gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2023 Salı

Felsefe Ve Gerçeklik Sorunu 1

Felsefenin, üzerinde en çok durduğu konu sanırım “gerçeklik”.

 

Gerçeğin bilinip bilinemeyeceği öyle çok tartışılıyor ki felsefe, bu tartışmalar yüzünden girdaplarla dolu kapkara bir denize benziyor. Felsefe bu yüzden, aklımızı aydınlatmak yerine, bizi cevapsız soruların bataklığına çekiyor ve cevaplar vermekten çok bizi sorulara boğuyor.

 

Peki ama gerçek neden bu kadar önemli?

 

Eğer  hiç bir şey gerçek değilse hayat anlamını yitirir. Yaşamak gerçek değilse ölmemizi engelleyen ne kalır ki? Kendi hayatımıza son vermek bir yana başka hayatları yok etmemizi ne engelleyebilir ki?

 

O halde gerçeklik arayışımız sadece bir mantık veya fizikokimya sorunu olamaz.

 

Gerçeği neden arayıp durduğumuz sorusu belki de gerçeğin varlığını ispatlamaktan daha önemlidir.

 

Çünkü en nihayetinde gerçekliğin varlığı bizi “anlama” götürecektir.

 

Belki bu noktada plâğı tersten dinlemeliyiz. Yani gerçeklik arayışımızı “anlam oluşturmak” faaliyetimizden başlayarak incelemeliyiz.

 

Gerçek var mı yok mu diye yıllardır tartışıyoruz, çünkü her seferinde karşımıza onun ya da o sandığımız şeyin farklı “görüntüleri” çıkıyor. Bütün bu yeni görüntülere bakarak iki sonuca ulaşıyoruz:

i- Gerçeği  bilemeyiz.

ii- Gerçek diye bildiğimiz görüntülerden ibarettir ve aslında gerçek bir yanılsamadan ibarettir.

Her iki sonuç da görünüşte son derece bilgece ve alımlı “vargılar” olarak karşımıza dikiliyor ve son sözü söylemiş gibi bize alaycı bir biçimde gülümsüyor.

 

Peki ama bu bilgeler bize “gerçekten” birer cevap sunuyorlar mı? Eğer gerçek hakkında bütün bilebileceklerimiz ancak bu olası cevaplardan ibaretse örneğin temel bilimler neden hâlâ atom altı parçacıklarla uğraşıyor?

 

Buradaki esas yanlışlık insanı felsefenin dışına atmaktan  kaynaklanıyor. İnsan, diğer nesneler gibi bir  nesne değil.

 

Öncelikle şu  “sorumsu cevap” aklımızın bir köşesinde durmalı: “ Ne fark eder?” Bu kestirme cevaba nasıl ulaşıverdiğimize az sonra bakacağız. Ama önce insanın, kendi kendine var olan bir otomatizm evreninde istisnai bir varlık olduğunu  varsaymamız gerekiyor.

 

Felsefenin “en başındaki” soruları atlayıvermiş olablir miyiz? Şüphesiz evet. O halde o soruları cevaplamadan bu varsayıma nasıl ulaşabiliriz ki değil mi?

 

O halde bilimin bize öğrettiği inkâr edilemez ve tartışılamaz bir veriyle başlayabiliriz ki o da insanın sınırlılığı.

 

Bu ne demek? Bu, insanın ancak duyularının sınırlı kaynağının izin verdiği kadar anlam ve bilgi oluşturabildiği anlamına geliyor. Sözgelimi dil ve gerçeklik tartışmasına girdiğimizde “dilimizin anlamsızlığı” veya yetersizliği gibi bir tartışmaya girerek gerçeğin bilinmezliğinden bahsetmek bu yüzden saçmadır.

 

Eğer gerçek bilinemez, kavranamaz ve dolayısıyla varlığı inkâr bedilebilir bir şeyse  sayesnde bunca tartıştığımız dili neden terk ederek hayvanlar gibi yaşamadığımızı biri cevaplamalı.

 

Dikkat edersek aslında bir ters mühendislik yürüttüğümüz görülebilir. Neden böyle yapıyoruz? Eğer her şey anlamsızsa ve gerçeklik yoksa “ne  fark eder ki?” Eğer gerçeğe yaklaşabiliyorsak ve  ayağımızı basacak bir zemin elde edebiliyorsak “ne fark eder ki?”

Yazıya devam edeceğiz.

5 Nisan 2018 Perşembe

İdrak Binasının Tuğlaları: İdeler



İdeler gerçek midirler?
Belki bu soruyu “ İdeler gerekli midirler?” diye sormalıyız.

Platon  ideleri yaratılışın temelinde, göksel bir yere yerleştirmişti. Böylece onlar bize göklerden geliyordu. Taşan bir ilahi iradenin eserleri olarak ele alındıklarında üzerlerinde tartışılacak pek bir şey kalmıyordu.

John Locke ise dünyaya boş bir tahta gibi geldiğimizi söylüyordu. O halde ideler bize yaratılışımızla  beraber verilen göksel veriler değillerdi.

İde kavramsallaştırması önemli bir keşifti ama bu keşif olaya yanlış bir pencereden bakılarak gerçekleştirilmişti.

Platon, felsefeyi “ilahî olanın anlaşılması” gerektiği şeklinde anlıyor ve insanların da doğanın geri kalanı gibi uyması gereken “yasaları” bulmağa çalışıyordu. Şüphesiz doğanın insanlar dahil her unsurunun kaçınılmaz olarak uyduğu bazı “yasaları” vardı.

Platon’un temel hatası insanları, insan gibi düşünerek açıklamak yerine her şeyi Tanrı gibi düşünerek açıklamağa çalışması olmuştur. Sanırım ki o Tanrı’yı anlayabilirsek her şeyi anlayabileceğimizi düşünmüştü. Oysa  insanın doğayı anlama biçimi üzerine eğilseydi etik ve diğer konulardaki hatalarımızı daha kolay açıklayabilirdi.

O halde düşünmemiz gereken ilk konu idelerin   var olup olmadıklarıdır. Platon’un idelerin kökenini Tanrısal iradeye ya da var oluşa bağlamasına yönelik itirazlar gerçekte idelerin reddine imkân verir mi? Hayır. Kökenlerinin yanlış saptanmasına rağmen ideler “ var olmuş veya var edilmişlerdir.”   Fakat ideler Tanrı tarafından ya da “ hiçliğin taşmasından” doğmamışlardır. İdeler  insan idrakinin eserleridir. Üstelik bir kerede yaratılmış ve bitmiş şeyler de değillerdir. Gelişen teknolojiler ve ilişki biçimleri, sürekli yeni ideler yaratmamızı sağlamaktadır.

İşte bu son durum bize idelerin gerçeklikleri ile gereklilikleri arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

Bu yargıya nereden varabiliriz?
İdelerin  bir hayal dünyasının “var olmayan elemanları” olduğunu söylemek mümkündür. Fakat tel bir alt kümesinin var olduğunu kesin olarak bildiğimiz boş kümenin “varlığındaki”  kaçnılmazlık bizi “en az bir gerçek idenin var olması” ihtimaline götürür. Buraya kadar ki akıl yürütmemizin matematiğin metafiziğinde  varlığı kanıtlamak olduğu fakat bunun “gerçek hayatla” ilgisinin olmadığını söyleyen birisi mutlaka çıkacaktır.

Buradaki temel açmaz idelerin varlığından kaynaklanmaz. Buradaki temel açmaz “dillerin varlığından “ kaynaklanır. Dillerin varlığı, “anlamlandırma ihtiyacından” kaynaklanır. Anlamlandırmanın ilk aşaması “adlandırmadır.” Fakat sorun şudur: Bir Türk neden elmaya “elma” demiştir de “apple” dememiştir? Bu soruya cevap verebilmemiz mümkün değildir. Fakat şurası kesindir ki genel şekilleri, tatları, ağaç biçimleri ve daha pek çok ortak özellikleri açısından birbirine benzeyen meyvelere “ortak bir ad” verilmiş olması, “ide” denen şeyin ortaya çıkışına ışık tutmaktadır. İde anlayabildiğimiz kadarıyla kavramsallaştırmanın temelidir. Kavramsallaştırma olmaksızın insanın bir şeyi idrak edebilmesi mümkün değildir. Kavramsallaştırma , “algılanan nesnelerdeki özellikleri adlandırmak ve daha sonra nesneleri bu özelliklerine göre “genel sınıflara” ayırmak soyutlamasından” ibarettir.

Platon her nesnenin bir ideal şekli olduğunu düşünmek yerine, insanın benzer gördüğü şeyleri ortaklaştıracak adlar bularak düşünmeğe ve konuşmağa başladığını düşünseydi  idealizm çok daha yararlı olurdu.

Peki ama insanın “ortak özelliklerden başlayarak” düşünmeğe başladığını düşünmemizi neye dayandırabiliriz?

Bütün hayvanlar dünyayı “kendi benzerleri ve diğerleri” şeklinde algılarlar da ondan. Kaldı ki yırtıcılar kendi sürüleri ve besinleri arasındaki benzerlikleri algılayamasalar ve dahası bunu bir sonraki nesle aktaramasalardı, nesillerini koruyamazlardı. Aslan yavrusu, kanın, etin kokusunu beslenirken alır ve daha sonra neyi yemesi gerektiğini böylece öğrenir. O kokuyu getiren etin  hangi şekilli canlılardan geldiğini de avları gözleyerek öğrenir. Böylece “avların ortak özellikleri” konusunda  kafasında bir sınıflama meydana getirir ki insan bunu sadece avları  ile ilgili yapmaz, hayatında karşılaştığı her şeyi  bunun çok daha ayrıntılı biçimiyle kafasına kaydetmek zorundadır. Çünkü dünyaya hiçbir hazır korunma mekanizmasıyla gelmemiştir. Bu durum dünyayı daha ayrıntılı tanımasını zorunlu kılmıştır. Ayrıca  varoluşunun her zaafının ayrı ayrı giderilmesi gerekliliğini de doğurmuştur.

İşte bu son gereklilik  insanın iş bölümünün temelidir. İnsan yalnız başına hayatta kalabilseydi belki dili icat etmek zorunda kalmayacaktı. Oysa ihtiyaçlarını gidermek için hemcinsleriyle bir arada yaşamak zorunluluğu bu beraberliğin sürdürülebilmesi için hem eylem hem de düşüne birliğinin korunması ihtiyacını doğurmuştur. Dolayısıyla “yenecekler şeylerin ne olduğu konusunda ortak bir ifade geliştirmek” gerekliliği, “yiyecek” idesini geliştirmekle sonuçlanmıştır. Böylece insan sadece o anki sürüsünde değil sürüsünün ileriki nesillerinde de kullanışlı olacak “göstergeler” geliştirmiştir ki bunlar “idelerdir”.

Somutluklardan bunların ilişkileri konusuna sıçradığı anda ise yeni adlandırmalara girişmek ve anlamlandırmaları bu ilişkiler açısından ortaya koymak zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu aşama soyutlamanın bir üst aşamasıdır ki hukuk gibi kavramlar bu aşamada ortaya çıkmıştır.

Görünen o ki idelerin “gerçekliği”, onların gerekliliği ile ortaya çıkmıştır. İdeler Tanrılar tarafından bize yollanmamış ya da hiçliğin taşmasıyla ortalığa saçılmamışlardır. İdeler gerçekliğin idrak edilmesi ihtiyacından doğmuş ve “gerçeklik” alanına getirilmişlerdir. İdeler bu yüzden onlarsız düşünemeyeceğimiz ve mantığın mimarisini  hayata geçiremeyeceğimiz düşünce tuğlaları ve hatta atomlarıdır.

İdelerin hurafe olması ihtimalini doğru sayarak düşünmeğe çalışalım ve sonra neden artık daha fazla düşünemeyeceğimizi görelim. Belki “olmayana ergi” bize bu konuda yardım edebilir.

10 Şubat 2016 Çarşamba

Ben Tarihin Peşindeyim Tarih Filmden Kaçar Gider


Türk Ocakları, tarihî filmlerde ve dizilerde,  kurgu, gerçek ilişkisinden bahseden bir panel düzenlemiş.

Adı da ilginç: “Film Dizi ve Tarih: Kurgu ve Gerçek”

Türk Ocakları aslında ilginç sayılabilecek bir konuda  panel düzenleyerek iyi bir iş yapmış.

Panelistleri de milliyetçi camiada tanınan isimlerden seçerek kendince bir cazibe yakalamış.

Buna karşılık panel haberindeki özete şöyle bir göz atınca  bazı şeyleri eleştirmemek ne yazık ki mümkün değil.

Dört konuşmacının  ilki, dizilerde ve filmlerde  “Tarihî gerçeklerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmemesi gerektiği”   konusunu dile getirmiş. Yani? O kadar… Panel başkanı değerli hocamızın “Tarih, dizlerden öğrenilecek bir şey değildir.” uyarısı da  bu şekilde güme gitmiş. İlk konuşmacının  sinemaya ya da  görsel sanatlara ilgisi nedir bilemiyorum. Meselâ “Cennetin Krallığı” adlı filmde Selâhattin Eyyubi’nin Kudüs’ü geri alışı “tarihi bir gerçek” olarak ortaya konur  ama orada ancak “mert  denebilecek bir düşman” olarak gösterilir. Neden? Çünkü “Cennetin Krallığı’ında”  Üçüncü Haçlı Seferi’ni anlatanlar Hristiyanlardır. Bu da bizi şunu göstermiyor mu? “Tarih, gerçeğin algılanışlarından yalnızca biridir…” Burada asıl vurgulanması gereken nokta “Gerçeklere bağlı kalınmasından” da öte gerçeklere “Türk olarak nasıl bakmamız” gerektiği olmalıydı belki de.

İkinci konuşmacı, dizilerde milliyetçilerin kaba insanlar olarak gösterildiklerinden şikâyet etmiş. Bu pilav aslında epey su kaldırır ama… Dizilerde gösterilen  “ülkücü gençlik” profilinin toplumsal tabanı, kültürel kaynakları ve özellikle ideolojik yönlendirilmesi  milliyetçiler tarafından bugüne kadar dürüstçe ve korkusuzca ele alınmış ve eleştirilmiş midir? Hiç sanmıyorum. Ülkücülüğün, lâikliğin daha güçlü olduğu, toplumun nispete çok daha uygarca yaşadığı ’80 öncesi dönemi ile toplumun “merkez sağ” tarafından dincileştirildiği, dinciliğin devlete bilhassa egemen kılındığı ANAP dönemdeki değişimi  bugüne kadar mukayese edilmiş midir ki dizlerde “milliyetçilerin kaba” insanlar olarak gösterilmesinden  şikâyet edilmektedir. Daha da önemlisi milliyetçi olarak nitelenebilecek “film zanaatkârları” yetiştirmek konusu, milliyetçiliğin bir derdi olmuş mudur ki bu gün film endüstrisinin  milliyetçiliğe bakışından şikâyet ediliyor? Kimse kızmasın ama milliyetçilerin çoğu, cahil ve kaba olmayı “halk çocuğu” olmanın gereği olarak addetmiştir.

Üçüncü konuşmacı dizi sektöründe dünya ikincisi olduğumuzdan bahsetmiş. Bununla nereye vardığını  şahsen ben anlayamadım, dinleyicilerin de bir şey anladığını şahsen sanmıyorum.

Konuşmacılardan şahsen de tanıdığım  değerli hocamız Tufan Gündüz, filmlerdeki “çatışma unsurundan” bahsetmiş. Dört konuşmacı içinde, bahsedilen konuya kuramsal olarak en yakın düşen de o olmuş zaten. Senaryonun ancak bir çatışma/çelişki ile ortaya çıkabileceğini söyleyerek panelin en kuramsal  bildirisini sunmuş. Onun bildirisinin zayıf yanı ise bunun ticari beklentiyle ilişkisini kurmak olmuş.  İş seyirci ilgisine vs  geldiğinde  “Seyirci çatışma sever”  gibi bir izah, bana göre  titrleri hepimizi titreten  bilim insanlarından beklenenden çok daha sıradan bir izah olmuş.


Sorun, panelistlerin uzman oldukları konunun felsefesinden hiç bahsetmemeleri, muhtemelen tarih felsefesini hiç umursamamaları. Bana göre temel eksiklik bu.

İkinci eksiklik,  konuşmalardan edindiğim izlenim ve  yıllara dayanan şahsi gözlemlerimden öğrendiğim kadarıyla   konuşmacıların hiç birinin,  ciddi ( hadi “akademik”  deyip de işi iyice ağırlaştırmayalım)bir  sinema alışkanlığının, merakının olmaması. Halbuki böyle bir panelde en az bir konuşmacının çeşitli tarihi filmlerden bahsetmesini arzu ederdim. Tufan Hoca’nın “Kara Murat” filmlerinden bahsetmesi,  artık “kahve muhabbeti” seviyesindeki her sohbetin sıradan örneği olduğu için Burdurluca söyleyecek olursak “saylanmaz”.

Panel haberini okuduğumda,  Sakarya’da Kara Fuatla  herhangi bir çayevinde oturduğumuzda konuştuklarımızdan fazlasını maalesef göremedim.  Tarihî filmlere hele tarihçi akademisyenlerin bakışının bu denli sıradan oluşunu görünce “Milliyetçiler neden kaba insanlar olarak görülüyor, gösteriliyor!” şikâyetine de gülmedim değil. Elbette panelist hocalarımızın beyefendiliklerinden hiçbir şüphemiz yok.

 Seyrettiği son film hakkında, iki satır karalama alışkanlığını hâlâ edinmemiş milliyetçi camianın, tarihin anlatımında bir yerinin olmaması, şaşılacak bir iş değil.







22 Ocak 2016 Cuma

Gerçekliğin Görünümleri Ve Ahlâk

- Eğer beni öpersen yakışıklı bir prense döneceğim
-  Konuşan bir kurbağayı tercih ederdim


Gerçeklik konusu, felsefi eksikliğin  çıkmaz sokağıdır.

Gerçek , kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış şeydir.  Gerçeğin bu tanımı, bizi gene de  gerçeğin görünümleri konusunda  duyarlı olmaya mecbur eder.

Gerçek tekse  “gerçeğin görünümleri” diye bir şey olabilir mi?

Gerçeği özelliği apaçık ortada olmasıdır. Sorun, gerçekliğin niteliğidir.

Gerçekliğin apaçıklığı konusu özellikle ahlâkî tartışmalarda  bir sorun teşkil edebilir. Şöyle ki gerçekliğin apaçıklığının, onun kabullenilip kabullenilmemesiyle ilgisi  göz ardı edilir.

Meselâ apaçık bir  haksızlığın veya şiddetin “gerçekliğini” görmekle onu kabullenmenin aynı şey olup olmadığı  tartışılır.

Gerçekliğin görünümleri, işte bu noktada  ortaya çıkar.

Gerçeklik konusundaki en büyük yanılgıları onu kaçınılmaz ve değiştirilemez olarak görmek eğilimleridir.

Gerçeklik iki şekilde belirir.

Öncelikle doğanın bir unsuru, düzenliliklerin değiştirilemez bir  öğesi olarak belirir. Yerçekimi gerçektir.  Havanın, suyun varlığı gerçektir. Bizim onlara olan ihtiyacımız gerçektir. Vukuu bulmuş her olasılık bir gerçektir, “gerçekleşmiştir”. Bunları başka türlü anlamamız imkânsızdır. Gerçekliğin doğal görünümleri kendi varlıklarını bize dayatır.

Diğer yandan, insan iradesiyle “gerçekleşen” şeyler vardır ki işte bu görünümdeki gerçekler, hâlâ “ihtimallere” , “şartlara” bağlı olarak ortaya çıkan gerçeklerdir. Varlıklarının tartışılmazlığı söz konusu değildir. Apaçık bir şekilde ortadadırlar ama diğer yandan farklı bir algılama biçimiyle değiştirilebilir haldedirler. Politik müdahaleler, toplumsal değişimler “an itibariyle” gerçektirler. Fakat buna rağmen  onların bu apaçık varlıklarının insan iradesinden bağımsız şekilde sürdürülmesi mümkün değildir.
İşte ahlâk bu noktada ortaya çıkar. Ahlâk, zarar vermemek iradesidir.

Zarar vermemek iradesi, insanın, gücü yettiği, yapabileceği halde zarar vermekten kaçınması iradesi demektir. Demek ki “muktedir olmak”, mutlaka yapmayı gerektirmez. Kötülüğe muktedir bir insanın bundan kaçınması, kötülüğün gerçekliğini reddetmesi demek değildir. Zarar vermekten kaçınan birey, kötülüğün, apaçık ve kendisinden başka bir şey olarak anlaşılamayacak olduğunu bilir. Buna rağmen  varlık alanını kötülüğe terk etmez.

Bunun yanı sıra gücü yetmediği halde haksızlığa karşı duran insan da kötülüğün gerçekliğini bilir. Onun kötülüğün gerçekliğini bilmesi, kötülüğün varlığını meşru veya mutlak görmesi anlamına gelmez.  O bilir ki kötülüğün asıl zararı,  gerçekleri saptırmasıdır. Kötülüğü bilmek onun zararlı etkisini anlamak demektir. Gerçeklere karşı hele de gönüllü bir körlük insan varlığını tamamen inkâr etmektir ki bu da insan soyunun yok olmasına sebep olur.

Gerçeklikle ahlâk arasında ki köprü  adalet mekanizması  vasıtasıyla kurulmuştur.

Adalet, kendiliğinden var olan gerçekliğin yargılanamayacağını,  doğal ölümün, yerçekiminin,  doğal afetlerin insan yargısının ötesinde olduğunu kabul eder.

 Fakat buna karşılık, insan iradesiyle ortaya çıkan, yani “gerçekleştirilmiş” eylemlerin her zaman bir zararsızlık testine taabi tutulması gerektiği kabulüne göre hareket eder.

O halde insan eylemleri nasıl yargılanır?

İnsan her zaman fazlayı aza tercih eder.

İnsan her zaman kendisinin ve ailesinin canını korumak ister.

Bu iki davranış insanın doğal gerçekleridir. İnsanın toplumlaşması yaratılışının bu  iki gerçeğine dayanır. Bunlar  dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel haklara kaynaklık ederler. İnsanın bu iki temel dürtüsü yargılama dışında kalan gerçeklerdir.
Sorun bu iki gerçeğin saptırılmasından çıkar ki işte yargılanması gereken şey de budur.

İnsanın fazlayı aza tercih etmesi “doğalken”   fazlaya haksızlıkla/hırsızlıkla  ulaşması kabul edilemez. Oysa bir hırsızlık meydana geldiğinde, bir gerçek  olarak ortaya çıkar. Hırsızlık gerçekleştiğinde, onun gerçek olduğunu söylemek, onun su, hava veya doğal afetler  gibi yargılanamaz sayılması gerektiği anlamına gelmez.

İnsanın kendisinin ve ailesinin canını koruması doğalken başkalarının canına kast etmesi kabul edilemez.

O halde insan eylemleriyle ilgili durumlarda,  insan, kötülüğe karşı iyiliği “gerçekleştirmeye”  çalışarak cevap verir.

Hayat çözülecek bir problem değildir ama
tecrübe edilecek bir gerçekliktir.
Bu yüzden de herhangi bir şeyin gerçekliğinden bahsedildiğinde o şeyin niteliğine bakarak yargıya varmak aklın ve ahlâkın tutarlılığı için tek geçerli yoldur.

İnsanınki de dahil olmak üzere doğaya ait gerçekler  ahlâkî  ve hukukî yargılamanın dışındadır, bundan masundur.

Öte yandan “ zarar vermemek” sınırını aşan her insan eylemi, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel menfaatler olan "hakları" ihlal ettikleri için hem ahlâkî hem de hukukî yargılamanın konusu olabilirler.

İnsan eylemlerini, toplumsal düzen telâkkilerini, bu telâkkilerin olası ve mevcut sonuçlarını,  gerçekliğin bu görünümleri cephesinden değerlendirmek işte bu yüzden önemlidir.

Gerçekliğin görünümlerine bakmak kitaplardan ezberlediklerimizden sonra kendi başımıza ulaşmamız gereken  bir aşamadır.

Bu aşama sıradan insanları ilgilendirmeyebilir ama  hepimizin hayatını ilgilendiren “külli” eylemleri ve politikaları eleştirmek açısından elzemdir.














24 Şubat 2015 Salı

Uzlaşma Manisi Ve Kabileler Medyası

Uzlaşma!
Doğru olanı yap!Hakikat için  cesur ol!
Hakikati öğretmekte tavizsiz ol!
Ve hakikati seven herkes seni onaylayacaktır.
Geri kalan diğerleri için telâşlanmana gerek yok.
Geçenlerde bir sosyal medya ortamında, bir sosyalistle tartıştık. Dişe dokunur  ve ikna edici tek fikri bile yoktu. Ama gene de kendinde, karşısındakine tepeden bakma hakkını bulabiliyordu.  O bütün dünyayı alaya alıp aşağılayabilirdi, çünkü o bir sosyalistti! Ahlâk, erdem, bilgi ve akıl ondan geliyordu ve onun hakkıydı!

Bu akıldışı kibrinin saçmalığını ona kendi alaycı tavrını yansıtarak gösterdiğimde, şaşırdı. Çünkü  amentüsünün alaya alınmasına alışık değildi. Çünkü "pratik sosyalizmin", muhaliflerini ortadan kaldırarak sınıfsal çelişkileri çözebilmek kutsal yetkisine sahip olduğuna, yürekten inanıyordu.

Dolayısıyla “insan olan” herkes, onunla uzlaşmak, onun rızasını almak zorundaydı! Onunla uzlaşmayacağımı ve fikirlerini insanlık dışı bulmamın son derece akılcı sebepleri olduğunu  defalarca anlatmama rağmen yorum ilmeğinin sahibi ahbabımın hatırına, yorumlarımı sildim. Çünkü o sosyalist, bir kabile halinde yaşıyordu ve onun kabilesi “huzursuzluk çıkartabilecek” bir potansiyele sahipti. Çünkü onlar, uzlaşmaz, katı ve tehditkârdı ve benim elimde, sadece uzlaşmazlığım vardı! Elbette ahbabımın hangi sebepten olursa olsun huzursuz edilmesine razı değildim ve bunun için yorumlarımı sildim.

Uzlaşma ihtiyacı nereden kaynaklanıyor?

Özellikle sosyal medyadaki tartışmalarda uzlaşma ihtiyacı, nezaketin  bir gereği olarak sunuluyor  .

Öyle ki uzlaşmamak tercihi, bilhassa kabalık olarak addediliyor ve derhal bir usul ve  üslup tartışması başlatılıyor.

Sosyal medya bu yönüyle cemaatleşmenin, kabileleşmenin yepyeni, teknolojik yüzü haline geliyor. Öyle ki yaygın bir kanaatin karşısında, kesin bir reddedişle durmak, neredeyse artık “insanlık dışı” sayılıyor.

Meselâ bir sosyalistle tartışırken onun ideolojik söyleminin “saçmalık” olduğunu söylemeye kalktığınızda derhal “bencil”, “sömürücü”, “kapitalist”, “ dinci/gerici”, “ katil”, “faşist” vs olarak etiketlenip ya tartışmanın dışına atılıyorsunuz ya da sözleriniz bir laubalilik havuzunda boğuluyor.

Bu sadece  sosyalistlere özgü bir tutum da değil. Aynı tutumu   liberallerin çoğu da benimsiyor. Bütün bildikleri serbest piyasa ezberinden ibaret olan liberallere, tarihten, sosyolojiden veya hukuktan bahsettiğinizde, “Bu bizim konumuz değil!” ukalaca kayıtsızlığı dışında bir cevap alamıyorsunuz. Ve insan olmanın gereği benimsediğiniz ciddiyetinizi ,aynen sosyalistlerin yaptığı gibi lâubali ezberlerin ve alaycılığın bataklığında boğuyorlar.

Dincilerin tavırları çok daha saldırgan. Onlar sizi derhal dava etmekle tehdit edebiliyor ki yargının  mevcut haline bakıldığında, bu tehditlerin hiç de küçümsenemeyeceğini artık anlıyorsunuz.

Etnil ırkçılar zaten kendi “kurtarılmış alanlarında” korkusuzca tehdit ve hakaret yağdırabiliyor.

Uzlaşmazlık,  bireyin ifade hürriyetinin bir meyvesi olarak yaşatılmalıyken maalesef artık bu topraklarda barındırılmıyor, yaşatılmıyor.

Uzlaşmazlık bireyin “Ben varım!” demesidir. Oysa sosyal medya bizim ülkemizde bireyin  “sosyale”  tesir etmesini  sağlayamıyor. Bizde sosyal medya , cemaatleşmenin, kabileleşmenin elektronik ortamı anlamına geliyor.

Uzlaşma ancak ortak değerleri paylaşanlar arasında  var olabilir. Ortak değerleri paylaşmayanlar arasındaki uzlaşma, ancak taraflardan biri, kendi değerlerini diğerine zorla kabul ettirdiğinde, var olabilir.

Bu yüzden  meselâ sosyalizmle uzlaşılamaz. Çünkü elinizdeki varlığı bizatihi bir hırsızlık malı olarak görüp de en yakın fırsatta  onu sizden zorla alacağını açık açık söyleyen biriyle uzlaşmaya çalışmanız mümkün değildir!

Bu uzlaşmazlık durumu dinciler içinde geçerli. Sizi ancak kendi kanunlarına uyduğunuzda, din kardeşi sayacağını ve sizi din kardeşi yapabilmek için gerekirse kellenizi keseceğini söyleyen bir manyakla bir uzlaşma sağlayamazsınız!

Veya meşru devletinize ve ulusunuza silâh çekip de sizden uzlaşma isteyen bir etnik ırkçıyla…

Uzlaşma ortak değerlerin sahipleri arasında bir rızalaşma işidir.

Uzlaşma ortak değer sahiplerinin, “varoluşu güçlendirmek” için daha doğru olana, gerçeğe daha yakın olana yönelmesinin adıdır.

Varoluşumuzu en baştan onaylamayan kişiyle yani düşmanla uzlaşmak ise bu yüzden mümkün değildir ve savaş bu açıdan,  düşmanla aramızdaki  yegâne diyalog biçimidir!

Ama uzlaşmamanın bir anlamı olabilmesi için bireyin toplumda, kendi başına, ifade hürriyeti ile bir değer  olarak kabul edilmesi gerekir.

Bireyin değer olarak kabul edildiği bir toplumda sosyal medya bireylerin tek tek ifadelerinin toplumda yankı bulabilmesi potansiyelini ifade eder.

Bizde ise sosyalleşme ancak “cemaatleşme” anlamına geliyor ki böyle bir ilkellik içinde “uzlaşmamak”  en büyük suç olur.

Evet … Sonuçta ne oldu? Sosyal medyanın uzlaşmaz kabileleri karşısında, geri çekildim ve kabilenin sözleri tarihe kazınırken ben silindim! Uzlaşmayı kutsal bir şey sananların, kiminle ve nasıl uzlaşmaya zorlandıklarına bakmaları, basit bir ahlâkî lüks değil; başlı başına bir hayat memat meselesi!






27 Ocak 2015 Salı

Olgular mı Önermelerden Önermeler Mi Olgulardan?

 Popper’ın  Objektif Önermeler Sorununa Bir Eleştiri
Şimdiye kadar ki gerçeklikle ilgili "bilimsel" diyebileceğimiz
 ifadeler yanlışlanabilir olmalıdır;
 yanlışlanamaz olanlar da  zaten  gerçeklikten bahsetmez.
Popper ,Tarski’nin önermeler için getirdiği “Olgulara karşılık gelen cümle”  tanımlamasına karşı çıkıyor. Bunun ancak dilin “resim” gibi bir şey olması durumunda geçerli olacağını oysa dilin böyle bir şey olmadığını savunuyor. (Buradaki resim “birebir  ve doğrudan tasvir/betimleme” anlamında  olmalı?)

Nesnellik ve objektivizmle ilgili olarak öz yaşam öyküsünün 31. Bölümünde bu tezi savunuyor.(1) Bu durumda “resim gibi bir diliniz” yolsa olgulardan ve önermelerden bahsetmeniz açıkça” saçma oluyor.

Ama… Olgular ve önermelerle ilgili bir “aşkın dil”e sahipsek sorunun aşılabileceğinden yani ancak o zaman “ Önermelerin olgulara karşılık gelebileceğinden” bahsedebilirmişiz. (Nedense buna “metadil” denmiş. Bu tip bulanık lâtiince  nitelemelerden açıkçası hiç hoşlanmıyorum).

Bunu da şöyle açıklıyor : “Bir önermenin bir dildeki “tasviri/ betimlemesi” o dildeki tercümesine karşılık geliyorsa ; ancak o zaman o önerme, orijinal dildeki olguya karşılık geliyor demektir.” Somutlaştıralım: “Almanca bir önermenin İngilizce’deki tasviri, İngilizce’deki tercümesine karşılık geliyorsa o önerme Almanca’daki olgusuna karşılık geliyor demektir.”

Buna örnek olarak da şu cümleyi gösteriyor: “Almanca’daki “Gras” “ ist” ve “grün” kelimeleri ancak  ve ancak çimenler yeşilse olgulara karşılık gelir.” ( Almanca, “Çimen yeşildir” anlamına geliyormuş, orijinal  cümle).

Burada karşımıza daha en başta iki sorun çıkıyor. Herhangi bir dili bir diğerinin “aşkın dili” saymak otoriter bir tavırdır, bir değer yargısı taşımaktadır. Bu durumda objektivizm kişisel yetmezliklerden uzak bir nedenselcilik ise bu değer yargılarıyla ya da “aşkın”  göreceliğiyle nasıl bağdaştırılabilir?

Herhangi bir dilin bir diğerinin “aşkın dili” olması neye göre belirlenecektir? Popper  önermelerin olgulara karşılık gelmeyeceği fikrinde “dilin yetersizliğini” zımnen kabul ediyor. Ama sorun şu ki dilin yerine gene kendi içinde yetersiz sayılabilecek başka bir dili koymaya kalkıyor.

İkinci sorun da dilin tabiatına dair kabulüdür.

Dikkat edilirse  aşkın dille “ Önermelerin olgulara karşılık gelmesinin” şartını koyarken tasvirden/betimlemeden bahsediyor. Peki ama bir  önermenin veya olgunun kelimelerle tasviri ne demektir? Yani Almanca “Gras” kelimesinin İngilizce’deki “tasviri/betimlemesi”  özü itibariyle neye karşılık gelir? Kimse kızmasın ama bu Almanca bir olgunun, “İngilizce resmini yapmak demektir.” Bir tasvirden bahsettiğinizde, dilin yetersizliklerinden kurtulmazsınız. Burada aklıma gelen şey şuydu işin açığı ki bu paragrafları okumadan önce aklıma, entelektüel tartışmalardaki zemin ve bağlam sorunlarını yaratan kişisel yetersizliklerden , okuma yönlerinden ve ikisinden kaynaklanan karşılıklı anlam karmaşalarından dolayı gelmişti…

Bir dil içinde belki bütünüyle mantığa yönelik bir alt dil yaratamayabilirdik ama kelimeleri kullandığımız bağlamları önceden açıklayarak onlara verdiğimiz veya verebileceğimiz yeni ve objektif anlamlar bulabilirdik. Böylece belki bir üst dilsel düzlem yaratabilirdik ki ben Popper’ı böyle anlamak isterdim.

Bu durumda bile “başka bir dile muhtaç olmak”  gibi bir şeye gerek kalmaz. Kaldı ki bir başka ulusun dilinde “çimen” kelimesi bile olmayabilir!

Bu durumda Popper’ın küçümsediği “anlam” sorusu gündeme geliyor. Çünkü Popper,  bir dil ile başka bir dil arasında “aşkınlığa” dayalı bir ilişki kurarken bunu tamamen ve kaçınılmaz olarak anlama dayalı yapıyor. Yani “ Şeyler hakkındaki tanımlamalarınızın bir önemi yoktur. Hiç kimse bir şeyin ne olduğunu kesinlikle tanımlayamaz!” derken diğer yandan bir  önermenin doğruluğu için bir başka dildeki “mutlak tanıma”, kendisini mutlak şekilde bağlanmaktadır.

Oysa sorun şu ki en nihayetinde, bütün önerdiği, “Kelimelerle resim yapmaktır”.

Olguların  ne olduklarını veya önerme denen şeyin ne olduğunu herhangi bir dilde anlatamıyorsak, bunlar bir başka dile dayanarak anlatabilmek nasıl mümkün olabilir?  Orta Afrika’da bir kabile üyesinin “önermeye” karşılık gelen bir kelimesi yoksa “önerme” denen şey anlamsız mı olur? Ya da “Çimenler yeşildir.” Önermesinin İngilizce’de “tasvir edilmesi” ve sonra İngilizceye çevrilmesiyle  gerçekte ne elde edilir?  Hiçbir şey!

Portakal kelimesinin aslında bir meyveyi değil de şemsiyeyi anlattığını iddia edebilirsiniz. Bu durumda biri bir şemsiyeyi göstererek meselâ “Hayır  “portakal” kelimesi aslında bunu anlatır!” dediğinde ona nasıl cevap vermeliyiz?

Sorun şudur: Popper “Mutlak gerçekliğin tanımlanamayacağını söyler”. Bu belki doğrudur ama biz “aklımızın erdiği ve duyularımızın el verdiğince” bir “anlamlandırmayla” hayatta kalırız. Bu anlamlandırma “mutlak gerçeğe” karşılık gelmeyebilir ama en nihayetinde bu anlamlandırma sayesinde var olabildiğimiz tartışılmaz şekilde yani “objektif şekilde” gerçektir! Herhangi bir deli, kendisini kartal sanabilir ve damdan atlarsa düşüp ölür. Kendisini kartal zanneden ve gerçekten kartala dönüşen bir insan görmedikçe de biz kartal olmadığımızı ve uçamayacağımızı bilerek damdan atlamaz, hayatta kalırız. Bu da “İnsanlar kartal değildir!” önermesinin “olgulara” karşılık geldiğini gösterir. Kaldı ki Popper bir dille ilgili bir tasvirden bahsederken  önermeye olgudan önce önce yer vermektedir. Her şeyden önce Almanca’daki “Gras” kelimesinin ifade ettiği olgunun varlığını tartışmalıyken bunu yapmamakta fakat daha sonra yaptığı  İngilizce tasvirler Almancadaki önermeyi  sınamaktadır. Eğer olgular yok ise önermeler için kullanılacak “şeyler” neler olmalıdır? Popper  bunun cevabını veremediği içindir ki bu noktada objektivizme bakışı eksiktir, dahası yanlıştır.

1)      Popper,K.R.: Bitmeyen Arayış;:Shf.201: Plato Yayınları:2006



11 Ocak 2015 Pazar

Gerçek İslâm’ı Ararken Akla Gelen Soru: İslâm Gerçek Mi?


"İslâm dünyaya hükmedecek"
Bir“idea”yı savunduğunuzda ideanın hayatta değişik görünümleri, belirtileri veya sonuçları olduğunu bilmeniz gerekir.

Hukuk ideali böyle bir şeydir. Şöyle ki hukuk belki tümüyle ve mükemmel biçimde bilinmemektedir. Ama eldeki verilerden yaptığımız çıkarımlarla “gerçek hukuka” ne kadar  yaklaşabildiğimizi sürekli deneyebiliriz.

Din de bu açıdan bir ideadır. En azından İslâm’ı diğerlerine göre daha “devrimci” yapan şey budur.

Yahudiler, sürekli tefsir  yapan ama asla “içtihat” yapmayan  ama dini olduğu yerde tutmaya çalışan insanlarken Hıristiyanlar içtihatları birer kurumsal ayrışma haline getiren insanlardır.

Bu açıdan İslâm “Her hükmün kendi yeri ve zamanına göre verilmesi gerektiğini” söyleyerek  kendisini tabulaştırmamış ve keşfedilmesi gereken  bir “idea” halinde sunan tek dindir.

Oysa Müslümanların bugünkü yaşayışları, tam da Musevi tefsirciliğinin donuk şeriatçı taassubuyla Hıristiyan ilâhiyatının bölük pörçük  gergin mezhepçiliğinin en ilkel bir alaşımı halinde.

Bundan dolayıdır ki insanların “ O halde gerçek İslâm nerede?” diye sormalarına şaşmamak gerekiyor. Çünkü artık Müslümanlara göre “gerçek İslâm” , keşfedilmesi  gereken ve bu yüzden her gün cehtle üzerinde çalışılması gereken bir “idea” değildir. Müslümanlara göre  İslâm,  göklerden ideolojik ve siyasi bir paket halinde indirilmiş bir  “aç ve kullan” araç takımından başka bir şey değildir. Kullanım kılavuzu ve parçaları değişmez şekilde yollandığından dolayı bu eşsiz ve kullanıma hazır paketi değiştirmek gibi bir şansımız da yoktur.

İdealar kendilerini insan eylemlerinin sonuçlarında belli ediyorsa; eğer kafamızdaki İslâm ideası hiç de savunduğumuz barış dini değil, demektir. Çünkü “İslâm âlemi” denen hayali coğrafya’da Müslümanların dinle ilgileri hiç de devrimci bir dinin ceht içindeki akıllarının anladığı gibi anlaşılmıyor. Dolayısıyla “Başka bir İslâm’ın var olamayacağına” dair  kanaatler gittikçe kuvvetleniyor.

Bu da İslâm’ın,  ancak lâik bir düzende, gerçekten ahlâkî bir yol gösterici olduğunu gösteren tek ülke olan Türkiye’de  yeni yeni anlaşılmaya başlanıyor ama  çok geç…

İslâm artık bir öç alıcı, kahredici, cezalandırıcı bir Yahudi  Tanrı telâkkisini kabul eden ikinci el İbrani inancı olarak aramızda yaşatılıyor.

Bu ilkellik aklı küçümsediği için inanılması daha kolay bir hurafe haline geliyor. Aklın kendisini bir fitne sebebi sayan din profesyonellerinin yorumlarından ibaret olan ilmihal Müslümanlığının olayları sebepleri ve sonuçlarıyla incelemek yerine şartlanma haline getirdikleri inançlarıyla hayvansal tepkiler vermesi, artık Müslüman toplumların ve toplulukların yegâne varoluş biçimi  haline geliyor.

"Ama ABD de Afganistan'da..." diye başlayan şeyler birer savunma olamaz. Bu sadece İslami terörün meşru bir şey olduğunu söylemeye varır. Dinin, insanların vicdanlarının dışında bir devlet aracı haline getirildiği her yerde din bir zulüm ve fitne haline gelir.

Dolayısıyla “gerçek” diye ortaya çıkan İslâm, o kadar somut, o kadar yakıcı, o kadar kahredici ki bunun “ilâhi bir gerçek” olduğunu savunmak artık akıl dışı görünüyor. Çünkü ideaların gerçekliği, en başta söylediğimiz gibi hayat içindeki belirtileri, göstergeleri veya sonuçlarıyla anlaşılır. Dolayısıyla bir yanda “aslında” barışı ve kardeşliği savunduğu söylenen bir ideadan bahsederken diğer yandan ondan sadır olan  bütün sonuçların yok edici ve ilkel olması savunulabilir bir akıl yürütme değildir.

"Bizimkisi barışçıl bir dindir ve aksini söyleyen herkesi öldüreceğiz!"
"Özür dile veya öl!"
"Papa'ya ölüm!"
Bu batıcı bir peşin hüküm gibi gelebilir ama Ortaçağ İslâm âlimleri İslâm’dan dolayı ilerlememişlerdir. Onlar tam da İslâm din profesyonellerinin taasuplarına rağmen bazı ilerlemeler kaydetmişlerdir. İbn-i Sina’yı tıbbın babası kılan döneminin fakihleri değildir. Farabi de ününü dinden kaynaklanan veya din ile desteklenen  hurafelerden değil Matematik ve felsefeden almıştır. 

Bugün “İslâm âlimleri” dendiğinde bu insanların değil de işleri güçleri, her gün Müslümanların hayatlarını din ile kısıtlamanın yollarını  aramak olan din profesyonellerinin  anlaşılması, bize bu büyük bilginlerin hasbelkader Müslüman olmaları dışında, İslâm’dan kaynaklanan bir yetkinlik edinmediklerini göstermiyor mu?


Bugün İslâm'ı Amerikalılar yanlış anlamıyor, en başta Müslümanlar yanlış anlıyor. Bugünkü din anlayışımızla İslâm’ın barış veya huzur getirmesi mümkün değildir. Kaldı ki bugün onun va’z ettiği evrensel değerler zaten artık bilinmektedir. Yani İslâm bugün el kesmek, mirasta pay oranı ve kadının aşağılaması dışında belirleyici bir rengi olmayan adeta Talmudî bir Ortadoğu kör inancı haline gelmiştir. Bunu söylemeye cesaretimiz olmadığı için teröristleri aklamaya çalışarak İslâm'ı savunuyoruz.

27 Mart 2014 Perşembe

Türkçü Ne Zaman İdealist Ne Zaman Realist Olmalıdır? II

Bu maskenin arkasında etten fazlası var. Bu maskenin arkasında bir fikir var Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez.

Peki yeni nesil Türkçü’lerin, akılcılığın tek şekliymiş gibi sıkı sıkı sarıldığı gerçekçilik özellikle siyasal eylem alanında  nasıl bir iddia sahibidir?

Siyasal eylemin dayandığı “realizm” , bize, “var olan” ortamın şartlarına  “ en uygun” cevabın geliştirilmesi gerektiğini söyler. Buradaki “en uygun cevap ” realizme göre sadece şartlarla ilgilidir, bağlamlarla veya idealarla ilgili değildir. Bu durumda meselâ bir realist, herhangi bir hükümetin, benimsediği en iyi şartlar kapsamına karşı çıkan herkesi en zahmetsiz şekilde susturmasının, o ülkenin iyi ve huzurlu bir yer haline gelmesi için  gerçekçi bir çözüm olduğunu iddia edebilir. Çünkü ona göre idealar var olmadığından, bazı normlar geliştirmek ve hele bu hayali normlara bağlanmak da açıkça saçmadır.

Siyasette realizmin iki çaresizliği vardır. Bunlardan birincisi  “gerçeğin” anlaşılması için gerkn bağlamdan bağımsız olmadığını bilmemesidir ki bu bağlam da ancak idealar arası ilişkiyle oluşur.

Siyasî realizmin ikinci çaresizliği de tutarlılıktan mahrum olasıdır. Dikkat edilirse siyasî realistler siyasette ahlâkî kaygıları bu yüzden küçümser, bunları anlamsız, akıldışı sınırlamalar olarak ele alırlar.

Oysa “en uygunun” neye uygun , neye göre uygun olduğuna dair bütün cevapları, o anı sözde kurtarabilmekten ibarettir. Siyasî bir realist bugünden yarına tutarlı bir iş yapmak kabiliyetinden yoksundur, çünkü dünü, bugünü ve yarını bir anlam ve bağlam bütünlüğü içinde düşünmemizi sağlayan idealar dağarcığından mahrumdur.

“Türkçülerin realist olması gerektiğini buyuran”  büyük egolu genç arkadaşlar “siyasetin”  bağlamından da uzak kaldıklarından olsa gerek idealizmin ve realizmin yerini bir türlü tanımlayamıyor.

Bir devletin ahlâkî sorumluluğu öncelikle vatandaşlarına karşıdır, çünkü onu var eden, meşru kılan vatandaşlarının ortak rızasıdır. Bu rızanın meşru şekilde korunması ve sürdürülmesi devletin görevidir. Bu durumda iç siyasette etik tutarlılık için belli bir idealar dağarcığına bağlanmak elzemdir. Hukuk, toplumsal düzende bir ideal olarak vardır.

Uluslararası  ilişkilerde ise devletlerin birbirlerine karşı vatandaşlarına olduğu şekilde bir sorumlulukları yoktur. Aksine uluslararası ilişkiler tek yönlü fayda  algıları üzerinden şekillenir. Bu durumda da  bütün devletleri, milletleri bağlayacak ortak normlar bulmak son derece zordur.  Devletler vatandaşlarıyla  olan ilişkilerinden farklı olarak: birbirlerinin rızasıyla değil, birbirlerine rağmen varlıklarını sürdürürler. Burada  devletlerin anlık faydalarının  sağlanması düşünülür. Şüphesiz devletler  gelişmişlik seviyelerine göre mümkün olan en uzun vadeli faydayı tein etmeye çalışır ama bunu yaparken muhataplarının iyiliğini de düşünmek gibi bir zahmete girmezler yani realist davranırlar.

Bu durumda “Türkçüler realist olmalıdır!” gibi bir fetva vermeden önce argümanımızın kapsamını ve bağlamını,  iyi açıklamalıyız. Ne yazık ki felsefi donanımı henüz pek yeni olan Türkçülerin, bütün mantığının genellikle kısa vadeli siyasal faydadan öteye gidememesi, günümüzdeki en büyük sorunumuz.

Felsefede tutarlılık, kapsam ve bağlam sorunları olmazsa “hayatını bir ideal/ülkü” uğruna  sürdürmenin de ahlâkî anlamı ciddi şekilde silikleşir. Sorunumuz  Merhum Galip ERDEM’in dediği gibi “yeterince sevememekse” bunun en büyük sebebi, sevgiye dair bir tutarlılık geliştirebilecek felsefi yetkinliğimizin olmamasıdır.




24 Mart 2014 Pazartesi

Türkçü Ne Zaman İdealist Ne Zaman Realist Olmalıdır? I

Bu maskenin arkasında etten fazlası var. Bu maskenin arkasında bir fikir var Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez.



Türk milliyetçileri içindeki az sayıda Türkçüler de sanırım ciddi bir felsefi boşluk içinde.

Şimdilerde  bazı genç Türkçü arkadaşları okuduğumda, liberal gençleri okuyor gibi hissediyorum.

Çünkü  egoları inanılmaz büyümüş ama tecrübeleri  ve felsefeleri yeterince olgunlaşmamış bu arkadaşların “idealizm düşmanlığı”, savunduklarını iddia ettikleri Türkçü tavrı tamamen etkisiz, anlamsız kılıyor.

Bu büyük egolu arkadaşlardan birine idealizmin “adanmışlıktan” daha büyük bir şey olduğunu isim vermeden anlatmaya çalışmıştık. Maalesef gerektiği gibi anlatamamışız.

Aslında bu yeni neslin, “Yeni Başlayanlar İçin Rasyonalizm”  türü kitaplardan elde ediverdikleri realizm modasını anlayabiliyorum.  Yeni neslin şişkin egosunun gerçekçiliğini/realizmini “ Gerçekler neyse ona göre davranırsın olur, biter!” şeklinde özetlemek mümkün.

Bu nesle  anlayabileceği tarzda açıklamak  gerekiyor:
İdealizm belki Aristo’da  “Gördükleriniz idealden sapmalardır!” şeklinde  tarif edilmiştir. Veya genellikle böyle olduğundan “bahsedilir”.

İdealizm düşmanlığı insanın anlama biçimi üzerinde düşünülmemesi yüzünden pek kolay  kabul edilir.

Böylece idealizm, “ideanın gerçek olandan uzak ve hayali olduğu”  anlayışına indirgenir. Hiçbir şeyin ideası yoksa idealizm bize niye gereksin ki?

Şunu öncelikle ve önemle belirtmeliyiz ki konu salt steril bir akademik tartışmadan ayrı olarak öncelikle entelektüel bir etik eylem plânında  önem arz ediyor. Daha özel olarak “Türkçü’nün ahlâkı ve eylemleri nasıl olmalıdır?”  gibi…

İdealizmin insan algılayış/anlayış ve düşünüş biçiminden bağımsız şekilde var olduğu söylenebilir mi? Bunu söylediğinizde aslında, insan dışında var olan ve devşirilmesi gereken  bir şeyler evreninden bahsediyorsunuz demektir. Ve ironik şekilde aslında bal gibi metafizik evrenden bahsediyorsunuz demektir.

O halde şu soruyla başlamak belki yerinde olacaktır: Var olan var mıdır?
Bu soruya üç şekilde cevap vermek mümkündür:
Var olan vardır.(İdealist cevap)
Var olandan bahsedemeyiz.( Nihilist gerçekçi cevap)
Bazen vardır, bazen yoktur.( Moda quantum safsatası ile beslenen yaygın gerçekçilik)

Öncelikle “var olan” diye bir şey yoksa; korumamız gereken hiçbir şey de yok demektir. Bu durumda birbirimizi yok etmemiz sorun teşkil etmemelidir. “Hayat” diye bahsettiğim şey aslında yoksa ve sadece idealist bir safsatadan ibaretse birilerini yok etmemiz, “aslında yok olanı, olmayanı” ortadan kaldırmaktır ki bu durumda zaten cinayetten de bahsetmek gereksizdir.

 Var olan bazen var olup bazen yok oluyorsa: “Yokluk” kavramının var olması, var olmanın mutlak ve aşılamaz olduğunu gösterir. “Yok olabilmek” için önce var olabilmek gerekmesi “bazen” ile belirtilen zaman şartının “var olanın var olduğu” gerçeğini ortadan kaldıramayacağı anlamına gelir.

Peki o zaman var olanın var olduğu ne zaman anlaşılır?

Burada “var olanın anlaşılması” elzemdir. Yani? Her şeyden önce “varlık” bilgisinin, zihninde anlamlandırıldığı bir varlığın olması gerekir. Bu da sadece insandır. Hayvanlar için “varlık” tasası veya kavramı söz konusu değildir. “Kavram” dediğimiz şey bizatihi “var olanın anlaşılması için oluşturulmuş anlam” demektir.

Bu da şu demektir ki insan varoluşu, kendisini, içinde yaşanan dünyayı anlamak gayretiyle belli eder. Bizi hayvanlardan ayıran budur.

Bu durumda idealar nelerdir? Dillerin ayrı oluşu, ayrı ayrı anlamlandırma süreçlerinin geliştiğinin kanıtıdır. O halde ideaların ortaya çıkışı anlamlandırmadan ibarettir. Anlamlandıramadığımız şeyin gerçeklik alanında yeri yoktur, Tanrı dışında. Ki onu bile belirli anlam parçalarıyla, gerçekliğin çeşitli tezahürleri ile ilişkilendirmeye çalışırız. Aristo insanın anlamlandırma kapasitesini atlamıştır, onun idealizminin zayıf yönü budur. Peki ama felsefesi tesadüfen mi başarılı olmuştur?
O aslında bizim bugün anladığımız şeyleri baştan söylemiş…

Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü insan dil vasıtasıyla anlamlandırma ve kategorizasyon yapar. Şeylerin  varlığı ve biricikliği olmaksızın dili  meydana getirmek, bağlam oluşturabilmek mümkün değildir. Muhakeme, mukayese kategorizasyon sayesinde mümkündür. Buna diyalektiğin temeli olan mantık da dahildir. Şeylerin varlığının mutlaklığı kabul edilmeksizin bağlamlar oluşturulamayacağı içindir ki “zıtların beraberliğinden” bahsedebiliyoruz.

Kimlik kanunu olmaksızın zıtlık bağlantısını iddia edemezdik. A hem A hem de B olamadığı içindir ki “tezat” vardır.


(Devam edecek…)

23 Şubat 2014 Pazar

Akademisyen

Akademisyenlik hoş bir rüya.
Bir akademisyen ne kadar kendinden emindir.

Yanılmazlığın anahtarını elinde tutar. Ona öğretilmiş ve doğruluğu nesilden nesle aktarılmış o gizli bilgilerin mirasçısı ilân edildiğinde, artık bu seçkinlikle ne kadar dokunulmaz  bir hal alır. Kim onun fikirlerinin yanılmazlığından şüphe edebilir?

Kim onun ilâhî mesaja yakınlığından şüphe edebilir?

Bilimin gün ışığının göz kamaştırıcılığından uzaktaki sığınaklarında, aydınlatma şiddeti bilinen lâmbalarının ışığında, mutlak güvenliğe ve huzur kavuştuğu fikriyle yaşamak seçkinliği, kaç ölümlünün eline geçebilir?
Ve orada kim ona niyetinin ne olduğunu sorabilir?

Öğrenmek  ve öğretmek zevkinin  olup olmadığını, kim korkmadan merak edebilir? O soruları soran ve cevap vermek mükellefiyetini artık üzerinden atmış bir seçkin kişidir.

Akademisyen artık sorularını tüketmiş, hayatı cevaptan ibaret, merakın ve cehaletin tevazu çıpasını bir kenara atmış ejderha kabilinden bir kaptan…


Ben o denizlerdeki bilinmezliği ve çalkantıyı seviyorum.