para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2014 Çarşamba

Kroların Türban Cumhuriyetinde Gelişmişlik Hayali





Bugün süpermarkette yumuşak jelatin kapsül formunda  çamaşır deterjanları gördüm.  Şüphesiz epeydir o raflarda duruyorlardı.

Yumuşak jelatin kapsül içinde yoğunlaştırılmış, deterjan, kireç önleyici, yumuşatıcı gibi maddeler, makineyi kullanmayı bilmeyenlerin bile rahatlıkla kullanabileceği bir halde, tüketiciye sunuluyor.

Yumuşak jelatin kapsül formu, eczacılıkta uzun yıllardır kullanılıyor. Halk arasında “dil altı” tabir edilen kalp güçlendirici ilaçlar,  hep yumuşak jelatin kapsül şeklinde hazırlanmış ilaçlar.

İyi de bir deterjan için bunca çene yormanın  ne âlemi var?

Şu âlemi var:  Öncelikle yumuşak jelatin kapsül  deterjanlar doğrudan doğruya çamaşırın içine atılıyor. Yani bunları kullanabilmek için makinede deterjan gözü aramaya falan gerek  yok.

Ayrıca deterjan gözüne konulacak deterjanı ölçmek derdini de ortadan kaldırıyorlar. Yani herhangi bir öğrenebilir evcil  hayvana verseniz; o da sizin için deterjanı makinede kullanabiliyor.

Evine “son model” makine almakla övünen pek çok ev kadını var . Bunların en az yarısının, “ ılımlı İslâmcı” bir partinin seçmeni olduğu da eh ortada. “ Öğrenim düzeyi yükseldikçe oy oranımız düşüyor !” diyen enerji bakanına bakılırsa bu yüzde ellinin okur yazarlığı da ortalamaya veya ortalamanın altına yakın.

Bu seçmen kesimi muhtemelen makinenin kullanım kılavuzuna en uzak kalacak kesim; kaldı ki artık makineler de mümkün mertebe  kullanıcı dostu olarak tasarlanmasına rağmen…

Eee? Bu ne anlama gelir?

Elin oğlu ilaç teknolojilerinin günlük hayata uygular,daha çeşitli, daha kaliteli ve daha çok mal üretirken Türk toplumunun ortalama öğreniminin hâlâ beşinci sınıfı geçememiş demektir.

Öğrenim düzeyi ilkokul altı olan bir toplumda yazarak, çizerek düşünerek para kazanılabilir mi?  Bilinci mağara adamının ye ya da kaç düzeyinde kalmış bir toplumda, fikir mülkiyetini koruyacak bir hukuk devletinin yaratılması mümkün olabilir mi? Ya da böyle bir toplumda devletin, ilkel ve cahil insanlarca sömürülmesine karşı çıkan yazarların, düşünürlerin çıkması, o insanların hayatlarının korunması, onlardan ders alınması ve düşünerek yarattıklarından geçinmelerinin sağlanması mümkün olabilir mi?

Peki ama herkesin elinde akıllı telefonlar, bilgisayarlar, akıllı televizyonlar hatta akıllı buzdolapları var?

Bu sosyalist bakış açısıyla “kapitalist bir yanılsama” gibi görünürken  liberal veya reel/rasyonel iktisatçı bakışıyla da ayrımsız piyasa ortamının bir sonucu.

Daha da ürkütücü bir keşifle küreselleşmenin ta kendisi!

Hani bizi geri bıraktığı, fakirleştirdiği söylenen büyük kumpasın ta kendisi!

Öyle mi?

Üzgünüm ama öyle değil. Neden değil? Çünkü maliyetler yüzünden üretim artık kıtalar arası bir hal almış vaziyette. Bu kötü mü?  Kesinlikle değil. Şundan dolayı: Kendi başlarına  herhangi bir karmaşık makineyi üretemeyecek, buna ne bilgileri ne de sermayeleri olan ülkelerin insanları  bu makinelerin üretimine ortak edildiler.  Ucuz çalıştırılıyorlar mı? Evet!  Ama gelişmiş ülkelerdeki işçinin refahın maliyetinin o ülkedeki üretimle, yaratılan servetle sağlanıyor olması.

Yani siz,  siz oraya fabrika götürmedikçe kendi başına fabrika kuramayacak insanlara bir anda kendi ülkenizdeki işçinin alım gücünü ve hayat standardını sağlayamazsınız. Ama buna mukabil o ülkelerde  bir işçi sınıfı, üretici olabilecek bir teknik elemanlar zümresi ve ileri aşamada bunları istihdam edebilecek bir sermayedar sınıfı yaratabilirsiniz.

Unutulan şey genellikle şu oluyor: Gelişme aslında tamamen  bir ülkenin insanlarının özgürlüğe inançları, özgürlük bilinçleri, hukuka dayalı siyaset oluşturma bilinçleri ve yetenekleriyle ilgili.

Başında herhangi bir sürü lideri olmasını yaşamak için yeterli gören insanların herhangi bir hak mücadelesine girmesi mümkün değildir.

 İnsan aklını, yarattığı katma değerden dolayı, korunmaya  en  lâyık şey olarak görmeyen bir toplumda ne özgürlük anlayışı, ne hukuk devleti gelişiyor ne de yumuşak kapsül formunda çamaşır deterjanı üretilebiliyor.

Bu geri ülkeler yaratılmış değerleri  bedelini ödeyerek satın aldıklarında görünüşte gelişiyorlar ama  gelişmenin kaynaklarından mahrum oldukları için  git gide daha fazla geri kalıyorlar.

Çünkü düşünsel anlamda üretimleri olmadığı için medeniyet, teknik yaratırcılıkları olmadığı için de teknoloji açısından daima “muhtaç” durumda kalıyorlar.

Sorun şu: “ Teknoloji bedelsizce dağıtılabilecek bir şey değil!”

Ve gelişmemiş ülkelerde gelişmenin  düşünsel ve toplumsal kaynakları da bulunmadığından;( yani başörtülü bacılarımızın bütün dertleri gâvur icadı bir deterjanı gâvur icadı bir makineye atıverip çamaşır  yıkamak ve son model makineleriyle övünmekken) servet denen mal çeşitliliği, miktarı ve kalitesi yaratılamadığından, teknoloji ithalinde iflası gösteren bir beton duvar ihtimali her zaman karanlıkta bizi bekliyor.

Herif “Kroyum ama para bende!” diyor, arabasının arkasında.  Evet kro da korunması gereken  bir tür hayvan türü olabilir ama sonuçta para denen şey, eğer iktisadi malların üretimiyle meydana getirilemiyorsa  değersiz kâğıt parçalarından başka bir şey değildir. “Kroyum ama para bende!” demek, “Para bende olduktan sonra insan olmaya gerek duymuyorum!” demektir.

Türkiye üretim araçlarının üretim faktörlerinin üretildiği bir ülke değil. Dolayısıyla bizim ekonomimiz ancak tüketime ve israfa yönelik çalışıyor. Bisküvi, tişört, araba farı, emniyet kemeri ( ki Türkiye’de tek bir firma üretir o da Fransız menşeli bildiğim kadarıyla) üretmekle aya gidilmiyor, sone, senfoni yazılmıyor, facebook “yazılmıyor”…

Gerçekten üretici olmayan ekonomilere sahip geri kalmış ülkelerin “servetleri” ile fikir mülkiyetinin tanındığı ülkelerde yaratılan gerçek servet arasındaki fark gitgide büyüyor. Bu fark ayrıca “almaya değer malların”  sürekli gelişmiş ülkelerden ithal edilmesiyle  daha da açılıyor.

İş sadece servetle kalmıyor, teknolojinin, bilginin, medeniyetin birikiminde meydana gelen fark hızla açılıyor. Teknolojiyi sürekli para ödeyerek alabileceğimizi sanıyoruz ama paranın gerçekte nasıl yaratıldığını bilmiyoruz. Dolayısıyla aslında bizim olmayan bir parayı gelecek nesillerin hayatlarını ipotek ederek tüketip  modernleştiğimizi sanıyoruz. Okuması yazması zayıf, Türkçesi sapır sapır dökülen insanlar, nasıl konuşması gerektiğini bilen insanların ürettiklerini tüketerek onlardan olduklarını sanıyorlar. Aynı insanlar “ Avrupa’da insan olmak önemli!é diyerek bize ders veriyor ama meselâ  o ülkelerdeki ulusal kültüre, egemenliğe ve hukuk birliğine  verilen önemi hiç göremiyor.


Ve sonra şöyle bir bakıp “Küreselleşme zengini daha zengin fakiri daha fakir yaptı!” diyebiliyoruz. Ama fakirlerin kendi ülkelerinde servetin kaynaklarını yaratmak için neden kafa yormadığını ve  neden  bir irade göstermediğini düşünmeye hiç yanaşmıyoruz.

19 Aralık 2013 Perşembe

Mikrodan Makroya Ekonomi Ve Yolsuzluk

İktisatla ilgili sosyal bilimlerde,  daha en başta  ekonomi, “mikro” ve “makro” olarak iki ayrı türde anlatılıyor.

Öğrenci bunların birbirlerinden ayrı ayrı düşünülmesi gereken kavramlar olduğunu ezberliyor. Hele iş, gösterişli terimler ve çıldırtıcı istatistik formüllere bulanınca  iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Son yolsuzluk  iddiaları, ülkemizdeki ekonomi algısının yanlışlığını ispatladı. “Tüyü bitmedik yetimin hakkını yemek”  kavramını yeniden bize hatırlattı. Bir yetimin hakkıyla milyon dolarlar arasındaki ilişkiyi görebilen  toplumsal akıl bütün  o gösterişli ekonomi öğrenimini ve kuramlarını yanlışladı, çökertti.

Peki bunu nasıl yaptı?

İlk olarak insan davranışlarının kaçınılmaz sonuçları olduğunu anladık. Yani birinin cebinden parasını alırsak; parasını  aldığımız kişinin -biz bu işi onun rızasıyla da yapsak- daha fakir düşeceği, ortaya çıktı.  Çünkü yolsuzluklara konu olan “ihale” paralarının  “kaynağı” , vergi mükelleflerinin  cebinden “meşru” olarak alınan paralar. Deme ki ekonomi “beli modellere göre kendiliğinden hareket eden bir otomat” değilmiş, insan iradeleriyle meydana getiriliyormuş.

İkincisi  “Tüyü bitmedik yetimin hakkı” genellemesiyle, ülkedeki milyonlarca  dar gelirli vergi mükellefini işaret etti. Büyük nehirlerin, cılız derelerin birleşmelerinden meydana geldiği, ayakkabı kutularından çıkan dolarlarla ortaya çıktı. Elindeki  üç beş kuruşu üç beş dolarla sağlama almak isteyen vatandaşın cılız “ mikro ekonomik tasarruf deresinin”, nasıl “ makroekonomik bir nehre” dönüştüğü, uygulamalı olarak görüldü. Hele bu yolsuzluklarda “Türkiye bütçesi” kadar bir paranın  el değiştirdiğinin açıklanması, sanırım  yoksulluğun kaynağını daha iyi görmemizi sağladı.

Son operasyonlarla yolsuzluğun anatomisi ortaya serildi.

Görüldü ki yolsuzluk için önce “paylaşılmak istenen”  büyük miktarda para ve bu parayı kontrol edecek büyük bir güç gerekiyor.  Bu iki unsuru da bünyesinde taşıyan tek bir kişilik var, o da devlet.

Devlet, şirketler gibi “gelir” elde etmek için müşteri rızasına bağımlı olmadığından; hemen hemen  hiç kurumayan bir para nehrine sahiptir. Çünkü en nihayetinde, ne kadara fakir olurlarsa olsunlar, bütün  vatandaşları  zorla  kendisine borçlandırır.  Devletin gücünün hukukla sınırlandırılması, işte asıl bu keyfî borçlandırmanın önüne geçebilmek için gereklidir.

Devletin, elindeki sınırsız  görünen para  nehrini istenen yere akıtmak imkânı, insanların iki şekilde ilgisini çekiyor.

Birincisi herkesin bildiği şekliyle devlet ihaleleri kanalıyla… Cumhuriyet tarihinin en popüler soygunları bu şekilde yapılmış.

Önde düzenlemeler, arkada yolsuzluk
İkincisi de  para politikalarındaki “düzenlemelerle”  büyük para rezervlerinin değeri ile oynamak yoluyla ki buna en güzel örnek de sanırım 2001 devalüasyonunda Merkez Bankası başkanının  servetinin bir gecede ikiye katlanması oldu. Kaldı ki bu göze görünen bir örnekti. “Sıcak para” denen spekülatif sermayenin bu tip “düzenlemelerle” elde  ettiği  “havadan kazancın” miktarı asla açıklanmadı. Acizane kanaatimiz “ düzenlemelere” dayanan  değişimlerden   “sıfır maliyetli”   para kazananların bu kazançları yanında, ihalelerden elde edilen haksız kazançların devede kulak kaldığıdır.

Çünkü her ne kadar devlet hazinesi sınırsız gibi görünse de  keyfîliğin  gizlenemediği belli denetleme sınırları vardır.

Oysa  ülke ekonomisini, bir  demeçle  temelinden sarsacak insanları,  sizin istediğiniz değişiklikleri sağlayacak şekilde etkilemek çok daha büyük bir  menfaattir. Bu,  size normal reklâm etkinlikleriyle elde edemeyeceğiniz bir müşteri kitlesini/rızasını devlet zoruyla elde edebilmek imkânını verir.  Devletin, hükümetler eliyle kullanılan gücü, müşterileri çeşitli düzenlemeler yoluyla belli bir malı, diğerlerine tercih etmeye  mecbur edebilir. Türkiye’deki özelleştirme garabeti bunun en güzel örneğidir. Yıllardır meselâ neden Türk Telekom dışında bir başka  telekomünikasyon şirketinin piyasaya giremediği konusu nedense anlı şanlı terimlerle konuşan ekonomistlerimizi hiç ilgilendirmemiştir.

Bunun yanı sıra devletin sıradan bir işiymiş gibi kabul edilen fiyat düzenlemeleri  de– ki buna faizler hakkında  verilen  demeçler de dahildir- sıradan insanların tasarruf yönlerini kesinlikle değiştirir.  Konut kredilerinin faizlerinin vatandaşı lehine düşürüleceği beyanı -ki buna benzer beyanlar Amerika’daki mortgage krizinin asıl sebebidir- vatandaşın talebinin konuta yönelmesine kesinlikle sebep olur. Bu da konut sektörünün bütün ilgili sektörlerinde, kendiliğinden, normalde karşılaşılamayacak bir talep patlamasının doğmasına yol açar.  Bu durumda bir hükümet yetkilisine, ülkedeki talepleri belli bir sektöre yönlendirecek şekilde beyanda bulunması için rüşvet vermek ,  talep patlamasıyla  zenginleşecek insanlar için “mantıklı bir yatırım” değil midir? Amerika’nın  görünen o ki en büyük sıkıntısı , lobilerin sürekli yasama organları üzerinde kendi çıkarları için yolsuzluk işleriyle uğraşması. Bu Amerika’da ciddi bir “kayıtsız sektör”…
 

Umalım  da  son yolsuzluk operasyonları, sıradan vatandaşa, oyunu birkaç kilo makarna ve birkaç ton kömüre  satmanın  maliyeti hakkında bir fikir versin. Umalım ki makarna alırken menfaatini gözettiğini sanan vatandaş, bunu yaparken  aslında soyulduğunu da hesaplayabilsin. Sıradan vatandaş belki kendi ekonomik etkisinin cılız deresini görmekten öte bir  feraset geliştiremiyordu şimdiye kadar ama gene umalım da büyük nehirlerin, küçük derelerin birleşmesiyle meydana geldiğini artık idrak edebilsin ve yolsuzluğa alet olmaktan kaçınsın.