnaflığıyla  iş takibi vasıtasıyla geçinme yöntemini benimsediğinden, “rakı içen taşralı”  rolünden fazlasına talip olmamıştır. Bugüne kadar Türk Ulusu için umut olamamasının en büyük sebebi de budur. Türkiye’de sol, derin bir sömürge aydını kompleksini yaşamaktadır.


İşin garip tarafı Türk solunun batının ideologlarına duyduğu hayranlıktan kaynaklanan aşağılık kompleksi, derin bir nefretle Türk adına ve egemenliğine yansıtılmıştır. Böylece  Türk adının aslında nefret uyandırıcı bir “icat” veya kurgu olduğuna dair söylem, Türk solu başta olmak üzere enternasyonalizmde onunla kardeş olan liberaller arasında da paylaşılmıştır. Bu derin ve sapkın kompleks, Kürtlerle dayanışma görüntüsüyle aklîleştirilmiş/rasyonalleştirilmiştir. Kürt  etnik ayrılıkçılığının ve terörünün sol içinde bu denli serpilmesinin sebebi Türk solunun, batı ideologları karşısında duyduğu “besleme” psikolojisinin, Türk adına yöneltilerek ortak bir ideolojik düşman karşısında mücadele edildiği sanısıyla beslenmiş olmasıdır. Türk solu ulusal, üretici ve özgün değildir.

Türk olmak, üstün ve gelişmiş bir ulus kimliğini benimsemekle ilgilidir ki  kültürü hemen hemen tamamen çeviriye  dayalı ikinci el bir ideolojik  tutuculuktan ibaret olan sol için bu son derece zor görünüyor. Türk solu “Türk için” özgün metinler üretebilecek bir akla ve kimliğe ulaşabilir mi? İşte bu işin yakıcı tarafını ortaya koyan sorudur.






12 Nisan 2016 Salı

Düşünüyorum O Halde Seçkinim




Çok eski bir dostum, blogda felsefe yaptığımı, bunun da insanlara ağır geldiğini söyledi. Bazılarına göre bu bir seçkincilik bile olabilirmiş.

Söylediklerine itiraz edemeyeceğim, “seçkincilik” eleştirisine bile.

Felsefe, mantığın feneriyle  yol bulmaya çalışan bir keşif çabası, en azından bana göre. Marksistlere göre ise   felsefe akla gerek duymayan bir heykelcilik sanatı.

Herhangi bir Marksist göre felsefenin işi “dünyayı  değiştirmektir”. Elbette dünyayaı tamamen tanıyıp tanımadığı ona sorulmamalıdır, çünkü “her şeyin kuralı”, Marx’ın tarihsel materyalizminde  ortaya konmuştur. Bu “neokabalistik”  yaklaşımla felsefe…

Evet haklısınız her ne kadar “dünyayı değiştirmekle uğraşmalıdır…” diye devam edecek olsam da aslında Marx’ın ve genel olarak sosyalistlerin dünyayı nasıl değiştirmek gerektiğin dair en ufak bir fikirleri yoktur.

Meselâ onlar asla idealist olmadıkları için dünyanın bir çelişkiler yumağı olduğunu kabul ederler. Ama öte yandan çelişkileri ortadan kaldırmanın ebedi huzurun anahtarı olduğunu da düşünürler.  Peki ama  insan toplumu için ( ideoloji zaten başka kimin için olabilir ki?)çelişki nereden kaynaklanır ya da başlıca çelişki nedir? Bunu  cevabını vermek kolaydır çünkü  “yığınları” sokağa dökebilecek, onları yok edici birer hayvan sürüsüne döndürebilecek  kelime bulunuştur: “Eşitsizlik”!

Bu durumda sözün gelişi, bir dal diğerinden uzunsa bu bir eşitsizliktir ve uzun dal budanıp kısaltılmadıkça  adalet sağlanmış olmayacaktır. Aslında marksizmdeki eşitlikle adalet arasındaki ilgiyi biz  hayal ediyoruz; çünkü marksist geleneğin içinde adalet kelimesine pek rastlayamayacağınızı söyleyebiliriz.

Peki ama bu hırçın marksizm eleştirisine neden daldık?

Çünkü marksizmin idealizme  karşı duyduğu sözde düşmanlık o derece bağnazcadır ki kimi neomarksist yazarlarda, bu düşmanlık  bir tür  köktenci anlam karşıtlığına dönüşür. Aslında neomarksist yazarların sanırım tamamı sözcüklerin anlamıyla ilgili hiçbir sorumluluk almaksızın daha  doğrusu aslında düşünmeksizin felsefe yaptıklarını  düşünecek kadar ileri gidiyor.

Yani kelimeleri, anlamları küçümseyerek kitap yazmak gibi bir budalalık,  çağımızın yeni Marksist püriten etiği olarak karşımıza çıkıyor.

Diyalektik denen hokkabazlık bir yandan sizi aslında anlamların olmadığına, dolayısıyla tanımların yapılamayacağına ikna etmeye çalışıyor, diğer yandan anlamlarını inkâr ettiği kavramlar arasında  “görecelik ilişkileri” kurmaya çalışıyor.

Peki ama bu ne anlama geliyor?

Bu, anlamdan, anlamaktan kaçınarak  dünyayı değiştirmemizin ne kadar saçma olacağı anlamına geliyor.

Michelangelo,  yanılmıyorsam Davut heykelini yapmadan önce atölyesine getirdiği mermer bloğa üç yıl boyunca bakmış. Heykeli bitirdiğinde , onu nasıl yapığını soranlara, onun taşında içinde zaten mevcut olduğunu söylemiş. Diyalektik ukalalığa göre bu cevap saçmadır. Çünkü herkes aslında heykelin taşın içinde olmadığını bilmektedir. Oysa Michelangelo, yapacağı heykeli, kafasında o taşın içine öyle uygun bir pozda yerleştirmiştir ki bu fikre göre yonttuğu taştan, heykeli kusursuzca çıkarabilmiştir. Yani Davut’un “ideasını”, hayata geçirmiştir.

O halde ne yapılmalıdır?

Görünen o ki neokabalist Marksçılar ve ezcümle sol aslında  hiçbir şey bilmeden ve düşünmeden taşa  vurmanın yeterli olduğu kanaatindedirler. Çünkü onlar için aslolan, elimizde bir çekicin bulunmasıdır. Proleterlerin eline bir çekiç verir ve  bunu istedikleri gibi kullanmalarına da ebediyen izin verirsek nasıl olsa  dünyayı daha eşit ve mutlu bir şekle sokuncaya kadar onunla istedikleri gibi kırıp dökebileceklerdir. Bunun için herhangi bir şey bilmelerine ve hatta düşünmelerine bile gerek yoktur. Çünkü  gerçek insanlar proleterlerdir ve onlar burjuvaların bütün üst yapı kurumlarının kirinden , riyak3arlığından uzakta saf ve lekesiz canlılardır.( Proleterlerin etik anlamda kesinlikle sorgulanmadığını solcular dahil herkese hatırlatmalıyım.) İyi de proleterleri bu denli “yetkin” görmek idealizmin ta kendisi değil midir? Elbette öyledir. Çünkü marks bir yandan geçişliliği önemsemeksizin sınıfsal kategoriler yaratırken diğer yandan  bu kategoriler arasındaki çelişkilerden bahsetmektedir. Öncelikle ideleri varsaymaksızın kategorizasyona gidemeyeceğini ne yazık ki düşünmemiş ya da  bunu dehşetengiz bir hokkabazlıkla saklayabileceğini  düşünmüştür.

Diyalektik, bütün görecelik maskaralığına rağmen “şeylerin” insan kavrayışını aşan  ilişkiler karmaşasın görmekten acizidir. Dolayısıyla “Önce yap, sonra düşünürüz!”’den başka bir fikri de yoktur.  Dolayısıyla aslında Marksist bir yaratıcılıktan vs bahsetmek de saçmadır.

İnsanın her şeyden önce düşünmesi gerekliliği, düşüncenin, üzerine inşa edildiği şeylerin hem var olması hem de inşa edilmesi gerekliliğini de ortaya koyar.

Sihir olmaksızın sanat olamaz.
Sanat olmaksızın idealizm olamaz.
İdealizm olmaksızın dürüstlük olmaz.
Dürüstlük olmazsa ürün dışında  hiçbir şey olmaz
Önce düşünmek gerekliliği, insanın yaptıklarının sonuçları hakkında düşünmesi anlamına gelir. Çünkü insan dışında hiçbir canlının “uzak vadeye” varacak kadar etkili bir eylemi yoktur. Eğer insanın diğer canlılara göre bir seçkinliği varsa o da sadece bu etkinlikten ve sorumluluktan dolayıdır.

Makarna ve kömürden başlayıp da altın kaplamalı klozete sıçmak  görgüsüzlüğüne kadar varan  bir menfaat düşkünlüğünün içinde sakladığı hayvanlaşma tutkusuna teslim olmak, belki Marksist felsefecilere, eylemci proleter ahlâkı açısından  daha sıcak gelecektir ama ben hâlâ düşünebildiğim  için kendimi mutlu ve dahası  seçkin hissetmeye devam edeceğim.



10 Ocak 2016 Pazar

Türksüz Atatürkçülük


Atatürkçülük, ne yazık ki mensupları  arasında objektif bir tanıma ulaşamamış bir düşünce. Bu, onun kötü ya da anlamsız olduğunu göstermiyor.

Atatürkçülük, mensupları arasında, hangi konuda anlaşıldığı veya ortaklaşıldığı ile değil de daha ziyade hangi konuya karşı olunduğu ile tanımlanan bir düşünce.  Atatürkçülük, genellikle “ İnsanların ırkıyla, kökeniyle ilgilenilmeden Atatürk etrafında uzlaşılması gerektiği” şeklinde kabaca tanımlanan bir düşünce. Eskiden “Atatürk milliyetçiliğinden” bahsedilirdi ama  sanırım Atatürkçülerin genel olarak “sol” kamptan olması , ideolojilerinin temelindeki Marxist-enternasyonalist felsefe yüzünden, “milliyetçilik” teriminden caymalarına yol açtı. Artık Atatürk, “milliyetçilikle” ilgilendirilmeksizin anılıyor.

Artık DHKP/C, TİKKO yandaşlığına kadar uzanan bir sol çizgideki insanlar dahi Atatürkçülükten bahsedebiliyor; ama Atatürkçülerin Türk Ulusu’nu ilgilendiren bir “milliyetçilikten”  özenle kaçındığı da bir gerçek.

Atatürk, üzerinde, daha ziyade lâiklik, inkılâpçılık/devrimcilik ve halkçılık ile uzlaşılan “millet üstü” bir hümanist barış figürü olarak sunuluyor.

Böylece Atatürk aslında “Türklük gibi ilkel ve savaşkan bir kimliği” çok aşan bir uygarlık figürü oluveriyor. Onun “devrimleri”  uluslaşmayla uygarlaşmayı ilişkilendiren birer gelişme çabası olmaktan çıkarılıp derhal  ucuz birer Marksist işporta  Bolşevizmi haline getiriliveriyor. “Devrim” kelimesinin bu kadar ucuzlatılmasının ve değersizleştirilmesinin en büyük sebebi, Bolşevik fırsatçılığından ve şiddetinden başka bir şey olmayan Leninist iç savaş taktikleri ile Atatürk’ün ulusal uygarlaşma projelerinin sol tarafından aynı kefeye konmasıdır.

Atatürk’ün,  Türklükle ilgisi  görmezden geliniyor.

Bu gün Atatürkçülük, DHKPC’den PKK'ya uzanan enternasyonalist sol  terör kampının bariz bir baskısı altında. Atatürkçü denen kesimden, üniversitelerdeki Türk düşmanı sol terör koalisyonuna karşı maalesef hiçbir tepkinin gelmemesi bunun sanırım en büyük delili.  Yanılıyor da olabilirim ama PKKlıların dahi “solun cici çocukları” olarak görülmesi, Soner Yalçın gibi “ulusalcı” görünümlü pek çok popüler “Atatürkçü” yazarın üniversitelerdeki, Doğu ve Güneydoğu’daki açıkça Kürt etnik ırkçısı Marksist terör ve ihanet odaklarını vs “Türk olarak” lanetlemiyor olması düşündürücü ve üzücü.

Atatürk’ü Türksüzleştirme   merakının en bariz aklayıcılarından biri de “emperyalizm” terimi. Bu terim, Atatürk’ü aslında Türklük için değil de “sosyalist  ulusal sorun” için çarpışan bir tür hümanist Bolşevik kahramanına çevirmek arzusunun ifadesi.  Sol bu terim üzerinde, Türk’ün asli yüceliğini bir kenara bırakıp onu yoksul ve sömürülmüş bir Ortadoğu “halkı” gibi göstermek için duruyor.  Böylece konu, “Kürt ezilmişliğine” ve Türk ulusal bağımsızlık mücadelesi üzerinden de “Kutsal Kürt  isyanına” bağlanabiliyor. CHP gibi “ulusal” bir partinin nasıl enternasyonalist bir Kürtçülük merkezi haline geldiğini merak ediyorsanız Atatürkçülüğün  Marksist bakış açısıyla nasıl çarpıtıldığını görmeniz  yeterlidir.

Atatürkçüler galibe ne yazık ki Türk uluslaşma sürecini “Türk olarak” okumak ve öğrenmek yerin kendilerine  enternasyonalist hümanist bir Marksist  urbayı daha uygun görüyor.

Ama Atatürk’ü Marksist-Leninist hele de meselâ Soner Yalçın’ın parmak hesabı ekonomik diyalektik fizyokrasisi ile açıklamak mümkün değil. Atatürk’ü anlamak ancak Türk’ü tanımak ve anlamak ile mümkün.

Atatürkçülük, “Türk” adını merkeze almalıdır. Atatürk’ü büyük Türk kültürünün ve tarihinin bir parçası olarak görmelidir. Atatürk’ün, büyük Türk tarihinin bir parçası olduğu anlaşıldığında, onun bu yüce milleti hangi şartlarda ve hangi bilinçle kurtardığı en doğru şekilde anlaşılacaktır.

Atatürkçülük, Marksizmle ve solun çeşitli fantezileriyle fazlasıyla zaman kaybetmiştir. Şimdi Türk’ü yeniden keşfetmek zamanıdır.


30 Mart 2015 Pazartesi

Solda Cemaat Yapısı


Türkiye’de sol, ideolojik partileşme ile örgütlenmiştir. Bu da gayet doğru bir şey. Çünkü en nihayetinde siyase,t belirli ideolojiler ile şekillenmesi gereken bir  iş.

Solun belli başlı en  yıpratıcı hastalığı ise  bu örgütlenme biçiminin  bir “cemaatçi” bilinçle yürütülmesi. “Cemaati” sosyolojik anlamda kullandığımı, bunun, aktüel anlamdaki “dinî cemaatleşmeyle” ilgisinin olmadığını hatırlatmalıyım.

Elbette ideolojik birlik, benzeşmeden kaynaklanan  bir tür “cemaat” yapısı ortaya çıkarıyor. Ama sorun işte asıl burada başlıyor, özellikle Türkiye için.

Cemaat seçimle iş başına  gelmemiş ve seçimle de iş başından ayrılmayan lidere sahip bir kapalı  toplumsal yapı.

Türkiye’de “ilerici”, “aydın”, “lâik” olduğu iddiasıyla siyaset yapan sol da tam da bu noktada, kınadığı , büyük ölçüde  teokratik “sağ” siyaset yapılanmasına uyuyor, onun gibi davranıyor.

Solun en büyük ve tek geçerli oluşumu CHP “Bir kere seçildikten sonra asla seçimle gönderilemeyen” liderleriyle sağ siyaset davranış kalıplarına aynen uyan bir  örgütlenme gösteriyor.  “Disiplin” bir örgüt içinde  ahlâkî birliğin sağlanmasında şüphesiz tartışılmaz bir unsurdur ama “cemaat” yapılanmalarında güce tapınmanın ölçüsü olarak kendini belli eder. İşte tam da  bu şekilde   sol siyasette de “disiplin” , lidere itaatin ölçüsü olarak benimseniyor. Bundan dolayı da  insanların en  meşru ve doğal  şekilde parti içinde  bir muhalefet teşkil etmeleri derhal “hizipçilik” vs diye kınanıyor, kötüleniyor.

Burada “Liderin yanılmayacağı” kanaati partililere dayatılıyor. Oysa bugün herkes  meselâ CHP’nin tarihindeki belki en kötü liderle yönetildiğini, partinin, Stalinist Kürtçü taklidi , etnikçi, mezhepçi  bir ayrışma siyaseti güttüğünü bal gibi biliyor.

Türkiye’de sağ sol ayrışmasının  ideolojik bir liberal- sosyalist ayrışmasından ziyade, dinci – lâik ayrışması   şeklinde ortaya çıktığı düşünülürse; sağın muhtemel  lâik oylarının, sadece  bu Stalinist etnikçi siyasetinden dolayı CHP’den uzaklaştığı da  göz önüne alınması gereken bir başka hakikat.

CHP ya da herhangi bir sol parti bu ülkenin ekonomik  sorunlarına çare olabilir mi?  Hiç sanmıyorum, çünkü CHP’nin ideolojisinin ekonominin   gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi yok.

CHP ancak kurulmuş yarı liberal ekonomiyi berbat etmeyecek kadar müdahale ederse bile yeter.

CHP’nin  asıl sorunu, örgüt içinde olduğu kadar  tabanındaki kapalı  cemaat yapısının etnik ırkçılıkla neredeyse birebir örtüşen   güdülenmesi. Bu açıdan bakıldığında, CHP AKP’ye göre bir “dinsizler cemaati” olmaktan öteye gidemiyor.

Zaten tabanı da belirli  ezberlerin ve idollerin dışında, ne bir estetik zevke ne de okuma bilincine sahip. Bu yüzden de örgüte “ sağdan” yeni katılıma son derece kapalı, bürokratik, abus ve itici bir izlenim yaratıyor. “Sağdan bir şey beklemiyoruz!” hırçınlığı, lâiklik ve çağdaşlık söylemiyle  yakınlaşabilecek sağ seçmeni de kahrettirerek kendinden uzaklaştırıyor.

CHP ile temsil edilen solun  ikinci seçeneği olan Vatan Partisi de bir nebze “ulusal” bir görünüm sergilese de  partinin omurgasını teşkil eden Maocu/Stalinist Perinçekçi alt yapının lider tapınıcı cemaat yapısı,    Rusya Komünist Partisinin “nomenklaturasını” hatırlatıyor. Kaldı ki bu yapının herhangi bir iç savaşta tekrar PKK yandaşı olup olmayacağının hiçbir güvencesi yok.

Sol,  CHPsi ile VatanPartisi ile  köktenci ve tutucu ideolojik cemaat görünümüyle  tutucu olmayan  ve büyük ölçüde boşta kalmış kararsız sağ seçmeni de dinciliğin kucağına itiyor.

Sol bu ülke için ideolojik cehaletinden dolayı değil ama sağa özenen cemaat yapısından dolayı  bir yük haline geliyor. Ne yazık ki bunun farkında değil…