etnik ırkçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
etnik ırkçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Kapısı Kapalı Komşulara Ne Anlatalım?


Komşumla konuşuyoruz, “ Anadilde eğitim  hakkı verilmezse adam tabii silâha başvurur!” diyor daha lâfın en başında.

Etnik  aidiyetinden dolayı bunu söylemesini doğal kabul edebiliriz. Peki Kürt olmayan AKP yandaşları bu fikri nasıl paylaşabiliyor?

Çünkü bu fikir “çok basit”, tıpkı siyasal İslâmcılığın bütün fikirleri gibi.

Siyasal İslâmcılık “Allah’ın emrine uyanlar cennete gidecek. Allah’ın emirleri ni herkes anlayamaz. Allah’ın emirlerini bize anlatanlara itaat etmeliyiz.” Gibi gayet basit bir önermeyle işe başlıyor ve aslında her şeyi daha en başında bitirmiş oluyor.

Kürt etnik ırkçılar da “ Kürtler Türkiye’nin esas sahibi. Kürtler Türkler tarafından ezildi. Öyleyse Kürtler silah kullanarak evlerini Türklerden geri almalıdır.” Önermesine dayanarak siyaset yapıyor.

Peki ama bu önermelerin yanlışlanması kolay değil mi? Elbette kolay. Sorun, ilk olarak bu basitlikteki önermelerin hitap ettikleri kitlelerin kapalılığı.

Bunun yanı sıra yıkıcılığın, yapıcılıktan çok daha kolay olması.

Kürt etnik ırkçılığı da siyasal İslâmcılık da kapalı toplumsal yapılara/cemaatlere  hitap ediyor.

Kapalı toplumsal yapılar, kendileriyle aynı anda var olan daha gelişmiş toplumsal yapılara karşı bir yetersizlik  duygusu ve aşağılık kompleksi geliştiriyor. Neden?

Çünkü bir noktada “Allah’ın emrettiklerini yapmak…” öncülünü  veya “Kürtler Anadolu’nun sahibidir” öncülünü hiç de o kadar ilginç ve hatta akılcı bulmayan, çok daha sorgulayıcı ve karmaşık bir toplumsal yapının yanında, kendilerinin bildikleri şeylerin, hayatın hiçbir sorununa karşılık gelmediğini, çözüm üretemediğini görüyorlar. Bu, kapalı toplumsal yapıların “kültürel yetmezliği” olarak ortaya çıkıyor.

Bu yetmezliğin yarattığı çaresizlik, bir korku ve endişeyle bu toplulukları, kendi içlerine kapanmaya itiyor.

İçe kapanma, bütün iletişim kanallarını kapatarak yerleşik kanaatlerin “kâfirlerce” veya “faşistlerce”  bozulmasın engelliyor.

Dolayısıyla  size en açık görünen, ulusal egemenlik, uluslaşma, uluslaşmaya dayalı hukuk birliği, kanun önünde eşitlik, kültürel benzeşme gibi en açık  gerçeklerden bile  bahsetseniz; komşunuz en başa dönüp “ Ama anadilde eğitim hakkı…” demeye devam edebiliyor.

Bahsettiğiniz kavramların uzun zaman dayanan, tarihi derinliği olan, büyük toplumsal tecrübelerin ve gayretlerin eseri olduklarından bahsettiğinizde de sanırım “Beni aşağılıyor!” şeklindeki bir düşünceyle Kürtçü veya İslamcı komşunuz iletişimi kendi içinde kesiyor ve gene “Anadilini yasaklarsan silaha başvurur!” kısır döngüsüne geri dönüyor.

Çünkü onun çözüm paleti maalesef uluslaşmış bir toplumunki kadar geniş değil. Bugün Türkiye’nin önüne “çözüm” diye sunulan şeyin IŞİDçi dincilerin veya silâhlı Kürtçülerin “çözümden” anladıkları ilkellikler olduğunu AKP içinde  bilmem fark edebilen var mı? Çözüm onlara göre basit: “ Bize itaat etmezseniz şehirlerinizi bombalar sizi katlederiz! Bize itaat ederseniz ne yapacağımıza bakarız!”

Bin bir tecrübe , emek ve fikirle oluşturulup  düzeltilmiş toplumsal yapılar Kürtçüler veya dinciler için bir değer taşımadığından onların yıkılmasındaki kolaylık da kendisini ezilmiş gören Kürt kökenli komşum için son derece çekici geliyor. Ona göre Türk adını bombalayıp yok ederseniz Kürtler  anadillerinde eğitim yapabilecektir! Eh çözüm bu kadar kolaysa neden TC’nin kurumlarını bombalamaktan, memurlarını öldürmekten ve  Türkleri korkutmaktan geri durmalı ki?

Bu tuhaf gelebilir ama yeni yapılan ve Mehmet Faraç’ın Aydınlıktaki köşesine taşıdığı bir ankette AKPlilerin %37.5’i ve HDP/BDPlilerin %41’, IŞİD’i terörist olarak GÖRMÜYOR!

Lâik ve ulusal Türiye Cumhuriyeti’nde amaç “aklı hür, vicdanı  hür, irfanı hür” nesiller yatiştirmekti. Bu da sebep sonuç ilişkilerini gözeten ve davranışlarıyla ilgili sorumluluk alabilen özgür insanlar yetiştirmekti. Bugün fiilen yıkıldığı söylenen “eski Türkiye” ile işte bu özelliklere sahip olan insan idealini kaybettik. Onun yerine şeyhine, imamına, ağasına, “başkanına” bağlı, mantıklı inşaalardan ziyade emirle yıkmaya yönelen “dindar ve kindar” insan  tipi yerleştirildi.

Bu tip insana  yaptıklarının sonuçları ve sorumluluklarıyla yıkmak istediği büyük yapı arasındaki ilişkiyi anlatabilmek biraz zor.


Sorun, bilincini dışarıya ısrarla kapatan insanlara, onların sınırlı kelime haznelerine, kesin inançlarına ve büyük önyargılarına karşı uygarlığın ulusal bir devletle ilişkisini nasıl anlatacağımızdır. Sorunu tespit ettik. Çözümü düşünmeye zaman ayıralım şimdi de…

31 Mart 2014 Pazartesi

Türk Seçmeninde Ahlâk Ve Bilinç Sorunu

Günlük yazılar eskimeye mahkûm.

Onları değerli kılacak şey, gerçekleri, mümkün olduğunca objektif ve evrensel bir takım ilkelere göre  değerlendirerek  birer ders haline getirebilmek.

Bu yüzden günün şartlarına bağlanarak hangi ilde kimin kazandığına dair  ilkokul aritmetiğine dayalı akıl yürütmeler belki televizyon ekranlarında reklâm alabiliyor ama çabuk da bayatlıyorlar.

2014 seçim haritasının 2009 seçim haritasıyla birebir örtüşmesi ne anlama geliyor? Bence önemli hususlardan belki de en önemlisi bu.

Bu harita, Türkiye’de ayrışmanın sertleştiği anlamına geliyor. Herkes “kendisinin” bildiği yere sıkı sıkıya sarılmak endişesini gösteriyor. İyi de bu ne demek?

Bu hükümet eliyle üç ayrı Türkiye’ni artık oluşturulduğu anlamına geliyor.

Ad konulmamış, hükümet eliyle yürütülen bir dehşet dengesi federasyonunda yaşıyoruz artık.

2009 seçimlerinden önce haritalar her seferinde değişirdi. Bu da  bireylere oy verdiğimiz gerçeğiyle açıklanırdı.

Oysa 2009 ve 2014 seçimlerinde insanlar sadece rögar kapaklarına, temizlik işlerine vs oy vermedi. 2014 seçimleri, seçmenlerin nasıl bir Türkiye istediklerinin referandumu oldu diyebiliriz.

Buna göre  doğu ve güney doğu, Türk’ten tam anlamıyla arındırılmış etnik ırkçı bir Kürt özerk bölgesi  olmak istediğini beyan etti.

Orta  Anadolu ve Karadeniz  halife bir başbakanın önderliğindeki ümmetçi bir şeriat devletini arzuladığını söyledi.
Kıyılar ve Kars’ta da  eninde sonunda Türk kalmak, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti yaşatmak istediğini  söylemiş oldu.

Eğer  bir önceki seçimden sonra yaşananlara rağmen aynı harita tekrarlamasaydı elbette  bu yorumumuz “uçuk” bulunabilirdi.

Ama seçime giren partilerin propagandalarının temalarına bakmak bile yeterlidir. CHP “Milli birlik bütünlük” söylemiyle MHP ile bir asgari müşterek kurarken AKP “Ben hizmete bakarım, keyfime bakarım!” menfaatçiliği ve etnik ırkçılık istismarı ile  seçime girmiştir.

Bu bağlamda BDP’yi zaten makul ve meşru  bir “parti” olarak kabul edemeyiz. O, özellikle kırsallarda köylüleri  açıkça tehdit ederek PKK’ya oy toplayan bir ihanet şebekesi. Türk düşmanı dinci siyasetin yardakçısı olarak onun artıklarından beslenen bir tür siyasî parazit. Dolayısıyla onun “ söyleminden” bahsetmek abesle iştigal etmek olur.

Peki ne gördük bu tabloda? Bu tabloda başbakanın çok korktuğu sosyal medyayla ilgilenenlerin “ulusal” bilinçli seçmenler olduğunu gördük. Bu tabloda AKP seçmeninin sosyal medya gibi iletişim araçlarından yararlanamayacak kadar cahil ve gözünün önüne açıkça konulan delilleri anlayamayacak  kadar kör inançlı olduğunu gördük. Anadolu’daki geleneksel yobazlık lâiklik şemsiyesiyle sistemi kirletmeksizin siyasete aktartılabiliyordu. Oya bugün rejimin lâiklik ayağı kırılmıştır.

Dolayısıyla şeriatçılığın önünde gerek ideolojik gerekse çıkarsal anlamda hiçbir engel kalmamıştır.
Şeriatçılık bir “bilinç” işi değil. O bir “iman” işi. Şeriatçılıkta inancınızın ne kadar farkında olduğunuza bakılmıyor. O inancın cemaat eylemlerine ne kadar uyum sağladığınız önemli. Dolayısıyla AKPlilerin “bilinçli şekilde”  oy verdiğini söylemek yanlış olur.

Onlar öncelikle tartışılmaz bir inancın taassubunu ölçüsüzce kullanabilmekle sonra da bundan sınırlanamaz bir menfaat elde edebilmenin heyecanıyla ağzı besmeleli hırsızları gönül rahatlığıyla desteklediler.

BDP seçmenine hiçbir şey söyleyemiyorum. Bir çoğu herhangi bir kâğıttaki yazıyı heceleyerek bile zor okuyan insanlar çünkü. Bunun Türkçe bilip bilmemek le ilgisi yok.
Dolayısıyla Türkiye  farkındalık anlamında da üç ayrı kesin bölgeye ayrıldı:
Seçimlerini ideolojisine ve ahlâkına göre  yapan lâik/ulusal kesim…
Seçimlerini kör inançları ve menfaatlerine göre yapan kimliksiz dinci kesim.
Seçimlerini etnik kökene göre yapan demokrasi bilinci  için gereken asgari okur yazarlıktan yoksun bir kabile kesimi.

Belki de bundan sonraki meselemiz,  kafasında fikir namına  tek kırıntı taşımayan Türk düşmanı iki kesimi nasıl ulusal bir bilince yaklaştırabileceğimiz olmalı. Kim bilir?



13 Ocak 2014 Pazartesi

Kim Kimi İkna Etmelidir?


Etnik ırkçılıkla  ilgili en önemli problem etnik ırkçılığın bir ikna metodunun olmayışıdır.

Etnik ırkçılık asla sizi kendine özgü bir bilgi  yönetmiyle ikna etmeye çalışmaz. Çünkü içten içe aslında bir bilgiye dayanmadığını bilmektedir.

Etnik ırkçılık  kitle psikolojiisinin en ilkel halidir. Kendini ancak belli bir kitle  ile tanımlayabilen  insanın “bilgi “adına söyleyebildiği tek şeydir.

Burada “etnik” terimini “dönüştürücü ve büyük kültür sahibi olmayan, geleneklerinde ve  kültüründe çeşitlilik barındırmayan, millet altı küçük topluluklar” anlamında kullandığımızı belirtmeliyiz.

Irk etnik topluluklarda aynılığın en somut  delillendiricisi olarak görülür. Bundan dolayıdır ki millî devletlere yönelik her etnik saldırı, meşruiyet gerekçesi olarak mutlaka ırka dayanır. Nitekim Kürt etnik ırkçılığının Süleyman Nazif ve Ziya Gökalp’i “ırkı Kürt olup da Türk’e hizmet eden” hainler olarak görmeleri bundandır. Etnik bilinç, ırksal veya soya dayalı aynılık dışında, “ iradi bir benzeşme”  kavramını algılayamaz.

Bundan dolayıdır ki etnik ırkçılık “ikna” metodunu da algılayamaz.

Şüphesiz milletlerin oluşumundaki siyasi birliklerde savaş önemli bir araç olmuştur. Fakat sağlanan birliğin devamında insanlarda yaratılan emniyet ve adalet duygusu ve bu duygunun beslediği “kanaatler” olmasaydı insanlar bir arada kalmaya ikna edilemezlerdi.

Peki bugün çoğu ağa olan Kürt etnik ırkçısı feodalizm artıklarının böyle bir oluşumu anlayabilmeleri, algılayabilmeleri mümkün müdür? Elbette değildir.

Bundan dolayı onlara ne kadar akılcı,  ikna edici izahlar, deliller sunarsak sunalım, onlar kendilerinin temel “politikası” olarak uzlaşmazlığı ve şiddeti tercih etmektedirler.

Antropolojik anlamda ırk  fikrini çoktan geride bırakmış bir millete mensup olmanın kolaylığını ve gururunu bu yüzden ellerini tersiyle iterek renkleri ve kokularıyla birbirlerini tanıyan canlılar olarak yaşayıp devlet  kurabileceklerini sanmaktadırlar.  Onlar bu açıdan bir arada ancak birbirlerini yiyerek mutlak güç üstünlüğü ile yaşayan hayvan sürülerinin yaşayışını benimsemişlerdir. Aslanlar nasıl antiloplarla doğuştan gelen bir beslenme ilişkisi yaşıyorlarsa etnik ırkçılar da ancak “güçlü olan aşiretin hükmettiği bir etnik sürü yaşantısını” anlayabilmektedir.,

Onlara, bahsettikleri  toplumsal unsurlarla bir  ulusun yaratılamayacağını, şu devirden sonra etnik  bir düşünüş ve kültürle büyük ve dönüştürücü  bir kültür, koruyucu, kural koyucu ve ikna edici büyük bir sosyolojik yapı yaratılamayacağını, ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, kabile düzeyindeki bir algılayıştan kopmaya yanaşmaksızın, bir ulus olabileceklerini düşünmeye devam edeceklerdir.

Türkiye’nin  hâl-i hazırda temel sorunu, kimliklenme sıkıntısı yaşayan  kenar mahalle yığınlarının, bir şekilde elde ettikleri iktidar makamında, milletleşme anlayışını kavrayabilecek  medenî ve insanî idrakin bulunmamasıdır. Hal böyle olunca bu cahil kitle,  etnik ırkçılığın,  gerek mensubiyet gerekse düşman algısı yönünden kavranması kolay ilkelliğinin, gerçek olduğuna, kendini inandırmış vaziyettedir.

“Bu iş silâhla çözülmüyor!” cehaletinin, bu vatanın demokrasiyle elde edildiğini sanmak aptallığından başka bir şey olmadığını bu yüzden etnik ırkçılara ve d kenar mahalleli dinci seçmen kitlesine işte bu yüzden anlatamazsınız. Maalesef kenar mahalle kafalı dinci seçmen kitlesi, vatanın ve egemenliğin tartışmasız tekliğinin yalnız ve ancak savaş ile değiştirilebileceğini anlayamamakta buna karşılık etnik ırkçılığın silâha dayalı inadının geçerli ve tek makul ifade tarzı olduğunu düşünebilmektedir.

Bütün bu delillerden sonra şunu anlamaktayız: Türkiye’de hükümet acz içinde değildir, ihanet içindedir. Türkiye’de dinci iktidar, milletin vatanıyla bölünmez bütünlüğünü ve egemenliğini kabul etmek yerine etnik ırkçılığın hayvanî ilkelliğine boyun eğmekte, Türk Milletini de buna zorlamaktadır.

İşte bundan dolayıdır ki Türk Milleti’ne boyun eğdirdiği düşünülen silâhlı ihanet unsurları bir an önce son ferdine kadar yok edilmelidir. Aksi takdirde cahil dinci seçmeni Türk Milleti’nin etnik ırkçılığın hayvanî inadı, ilkelliği ve vahşeti karşında yenildiğini düşünecek ve zaten kendisine ait  odluğuna inanmadığı Türk vatanını eşkıyaya peşkeş çekmekte beis görmeyecektir.



28 Ekim 2013 Pazartesi

İdeolojik Ve Terminolojik Tercih Sorunumuz

Bugün Türk varlığı enternasyonalizmin iki kolunun saldırısı altındadır.

Tarihin  hiçbir döneminde görülmediği  ve tahmin de edilemez bir şekilde “sağ” ve “sol”  Türk düşmanlığı asg
ari  müştereğinde bir araya gelmiştir.

Bu hal Türk milliyetçiliğinin  artık nerede durduklarına karar vermeleri gerekmektedir.
Şüphesiz  etnik ve dinci bölücülüğe karşı olmak zaruridir. Mesele, bunlara  niçin  karşı olduğumuzu tam ve doğru şekilde anlatabilmektir.

Bugün siyasette anlam sahaları tam bir işgal altında.
Bu ne demek?

 Arapça kökenli dinî terimlerin Ak  Parti, batı kökenli özellikle liberalizme ait terminolojinin de  etnik ırkçı Kürtler tarafından sahiplenildiğini, istismar edildiğini görüyoruz..

Milliyetçi camianın en büyük sıkıntısı bu anlam alanlarında inisiyatifi bu iki gruba terk etmektir.
Bu nasıl olmaktadır?

Milliyetçi siyaset, dinî terimleri tam da  dincilerin kullandığı anlamlarda ve mantıkla kullanmaktadır. Bir kere türbanı, tesettürü, kadının yerini dinci Ak Parti gibi algılamaya başlarsak artık ona karşı olmak için elimizde meşru hiçbir gerekçemiz kalmaz.

Bu yüzdendir ki siyasette dini, bir “manivelâ” olarak kullanmak, ancak dinî terimler alanını, güçlü olan  partiye teslim etmek demektir.

Keza liberal demokrat terminolojinin asıl manasından ayrılarak çarpıtılması da büyük bir siyasî ahlâksızlıktır.

Peki yapılması gereken bu iki terminolojik sahayı bu iki kesime terk edip kendi başımıza bir şeyler icat etmeye çalışmak mıdır?

 Bu yapılmıştır, hâlâ da yapılmaktadır ama nafile bir çabadır.
Temel haklar, hukuk devleti, piyasa, serbest ticaret, demokrasi, lâiklik vs “dinsiz liberallere” veya etnik ırkçılara terk edilmesi gereken, kullanılması da insanı dinden çıkaracak kelimeler değildir.

Bugün milliyetçi camia bir yandan ideolojilere “deli gömleği” ezberi ile yaklaşmakta bir yandan ideolojisiz bir siyaset üretmeye çalışmaktadır. Oysa bu imkânsızdır.

Çünkü eninde sonunda devletin mi bireyin mi yanında olduğunuzu, lâikliği mi şeriatçılığı mı benimsediğinizi göstermeniz, açıklamanız gerekmektedir. Bunu da ancak tutarlı bir terminolojik tercih ile yapabilirsiniz.

Mesele şudur:
Sözgelimi  bir yandan piyasayı bir vahşice ahlâksız bir serbestlik ortamı olarak görüp bir yandan da devletin tam komutasında bir ekonomik sistemi eleştiremeyiz. “Canım insanlar özgürce üretsin ama  ürettiklerinin fiyatlarını onlar değil de devlet belirlesin!” dersek bu görünüşte bir üçüncü yol olabilir ama  yapılan şey iktisadın bütün terimlerinin çarpıtılması, anlamın çökertilmesi olacaktır.

Çünkü kelimeler, kendi başlarına anlamlar taşırken bu anlamların kafamızda belirmesi, ancak bu kelimelerle ilgili diğer kelimelerin kullanılmasıyla olur. Dolayısıyla kelimeler kendi bağlamları çerçevesinde anlamlıdırlar.

Hal böyleyken meselâ bir yandan “teşebbüs hürriyetinden” yana olup diğer yandan insanların ürettiklerini özgürce mübadele etmelerinin mümkün olamayacağını, üretilenin serbestçe satılmasının ahlâksızlık olacağını söylerseniz, sadece retorik bir çelişkiye düşmezsiniz; insanların yaşamak için sebeplerini ellerinden almış olursunuz. Çünkü en nihayetinde, “söylediğiniz gibi hareket etmeniz” sizden beklenmektedir; siyaset budur.

 O halde öncelikle siyasetin, yani devletle fert arasındaki ilişkilerin fiilî düzenlenmesi işinin, hangi esaslara göre düzenleneceği, açık bir ideolojik tercihle duyurulmalıdır. İdeoloji, bize birbiriyle tutarlı bir terimler takımı verecektir. Üçüncü yolcu, sözde ideoloji dışı siyaset, farklı montaj şemalarını bir araya getirerek bir araba imal etmeye çalışmak gibidir ki bunun yapılamayacağı kesindir.
Mevcut durum bize şunu açıkça göstermektedir:
Siyasetin ölçülerini dine göre belirlemek yani şeriatçılık, toplumda ciddi ayrışmalara yol açmakta ayrıca hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarının tamiri zor şekilde tahrip edilmesine sebep olmaktadır. Bugün artık sadece dinciler ve lâikler değil dincilerin kendi içlerinde bile cemaat ve tarikat ayrışmaları keskinleşmeye başlamıştır. Dolayısıyla siyasette dinî terimleri kullanarak kendimizi tarif etmek, dine göre siyasî hedefler ilân etmek Türk milliyetçiliğinin tahrip olmasına yol açacaktır. Bu sadece Türk milliyetçiliğinin tahribine yol açmaz aynı zamanda millet bilincinin, milliyet duygusunun tahribatına da yol açar, açmaktadır da…
 
Siyasetin ölçülerini belirlerken temel haklar, hukuk devleti, piyasa, serbest ticaret kavramlarından öcü gibi korkmak da bu kavramların etnik ırkçılar lehine liberallerce çarpıtılmasına ve istismar edilmesine yol açmaktadır.

Türk milliyetçileri, mitingden mitinge, milleti coşturan siyasî ve hamasî nutukların dışında artık ciddi, tutarlı ideolojik bir söylem geliştirmelidir. “Ona da karşıyız, buna da karşıyız!” tarzı çocukça bir tepkisellik eninde sonunda bizi ideolojik ve fikrî bir boşluğa ve hayatla toptan bir tutarsızlığa itmektedir. O boşluğu falanca seyyidin, filanca şeyhin, falanca cemaatin, filanca tarikatin tuhaf insan sevgisi söylemleriyle doldurmaya kalkınca,  elimizde sadece  şeriat isteklisi bir grup takım elbiseli  Taliban imajı kalmakta.

İnsanların Türk milliyetçiliğini anlayabilmeleri ancak onu doğru ve tutarlı bir şekilde anlatabilmemize bağlıdır ki bu da ancak en başta kendimizin, ne konuştuğumuzu adamakıllı bilmemize bağlıdır.


Devir, anlam sahalarında egemenlik savaşları devridir.