milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2023 Cuma

Solu Milliyetçilikle Barıştırabilir Miyiz?

 


Buna hemencecik “Evet” diyebilmek pek mümkün değil. Hatta Attila İlhan’a rağmen bu soruya evet diye cevap vermek zor.

“Hangi Atatürk” kitabında Merhum İlhan, herkesi

Işıklarda uyu Kaptan!

n gözü kapalı imzalayacağı bir milliyetçilik tanımı yapıyor.

 

Yapmasına yapıyor da o çok övdüğü, insanlığın artık ölçüsü haline geldiğini söylediği sosyalist demokrasi hiç de onun hayalindekine benzemiyor.

 

Bunun iki tür sebebi var:

 

Birincisi sosyalizmin kuramı, yapısı, özü itibariyle “yanlış” olması. Sosyalizm hayatla bağdaşmıyor. Çünkü hayatı açıklama biçimi daha en baştan tutarsız. Toplumun “sınıf” denen tabakalara bölünerek anlaşılabileceğini düşünüyor ama varsaydığı sınıfların kalıcı kategoriler olmadığını dahası, o çok sevilen diyalektikle hiç mi hiç bağdaşmadığını görüyoruz. Nasıl, derseniz şöyle: Mises’in dediği gibi hepimiz hem üretici hem de tüketiciysek eğer, “emeği sömürüp de hiçbir şey yapmadan kazanabilen burjuva sınıfı” diye bir şey yoktur. Bir başka sebep de işçilerin tasarruf yoluyla sermaye oluşturabilme yetenekleridir.

 

Dahası sınıf gibi hayali bir olgu yegâne irade sahibi özne kabul edildiğinde, bireyin varlığı ve değeri kendiliğinden ortadan kalkıyor. Oysa dünya, sınıfı kutsayan kolektivist sözde demokrasiler yerine liberal demokrasilere geçmiş bulunuyor. Neden? Çünkü insanlar varlıklarının, değer ölçeklerinin, tercihlerinin korunmadığı sistemlere güvenmiyor ve bu sistemlerde herhangi bir şey üretmiyor. Demek ki sosyalizm milletin refahıyla, özgürlüğüyle  hukukla bağdaşmıyor. Milletin varlığına, refahına, özgürlüğüne aykırı bu tür bir fikrin de milliyetçilikle bağdaşması mümkün görünmüyor.

 

Sınıf düşüncesinin zehirli yanı, millet, milliyet, milli egemenlik kavramlarını reddetmesi. Bunun güncel sonucu, yakın tarihimizde kanlı bir leke halinde duran Kürtçü etnik teröre, imkân ve ortam sağlanması.

 

Fakat daha güncel ve gözlenebilir bir olay var ki o da solun “güdümlülüğü”, “dış merkezliliği”

 

Esenboğa’yı kana bulayan Ermeni teröristi Levon EKMEKÇİYAN’ı savunan solcularımız, zamanında olayı SSCB yetkililerine bildiriyor ve onlardan yardım istiyor (Bkz: Erlik*). Hiçbiri, "Yahu bu herifler bizim babamızın oğlu mu? Neden kendi devletimizi bunlara şikâyet ediyoruz ki?” diye düşünmüyor. Solun bu eğilimi bugün de devam ediyor. Rusların önüne gelen her yere saldırmasını, Çinlilerin Doğu Türkistan’ı kana bulamasını, bir ASALA teröristini savundukları vicdanla savunmaya devam ediyorlar. Yani solun sadakati hiç de Türk Milletine, Türk devletine değil gibi görünüyor. Bunu da “evrensel değerlere” göre Türk Milleti’ni yargılayabilecekleri düşüncesiyle yapıyorlar. Öyle ki Atatürk dahi onlar için ancak solla bağdaşabildiği ölçüde bir değer ifade ediyor.

 

Solu nihai hedefinin silahla ya da silahsız bir devrimle kutsadıkları sınıfın iktidarını gerçekleştirmek olduğu düşünülürse solun içinde Türk’e dair pek az bir şey bulunduğu anlaşılıyor.

 

Türk’ü ancak kendi sınıf telâkkisiyle bağdaştırabildiği kadar kabul eden, sadakatini ideolojisine göre başkasına bağlayabilen bu ideolojik kampla uzlaşmak da bu yüzden neredeyse imkânsız görünüyor. 

 

https://www.youtube.com/watch?v=Rm_QRPwsBoE&list=UULFtcbW4FISitBM4uZOH5lqFg&index=46 *

 

Nasıl Bir Milliyetçilik?

 



Neden bu soruyu sordum?

 

Milliyetçiliğimizin nasıl olması gerektiğini Atatürk zaten tanımlamamış mıydı, değil mi?

 

Aslında bu konuyu en iyi Ümit ÖZDAĞ özetledi: “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği”.

 

Tamam işte! Mesele Atatürkçülük ise CHP, VP, İyi P. Vs hep zaten bundan bahsetmiyorlar mı?

 

Sorunlardan birisi, mevcut Atatürkçülük, Kemalizm gibi Atatürk’e dayandıklarını iddia eden  “ideolojimsilerin”,  gerçekte milliyetçilikle ilgilerinin olmaması.

 

Sorunlardan bir diğeri, her gün milliyetçiliği kullanan “muhafazakâr” siyasetin de aslında milliyetçiliğin öznesiyle hiç ilgilenmemesi.

 

Bir diğer sorun, milliyetçiliğin doğrudan siyasetini yapanların, milliyetçiliği dinle meşrulaştırmaya çalışması.

 

İşte bu noktada “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği” tanımını netleştirmemiz gerekiyor.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği neyle ya da kiminle ilgilenirdi? Böyle bir milliyetçiliğin önceliği ne olmalıydı?

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, önceliğini Türk’e veren, bütün iyiliklerin ve erdemlerin merkezine Türk’ü koyan bir milliyetçiliktir. Bu, milliyetçiliğimizin faydacı yönüdür. Bu faydacılıkta Türk Milleti’nin büyük erdemleri, ahlâk oluşturucu kimliği gözetilir. Dolayısıyla bu faydacılık batılı ulusların sömürücü, incitici ve çoğu zaman saldırgan faydacılığından tamamen farklıdır.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, Türk büyükleri dışında hiçbir siyasi lideri, önder ve örnek kabul etmez. Hiçbir ulusu kendi ulusundan üstün kabul etmez ve hiçi bir ulusu kendisine örnek ve rehber kabul etmez. Bu açıdan Türk milliyetçisi, sosyalistlerin ve şeriatçıların liderlerinin hepsini reddeder ve kendi büyüklerinin onlarla kıyaslanmasını kesinlikle reddeder.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği ahlâkta ve hukukta akılcı bir yönelimi benimser. Akılcı muhakemenin hiçbir tabuyla, kesin inançla, otoriteyle engellenmesine izin vermez. Akılcılık yönüyle Türk milliyetçiliği ancak ve yalnız lâik bir toplum düzenini savunur.  Bir Türk milliyetçisi yalnızca akılla keşfedilen ve düzenlenen kuralların egemenliği sayesinde, toplum düzeninin ve genel rızanın sağlanabileceğini düşünür.  Türk milliyetçisi “rızanın” öznesinin yalnız ve ancak Türk Milleti olabileceğini ve “rızanın” millî egemenliğin reddi ve inkârı için kullanılamayacağını kabul eder.

 

Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği, vatanın doğal ve yaratılmış servetinin yalnızca milletin menfaati için kullanılması gerektiğini savunur. Millet fertlerinin teşebbüs hürriyeti ve mülkiyetleri kıskançça korunmalıdır. Bu sosyalist bir yönetimi savunmak değildir. Öte yandan, milletin doğal ve üretilmiş/yaratılmış servetinin yönlendirilmesinde asla yabancıların telkinlerine, tahriklerine ve teşviklerine itibar edilmemesi gerekir. Yabancılarla kurulacak ortaklıklarda, Türk millî menfaatlerinden daha yüksek bir değer kabul edilmemelidir. Bu, gümrük birliği gibi yeni kapitülasyon rejimlerini en baştan reddetmek demektir.

 

Sosyalizm sözde insanlık adına milletin sınıf çatışmasına sürüklenmesi ve işçi sınıfının egemenliği için iç savaş dahil olmak üzere her türlü şiddetin benimsenmesini gerektiren vahşi bir ideolojidir. İnsanın doğasına aykırı bu ideolojinin millet hayatını yönlendirmesine kesinlikle karşı çıkılır. Sosyalizmin siyasi öznesi millet değildir, sınıftır. Dolayısıyla hiçbir sosyalist için Türk kimliğinin ve bilincinin bir önemi yoktur. Sosyalizm milletle ancak sınıfla bir ilgisi olduğu müddetçe ilgilenir. Milleti ilgi odağı haline getirmemiş böyle bir ideolojinin desteklenmesi söz konusu olamaz.

 

Liberalizmin , ekonominin doğasına uygun çıkarımları kabul edilir fakat onun işbirlikçilik, enternasyonalizm ve yabancı sömürüler için bir kaldıraç olarak kullanılmasına kesinlikle karşı çıkılır.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği Türklüğü yalnızca Anadolu Türklüğünden ibaret saymaz. Dünyanın her yerindeki soydaşlarımızı bir ve eşit görerek her birinin meselesini kendi meselesi olarak görür. Buna karşılık yayılmacı ve saldırgan değildir. Dünyadaki her bir Türk’ün kendi ülkesinde hür, bağımsız ve egemen olarak yaşamasını öngörür. Türklük bilincinin Türk  toplulukları arasında güçlenmesini öngörür.

 

Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği, Türk vatanında, vatandaşlığın ancak ve yalnızca Türk kimliği ve Türklük bilinciyle yaratıldığını ve korunduğunu bilir ve savunur. Bundan dolayı hem Atatürk’ü savunup hem de “Kürt sorunu” gibi yapay sorunları savunmaz.

 

Sonuç olarak Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, yayılmacılığa karşı çıkan, barışçı buna karşılık uluslararası ilişkilerde Türk’ün menfaatlerini önceleyen ve koruyan, ekonominin doğasına en uygun çözümleri gözeten, Türk vatanında ayrımsız, lâik bir hukuk devleti egemenliğini savunur.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, Atatürk’ün tartışmasız ve tavizsiz Türkçülüğünü kendisine örnek alır ve benimser.

 

Ve böylece Yüce Atatürk’ün şu sözünü her seferinde gururla tekrarlar:

“Ne mutlu Türküm diyene!”

 

 

 

 

Falkenbach'tan güzel bir parçayla bitirelim:

18 Mart 2016 Cuma

Bireyci Bir Milliyetçiliğin Gerekliliği

"Her ne zaman kendinizi çoğunluğun yanında bulursanız ,
durup düşünmenin zamanı gelmiş demektir." Mark Twain

Bireyci, bir milliyetçilik bir tür  çelişki gibi görünüyor, kabul ediyorum.
Çünkü milliyetçilik, milletin kollektif/ortak değerlerini savunmak demek. Ama öte yandan ve belki de daha geniş bir çerçevede “Her hal ve şartta milletin menfaatini gözetmek” demek.
Milletin kollektif değerlerini savunmak yönüyle milliyetçilik, “kültürel bir milliyetçilik” olarak ortaya çıkar.

“Her hal ve şartta milletin menfaatlerini gözetmek” anlamında ise siyasal milliyetçilik şeklinde ortaya çıkar.
Milliyetçilik hakkında yapılan yorumların en büyük hatası, milliyetçiliğin bu iki beliriminin farkını ortaya koymaksızın konuşmak.

Çünkü kültürel milliyetçilik, hayata cevap veriş tarzımız  hakkında düşünmeyi gerektirirken; siyasal milliyetçilik, doğrudan doğruya ,toplumsal düzen ve dış ilişkilerimiz konusunda kafa yormayı gerektirir.

Soruna böyle yaklaşınca “bireyci bir milliyetçiliğin” , milliyetçiliğin bu iki veçhesinden hangisine daha yakın durduğuna veya hangi milliyetçiliğin sorunsalıyla daha ilgili olduğuna bakmak gerekir.
Bireyci milliyetçilik, sorunun siyasal boyutuyla ilgilidir. Çünkü bu siyasal çerçeve, devlet –toplum ilişkisinin biçimlendirildiği yerdir. Bu da  yasamanın, yürütmenin ve yargının biçimlendirildiği sahadır.

İdeolojik tartışmalarda sorun genellikle “Niçin?” sorusunda düğümlenir.
Yasama , yürütme ve yargı niçin veya “kimin için” çalışmalıdır?
Kolektivist okul buna  doğrudan “toplum için” diye cevap verir ve bu da  en doğal şeymiş gibi kabul edilir. Bir şeyin “en doğal şeymiş gibi” kabul edilmesi, onun “en açık bir gerçek” olduğunu  göstermez, sadece o şeyin büyük ihtimalle yaygın bir önyargı olduğunu gösterir, o kadar.
“Toplu için” düşüncesinin temelinde “ toplumun faydasını gözetmek ve öncelemek” düşüncesi yatar.
Bu durumda yasama ve yürütme ve yargı, toplumun faydasını düşünerek çalıştıkları müddetçe her şey yolunda gidecektir.

Acaba gerçekten öyle mi olmaktadır? Maalesef  işler böyle yürümemekte ve her seferinde ya toplumun yozlaşması ya da kanunların içindeki büyük boşluklar bahane edilerek toplumsal düzen tekrar tekrar tahrip edilmektedir. Bu,  basit bir  kaporta  hasarını tamir etmek için arabanın geri kalanını da çekiçleyerek yamultmak gibidir. Ya da halk irfanının deyimiyle “Un fazla geldi su, su fazla geldi, un.”  durumuna benzer.

Toplumcu düşüncenin “toplum için” fayda kabulü, bireysel faydaların kaçınılmaz varlığına çarpar ve darmadağınık olur

Birilerinin topluma faydalı olmak niyetiyle bir şeyler yapması çoğu zaman topluma hiçbir fayda getirmez. Neden böyledir?
Çünkü  toplum yeknesak bir toz  kütlesi değildir. Önemsenmeyen her birey, aslında kendi başına değerler ve faydalar dizisine sahiptir.

Dolayısıyla her bireyin, sahip olmak ve korumak istediği şeylerin listesi farklıdır.
Kolektif değerlerin varlığı dahi bu gerçeği değiştiremez ve hatta bu gerçekle çelişmez. Oysa bize  öğretilen yaygın hurafe, kendi menfaatinin düşünenlerin milletlerinin menfaatini düşünmediğidir. Bu şu ön kabule dayanır: “Bireyin kendi başına düşünerek kendi  değerlerini ve faydalarını belirlemesi ahlâksızlıktır!  Çünkü birey kendini düşündüğünde, artık başkasını düşünmez olur!”

Acaba öyle midir? Bu durumda meselâ üniversite yemekhanesinde  yemek yiyecek öğrenci, önce başkası için yemek almalı, kendinden daha muhtaç olana verdikten sonra mı kendi yemeğini almalıdır? Ya da babalarımız eve geldikleri her seferinde, “ Ailemi düşünerek bencillik edemedim, bugün aldığım ekmeği komşuya verdim, ahlâk bunu gerektirirdi.” deseydi, acaba hayatta kalabilir miydik? Elbette bunun sürekli olması durumunda hayatta kalamazdık. “ Sürekli başkasını düşünen insanların var olduğu bir toplum” yaratmak mümkün müdür? Bu iki sebepten mümkün değildir. Birincisi  böylesi sızıntısız bir toplum yaratılamaz ve kendini düşünen ilk kişi böyle bir toplumun çökmesine yol açar. İkincisi, “başkasını düşünmenin” objektif bir sınır tespit edilemez ve dolayısıyla  “Hep başkasını düşünen insan” türü yaratılsa bile  insanlar  arasındaki zekâ ve güç farkı birilerini mutlaka “mutlak alıcı” ve daha güçlü olanları da “mutlak” verici haline getirir. Bu durumda da insan enerjisi bir tür lâğım kanalına akıtılmış olurdu.   Sosyalizmin  öldürücülüğünün ve imkânsızlığının sebebi bunlardır.

İnsanlara ulusal kollektif değerlerin aşılanmasının amacı, kendi varlıklarını, milletlerinin karşısında bir tür günah veya ayıp olarak görmelerini sağlamak değildir. Kolektif değerlerin aşılanmasının amacı, ailede edinilen toplumlaşma tecrübesinin çok daha geniş bir tecrübe olduğunu ve dolayısıyla yapılan her işin toplumda bir sonuca yol açtığını öğretmek; daha sonra da bu sonuçların en iyi olanlarına ulaşmak için zarar vermeksizin yaşamayı öğretmektir.
İnsanlara, “zarar vermeden yaşamayı” öğrettiğimizde onlar da  kendiliğinden yaşadıkları ülkede sorumluluk bilinciyle çalışırlar. Bir kere zarar vermemek konusunda eğittiğinizde birey artık kendi faydasını/menfaatinin temin etmenin toplumsal bir bedele yol açmaması için gereken hassasiyeti edinmiş olacaktır.

Toplumsal ilişkilerde tespit edilebilir tek fayda bireyin kendi varlığına ait olan ve kendisinin belirlediği  faydadır. Bunun dışında, tartışmasız şekilde yaygın olabilecek tek “ortak” fayda, bütün bireylerin, işlerinde zararsızlık ilkesini gözetmelerini sağlamaktır ki bu da zaten eğitimin/terbiyenin amacı/hedefi olan ahlâktır.

Ahlâk, milletin mücadele ile elde ettiği değerlerin neden birer “değer” olduğunu anlatmakla verilir. Milletin ferdine, bağımsızlığın, özgürlüğün,  bayrağın, dilin, hukukun hangi bedel ile kazanıldığı ve neden korunması gerektiğini bir kere öğrettiğimizde, artık onun, bireysel fayda listesiyle  toplumsal fayda arasında bir çelişki meydana gelmeyecektir. Çünkü o zaman milletin ferdi, kendi menfaatini kollayabilmesini sağlayan emniyet ve adalet ortamının ancak  hep berber korunması gereken kurumlar ve değerlerce  sağlanabileceğini anlar.

İşte bu sebepten milliyetçilerin bireyciliği bir ahlâksızlık olarak görmeleri yanlıştır.  Milliyetçilik millete topyekün bir politik fayda dayatmasıyla ilgilenmez, ilgilenmemelidir. O ancak milletin her bir bireyinin milli değrlerin neden korunması gerektiği hakkında bilinçlendirilmesi ile ilgilenmelidir.



10 Ocak 2016 Pazar

Türksüz Atatürkçülük


Atatürkçülük, ne yazık ki mensupları  arasında objektif bir tanıma ulaşamamış bir düşünce. Bu, onun kötü ya da anlamsız olduğunu göstermiyor.

Atatürkçülük, mensupları arasında, hangi konuda anlaşıldığı veya ortaklaşıldığı ile değil de daha ziyade hangi konuya karşı olunduğu ile tanımlanan bir düşünce.  Atatürkçülük, genellikle “ İnsanların ırkıyla, kökeniyle ilgilenilmeden Atatürk etrafında uzlaşılması gerektiği” şeklinde kabaca tanımlanan bir düşünce. Eskiden “Atatürk milliyetçiliğinden” bahsedilirdi ama  sanırım Atatürkçülerin genel olarak “sol” kamptan olması , ideolojilerinin temelindeki Marxist-enternasyonalist felsefe yüzünden, “milliyetçilik” teriminden caymalarına yol açtı. Artık Atatürk, “milliyetçilikle” ilgilendirilmeksizin anılıyor.

Artık DHKP/C, TİKKO yandaşlığına kadar uzanan bir sol çizgideki insanlar dahi Atatürkçülükten bahsedebiliyor; ama Atatürkçülerin Türk Ulusu’nu ilgilendiren bir “milliyetçilikten”  özenle kaçındığı da bir gerçek.

Atatürk, üzerinde, daha ziyade lâiklik, inkılâpçılık/devrimcilik ve halkçılık ile uzlaşılan “millet üstü” bir hümanist barış figürü olarak sunuluyor.

Böylece Atatürk aslında “Türklük gibi ilkel ve savaşkan bir kimliği” çok aşan bir uygarlık figürü oluveriyor. Onun “devrimleri”  uluslaşmayla uygarlaşmayı ilişkilendiren birer gelişme çabası olmaktan çıkarılıp derhal  ucuz birer Marksist işporta  Bolşevizmi haline getiriliveriyor. “Devrim” kelimesinin bu kadar ucuzlatılmasının ve değersizleştirilmesinin en büyük sebebi, Bolşevik fırsatçılığından ve şiddetinden başka bir şey olmayan Leninist iç savaş taktikleri ile Atatürk’ün ulusal uygarlaşma projelerinin sol tarafından aynı kefeye konmasıdır.

Atatürk’ün,  Türklükle ilgisi  görmezden geliniyor.

Bu gün Atatürkçülük, DHKPC’den PKK'ya uzanan enternasyonalist sol  terör kampının bariz bir baskısı altında. Atatürkçü denen kesimden, üniversitelerdeki Türk düşmanı sol terör koalisyonuna karşı maalesef hiçbir tepkinin gelmemesi bunun sanırım en büyük delili.  Yanılıyor da olabilirim ama PKKlıların dahi “solun cici çocukları” olarak görülmesi, Soner Yalçın gibi “ulusalcı” görünümlü pek çok popüler “Atatürkçü” yazarın üniversitelerdeki, Doğu ve Güneydoğu’daki açıkça Kürt etnik ırkçısı Marksist terör ve ihanet odaklarını vs “Türk olarak” lanetlemiyor olması düşündürücü ve üzücü.

Atatürk’ü Türksüzleştirme   merakının en bariz aklayıcılarından biri de “emperyalizm” terimi. Bu terim, Atatürk’ü aslında Türklük için değil de “sosyalist  ulusal sorun” için çarpışan bir tür hümanist Bolşevik kahramanına çevirmek arzusunun ifadesi.  Sol bu terim üzerinde, Türk’ün asli yüceliğini bir kenara bırakıp onu yoksul ve sömürülmüş bir Ortadoğu “halkı” gibi göstermek için duruyor.  Böylece konu, “Kürt ezilmişliğine” ve Türk ulusal bağımsızlık mücadelesi üzerinden de “Kutsal Kürt  isyanına” bağlanabiliyor. CHP gibi “ulusal” bir partinin nasıl enternasyonalist bir Kürtçülük merkezi haline geldiğini merak ediyorsanız Atatürkçülüğün  Marksist bakış açısıyla nasıl çarpıtıldığını görmeniz  yeterlidir.

Atatürkçüler galibe ne yazık ki Türk uluslaşma sürecini “Türk olarak” okumak ve öğrenmek yerin kendilerine  enternasyonalist hümanist bir Marksist  urbayı daha uygun görüyor.

Ama Atatürk’ü Marksist-Leninist hele de meselâ Soner Yalçın’ın parmak hesabı ekonomik diyalektik fizyokrasisi ile açıklamak mümkün değil. Atatürk’ü anlamak ancak Türk’ü tanımak ve anlamak ile mümkün.

Atatürkçülük, “Türk” adını merkeze almalıdır. Atatürk’ü büyük Türk kültürünün ve tarihinin bir parçası olarak görmelidir. Atatürk’ün, büyük Türk tarihinin bir parçası olduğu anlaşıldığında, onun bu yüce milleti hangi şartlarda ve hangi bilinçle kurtardığı en doğru şekilde anlaşılacaktır.

Atatürkçülük, Marksizmle ve solun çeşitli fantezileriyle fazlasıyla zaman kaybetmiştir. Şimdi Türk’ü yeniden keşfetmek zamanıdır.


17 Ağustos 2014 Pazar

Solum Sağımı Bileydi


Mine G. Kırıkkanat’ı, Alev Alatlı’yı, Özdemir İnce’yi okumayı seviyorum. Neden seviyorum? Çünkü hayata benden çok önce ve medeni olarak önde başlamış bu insanların birikimi  beni hayran bırakıyor.

Alatlı biraz ayrı durmakla beraber bu üç seçkin Türk’ün Türk milliyetçiliğinden bahsederkenki tavırları ise tuhafıma gidiyor. Aslında söylediklerinde  haklılık payı yok değil ama…

Şurası kesin: 1969 MHP Kongresiyle beraber Türk milliyetçiliği geri dönülmez biçimde dinci ve yobaz bir mecraya girmiştir.

Sorun, bunun milliyetçiliğin tabiatına şamil olmamasıdır. Bir diğer sorun, Türkçe’ye, Türk milletine, Türk tarihine hayranlıkla bağlı seçkin solcularımızın, milliyetçilikteki bozulmayla milliyetçiliği mahkûm etmekteki ısrarları.

Evet  Türkiye’de milliyetçilik, siyasal  fırsatçılık ve halk dalkavukluğu yüzünden Arap hayranlığına, ümmetçiliğe kaymıştır. Amma  Türk milliyetçiliği ezelden bu halde gelmemiştir, gelişmemiştir.

Bugün Atsız’da bir Hitler gölgesi bulmaya çalışan, yazdıklarından tek satır bile okumadıkları gün gibi aşikâr solcularımızın, Atsız’ın uygar ve akılcı metoduyla,  kahramanlık idealini bilmemeleri normaldir. Veya uluslaşmada hukuk birliğinin önemini vurgulayan Sadri Maksudi’nin, öpüşerek ibne olunacağını sandıkları için kafa tokuşturan dinci  ülkücülerden biri  olmadığını  da bilmek istemezler.

Veya meselâ bir yandan Ermeni yalanlarına karşı cesurca Türk olmakla karşı koyan Mine Hanım’ın,  milliyetçileri Kürt düşmanı ırkçılar sayması beni gülümsetiyor. Çünkü hakikaten yanaklarının temasıyla  tahrik olacağını sanıp da kafa tokuşturan cahil  ülkücülerin, batının “bilimsel ırkçılığından” bihaber olduğunu bilmiyor. Biz Türkler genetiği sadece hayvan melezlemede veya ağaç aşılarken o da el yordamıyla kullanırız. Biz “üstünlüğün” izini fosillerde arayacak kadar ne çalışkanız ne de meraklı.

Bize yapıştırılmaya çalışılan “ırkçılık” görünen o ki bir dönem “millet” kelimesi yerine kullanılan ve kanın romantizmini ifade etmek için kullanılan “ırk” kelimesine duyulmuş sevgiden ibaret.

Sanırım hepimiz Türk olmakla övünüyor ama kimiz Türk’ün kıçını, kimimizde başını tutup sadece kendimizin doğru yeri tuttuğunu düşünüyoruz.



12 Ağustos 2014 Salı

Geri Kalmışlık Tercihi Olarak Sağ


Ülkemizde sağın ideolojik anlamda var olmadığına inanıyorum

Ülkemizde “sağ” denen politik bakış, toplum ve devlet ilişkilerinin  yani toplumsal düzenin dine göre kurulması gerektiğine inanmak demektir. Özetle Türkiye’de sağcılık kısmen milliyetçi tonlu söylemlere rağmen açıkça dinciliktir.

Bunun geri kalmışlıkla ilgisi ne olabilir?

Şunu anlamalıyız ki bir toplumda nereye gidilmesi veya nerede durulması gerektiğine dairkurumsal tercihler yapılır.

“Kurum” kelimesini  Hayek’e dayanan bir anlamda kullanıyorum. Onu  yasama eliyle olduğu kadar kendiliğinden oluşmuş yönlendirici ve sınırlayıcı toplumsal yapılar olarak kullanıyorum.

Din bu  yapılardan biri. Dinden ne anlaşılması gerektiği de en nihayetinde bir tercih meselesi. Eski devirlerde din tercihleri kadar dinin anlaşılma biçimi de devlet  otoritesince yapılırken bugün modern siyasetteki demokratik yönelim için bu  durum tamamen mantıksız ve geridir.

“Gerilikten” ne anlamalıyız? “Geri” toplumsal düzenin var oluşuna artık imkân vermeyen, zamana içinde cevap vermek kabiliyetini yitirip ancak geçmiş için geçerli olduğu kaydedilen her şeydir.

Günümüzde biz de dahil olmak üzere Müslüman ülkelerde dinin algılanışı, kesinlikle ideal, özgürlükçü bir demokrasideki temel haklar, hürriyet ve adalet kavramlarıyla uyuşmuyor. İnsanları bir arada tutan bir rıza  meyvesi olan devleti, dünün din algısı ve yorumuyla sürdürmemiz mümkün olmadığı içindir ki dünkü hayali bir asr-ı saadeti, geçmişi birebir taklit ederek yaşayacağını sanan “sağ” geridir, gericidir.

Peki bu kendiliğinden mi olmaktadır?

Elbette hayır…

Öncelikle  bizimki gibi ülkelerde  siyaset oluşturucular topluma dinci bir toplumsal düzen tasavvurunu bir kurumsal öneri olarak sunar. Bu sadece siyasi bir teklif olarak kalmaz. Bu teklif, “sivil” çabalarla toplumda sevimli hale getirilip meşrulaştırılır.

Böylece siyasi oyuncular ideolojleştirilmiş dini, yasama organı eliyle yasal bir kurum  haline getirirken cemaat ve tarikatler de dinciliğin, toplumsal rıza içerisinde, kendiliğinden yerleşmesine aracılık ederler.

İdeolojileştirilmiş din,  dini bir toplumsal düzen olarak aynen uygulamak isteyenlerce bir tercih olarak her şeyi yönlendirir. Öyle ki akla dayanan hiçbir geliştirme önce ideolojileştirilmiş dine göre muhakeme edilmeden kabul edilemez.

Dinin “en doğru” hali de geçmişteki asr-ı saadette yaşandığına göre ihtiyacımız yenilik veya geliştirme değildir, bütün ihtiyacımız, bedeli ne olursa olsun geçmişi taklit etmektir. Geçmişin tam bir taklidi bugünkü anlayışımızla, ihtiyaçlarımızla bağdaşmayacağından, neticede gene de akla muhtaç olmamızdan ama  aklın sözde vahye göre yetersiz kaldığı iddiası bir iman esası olarak “sağ” tarafından kabul edildiğinden, sağ bir geri kalmışlık tercihi haline gelir.

Sağın sola karşıt ideolojik anlamı kavranmazsa yönelebileceği yegâne mecra din olarak görünüyor. Türkiye’de sağın en acil ihtiyacı düzgün bir ideolojik okumayla yerini belirlemesidir. Aksi takdirde Ortadoğu’yu kana bulayan dinci şiddetin  yardakçısı olmak dışında bir işe yarayamacaktır.



Üstaddan bir alıntı daha yapalım, blogun tadı, tuzu...
Nihat Genç - Tayyip Erdoğan'ın Büyük Başarısı | Alkışlarla Yaşıyorum

15 Şubat 2014 Cumartesi

Döneklik, Hüsn-ü Zan Ve Millî Mücadele Açılarından İşçi Partisi

Yanılmaktan korktuğumuz için kin gütmeye devam etmeyelim.

Çok yakın  zamana kadar ben de yanı duyguları taşıyordum.  Türk Milleti’nin Kürtçülük fitnesiyle en yaman mücadele ettiği yıllarda, İşçi Partisi  Kürtçüydü, doğrudan doğruya Kürtçüydü. Bu inkâr edilemez bir gerçek. Bu gerçek ne kolay kolay unutulabilir ne de bu gerçek yüzünden  içimizdeki şüphe ve tedirginlik bakiyesi tamamen izale edilebilir. Amma…

Bir yandan da Ermeni yalanlarına  karşı açık ve samimi mücadeleleri, Kürtçü/Dinci koalisyonuna karşı millî bir söylemle  gösterdikleri son dönme mücadelesi var. Adı milliyetçi olan hemen hiçbir akademisyen Mehmet Perinçek kadar ciddi şekilde Ermeni yalanlarının üstüne gitmedi.

Önce şu döneklik mevzuunda biraz düşünmek lâzım bana göre.

“ Dönek” davasından vazgeçen, gittiği yönde yürümekten  vazgeçip başka bir yöne dönen demek.  Olumsuz bir sıfat. Olumsuz bir sıfatı, “olumsuz” yapan şey onu kullananın haklılık duygusudur. Biri, düşüncelerinde haklı olduğuna samimiyetle inanıyorsa ; diğer düşünceleri, kendisine olan yakınlıklarına göre değerlendirir.

“ Kendi düşüncesinin doğruluğundan emin olsa bile  ya gerçekten yanlışsa?” diye sorulacaktır. Bu da mümkündür  ama  bütün insanlar gerçeğin bilgisine derhal ve aynı zamanda sahip olsaydı zaten dünyada doğrudan ve yanlıştan bahsedemezdik.  Gerçeği göremeyenlere gerçeği göstermek gayreti insanın  giderilemeyecek eksikliğinden  dolayıdır.

İşbu sebepten ben şahsen İşçi Partisi’ne karşı hüsn-ü zanla yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Neden meselâ Kürtçü oldukları zamanlarda milliyetçiliği yanlış anladıklarını, Kürt toplumunun uluslaşmamız içindeki yerini yanlış anladıklarını düşünmeyelim? Ve neden bu yanlışlarından samimiyetle dönmüş olduklarına inanmayalım?

Yanlıştan doğruya döndüğünü gördüğümüz insanı eski yanlışından dolayı itelemek, ona kin gütmek fazilet olabilir mi?

Yarın gene Kürtçülüğe başlarlarsa işte o zaman “dönek” olurlar. O zaman biz de onlara gerektiği gibi davranırız.

Ama Kürtçülük ve şeriatçılığın kol kola yürüdüğü bu fetret ve fesat devrinde, tam anlamıyla bir milli mücadele içinde,  elinde Türk Bayrağı tutan herkese ihtiyacımız varken İşçi Partisi’ne “dönek” demek mücadeleyi yıpratır, Türk adı için mücadele edenlerin haklılığına gölge düşürür, şüphe uyandırır.

Bir millî mücadele ayrıntıların, kinlerin silinip bayrakların yükseltildiği  zamandır, bu akılda tutulmalıdır.



25 Ocak 2014 Cumartesi

Ana Akım Türk Milliyetçiliğinin Karakteristikleri





Bugün Türk milliyetçiliği denen fikri oluşum, yeknesak bir görünüm arz etmiyor.

Belki böyle bir görünüm arz etmesi de gerekmez ama  onun farlılıkları, maalesef yapıcı şekilde bir arada bulunamıyor . Bu gün milliyetçiliğin, içinde barındırdığı farklılıklar, ortak bir tarihi mirasa vefa dışında ciddi insanî, ahlâkî ve siyasî çelişkiler barındırıyor.

Bu farklılıklar Türkçülük ve Türk-İslâmcılık şeklinde tezahür ediyor.

Bugün  “milliyetçilik” dendiğinde akla gelen, belirleyici olan ve siyasete yön evren düşünce, “Türk-İslâmcılık”…

Türk İslâmcı siyaset tarzının  karakteristikleri dikkate alınmaksızın Türk  milliyetçiliğinin yönelimini   ve zaaflarını anlamak mümkün olmayacaktır.

 Türk İslâmcı, ana akım milliyetçilik felsefî anlamda sanıldığı gibi idealist değildir;   faydacı ve teleolojiktir. Her ne kadar durmaksızın “ülküden” bahsederse etsin belirli bir hedef gözetmek dışında “idea” ile en ufak bir ilgisi yoktur.

Bunun sebebi milliyetçiliğin siyasileşmesiyle birlikte “sonuca yönelik çalışmak” anlayışını benimsemiş olmasıdır. Bu anlamda teleolojik/kastîdir. Teleolojik anlayışıyla  siyasi milliyetçilik/MHP hayatın bütün unsurlarının siyasi liderin ve teşkilâtın kastına ve anlayışına göre yorumlanması  yönetimini benimsemiştir. Bundan dolayı fikri ve ahlâkı eylemin gerisine atmıştır. MHP eksenli Türk İslâmcı anlayış, bir  eylemin ahlâkî tutarlılığından ziyade “amaca yönelik olup olmadığına bakar.

Bu da aynı zamanda doğrudan doğruya faydacı bir anlayıştır. MHP için mühim olan, eylemin, amaca giden en kısa yol  gibi görünüp görünmemesidir.  MHP bu açıdan ciddi anlamda etiksiz ve ham bir faydacılık gütmektedir. MHP asla eylemlerin muhtemel sonuçları, genel ahlâk ilkeleriyle uyuşup uyuşmaması gibi bir yol gözetmemektedir. Tarafların kıyasıya çarpıştığı bir iç savaşta gereken partizanlık ve “eylemlilik” belki her şeyin önünde yer almıştır ama ’80 sonrası için aynı bakış açısının sürdürülmesi hem şartlar açısından imkânsız hem de etik bağlamda tutarsızdı.

B u açıdan bakıldığında hedef sahibi olmak dışında  ana akım Türk milliyetçiliği veya MHP milliyetçiliği, eylemlerinde herhangi bir ahlâkî, felsefî ideaya uygun hareket etmemektedir. Bu davranışı, tipik Marksist  eylem mantığına uymaktadır. Kısacası “Ülkücülük diye  tanınan ana akım milliyetçilik, hedefe yönelik, kastî/teleolojik  ve faydacı bir   diyalektik eylemcilikten başka bir şey değildir.”

Buna mukabil MHP amaçlarla araçların uyumunu düşünmek hususunda son derece tembel ve hatta isteksizdir. MHP/ana akım milliyetçilik, amaca ulaşmak isteyen ama amaca ulaştıracak araçların ahlâkî ve  faydacı tutarlılığını düşünmekten aciz bir siyasî harekettir.

Peki ana akım/siyasî milliyetçilik ideolojik anlamda nerededir?

Alışılmış bakış onu,  ideolojinin sağ tarafında koymaktır. Oysa ana akım MHP milliyetçiliği açıkça kollektivist ve sosyalist eğilimlidir ve hatta doğrudan  doğruya sosyalisttir.

Sosyalizm, üretim araçlarının  mülkiyetinin kollektifleştirilmesi nihaî amacına yönelik her türlü kollektivist eğilimin ve eylemin genel çerçevesidir. Bu açıdan ana akım milliyetçilerin “ sosyo ekonomik” bakışlarının, özel mülkiyet, piyasa, ve teşebbüs hürriyetinden yana olduğunu söylemek zordur.

Ana akım milliyetçilik “devlet güdümünde bir ekonominin”, ekonominin tabiatıyla çelişip çelişmediğini sorgulamaktan uzaktır.  Devletin idare ettiği bir  ekonomide ekonomiyi meydana getiren müşevviklerin sürüp süremeyeceğini, insanların hürriyetlerinin ve refahların temin edilip edilemeyeceğini düşünmek yerine ana akım milliyetçilik “ne pahasına olursa olsun” ekonomik komuta koltuğuna oturmayı hedeflemektedir.

Ayrıca ana akım milliyetçilik ideolojinin temeline bireyi değil, toplumu koymaktadır. Bunu yaparken de dinî  bir takım hurafelerden destek aramaktadır.

Bu açıdan MHP  ve ana akım milliyetçilik ideolojik anlamda yelpazede aslında Stalinizme varan bir solcu anlayışı sahiplenmektedir.

Ana akım milliyetçiliğin hukuk anlayışı da özünde kazuistik ve pozitivisttir.

Yani günlük hayatın her anıyla ilgili bir kanun yapılması, vatandaşların eylemlerinin meşruiyetinin temel haklar  bağlamında  değerlendirilmesi yerine  yasama organının  iradesinin ürünlerine göre değerlendirilmesi gerektiğine dair bir anlayışı savunmaktadır. Bu da “Hukukun, kanun yapıcının ürettiği bir şey olduğu” anlayışının yani hukukî pozitivizmin bir sonucudur.  Oysa bu gün kanun yapıcının hukuka uygun olmayan yasama faaliyetinde bulunabildiğini her gün görüyoruz.

Ana akım milliyetçiliğin  sosyo- politik yaklaşımı da maalesef lâiklikten uzaktır. Ana akım milliyetçiliğin bir “ülkü” olarak ifade ettiği “Türk-İslâm” düşüncesi, nihaî tahlilde “İslâm akaidine ve fıkhına dayalı bir toplumsal düzen kurmak” hedefinden başka bir şey değildir. Bunun da  anlamı  açıkça  şeriatçılıktır.

MHP, bugün adına “İslâm” denen anlayışın, Arap milletinin, kendi ataerkil, otoriter  toplumsal düzen anlayışının yorumundan başka bir şey olduğunu göremeyecek kadar bilgisizdir. Bu yüzden de yapmaya çalıştığı şeyin, aslında “Türk’ü Araplaştırmak” olduğunu dahi anlayamamaktadır.

Görüldüğü gibi ana akım milliyetçiliğin, medenî bir toplumla, hukuk devletiyle, temel haklar kabulüyle ve  milliyetin sahibi olan Türk ile uzaktan yakından ilgisi kalmamıştır.

Bundan dolayı kendini Türk milliyetçisi olarak  kabul edenlerin derhal fikrî çerçevelerinin gözden geçirmeleri aklî ve vicdanî bir borçtur. Bundan sonra tarafımızı seçerek, seçimimizin muhtemel sonuçları hakkında dürüstçe kafa yormalıyız.

Eğer “Bugün ne yapılmalı?” diye soruluyorsa; Türk için ve Türk’e göre düşünen herkesin, kendisini, şeriatçılığın ve kollektivizmin  her türünden derhal ayırması gerekmektedir.

Aklını türbanla, hadisle, risalelerle, tarikatçilikle bozmuş bir MHP’nin Türk egemenliğini, hürriyetini ve refahını savunması imkânsızdır.

Türk milliyetçileri kendilerini, ataerkil, kadın ayrımcısı, şeriatçı sözde milliyetçilerden insanî olarak da ayırmalıdır. Türk milliyetçileri, karılarına kek, börek pişirmek dışında bir mesuliyet yüklemeyen “erkek çobanlı” sürü milliyetçilerinin Arapçı ahlâkî riyakârlığıyla artık daha fazla bir arada bulunamaz, bulunmamalıdır.

Tavırları ve anlayışları  dinci, şeriatçı insanlar gerçek milliyetçilerin, onlara hâlâ tahammül etmesinden dolayı milliyetçiliği sömürebilmektedir. Bugün ne yazık ki  Türk milliyetçiliğinin entelektüel merkezi olması gereken Türk Ocağı da aynı tarikatçi/şeriatçı anlayışın tasallutu altındadır.

Türk milliyetçileri, hayatlarını dine göre düzenlediklerini sanan insanlarla her türlü ilişkiyi, derhal kesmelidir. Bu insanlarla ne herhangi bir siyasî ve içtimaî toplantı yapılmalı ne de ailevi ilişkiler kurulmalıdır. Çünkü onlar zaten başı açık kadınları, kadınlı erkekli toplantıları din ve ahlâk dışı bulan, kendileri dışındaki herkesi “eksik Müslümanlar” olarak addeden mutaassıplardır.

Türk milliyetçiliğinin  meşru ve makbul yolu, akılcılık, lâiklik, medeniyetçilik ve hürriyetçiliktir.  Bu unsurları gözetmeyen bir milliyetçilik ne Türklüğü muhafaza edebilir ne de bir çözüm üretebilir.













22 Aralık 2013 Pazar

Kavgam Geldi: Hangi Uzlaşma?

Türkiye'de adına "muhafazakâr" denen kitlenin Türk adını reddettiğini söyleyebilir miyiz?

Genelleme yapmamıza yetecek kadar örnekle evet!

Eğer ülkenin yarısı Türk Milleti'ni tarihten silmeyi kendine görev biliyorsa bu artık muhafazakârlık denen taassup anlayışının "düşman" ve yabancı olduğunu gösterir.

Dinciler bir "Türk dindarlığı" istemiyor. Hepimizi Araplaştırmak istiyor, bizi tebliğe muhtaç dinsizler ve günahkârlar olarak görüyor.

Ayrıca temelleri Türk milliyetçiliği ile atılmış  Türkiye Cumhuriyeti'ni de anormal ve hatta gayri meşru görüyorlar.

Bu durumda memleketin meselelerine onların referanslarını kullanarak çözüm bulabilir  miyiz?

Dinciliğin akıl yürütmesini ve kaynaklarını benimsersek acaba  vatandaşlarımıza hoş görünebilir miyiz gerçekten?

Maalesef buna "evet" diyemiyoruz. Çünkü her be kadar sonsuz ihtimallerden, quantumdan bahsedip de hüküm vermek sorumluluğundan kaçmak istesek de dünya hayata verilen cevaplarlar dönüyor.

Dinciler bu cevabı kendilerinin kayıtsız şartsız iktidarı olarak vermiş, veriyor. Bu konuda da hiç bir tartışma kabul etmiyorlar.

O halde bu tip bir istilâcı zihniyetle ne tür bir asgari müşterek geliştirilebilir? Şüphesi aklı ve vicdanı olan hiçbir Türk milliyetçisi böyle bir uzlaşma olamayacağını bilir.

Dincilik, ahlâkı, işine geldiği gibi çarpıtmalara beis görmüyor.

Bu tavır yakında Türkiye'yi geri dönülmez bir şeriat rejimine sürükleyecektir., sürüklemekte de...

Türk  milliyetçiliği bu yolda önümüzdeki son engeldir. Şeriat yolunun çılgın sürücüsü ile uzlaşmaya çalışmak onu yavaşlatmaz, sadece haklılık duygusunun güçlenmesine yol açar.

Bu yüzden Türk milliyetçileri artık hayır demeyi öğrenmelidir.


20 Aralık 2013 Cuma

Dinî Hassasiyetçilik Ve Şeriatçı İşbirlikçiliği

Dinciliğin  aramıza sızması, genellikle “dinî hassasiyet” kisvesiyle  gerçekleşiyor.

Dinciliğin hedefi, toplumu, “dine göre düşünen, dine göre davranan” yeknesak bir kitle haline getirmek. Bu amaç için çalışmaya da “hizmet” diyorlar. Onlara göre İslâm’ın hikmeti, herkesi günahsız “müminler haline getirmek.

Dinciler  “amel imandan bir cüz değildir.” İlkesinden habersiz değiller elbette ama bunu gizlemek işlerine geliyor.

Dikkat edilirse dinciler sürekli, insanları günahlarından arındırmak ve “imanlarını” kurtarmakla meşgullerdir. Said-i Kürdi ve Fethullah GÜLEN’in yazılarına baktığınızda, günahları yüzünden cehennemin kıyısında dolaşan ve ancak  İslâmla ( şeriat)  bundan kurtulması mümkün olan  bir tür “metodolojik   Müslüman bireyinden” bahsederler. Onlara göre her dakika şeriatla meşgul olunmazsa din elden çıkıverecek bir değerdir.

Dini o kadar “önemserler” ki din adına insanlara yapılanları algılayamazlar bile.  Onlara göre insan din içindir, din insan için değildir. Kur’an’ın bir yerinde “İnsanın Allah’ı zikretmek için yaratıldığını” görmüşlerdir  ama onun aynı zamanda irade sahibi ve sorumlu  tek canlı olduğunu görmezden gelirler.  Meleklerin de Allah’ı zikrettiğini ama bunun ve görevlerinin dışında  bir “boş zaman geçirme” iradelerinin olmadığını görmezden gelirler. Bu, dinde, “işine gelen yeri görmek,  gelmeyen yeri gizlemek” demektir ki herhalde en hafif dinî  tabirle “ münafıklıktır”.

Peki ama  dini hayatın her anında uygulamak mümkün müdür?

Öncelikle “din” denen değerin nasıl anlaşılması gerektiği sorunuyla karşılaşırız. Eğer Kur’an’ı birebir uygulamak ise bunun yeterli olmadığı mezhep denen uygulamaların icadıyla ortaya çıkmıştır. Bu demektir ki dini günlük hayatın her anında uygulamaya çalıştığımızda karşımıza sayısız ayrıntı ve sorun çıkmaktadır. Bu sorunların her birini  dine uygun çözmek  hiçbir insani zekânın başaramayacağı bir iştir. Bunun yapılabilmesi için birilerinin yirmidört saat boyunca  fetva üretmesi lâzımdır.

Kaldı ki artık sorunlar o  kadar çeşitlidir ki  geçmişin her işten anlayan “ulema”  sınıfı artık mevcut değildir. Dolayısıyla “ Diş dolgusuyla gusül olur mu?” gibi günlük sorunlara karşı cevap geliştirmek işi ruhbanların akıllarının ötesinde artık çeşitli  uzmanların bilgisine bağlı hale gelmiştir. Artık sözde dine dayanan fetvalar ancak seküler uzmanlıkların   yarar/zarar görüşlerine, bilgilerine bağlanmıştır.

Bu durum, aslında bize “din” diye dayatılan ayrıntıların, akılları ve bilgileri sınırlı bir takım insanların yorumlarından ibaret olduğunu göstermektedir.

Hal böyleyken   sıradan Müslümanlara “ dini hassasiyet” aşılamak, aslında  bu insanların, geçerliliği tartışmalı sözde din yorumlarına itaat edilmesini istemekten  başka bir şey  değildir.

Bu iş o  noktaya gelmiştir ki geleneksel seslenişlerimizin, dileklerimizin kalıpların yerine bile Arapça bir takım kalıplar yerleştirilmeye başlanmıştır. “Çok yaşa!” yerine “Yerhamükallah!” gibi  ne anlama geldiği belli olmayan , Arapça oldukları için Müslümanca sayılan kalıplar, seslenişler “ dini hassasiyet” adına kafamıza  dolduruluyor. Çocuğa nazar değmemesi için “maşallah!” demek bile bu hassas arkadaşlar için yetmiyor, “maşallah suphanallah!” gibi  daha önce duymadığımız, nereden geldiğini de bilmediğimiz “düzeltilmiş” İslâm kalıplarıyla karşılaşıyoruz.

Dincilik  bizim sıradan Müslümanlığımızı beğenmiyor, bunu yeterli bulmuyor. Hatta açıkça söylersek bizi bir tür “yani cahiliye dönemi insanı” sayıyor. Onlara göre biz, “imanları sahih olmayan” insanlarız. Bunun için her vesileyle “hassas” bir şekilde  hayat tarzımızı , ruhbanlarının egemenliğine sokmaya, imanımızı tashih etmeye/düzeltmeye çalışıyorlar.

İşin kötüsü bu anlayış Türk milliyetçilerinin içine de sızıyor ve  “ dini hassasiyetler taşıyan”,  makbul bir milliyetçilik geliştirmek iddiasıyla içimize şeriatçılık düşüncesini sızdırıyor.

Türk milliyetçilerinin bir kısmı menfaat ve ikbal beklentisiyle diğer bir kısmı ise bu fitnenin içlerine saldığı “imanı kaybetmek” vesvesesiyle,  endişesiyle   bu “hassasiyet”  aşırılığını destekliyor.

Türk milliyetçileri içindeki bu dinci destekçilerinin sebepleri ne olursa olsun, nihayetinde,  milliyetçi camia içinde  önce “din varken Türk’ü öncelemenin” o kadar gerekli olmadığı, daha sonra  bunun “millete” yabancı olduğu, en sonunda da “ kötülenmiş” olduğu kanaati yavaş yavaş büyüyor, gelişiyor, yerleşiyor.

İçimizdeki bilinçsiz şeriat işbirlikçisi milliyetçilerin görece fazla olması hiç de sevinilecek bir durum değil. Çünkü onların bilinçsizliği,  dini değerlerin insafsız sömürüsüyle bir kesin inanca dönüşüyor. Böyle olunca da akılla ve mantıkla ikna edilebilmeleri de mümkün olmuyor.

Menfaatçilerin durumu, dinciliğin maddî gücüne bağlı olduğundan, iktidarın güçte düşmesi halinde başlarını   ilk açıp ilk traş olacakların, onlar olduklarını,  kuvvetle varsayabiliriz.

Türk milliyetçilerinin lâikliği savunması, bu açıdan hayatî önem arz ediyor. Türk milliyetçileri, kendi içlerindeki dinci yönelimleri kesin şekilde dışlayıp artık Arapça kaynaklardan milliyetçiliği meşrulaştırmaya çalışmaktan vazgeçmeli. Kur’an indiğinde bile belki de binyıldan fazladır millet bilincini taşıyan bir  büyük toplum olduğumuzu unutmamalıyız.

MHP'nin veya milliyetçiliğin tarikat olduğunu bilmiyorduk.
Türk milliyetçiliğinin “dinî hassasiyetlere sahip” olmasını istemek onun  “yeterince Müslüman olmadığını” söylemek demektir.  Takva ancak Allah ile kul arasında bir dindarlık derecesidir. Takva kullar arasında  gözetilecek bir üstünlük derecesi değildir. Türk milliyetçilerine dini hassasiyet telkin edenler, dinciliğin, takvayı insanlar arasında bir gösteriş haline getiren fitnesine hizmet ettiklerini maalesef göremiyorlar.

Maalesef  ana akım Türk siyasal milliyetçiliği, “Türk islâm Ülküsü” boş inancıyla  halka yaranabileceğini sanıyor. Bu söylemle, halkın arasında yayılmış  hurafelere teslim olup riyaya bulaştırılmış dinci takva aşırılığına el ulaklığı ediyor.

Türk milliyetçiliği en kısa zamanda “dini hassasiyet”  fitnesinden kurtulmalı, halka, onun hurafelerini benimseyerek yaklaşılamayacağını görmelidir. Türk milliyetçilerinin öncelikli görevi halkı hurafelerine teslim olmadan, onu aklın, mantığın, felsefenin yoluna özendirmektir. Düşünmekten ve keşfetmekten zevk almayı bilmeyen hiçbir toplum dinci aşırılığın şiddet çukuruna yuvarlanmaktan kurtulamamıştır. İşte milleti sevmenin anlamı, milleti, bu çukura düşmemesi için uyarmaktır.