ruhban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruhban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2017 Cumartesi

Bir Siyasi Sistem Olarak Din


Doğru Bir Şeriat Devleti Mümkün Müdür?

Dinci bir  partinin iktidara gelmesinden sonra Türkiye’de “Doğru din- yanlış din” tartışması başladı.

“Aslında İslâm bu değil! İslâm barış dinidir. Dinciler dinin ruhuna aykırı hareket ediyor!” tarzı  iyi niyetli itirazlar gün geçmiyor ki işitilmesin.

Bütün bu tartışmalarda gözden kaçırılan nokta dinin özü ya da doğası.

Dinin biri yapısal diğeri işlevsel olmak üzere ki temeli var.

Yapısal temeli de şu dört unsura dayanıyor:
1 – Kitap
2- Peygamber
3-  Şeriat
4- Kilise( İbadethane)/Ruhban

İşlevsel temeli ise kesin bir inanç. Kesin bir inancı kullanmaksızın hiçbir din ayakta kalamaz.

Herhangi bir inanç herhangi bir grup insan arasında paylaşılabilir. Bu inanç o insanlara ortak bir değer ve mensubiyet şuuru sağlayabilir ama onları bağlayıcı bir hareket tarzı sunamaz. Meselâ Budistler canlılara zarar vermemek konusunda ortak bir değeri paylaşırlar ama ne giyip ne giymemeleri gerektiği konusunda buyurgan bir kod paylaşmazlar.

Oysa dinler, insanların hareket tarzlarıyla ilgili olarak kaynağı ve  hikmeti tartışmasız birer emirler dizgesi olarak aramızda yaşatılırlar.

Dinler sadece yapılmaması gerekenlerin sınırlarınız çizmekle kalmaz, pozitif ve buyurgan  olarak yapılması gerekenleri de ayrıntılı şekilde emrederler. Bu açıdan dinler özlerinde kendi başlarına  buyurgan ve egemen kurumlardır. Bu yüzdendir ki siyasal olmayan bir din diye bir şey yoktur. İnsanlara gerek edilgen gerekse etken temelde  eylemler va’z eden dahası dayatan bir sistemin siyasi olmadığını söylemek saçmadır.
Dinin  yapısal  temellerinden kitap ve peygamber   eylemlerin genel ilkeleri hakkında emirler verirken şeriat ve kilise/ruhban  bölümleri ise emirlerin güncel ayrıntılarıyla ilgilenerek “her zaman ve her mümin için” gereken güncel  emirler dizgesini oluşturmağa çalışır.

Şunu da belirtmek gerekir ki dinin peygamber ve kitap bölümlerinin  tarihi, mantıksal, etik incelemeleri ve tahlilleri bunların dinin bize bahsettikleri gibi olmayabilecekleri yönünde ciddi şüpheler yaratmaktadır.

Çünkü “Hak din” denen dört dinin peygamberlerinin nedense  hep İbrani soyundan olması ki Hz. Muhammet  de Hz. İbrahim'le bağlandığından  en nihayetinde İbrani kültürel soyunun devamcısıdır, kutsal kitapların nedense hep İbrani krallarının iktidar mücadeleleriyle ilgili olması, Arap yaşantısının sorunlarının evrensel bir din için neden ölçü olması gerektiği gibi konular kitap ve peygamber unsurlarının “ilâhî”liğine gölge düşürüyor.

Dinin  şeriat ve kilise/ruhban bölümleri ise kitap ve peygamberin sahip olduğu  ilahilik sıfatına sahip olamadıkları halde onlar kadar dokunulmaz olmuş insan yapısı kurumlar. Bu kurumlardan şeriat iâhî olduğu düşünülen  “aksiyomatik söylemlerden”  aynı ölçüde dokunulmaz insani yorumlar üretmek işinden ibaret. Şeriatın bir mantığı var mı? Aslında şeriat, “Ben Allah olsam, uzmanın fikirleri hakkında şöyle şöyle derdim!” demekten ibaret.  Bununla ne demek istiyoruz? Ulema diye danıştığınız insanlar size herhangi bir konuda cevap verirken kuvvetle muhtemeldir ki din dışı uzmanların fayda/zarar ölçümlerine göre cevap vereceklerdir. “ Diş dolgusu, diş hekimince gerekli görülürse zarurettir!” demekle “Faydalıysa yap!” demek arasında fark yoktur. Oysa insanlara “Allah katından bir  onay” sunduğunuzda onların eylemleriyle ilgili ahlaki endişelerini büyük ölçüde  gidermiş olursunuz ki dinin ahlâkı ve idraki  uyuşturması işte insanlara verdiği “ ilâhi makam onayı” güvencesinden kaynaklanır.

Peki ama bunlar kendi başlarına işe yaramazlar. Onların işlevsel kılacak olan şey nedir? Onları işlevsel kılacak enerj kaynağı insanları kesin inançlarıdır. Peki ama insanlar neden kesin bir şekilde inanmak ihtiyacı duyarlar? Bir şey  kesinlikle inanmak onun hakkında sürekli akıl kullanımından vazgeçmek demektir. İnsanlar  bazı şeyler hakkında akıllarını kullanmaktan iki sebepten vazgeçerler.

Bu sebeplerden biri  tembellik, diğeri  kalıcı kötülükleridir.

Bir şey hakkında düşünmemek insanları rahatlatır.  Varlığı ve özü hakkında düşünmediğimiz şeylerin ya yok olduklarını ya da bize zarar vermeyeceklerini düşünmek eğilimindeyizdir.

İkinci sebep dinlerin tahripkârlığının ana sebebidir: Kalıcı kötülüğümüz. Buna yapısal kötülük de diyebiliriz.

İnsan olarak içimizde biraz kötülük de taşırız. Ve fakat kötülüğün sürekli ve yaygın bir hale gelmesinin soyumuzun sonunu getireceğini sezdiğimiz için kötülük yapmamak konusunda yaygın bir uzlaşma sergileriz. Bunu yaparken de eylemlerimizi sürekli vicdanımızın terazisinde tartarız. Bu tartma işi kişinin kendi aklının sorumluluğundadır.

Kişi, aklının sorumluluğunu ulemaya( şeriat) ve kiliseye( ruhbana) devrettiğinde vicdani ve akılcı sorumluluğundan, dolayısıyla yükünden de kurtulduğunu sanır.

İşe böylesi bir kurumun toplum hayatına resmi ve kanuni yollardan etki etmesine izin verdiğimizde devlet eliyle bir canavarlar ordusu yaratmış oluruz.

Bu bize şunu göstermektedir ki “doğru din” diye bir şey yoktur. Çünkü biz her ne kadar bir ahlâk kaynağı olarak görsek de din kurumunun ahlâk üretici bir motivasyonu ve amacı yoktur.

Din, insanların, Tanrı inancını bağlamından çıkararak ve istismar ederek oluşturdukları tamamen dünyevi bir siyasal sistemdir. Dolayısıyla ne ahlâkta ne de siyasette bir makbullük ölçüsü olabilir. Doğru bir şeriat devleti diye bir şey yoktur; çünkü “zararsız din” diye bir şey yoktur.






14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi İdeolojinin Müminisin Gülüsün? *


- Oyunuzu isterdim
- Bana verecek neyiniz var?
- Onun cebindekini almak gücü ve onu size vermek
" Verdim, gitti".
Blogun sadık okurlarından Orhun Bey, ideolojinin “dinleşmesine” dair kısa bir  yorum bırakmıştı. Bu yorum ne zamandır kafamda dönüp  duran fakat tembellik sisleri arasında bir görünüp bir kaybolan bir sorunu aydınlığa çıkardı.

Marx “Din kitlelerin afyonudur!” buyurmuş. Aslında doğru da söylemiş. Çünkü din, ancak insan aklının susturulmasıyla  egemenlik kurabilecek siyasal bir kurum.

Din neden siyasal  bir kurumdur? Çünkü din öncelikle hayatın tamamına egemen olmak iddiasındaki bir kurumdur. Bu iddiasını, siyasal alanda, bir egemenlik mevkii olarak halifelik ( papalık, ekümeniklik vs) ile hukuksal plânda da şeriat uygulamasıyla ortaya koyar.

Böyle olmak zorunda mıdır? Böyle olmayan din var mıdır? Maalesef yoktur. Çünkü  bu iddiaları gütmeyen herhangi bir düşünceye “din” denemez. Öncelikle bir düşünce, toplumla ilgili yaygınlık ve yaptırım unsurlarını elde ettiğinde “kurumlaşır”. Toplumsal davranışlara etki etmeyen hiçbir anlayışın “kurumlaşmasından” bahsedilemez.

Peki ama ideolojinin kurumlaşma veya dinleşmeyle ilgisi nedir?

Öncelikle ideoloji, toplumsal düzenle ilgili kavrayıcı ve bütüncül bir önermedir. Aynen din gibi  ideoloji de günlük hayatın bütün noktalarına egemen olmak ister. İdeolojiler, bireylerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerine dair genelleyici bir bakış açısı içerirler. Dünyadaki mevcut  iki gerçek ideolojiden liberalizmin genellemesi keşifçi ve negatif/ caydırıcıyken sosyalizmin  genelleyiciliği “allâme”/bilgiç ve pozitif/buyurgandır. Ama bu ayrı bir konudur.

Burada söz konusu ideolojilerden Marksizm’in  dinleşmesi üzerine kafa yoracağız.

Din “emredici” bir kurumdur. Çünkü  kitabı ve peygamberi, “Tanrı’nın emirlerini” dünyaya yaymak üzere gönderilmiştir. Dinin yaptırımları, sadece yasaklarla ilgili negatif sınırlayıcılar değildir. Din aynı zamanda, bütün mensuplarında görmek istediği davranışları da  ayrıntılı şekilde va’z eder. Böylece din, “birbirine benzeyen inananlar cemaati” yaratmayı hedefler. “Kim ki birine benzemek ister ondandır.” Mealindeki hadisler bunun en belirgin kanıtıdır. Elbette   gerçek dinin kitapta yazılı olduğunu söyleyen daha akılcı dindarlar çıkacaktır ama bu gene de birer küçük din haline gelmiş mezheplerin aynılaştırıcı emrediciliklerini nereye koyacağımız sorusuna cevap veremezler.

Peki ideolojinin, özellikle sosyalizmin bununla ilgisi nedir? Marx’ın yanılmıyorsam “ Bütün dinler zamanla dünyevîleşir!” mealinde bir tespiti vardı.

Üstat  ne yazık ki  “ Bütün ideolojilerin de zamanla dinleşebileceğini” görememiş.  Burada bahsedilen ideoloji, özellikle sosyalizmdir. Çünkü  allâmelikle yani gerçeğin  bilgisine önceden ve  bütünüyle sahip olmak iddiasıyla ve bütüncül bir emredicilikle var olan tek ideoloji, sosyalizmdir. işin içinden felsefi bir takım ayrıntıları  ayıklayacak olursak  sosyalizmin temel tavrının, dinlerin tavrıyla aynı olduğunu görürüz.

Sıkça dillendirilen “teorik-pratik çelişmesi” sosyalizmde yapısal bir sorundur. Çünkü sosyalizm sadece devlet zoruyla yürütülen bir kollektifleştirme işi değildir. Sosyalizm, kendi insan tipini yaratmak iddiasındaki bir ideolojidir. Dünyada böyle işlemeyen bir sosyalizm falan yoktur. İsveç örneği fevkalâde yanlıştır çünkü İsveç özel mülkiyeti reddetmek şöyle dursun milli  refahını fikir mülkiyetine ve ticaret serbestisine borçlu olan bir ülkedir. Orada yapılan sadece devlet eliyle gelirin dağılımına müdahale etmektir. Bu bile yeterince kötü olmakla beraber  İsveç’te toplumsal düzene egemen olan ideoloji liberalizmdir.

Peki ama bu örnek yeterli midir?  O halde sosyalizmin neden bir din olduğuna bakmalıyız. 

Doğru kararlar vermeye inanmam.
Kararlar verir ve onları haklılaştırırm.(İyi mi?)
Bir dinin, “din” sayılabilmesi için kitabının, peygamberinin, şeriatının ve ruhbanının( ibadethanesinin) olması gerektiğini hatırlamalıyız.

Öncelikle sosyalizmin bir kutsal kitabı vardır: “Kapital”. Bütün sosyalistler,  gerçekliği ve doğruluğu tartışılmayacak bu kitaptan yararlanmak gerektiğine akıllarını hiçbir şekilde işletmeksizin inanırlar. Hiçbir sosyalistin Kapital’i eleştirmesi mümkün değildir. Çünkü o gerçeğin tam ve eksiksiz bilgisine  sahip yegâne kitaptır.

Sosyalizmin peygamberi Marxtır. Marx kutsal kitabın yanı sıra düzeltici bazı eklerle felsefesini “tamamlamıştır”.

Bunun yanı sıra kolektivist felsefenin diğer  düşünürlerinin fikirleri de icma gibi değerlendirilebilir. Bu filozofların fikirlerinin geçerliliği tartışılabilir olmakla beraber kutsal kitabı anlayabilmek için onların varlıkları elzemdir. Kıyamet birer  mezhep  kurucusu gibi davranan  bu düşünürlerin felsefelerinde kopar.  Dünyanın nasıl sosyalistleştirileceğine dair en berbat  katliam tasavvurları genellikle sosyalist fraksiyonların  yegâne problemidir.

O halde sosyalizmin şeriatı nereden gelir? Sosyalizmin şeriatı, öncelikle Kapital’den ve daha sonra da Marx’ın tamamlayıcı düşünceleri ve diğer sosyalist düşünürlerin önermelerinden gelir. Böylece sosyalist itikada göre kurulmuş bir devlette işler sosyalizmin kaynaklarına göre  uygun otoritelerin yorumları ile yürütülür.

Peki ama sosyalizmin bir ruhban sınıfı ve ibadethanesi var mıdır? Elbette vardır. Sosyalizmin ruhbanları, devletin en yetkili makamlarını bile denetleyen parti denetçileridir. Öyle ki sosyalist bir devlette hangi makamda oturursanız oturun bilirsiniz ki herhangi bir parti denetçisi işlerinizin veya fikirlerinizin Marksist şeriata uymadığına dair bir rapor hazırlarsa  haliniz haraptır. Nazilere düşman sosyalistler bilmelidir ki Naziler de sosyalistti ve onların da işleri Gestapo tarafından denetleniyordu.

Bunun yan ısıra meselâ “toplumcu gerçekçilik” gibi doğrudan doğruya partiye tapınıcı akımlar ile sosyalizm, bir Homo socialistus yaratmayı hedeflediğini de gösteriyordu. Öyle ki partinin, sosyalist şeriat ile va’z ettiği ahlâkın toplumun normatif ahlâkından çok daha üstün olduğu, aile üyelerinin birbirlerini jurnallemelerinde ortaya çıkıyordu.

Ama bütün bunların ötesinde, sosyalizm, aslında içermediği fakat inananları tarafından kendisine yakıştırılan bir etik romantizmle aklanmaya çalışılıyor.

Sosyalizm  ideolojinin dinleşmesine  en çarpıcı kanıt olarak önümüzde duruyor. Belki insanların akıldan çok dine ihtiyaç  duymaları, buna sebep oluyordur. Kim bilir?

İnsanların dünyayı akılla anlamak yerine onu inançla  kesip biçme tutkuları her zaman kendine bir dayanak buluyor galiba.

* "Hangi bağın bağbanısın gülüsen?" türküsünden mülhem.


















16 Ağustos 2015 Pazar

Din, Dindarlık Ve Şirk Üzerine

Dindarlık, şeriatçı şiddetin, dünyayı daha önce hayal bile edilmemiş bir bicimde tehdit ettiği şu günlerde , üzerinde kesinlikle ciddiyetle düşünülmesi gereken bir olgu.

Belki daha önce bir kere daha dinin doğasına bakmak yararlı olacaktır.
Din,insanın Tanrı'ya yönelen inancından beslenen ve doğrudan bu inancı ipotek altına alan bir kurumdur.

Din,içinde Tanrı yerine konuşan insanların otoritesini taşıyan bir kurumdur. 

Dinin içindeki insan otoritesi, ruhbanlıkla ortaya çıkar. Genellikle İslamiyet'te ruhban sınıfının olmadığı söylense de insanların hayatlarına fetvalarıyla yön veren , böyle geçinen ve bu yüzden de "sıradan" Müslümanlardan farklı ve üstün sayılan bir sınıfın var olduğu kesindir ki bu da açıkça ruhbanlıktır. 

" Allah indinde, üstünlük takvadadır" ayeti ruhbanların din kurumunun profesyonelleri olmalarından kaynaklandığı düşünülen " doğal" üstünlüklerinin kaynağı olarak görülür. Dolayısıyla din profesyonelleri  düşük dereceli peygamberler gibi addedilirler.

Burada asıl önemli nokta, din kurumunun, onu bir kurum yapan ruhban  unsuru yüzünden, aynı inancı paylaşan insanlar arasında bir "üstünlük" kıyaslamasına yol açmasıdır.

Üstünlüğün "Allah indinde" olmasının üstünlük kıyaslamasının kullara kapalı (ve hatta Allah'ın ortaksız kudretinden dolayı yasak olduğu) düşünülmemiştir. 

Mukayesenin "Allah indinde" yapılıyor olması insanın bu konuda bilgisiz olması gerektiği anlamına gelir.

Allah mukayese makamı olarak kendisini gösterdiğinde, tevhidin gereği olarak bu üstünlük mukayesesinde kimsenin ona ortak olamayacağı açıkça anlaşılabilir.

Oysa din içinde oluşan ruhban sınıfının kendisiyle beraber getirdiği "üstünlük" de bu ayetle açıkça çelişmektedir.
İş ne yazık ki sadece ruhbanların üstünlüğünden ibaret olarak kalmamaktadır.

" Üstünlüğün" ruhbanlarla ilişkilendirilmesi onu, Tanrı'nın takdirinden alıp insani değer yargılarının sahasına indirmiştir.

Böylece "takva", din profesyonellerinin, mükemmel olduğu düşünülen dini mevzuat  birikimlerinin bir sonucu sayılmıştır. Böylece insanlar bir Müslüman'ın takvasının "gözlenebilir"bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştır.

Böylece takvanın kendisine yöneltildiği tek ve gerçek mukayese makamı unutulmuştur.
Takvanın insanlarca gözlenebilir bir şey sanılmasından sonra "dindarlık" ortaya çıkmıştır.

"Dindarlık" bütün bir hayatın, içinde ruhban egemenliğinin hüküm sürdüğü dolayısıyla "üstün Müslümanlara" uyulması mecburiyetini taşıyan, din kurumuna göre tam ve eksiksiz düzenlenmesi demektir.
Üstünlük bir kez ruhban ile ortaya çıktığında, aynı zamanda diğer Müslümanlar arasında ruhbana takva açısından yaklaşabilmek rekabetini başlatır.

Peki ama bunun , inancın özüyle ne ilgisi vardır?

Bunun, Tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmakla hiç bir ilgisi yoktur.
Dindarlık, diğer  insanlara göre Allah'tan daha fazla korktuğunu, insanlara göstermeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla dünyaya Müslüman olduğunu belli etmek, aslında bir kimlik ibrazından daha fazla bir şeydir.

Dünyaya Müslüman olduğunu göstermek aslında, diğer Müslümanlara " gerçek Müslüman'ın " ve dolayısıyla Allah indinde kimin üstün olduğunu göstermek çabasıdır.
İnsanlar arasında, yalnızca Allah'a özgülenmiş bir değerlendirmeyi yapmaya kalkmak ve böyle bir değerlendirmeye sebep olmaksa herhalde ancak "Şirk " olarak tanımlanabilir.
Buradan şunu çıkarabiliriz:

Dindarlık, bir inanç konusu veya gereği değildir. Dindarlık, Tanrı yerine konuşan "üstün" insanları birer otorite makamı saymak ve onların emirlerine uymakta yarışmaktan ibarettir.
Dinlerin eninde sonunda şiddete ve ayrımcılığa yol açmaları da bundandır.

Dinin toplum hayatına müdahalesi engellenmezse o yalnızca yüce bir inancı sömürmekle kalmaz; "daha dindarın" mutlak iktidarına varıncaya kadar pek çok Müslüman'ın yok edilmesine de sebep olabilir.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Din, İnancın Neresinde?


Eğer dininiz inançsızları öldürmenizi,
kadınları dövmenizi,
tecavüz  kurbanlarını cezalandırmanızı,
kızlarınızı 12 yaşında evlilik için satmanızı teşvik ediyorsa...
Yukarıdaki Tanrı'ya değil aşağıdaki birine
dua ediyorsunuz demektir.
Efendim “Aslında  başka…” mantığı bizim dine karşı  yaşadığımız akıl tutulmasının en büyük sebebi.

Herkes “dinin aslından” bahsediyor ve bir içerik tartışması başlıyor. Bu tartışmada Arapça’yı en iyi bilenlerle  titri en büyük olanlar, Kur’an’ın  kıyısından köşesinden ayet, hadis yığınlarının en altından hadis vs  keşfederek “Hangimiz daha bilgili?” yarışına giriyor.

Ve öze dair bütün bu tartışmalar hiç kimsenin kafasında en ufak bir yankı bulmuyor, hiçbir şeyi de değiştirmiyor. Acaba neden?

Doğru ve haklı bir “özün” anlaşılmaması mümkün müdür? Oscar Wilde “Anlaşılan her şey doğrudur.” derken yanılıyor muydu?

Öz, mantık alanında “aksiyomla” temsil edilir. Aksiyom doğruluğu tartışılmayan ve kendisinden geçerli doğruların çıkarsandığı  cümlelere denir. Aksiyoma “önerme” denebilir mi? Denemez çünkü aksiyomlar “Doğruluğu veya yanlışlığı  sınanabilen” cümleler değildir. Onlar, düşüncenin mutlak ve sabit başlangıç noktalarıdır.

Söz gelimi, estetiğin “aksiyomlarından”  biri belki de en temeli “altın orandır”.

İnanç alanında aksiyomatik ifadeler, “vahiylerdir”. Mesele şudur ki inanç alanı, bizatihi akıl ve mantık sınanmasından muaf tutulmak imtiyazına sahip tek alandır.

İşte dinlerin günlük hayattaki rolleri veya yarattıkları sonuçları tartışma imkânı bu noktada elimizden alınmaktadır.

İnsan kendi içinde,  mutlak üstün ve aşkın bir yaratıcı güce inanma potansiyelini her zaman taşır. İlkel devirlerde bu potansiyel daha ilkel bir biçimde tabiat güçleri, olağanüstü insanlar gibi sembollere yönelmişken medeniyetin ilerleyen safhalarında inancın tek bir Tanrı ile ifade edilmesi, artık mantık ve felsefe tartışmalarının  içinde bile kabul görmüştür.

Bir Tanrı’nın varlığı insanoğlu’na ruhen yalnız huzur verebilir. Bu, bütün evreni, olağan üstü bilgeliğiyle yaratıp “iyilik-kötülük” diye ifade ettiğimiz çelişkiler içinde dahi bir hikmet ve mesaj olmasını ve böylece bununla evrenin  düzenini bununla da kendi bilgeliğini idrak etmemizi sağlayan bir güce inanmak demektir. Böylece insanoğlu her şeyin vardığı bir mutlak bilgelik ve iyilik makamı ki o makam bir iyilikten ibaret olmasaydı “varoluş” meydana gelmezdi,  bilgisiyle “nihai gerçeğin” varlığını ve böylece kendi gerçekliğini anlayabilecekti.

Yaratıcı gücün mutlak iyiliği varoluşumuzu sağlamışsa o halde varoluşa uygun her hareket de “iyi” olmalıdır. İşte ahlâkın en temel dayanağı bu “aksiyomatik”  iyilik ideasıdır.

Tek Tanrı inancı buraya kadarki bütün özellikleriyle gerçekten insanın varoluş kaygılarına cevap veren, ona mutluluğun, var oluşun kendisi olduğunu anlatan, ona ahlâklı olmanın mutlu olmanın  yolu  olduğunu  gösteren bir  rehberdir. En nihayetinde “inanç” dahi, ancak “anlaşılabilir” olduğu ölçüde “inanılır” olmuştur. Çünkü inanç ifade edilebilir olmadıkça  herhangi bir inanma eyleminin konusu olamayacaktır.

O halde “din” neden bize bu mutluluğu verememektedir? Bugün artık modern toplumlarda din bir mutluluk kaynağı olarak görülmüyor. Geri kalmış toplumlarda veya topluluklarda ise zaten dinin kişisel mutlulukla herhangi bir ilişkisi olduğuna inanılmamakta, o yalnızca siyasi bir manifesto veya “kanunî bir nas” gibi görülmektedir.

İfade edilmeyen soru şudur: “Bahsettiğimiz “inanç” ile dinin aynı şeyler olmamaları ihtimali var mıdır?”

Ve vermekten korktuğumuz cevap da  şudur: “ Din denen şeyin, bahsedilen inançla bir ilgisi yoktur!”

Bir Tanrısal varlığa inanmak için  cemaatleşmeye gerek yoktur. Oysa  dinler cemaatleşme olmazsa yaşayamazlar. Aksine bir şekilde  tebliğ edilmiş olan ve yapısı gereği bireysel olan  İslâm inancı bile Hz. Peygamber’in ölümünden sonra  cemaatli bir tür yeni Musevi ritüeli haline getirilmiştir.

Tanrı’nın varlığına ve birliğine inanmak, kişinin kendi aklına ve vicdanına bağlı bir tercihtir. Hiç kimse Tanrı’ya, birilerine benzemek veya yaranmak için inanmaz. Oysa bir dine “mensup olmak”, din denen  şekiller  ve cemaat  kurallarına biat etmek demektir.

Aynı  Tanrı’ıya inananların tesadüfî birliği ile  aynı kurallara ve şekillere uymak için bir araya gelen insanların birliği aynı  kelimeyle adlandırılamaz.
Tevhid inancının asgari müşterekleri bellidir. Özde, “Müslüman”, tevhit inancının asgari müştereklerini paylaşan insanların ortak adıdır. Oysa Müslümanlık,  aslında  ancak birer belirti olan “edille/delillerin” , “şart” olarak va’z edilmesiyle bir kabile ritüeli haline getirilmiştir.

Tevhit inancı,  “şart” haline getirilen deliller,  ayet kudretinde itaat edilen sayısız hadisler, sayısız  ruhban ve bunların yorumları ile  tıpkı Musevilik ve Hıristiyanlık gibi bir “din” haline getirilmiştir.

Herhangi bir öğretinin  “din” sayılabilmesi için, kitabının, peygamberinin, ibadethanesinin ve şeriatının olması gerektiğini biliyoruz. İslâm bir tevhit inancı olarak geldiğinde peygamberi ve kitabı dışında, hiçbir zorlayıcı kurumsallığa sahip olmadığını biliyoruz.

Ne zaman ki peygamber adına konuşarak hükmeden liderler, onun ilminin varisi olduklaırnı iddia eden peygamber yarısı ulema ortaya çıkmıştır o zaman tevhit inancı bir “din” haline gelmiştir. Böylece adına “İslâm” denen tevhit inancı Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi bir “din” olmuştur.

Bu açıdan Müslümanlar’ın, Museviliğe ve Hıristiyanlığa izafe ettikleri “tahrifat” Müslümanlığın da başına gelmiştir.

Musevilik ve Hıristiyanlık kutsal kitapları bozulduğundan mı tahrif edilmiştir bilemeyiz ama basit birer  ahlâkî rehber olan bu tek Tanrılı inanış biçimlerinin ibadethane  ve şeriatla sınırlandırılarak kabileci bir mantığa hapsedilmesi yani “dinleştirilmesi”  en büyük tahrifat olmuştur.

Bu açıdan İslâmiyet’te  Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün “İsrailiyat” diye nitelediği bakış açısı ve süreç aslında  tevhit inancının Hıristiyanlık ve Musevilik gibi “dinleştirilmesinden” başka bir şey değildir.

Din kurumunun varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu,  ibadethane, ruhban, şeriat vs gibi şartlar, bireyin mutluluğuyla, güven duygusuyla, nihai gerçeğe olan inancından gelen umuduyla taban tabana zıttır.

Bu yüzdendir ki din adına işlenen suçlar “dine rağmen” işlenmemiştir aksine dinin tabiatından kaynaklanan eylemlerdir. İsrail’i “devlet terörüyle” suçlayanlar, İsrail’in tam da onların kafalarındaki gibi bir din devleti olup olmadığını düşünmelidirler. Keza dünyadaki bütün Müslüman ülkelere şiddet içeren bir devrimi ihraç eden İran’ın “ilâhi adalet” adına kurulmuş ir din devleti olup olmadığına bakılmalıdır. Veya ABD’nin  en şedit dönemlerinden birinde, başında “dindar” bir başkanın olduğu gözden geçirilmelidir.
Dinin, inanç içinde bir yeri yok gibi görünüyor. Din, inancın getirdiği  akıl yürütmenin, duygusal güven ve huzurun, gelecekten umudun yerine Allah vekili otoritelere, kayıtsız şartsız itaati  getiren,  yapay bir kurumdur.

Bireyin aklı ve vicdanından neşet ettiği söylenen bir kurumun, insanlığa karşı bir tehdide dönüşmesi ancak böyle açıklanabilir.