Türk milliyetçiliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk milliyetçiliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2016 Çarşamba

Türkçülüğe Karşı Türk Milliyetçiliği

Türk milliyetçiliği, bir noktadan sonra Türkçülüğün içini boşaltmıştır.


Uzaktan ve birazda sisli bir havada sezebildiğimiz kadarıyla “Türk milliyetçiliği”,  kendine “Türkçü” dememenin bir yolu haline getirilmiştir.

“Türkçü” terimi, özünde, “Türk’ü, dünyanın merkezi haline getirmek” olarak anlaşılabilir.

Bu, bölünmez bir kavrayışla dünyayı Türkçe algılamak bilinci ve arzusudur.

Türkçülük öncelikle sosyolojik bir gerçekliğin gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu gerçeklik de imparatorlukların salt siyasal güçlerinin toplumsal kimliklenme ihtiyacını gideremediği, dahası bu ihtiyacın yol açtığı siyasal erk ihtiyacının, imparatorlukları bölmesi gerçekliğidir.

Dünyada, kendisinden daha büyük bir toplumsal gerçeklik olmayan nihaî kimliklenme varsa o da  “uluslaşma”dır. Bunun sebebi  dilin aşılamamasıdır. İnsanlar  birbirlerini dille tanır.

Ortak bir dille anlaşan insanlar, ancak  bundan sonra birbirleriyle adalete dayanan bir ilişki kurmayı tasarlayabilir. İşte uluslaşma, insanlar arasında bu tasarının gerçekleştirilebileceği tek kimliklenme biçimidir.

Bu yüzden de Türkçülük, toplumsal temelde edinilebilecek en geniş algılama  biçimi olan uluslaşmayı esas alarak dünyanın merkezine Türk’ü koyar.

Bunun “pratik”  sebebi diplomasidir. Çünkü diplomasi ancak ve yalnız “uluslar arasında” vardır ve mümkün olabilir.

Gelin görün ki “Türk Milliyetçiliği” , “millet” kelimesini Osmanlıca’daki “ümmet” karşılığıyla örtüştürerek işin içine “dinî” bakışı da sokmuş, Türkçülüğü  tabiri caizse sulandırmıştır. Bunun sebebi, dünyaya “din gözüyle”, “Müslüman gözüyle” ya da “ümmet gözüyle” de  bakılabileceğini sanmasıdır.

Oysa dünyada ümmet gibi bir gerçeklik olmadığı gibi dünyaya hem ulus hem ümmet gözüyle bakabilmek de mümkün değildi.

Ziya Gökalp’in “Türkçülük” dediği bakış ve tavır, siyasi bir sığlıkla “ Türk milliyetçiliği” haline getirildiğinde, bunun alt metnindeki felsefe; “Dünyaya Müslümanlaşmış bir Orta  Asya kavminin gözünden bakmak” haline geliyordu.

Oysa dünyaya “Müslüman” gözüyle bakmakla Türk olarak bakmak arasında fark vardı.

Öncelikle dünyaya Türk olarak bakmanın felsefi bir bütünlüğü varken “Müslüman olarak bakmanın” hiçbir felsefi bütünlüğü, mantığı, tarihi ve kültürel alt yapısı yoktu. Bunun sebebi de Müslümanlığın, “kültürü  aşamaması” idi. Bugün Müslümanlık denen şey Arap kültüründen ibrettir. Öyle ki Arap kabileciliği, tevhid inancının ulusal yorumlarla, geleneklerle yaşanmasına dahi “bidat” terimiyle hatta “küfür” diyerek karşı çıkacak kadar yobaz ve kıyıcıdır. Bu yüzden de dünyada bir ümmet meydana getirebilecek “standart İslam” diye bir şey var olamadı ve olamayacaktır da.

Türk milliyetçiliği denen tavrın felsefesinde, yapılanmasında dinin ayrılmaz bir yeri vardır. Öyle ki Türk milliyetçiliği dini, uluslaşmanın temellerinden biri sayar. Oysa tarihin büyük bir bölümünde din, ancak  hanedanların  nüfuz mücadelelerinde kullanılan siyasi bir tercihten ileri gidememiştir.

Türk Milleti’nin yaşayışında dinin önemi, dinin kendi öneminden ya da ululuğundan gelmemiştir.  Dünyada hiçbir ulus dinine kendi ulusal/ millî ögelerini ve millî bakışını Türkler kadar çok ve belirgin yerleştirmemiştir. Kısacası İslâm Türk’ü ne yüceltmiş ne de onu zenginleştirmiştir. İslâm ancak Türklerle karşılaştıktan sonra insanî ve müşfik bir öze sahip olabilmiştir. İslâm, ancak Türk’ün ona verdiği anlam kadar yücelebilmiştir.

Oysa “Türk Milliyetçiliği” denen siyasal bakış,  Türk’ü, İslâm’ın “altına “yerleştirerek İslâm’ı, Türk’ten büyük, Türk’ü aşan bir felsefi kategori olarak kabul etmiştir ki bunun  siyasal sonucu,  MHPli denen siyasal milliyetçilerin,  bugün en nihayetinde  siyasal ümmetçiliğin toplumsal cephanesi haline gelmesi olmuştur.

İşte “Türk Milliyetçisi” denen daha ziyade siyasal  bakışa sahip “ana kitle”,   dünyaya “derenin Arap yanından” bakmayı tercih eden kitledir

“Türk Milliyetçiliği”, dünyaya bölünmez bir Türk bakışıyla bakmanın, dini millete feda etmek olacağını sanan,  dünyaya dinle bakılmazsa cehennemde yanılacağını sanan, dünyaya Türk olarak değil de “Müslüman Türk” olarak bakarsak şerefli olunacağını sanan büyük bir kitlenin ve siyasi kadronun felsefi bir şaşılığından başka bir şey değildir.

“Türk Milliyetçiliğinin” yanlışlığı, bu terimi kullananların yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa Türk Milleti’ni, dünyadaki üç yüz milyona yakın nüfusuyla bölünmez bir bütün olarak görüp  dini öncelemeksizin, dini bir hayat ve siyaset tarzı olarak  kabul etmeksizin benimsemek “Türk Milliyetçiliği” teriminin gerçek içeriği olmalıdır.
 
Çözüm ancak Türk’e dönmektir. Türk’ün, dini aşan bir toplumsal gerçeklik olduğunu kavramak, işin başıdır.

Şu unutulmamalıdır ki “Türk”, dine feda edilebilecek basit bir toplumsal kimlik değildir.

Ve  yine unutulmamalıdır ki siyasetin nihai hedefi olan erk ediniminde, ancak bir ve yalnız bir  kimliğe yer vardır. Türk milliyetçileri denen kitle, o yere Türkle beraber İslâm’ın da oturabileceğini sanan bir kitledir ki bunun cezasını Türk Ulusu, Müslüman şeriatının kıyıcılığına maruz kalarak çekmektedir.  Umalım ki  Türk milliyetçiliği denen siyasal  tavrın temelindeki “Türk İslam Ülküsü” denen felsefi şaşılık ve  Arapça cennet fırsatçılığı, Türkiye’den Türk adının silinmesine sebep olmasın.









12 Nisan 2014 Cumartesi

Türk Ocakları İçin Bir Bildirge


Bu köşe ne bir kamuoyu yaratabilir ne de muteber bir yazarın köşesidir. Âcizane bir uğraştan ibarettir.

Amma velâkin doğru bildiği şey için başını bir türlü dertten kurtaramamış bir  fakirin köşesidir.

Bunu neden belirtiyorum?

Çünkü biliyorum ki siz değerli okurlar “Türk Ocakları Genel Kurulu” ile ilgili profesyonel kafaların görüşlerini öğrenmek isteyeceksiniz. Öyle ya bir gazetede “yazdırılan” adamla kıytırık bir blog yazarı bir olabilir mi?

Gene de bu fakirin de bloğunda  belki işe yarar şeyle bulunabilir.

Şöyle ki: Yirmi beş yıl önce  kapısından içeri adım attığım bu kutlu kurumda bulduğum dostluk ve samimiyet, entelektüel ilgi ve merak ömrüm boyunca  bana ışık oldu. Bugün dönüp baktığımda, samimiyetlerine güvendiğimiz bazı “büyüklerimizin” aslında ne kadar yanlış yolların ayrımına bizi bir şekilde güdülediğini görüyorum. Söz gelimi Türk merkez sağ siyasetine hâkim olan “Türk/İslâmcı”  şeriat hedefli düşüncesinin bize, yer yer samimi  endişelerle nasıl telkin edilmeye çalışıldığını artık açık şekilde fark edebiliyorum.

Türk Ocakları,  Balkanlar’dan, soykırımlarla, hilelerle fitne ittifaklarıyla  sürülmüş büyük Türk Milleti’ne varoluş bilinci aşılayan,  dönemimin sayılı entelektüellerince kurulmuş, belki de en eski derneklerimizden biri. Kurulduğu dönemde, toplumsal  kimliklenmenin sosyolojisi üzerine bugünkü “ağabeylerin” havsalalarının bile almayacağı derinlikte düşünmüş Türk  entelektüellerinin bir büyük eseri olarak tarihe mal olmuş.

Türk Ocakları,  geçici siyasî mülahazalara kapılmayan, şerefli insanların saf millet sevgisiyle tutuşturdukları bir ocak. Ki o ocakta yemek pişirdik, tuvalet temizledik, erzak da taşıdık, iftar ettik, buz gibi gecelerde geceledik. Akranlarımız kahvelerde  kâğıt oynarken şiir üzerine konuştuk, yazdık, çizdik, konuştuk, kavga ettik, üzüldük, sevindik. Bütün bunları yaparken samimi bir gönülle kendimizi bu işlere verdik.

Şu bilinmelidir, ocaklılık gönüllülüktür. Hiçbir iş, menfaat saikiyle uzun müddet sürdürülemez. Geldiğimiz çağda görüyoruz ki kendimize “ağabey” bildiğimiz insanlar, partilerde, akademiyada, bürokraside kendilerine ocak vasıtasıyla güzel yerler edinip o yerlere  birer “şeyh”, “ hocaefendi” edasıyla kurulmuşlardır. Kimsenin mevkiinde, makamında gözümüz yoktur, zaten oralara gözümüz düşse ar eder, geceler uyuyamaz, hastalık ediniriz.

Ama şu artık aşikârdır: Türk Ocakları, içinde yanan Türklük ateşini besleyen gönüllerin, menfaat  uğruna kırıldığı bir menfaat dökümhanesi haline gelmiştir. Bu menfaat dökümhanesinde, Türk merkez sağ siyasetinin  zehirli gıdası sayabileceğimiz “Türk-İslâm” sentetik fikri, Türk demirine katıştırılmıştır.  Türk cevherinin asil özü, Arap hurafeleriyle, Emevici iktidar hırsıyla ve nakilci/ ayrıntıcı Vahhabi taassubuyla kirletilmiş, bozulmuştur.  Türk Ocakları, bir müddet yöneticilik veya  üyelik edilip sonra siyasete dalınan bir atlama tahtası haline getirilmiş, yozlaştırılmıştır.

 Bundan dolayı bu günkü Türk Ocakları’nın, kurucu babaları Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura  vs ile ne Türklük bilinci ne de entelektüel dağarcık açılarından en ufak bir ilgisi kalmıştır.  Mevcut yönetimin hiçbir entelektüel faaliyeti, edinimi, bilinci yoktur! Bu, Türk Ocakları yönetimlerinin geçici bir zaafı değildir. Bu, doksanların ikinci yarısından sonra taşra siyasetçisi kafasındaki ilkel insanların, içi boş itibarlarıyla ocağın yönetimini ve tarihini, alabildiğine sömürmelerinin itiyat haline getirilmesidir; yapısal, yayılmacı ve birikimli bir fitnenin ta kendisidir!

Şimdi ocaklı milliyetçilerin önüne bir fırsat gelmiştir. Bu da eşine ender rastlanır bir fırsattır. Bu, milliyetçiliği, sosyoloji, tarih, hukuk ile savunan  ocak kurucularının  entelektüel ve ahlâkî mirasına sahip çıkmak fırsatıdır.

Bu fırsat, Türk varlığını, Arapça öğrenmeye bağlayıp bedevi ilkelliğine ortak eden, şeriatçı özentisi siyasî menfaat odaklarına “Dur!” demek fırsatıdır!

O halde kırk çerisiyle ölümü kalbinden vuran Kürşat’ın, Anadolu’nun kalbine Türk adını kazıyan Alparslan’ın, Konstantiniye’yi Türk İstanbul yapan Fatih’in ve “Ya istiklâl ya ölüm!” diyerek  bize millet olmak azmini yeniden kazandıran Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çocukları olarak yabancılaşmış, yozlaşmış, işbirlikçi pislikleri kutlu ocağımızdan el birliğiyle temizleyelim!

Ne mutlu Türküm diyene!
TANRI TÜRK’Ü KORUSUN!



5 Mart 2014 Çarşamba

Siyasal İslâmcılıkla Kirlenmiş Siyasal Milliyetçilik Karşısında Dimdik Bir Duruş: TÜRKÇÜLÜK

Milliyetçilikteki  fikrî savrulmalar dine bakış ve milliyetçiliğin anlamı  noktalarında meydana geliyor.

Milliyetçilik bir ideoloji midir? Bir siyasi parti programı mıdır? Bir doktrin midir?


Eğer milliyetçilik bir ideoloji ise mülkiyet, toplumsal düzen, hukuk, iktisat konularında kendine özgü, kavrayıcı cevaplar üretmiş olması gerekir.  Türk milliyetçiliğinin siyasî kolu bunu yapmaya uğraşmış fakat başarıl olamamıştır. Başarılı olması da mümkün değildir. Çünkü mülkiyete, temel haklara, devlete, toplumsal düzene vs. bakışta sosyalizm ve liberalizm kutuplaşmasının dışına çıkabilecek bir üçüncü yol geliştirmesi mümkün değildir.

Her şeyden önce siyasal milliyetçilik, geliştirdiğini iddia ettiği üçüncü yolun eninde sonunda derece itibariyle bu iki kutup arasında, bu iki kutuptan birine daha yakın bir şey olacağını artık anlamalıdır.

Bugüne kadar Türk milliyetçiliği MHP’nin tekelinde onun yürüttüğü bir siyasi parti programı olmaktan ileri gidememiştir. Bunun sonucunda da o, diğer partilerin rahatlıkla reddedip karalayabileceği, değersizleştirebileceği basit bir taraftarlık haline indirgenmiştir, değersizleştirilmiştir.

Türk milliyetçiliğinin,  bir partinin yöneticilerinin gel geç siyasi heveslerinin ve hesaplarının oyuncağı haline getirilmesi, başlangıçtaki amaç ne kadar ulvi olursa olsun, onun büyük fikrî, entelektüel ve ahlâkî mirasının  gömülmesini, unutulmasını doğurmuştur. Ortaya Türk milliyetçiliğini, onun kurucularından daha iyi bilen  Arvasi, NFK, Serdengeçti gibi insanlar çıkıvermiştir Bu gün milliyetçiliğin temeli sanılan bu insanların ne Türkiye dışındaki Türk  topluluklarından, ne büyük Türk  tarihinden, Türk toplumsal düzeninden ne de Türk’ün dünyayı telâkki edişinden haberleri vardır.

Bu insanların Türk milliyetçiliğine sızmaları,  Türk milliyetçiliğini tekeline alan,  kendisini onun sahibi ve belirleyicisi sanan siyasî hareketin yanlış milliyetçilik algısının sonucudur.  Ortaya tarihimizle hiçbir ilgisi olmayan, tarihî mirasımızı Araplarla paylaşabileceğini sanan bir melez hareket çıkmıştır.

Herhangi bir fikri siyaset vasıtası haline getirdiğinizde o fikri artık  akıllardan ve vicdanlardan söküp partilerin menfaat aracı haline getirirsiniz. Dinci partilerin en büyük zararı, nasıl dini, partiler eliyle uygulanacak bir parti programı haline getirip her türlü eleştiriye, hakarete ve nefrete açık hale getirmekse;  siyasal milliyetçiliğin de hatası, Türk milliyetçiliğini üzerinde kurulduğu akıl, mantık ve vicdan çizgisinden çıkartıp  menfaat dağıtıcısı bir partinin basit olanı haline getirmiş olmasıdır. Belki zamanında “kendini milliyetçi sanan köylü gençlerin” ortaya çıkması sağlanmıştır ama daha sonra “kendisini milliyetçi sanan” gençler Süleymancılık, Nurculuk gibi   dinci fitne hareketlerinin tuzağına düşmüştür.

Türk milliyetçiliğini, müktesebatı tartışmalı parti yöneticilerinin üzerinde konuşabileceği, yönetebileceği bir parti programı haline getirenler, dine bakışta da  Türk milliyetçiliğinin kurucu fikir babalarından ayrılmış ve kökten dinci, selefi Arap yorumunun Türkiye’deki uzantılarının tavrını benimsemişlerdir. Bugün Türkiye’deki iktidar açıkça selefi yobaz  ve kıyıcı Arap İslâmcılığını benimsiyorsa bu sadece ona özgü bir davranış değildir. Bugünkü dinci iktidar, içinde MHP seçmeninin de bulunduğu, dini ideoloji olarak benimseyen yığınların ilkelliğinin bir tezahürüdür.

Bugünkü  Türk milliyetçiliği, artık “Allah sevgisi” ile “şeriat yobazlığını” ayırt edemeyecek kadar  cahil, yüzeysel bir harekettir.  Şeriat denen muamelat yobazlığının Allah’a imanın şartı olduğunu sanmak belki Arapçı yobazların düşünüş tarzı olabilirdi ama bugün MHP bu anlayışı hiç  bir şekilde eleştirmeden doğrudan milliyetçiliğin içine sokuşturmuştur.

Kerameti kendinden menkul bazı danışmanlar ve “akil adamlar” Türk milletinin şehadet anlayışını selefi yobazlarının intihar bombacılarının ölü seviciliğiyle özdeşleştirmeye kalkıyor. Seyyit Onbaşı zırhlıları batıran mermileri kaldırırken bir “Türk askeri” olarak besmelesini çekmişti. O, konuştuğu dilini adının Türkçe olduğunun, “Türk Bayrağı” olan bayrağının, Türklüğünün farkındaydı. O, adı Müslüman olan kalleş Arap şeyhleriyle aynı şekilde  Müslüman olmadığının da farkındaydı. Farkında olmayanlar sadece İslamiyet’i parti programı olarak kullanıp şeriat devleti kurduklarında,  hakkı inşaa edeceklerini düşünen “milliyetçi” namlı Arap sevicilerdir.

İşte son dönemde ortaya çıkan Türkçü- Türk İslâmcı tartışmasının temelinde dine ve millete bakıştaki bu köklü fark gelmektedir.

MHP kendisini AKP karşısında Türk milletinin tek ve tartışılmaz savunmaz mevzii sanmaktadır. Oysa MHP olmasa dahi Türk milleti,  Türk adının mahiyeti, tarihi ve önemi hakkında yeterince bilgi ve inanç  sahibidir. MHP’nin anlayamadığı şey, Arvasi, Serdengeçti, NFK gibi Atatürk düşmanı dinci, şeriatçı ümmetçi insanların Mehmetçik’in samimi dindarlığını hiç idrak edememiş olmasıdır.

MHP’nin Arvasi, NFK ve Serdengeçti’den tevarüs ettiği din anlayışı AKP’nin beslendiği anlayışın ta kendisidir.

Bundan dolayı MHP bütün vatansever söylemlerine rağmen ümmetçiliğin oy tabanında hiçbir karşılık bulamamaktadır. Çünkü hayatı şeriatın penceresinden gören hiç kimse için Türk adının, Türk Bayrağının, Türk tarihinin bir anlamı ve önemi yoktur. Bir Türkçü Türk adını değerlerinin, normlarının ve ahlâkının temeli sayarken şeriatçı bir “milliyetçi” için bütün bunların kaynağı ancak  dindir. MHP vatandan bahsederken aslında şeriat etrafında birleşmiş kimliksiz hayalî bir Müslüman toplumundan bahsettiğini ne yazık fark edememektedir.

Türk İslâmcı, şeriatçı bir milliyetçi için  “Türk” denen varlık, ancak şeriata hizmet ettiği kadar önemlidir.

Şeriatçı bir milliyetçi için hayat, din tarafından idare edilmesi gereken bir ameller toplamıdır. Oysa bir Türkçü için din, hayata tesir eden ama hayatın kendisi olmayan bir güdüleyicidir.

Bugünün siyasal milliyetçilerinin bütün hesabı  MHP’nin “herhangi bir şekilde” iktidar olmasıdır. Yapılan her işi bu anaca göre değerlendiriyorlar. MHP’yi eleştiren Türkçülerin aslında “AKP’nin tezgâhına su taşıdığını” ( Ona “Değirmenine su taşımak” denir ama  “Benden iyi tarihçi yoktur! gibisinden övünen yarı okumuşların cehaleti dehşetengizdir!) söyleyen yarı okumuş bir takım danışman vs takımı MHP yüzünden Türk milliyetçiliğinin  uğradığı ağır tahribatı anlayamayacak kadar kör ve vicdansız.

Bütün Türk milliyetçiliğini MHP’ye bağlayanlar milletin ortak değerlerinin yıpranmasına sebep oluyorlar.  “Atatürk milliyetçiliği” dene kavramın ortaya çıkmasındaki en büyük sebep Türk milliyetçilerinin Türkçülüğün yerine ümmetçiliği benimseyip milliyetçiliği medeniyetçilikten, akılcılıktan, hürriyetlerden ve hukuktan ayırmış olmalarıdır.

Bu yüzdendir ki MHP aslında Türk milletini etnik Kürt ırkçılığına karşı savunurken diğer yandan Vahabî yobazlığının mantığı ve yöntemiyle, AKP ümmetçiliğini ve  vahşetini  ha bire besliyor.

İşte sadece bu yüzden artık Türkçülerin ümmetçilikle kirletilmiş siyasi milliyetçilikten kendilerini ayırmaları 
 elzem oluyor. Milletleşmeyi/ uluslaşmayı, ümmetçi, yarı okumuş bir takım meczupların elinden alıp tekrar insanlık burcunun tepesine dikecek olanlar, yalnız Türkçülerdir!



8 Ocak 2014 Çarşamba

Cemaat- Nakşî Çatışmasında MHP Milliyetçiliğinin Aczi

Osmanlı Ülküsü ne ola ki? Şeriat devleti mi?
Türk milliyetçilerinin siyasal görüşleri mevcut iktidar cemaat  çatışmasında,  bir kez daha ve bu sefer çok daha çetin bir sınava girmiştir.

Herkes  kendine, bu savaşta nerede durması gerektiğini sormaktadır. Çünkü siyasal tavrın içindeki dinî yaklaşım, çatışmanın taraflarını ister istemez muhatap kılmaktadır.

Şurasını kesin olarak biliyoruz ki “ülkücüler” özellikle hapishane şartlarında  bugünkü savaşın  iki tarafınca da ayartılmaya çalışılmıştır. İşin kötüsü bundan bir ölçüde başarıya ulaşılmıştır.

Hapse milliyetçi girip nurcu veya Nakşî  olarak çıkan pek çok ülkücü var.  Bunun sonucunda bugün  “fikirlerimizin iktidarda” olduğunu savunabilecek pek çok ülkücü de var.

Sahi nedir  “bizim fikirlerimiz”? İçinde ancak Kürşat’a -o da birbirinden kötü illüstrasyonlarda- yer verip de bütün Türk tiplemelerini sakallı, tespihli, sarıklı Araplaştırlmış bir savaşçı  olarak resmeden bir tasavvurdan mı ibarettir fikirlerimiz? “Ahlâk” dendiğinde kadını kendine ayrılmış haremliğe tıkıp da siyaseti,  fikri, erkek eliyle yürüten bir kabadayılar zihniyeti midir bizim fikrimiz?

  Bugün adına Türk milliyetçiliği denen fikir hareketi, yarı deli bir Kürt imamına “Bediüzzaman” güzellemeleri yazıp da Türk milliyetçilerine yabancılaşmış, çürümüş hurafeleri “ahlâk ve fazilet” kaynağı olarak göstermekten başka bir şey değil maalesef…

Bir çoklarına insafsızca gelecek bu tespitten sonra şunları açıkça sormak istiyorum:

MHP içinde Said-i Kürdi hurafelerini, Nakşi- Kadirî sultasını açıkça kim eleştirmiştir?

Kim, İslâm adına ülkücü gençlere öğretilen şeriatçı sayıklamaları, açıkça reddetmiştir?

 Tük milliyetçiliğinin lâik, medeniyetçi, akılcı  kurucularının kitapları yerine, sözde “ulemanın” kitaplarını okutan MHP değil midir?
Kimse kusura bakmasın...

Türk milliyetçiliğinin abide kişiliği Atsız’ı “kuru Türkçü”, “şaman”, “dinsiz” olarak görerek yasaklayan MHP değil midir?
Hayatında Türk milliyetçiliğiyle ilgisinin  ne olduğu meçhul Arvasi gibi bir insanın içimize Arapçı bir şeriat fitnesini “ahlâk ve fazilet” adıyla sokmasına  sebep olan MHP değil midir?

Dinciliğiyle maruf NFK’dan milliyetçilere akıl süzmeye çalışan MHP değil midir?

Şüphesiz MHP kuruluş yıllarında, kurucularından birinin ifadesiyle “ Türkiye’nin dört bir yanında kendini milliyetçi sanan gençlerin” ortaya çıkmasını sağlamıştır ve bu hizmeti de kısa sürede ifsat edilmiştir.

Gelinen noktada MHP’nin aczi kendi sözde fikrî tercihinin sonucudur. Evet MHP acz içindedir. Çünkü yarısı Nurcu yarısı Nakşî olan  teşkilatının bu kavgada edeceği tek bir söz yoktur. Bu noktada hâlâ tasavvuf adıyla içimizde tarikatçiliği ayakta tutan Namık Kemal Zeybek gibi isimler ne Türk’e ne Arap’a göre bir tavır geliştirebilmektedir. Akıllarındaki kadından korkan, kadın eli sıkmayan, haremci/selâmcı, sakallı, dinci fanatik savaşçı hayali “Müslüman Türk” imajıyla zihinlerimizi uyuşturmaktan başka bir iş yapmamaktadırlar.

İslâmcılık Türk milliyetçiliğini zehirlemiştir. Bundan dolayı Türk milliyetçilerinin siyasal kolu tam bir hipnoz veya narkoz halindedir.  Çünkü bugüne kadar gerek fikri gerekse menfaat açısından borçlandıkları dinci  cemaatlerin savaşında diyetlerini suskunlukla ödemek mecburiyetinde kalmışlardır. Türk milliyetçileri bugün ciddi bir ahlâkî vebalin altında ezilmektedir.

Yanındaki hacı emmilerin Türk'ten haberi var mıydı Muhsin Reis?
Çözüm nedir? Çözüm, Türk aklına ve idrakine uymayan Emevî safsatalarına daha fazla din muamelesi etmeden,  hareketlerimizde aklı, mantığı ve bilimi esas almaktır.

Çözüm, gerek partinin gerekse milliyetçilerin siyasal İslamcılıkla bütün insanî, aklî ve  örgütsel ilişkilerini kesmesidir.

Çözüm, dincileri  artık milliyetçilik içinde barındırmamaktır.

Çözüm Türkleşmek, titremek ve kendimize dönmektir.




22 Aralık 2013 Pazar

Kavgam Geldi: Hangi Uzlaşma?

Türkiye'de adına "muhafazakâr" denen kitlenin Türk adını reddettiğini söyleyebilir miyiz?

Genelleme yapmamıza yetecek kadar örnekle evet!

Eğer ülkenin yarısı Türk Milleti'ni tarihten silmeyi kendine görev biliyorsa bu artık muhafazakârlık denen taassup anlayışının "düşman" ve yabancı olduğunu gösterir.

Dinciler bir "Türk dindarlığı" istemiyor. Hepimizi Araplaştırmak istiyor, bizi tebliğe muhtaç dinsizler ve günahkârlar olarak görüyor.

Ayrıca temelleri Türk milliyetçiliği ile atılmış  Türkiye Cumhuriyeti'ni de anormal ve hatta gayri meşru görüyorlar.

Bu durumda memleketin meselelerine onların referanslarını kullanarak çözüm bulabilir  miyiz?

Dinciliğin akıl yürütmesini ve kaynaklarını benimsersek acaba  vatandaşlarımıza hoş görünebilir miyiz gerçekten?

Maalesef buna "evet" diyemiyoruz. Çünkü her be kadar sonsuz ihtimallerden, quantumdan bahsedip de hüküm vermek sorumluluğundan kaçmak istesek de dünya hayata verilen cevaplarlar dönüyor.

Dinciler bu cevabı kendilerinin kayıtsız şartsız iktidarı olarak vermiş, veriyor. Bu konuda da hiç bir tartışma kabul etmiyorlar.

O halde bu tip bir istilâcı zihniyetle ne tür bir asgari müşterek geliştirilebilir? Şüphesi aklı ve vicdanı olan hiçbir Türk milliyetçisi böyle bir uzlaşma olamayacağını bilir.

Dincilik, ahlâkı, işine geldiği gibi çarpıtmalara beis görmüyor.

Bu tavır yakında Türkiye'yi geri dönülmez bir şeriat rejimine sürükleyecektir., sürüklemekte de...

Türk  milliyetçiliği bu yolda önümüzdeki son engeldir. Şeriat yolunun çılgın sürücüsü ile uzlaşmaya çalışmak onu yavaşlatmaz, sadece haklılık duygusunun güçlenmesine yol açar.

Bu yüzden Türk milliyetçileri artık hayır demeyi öğrenmelidir.


13 Aralık 2013 Cuma

İki Tarzı Siyaset (Yok olan Siyasal Milliyetçilik)

Yıllar önce, henüz öğrenciydim; Ankara'da konuşmacı olarak Uğur Mumcu ve Abdurrahman Dilipak'ın katıldığı bir panele izleyici olarak katılmıştım, milliyetçilik kavramı üzerine tartışıyorlardı..Salonun yarısını solcu devrimci öğrenciler diğer yarısını da radikal İslamcılar doldurmuştu..Arada benim gibi meraktan gelen milliyetçiler de vardı, sanırım.. 






O gün, bu günü detaylandıramasam da kafamda şekillendirmiştim: Milliyetçiler, söz konusu milliyetçilik bile olsa popüler siyasetin bir argümanı olmayacaktı. Milliyetçilik, muhafazakâr üst kimliği altında yer alacaktı. Bu gün gelinen nokta itibariyle iktidarın açılım başlığında sergilediği bölücü -  ayrıştırıcı politikaları ve ülkenin bölünme tehdidi söz konusu olmasa milliyetçiler akıla bile gelmeyecekler..

Konu  milliyetçi bir yaşam tarzı var  mıdır dan tutun da ekonomi anlayışına popüler kültür ile ilişkinlerdirilmesine  kadar bir hayli uzun ve tartışma götürür.. Önümüzdeki günler de enikonu ele almak üzere..


31 Ekim 2013 Perşembe

Gerçek Türk Milliyetçiliğine Doğru I

Aynı kafa yapısı... Şaşmak imkânsız.
1969, Türk milliyetçiliği için yaygınlaşmanın ancak aynı zamanda erimenin başladığı tarih.
Bu tarihte MHP’nin kuruluşu ile birlikte Türk milliyetçiliğinde siyasi kadroların belirleyiciliği ve daha sonrasında sultası artık tescillenmiş ve kabul edilmiş oluyor.

Siyaset kadroları, entelektüel faaliyetin her türlüsünü bir lüks, zaman kaybı olarak görerek her zaman en kısa yoldan iktidara gelmeyi hedeflerler. Bu arzu, siyasî faaliyetlerin yumuşak  karnını ve ahlâkî zaaflarının kaynağını oluşturur. Bu zaaf bütün iyi niyetlerin hedeflerini saptırır
Türk milliyetçiliği de bu zaaftan kendini kurtaramamıştır.

Bunun sonucunda entelektüel yetkinlikleri tartışmalı siyasi kadrolar Türk milliyetçiliğinin içini kendi siyasi hedeflerine uygun gördükleri şekilde doldurmaya çalışmışlardır.

Bunu yaparlarken maalesef ideoloji olamayacak kadar dar kapsamlı bir takım fikirleri fikir paketleri olarak gençlere ezberletmişlerdir. Bu bağlamda meselâ “Dokuz Işık” tartışılabilir, eleştirilebilir, yanlışlanabilir  bir  fikir olmaktan çıkıp adeta “Milliyetçiliğin amentüsü” haline gelmiş/ getirilmiştir.

MHP’nin kendi başına ve kendi lideriyle var olmak tutkusu, Türk milliyetçiliğinin entelektüel kökenlerini inkâra kadar  vardırılmıştır. Bugün artık daha ilk yıllarında MHP içinde Atsızın eserlerinin yasaklandığını biliyoruz. Hâlâ merhum Atsız için “dinsiz/şaman” önyargısını taşıyan ülkücü sayısının kahir ekseriyeti teşkil ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bunun en kötü sonucu Ahmed Arvasi ile Türk milliyetçiliği içine giren “iman paranoyasının” daha sonra MHP’yi başta Menzil olmak üzere çeşitli tarikatlerin ve dinî cemaatlerin etkisine sokması olmuştur.

Bu etki özellikle genç Türk milliyetçilerinin  zihinlerini Arap örfü, Arap tarihi, Arap mitolojisi, Arap hurafelerini “islâm” olarak kabul etmek yanlışıyla saptırmıştır. Aşağıdaki satırlar  “”Ahmet Yasin GÜRKAN  adlı genç bir ülkücü arkadaşımızın 31 Ekim 2013 tarihli yazısındandır. Türk milliyetçiliğinin özellikle gençlerinin dincilik le nasıl zehirlendiğini göstermesi açısından  ürkütücü bir örnektir. Genç ülkücü yazar diyor ki:

“Ülkücü gençlik şuanki hukukî düzene de, ahlâkî düzene de, fiilî düzene de karşıdır.[vi] O tamamiylemillî, İslâmî, insanî esaslar üzerinde, Kur’anî ve Turanî değerlere[vii] göre inşa edeceği yüzdeyüz yerli bir düzeni savunmaktadır. Bu bakımdan Ülkücü harekette usûl düzeni koruyucu değil, değiştiricidir.”

Şu anki hukukî düzenimiz bütün istismarlara rağmen lâik/beşeri ve pozitivist hukuk düzenidir. Pozitivizmi ayrı bir eleştiri konusu olmakla beraber yargılamalar hâlâ “beşeri hukuka” göre yapılmaktadır. Belki de halkın artık partizanca bulduğu ve güvenemediği mevcut yargı loncasından bahsediyordur?
“Tamamiyle millî, İslâmî, insanî “ esaslar ne demektir?

“Millî kısmını anlamak kolaydır çünkü aklı başında ve milletleşmiş bütün toplulukların millî egemenlikleri zaten millî bir düzen kurmak içindir.

“İslâmî esaslar” nasıl olacaktır?  Kimin İslâm’ı  ve bu İslâm’ın ne kadarı, “düzen” olarak kabul edilecektir? İslâmî bir düzenden bahsetmenin, devlet  fert ilişiklerinde dine dayanmak anlamına geleceğini, yani şeriatçılığın ta kendisi olduğunu inkâr etmek mümkün müdür?

İnsanî esaslar zaten beşeri hukukun üzerine inşaa edildiği temel  haklar  düzeni değil midir? Şimdi bir yandan  devlet fert ilişkilerinde   ferdin varlığını koruyacak temel haklar düzenini esas alıp diğer yandan  sözde İslâm’ın emirlerine göre  devlet fert ilişkilerini düzenleyeceğini söylemek ne kadar tutarlıdır?
“Kur’anî ve Turanî değerlere göre inşa edilecek düzen”  ne demektir? Burada  bir kafiye özentisinden başka ne gibi bir tutarlılık ve muhteva vardır?

Kur’anî değerleri kim, kime nasıl öğretecek ve daha önemlisi uygulatacaktır?  Burada “Birilerinin diğerleri üzerinde dinî otorite olmaları hali” zımnen kabul edilmektedir. Ahmed Arvasi’nin seyyidliği rivayetine istinaden  bir “Türk İslâm ülküsü” milliyetçiliği icat etmek akıldaneliği, bu zımnî kabule dayanmaktadır. Buna göre madem Ahmed Arvasî seyittir, bize Türk olmayı ondan daha iyi kim öğretebilir? Eğer o seyyitse bizden daha büyük ve makbul bir Müslüman olmalıdır. Bu durumda vatan sevgisi, milliyet  bağlılığı gibi konuları da en iyi ol bilmeli? Bu yaklaşım, Allah otoritesine kendi aile, servet ve mevki bağlılıklarını ortak etmeye kalkan Arapların örfünden alınmıştır, asla İslâmî değildir. Ama Türk milliyetçiliğini tekeline alan siyasal milliyetçilik,  kendi siyasi plânlarını yapmaktan bu tip felsefî farklara dikkat edecek zamanı bulamamıştır.


(Devam edecek

28 Ekim 2013 Pazartesi

İdeolojik Ve Terminolojik Tercih Sorunumuz

Bugün Türk varlığı enternasyonalizmin iki kolunun saldırısı altındadır.

Tarihin  hiçbir döneminde görülmediği  ve tahmin de edilemez bir şekilde “sağ” ve “sol”  Türk düşmanlığı asg
ari  müştereğinde bir araya gelmiştir.

Bu hal Türk milliyetçiliğinin  artık nerede durduklarına karar vermeleri gerekmektedir.
Şüphesiz  etnik ve dinci bölücülüğe karşı olmak zaruridir. Mesele, bunlara  niçin  karşı olduğumuzu tam ve doğru şekilde anlatabilmektir.

Bugün siyasette anlam sahaları tam bir işgal altında.
Bu ne demek?

 Arapça kökenli dinî terimlerin Ak  Parti, batı kökenli özellikle liberalizme ait terminolojinin de  etnik ırkçı Kürtler tarafından sahiplenildiğini, istismar edildiğini görüyoruz..

Milliyetçi camianın en büyük sıkıntısı bu anlam alanlarında inisiyatifi bu iki gruba terk etmektir.
Bu nasıl olmaktadır?

Milliyetçi siyaset, dinî terimleri tam da  dincilerin kullandığı anlamlarda ve mantıkla kullanmaktadır. Bir kere türbanı, tesettürü, kadının yerini dinci Ak Parti gibi algılamaya başlarsak artık ona karşı olmak için elimizde meşru hiçbir gerekçemiz kalmaz.

Bu yüzdendir ki siyasette dini, bir “manivelâ” olarak kullanmak, ancak dinî terimler alanını, güçlü olan  partiye teslim etmek demektir.

Keza liberal demokrat terminolojinin asıl manasından ayrılarak çarpıtılması da büyük bir siyasî ahlâksızlıktır.

Peki yapılması gereken bu iki terminolojik sahayı bu iki kesime terk edip kendi başımıza bir şeyler icat etmeye çalışmak mıdır?

 Bu yapılmıştır, hâlâ da yapılmaktadır ama nafile bir çabadır.
Temel haklar, hukuk devleti, piyasa, serbest ticaret, demokrasi, lâiklik vs “dinsiz liberallere” veya etnik ırkçılara terk edilmesi gereken, kullanılması da insanı dinden çıkaracak kelimeler değildir.

Bugün milliyetçi camia bir yandan ideolojilere “deli gömleği” ezberi ile yaklaşmakta bir yandan ideolojisiz bir siyaset üretmeye çalışmaktadır. Oysa bu imkânsızdır.

Çünkü eninde sonunda devletin mi bireyin mi yanında olduğunuzu, lâikliği mi şeriatçılığı mı benimsediğinizi göstermeniz, açıklamanız gerekmektedir. Bunu da ancak tutarlı bir terminolojik tercih ile yapabilirsiniz.

Mesele şudur:
Sözgelimi  bir yandan piyasayı bir vahşice ahlâksız bir serbestlik ortamı olarak görüp bir yandan da devletin tam komutasında bir ekonomik sistemi eleştiremeyiz. “Canım insanlar özgürce üretsin ama  ürettiklerinin fiyatlarını onlar değil de devlet belirlesin!” dersek bu görünüşte bir üçüncü yol olabilir ama  yapılan şey iktisadın bütün terimlerinin çarpıtılması, anlamın çökertilmesi olacaktır.

Çünkü kelimeler, kendi başlarına anlamlar taşırken bu anlamların kafamızda belirmesi, ancak bu kelimelerle ilgili diğer kelimelerin kullanılmasıyla olur. Dolayısıyla kelimeler kendi bağlamları çerçevesinde anlamlıdırlar.

Hal böyleyken meselâ bir yandan “teşebbüs hürriyetinden” yana olup diğer yandan insanların ürettiklerini özgürce mübadele etmelerinin mümkün olamayacağını, üretilenin serbestçe satılmasının ahlâksızlık olacağını söylerseniz, sadece retorik bir çelişkiye düşmezsiniz; insanların yaşamak için sebeplerini ellerinden almış olursunuz. Çünkü en nihayetinde, “söylediğiniz gibi hareket etmeniz” sizden beklenmektedir; siyaset budur.

 O halde öncelikle siyasetin, yani devletle fert arasındaki ilişkilerin fiilî düzenlenmesi işinin, hangi esaslara göre düzenleneceği, açık bir ideolojik tercihle duyurulmalıdır. İdeoloji, bize birbiriyle tutarlı bir terimler takımı verecektir. Üçüncü yolcu, sözde ideoloji dışı siyaset, farklı montaj şemalarını bir araya getirerek bir araba imal etmeye çalışmak gibidir ki bunun yapılamayacağı kesindir.
Mevcut durum bize şunu açıkça göstermektedir:
Siyasetin ölçülerini dine göre belirlemek yani şeriatçılık, toplumda ciddi ayrışmalara yol açmakta ayrıca hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarının tamiri zor şekilde tahrip edilmesine sebep olmaktadır. Bugün artık sadece dinciler ve lâikler değil dincilerin kendi içlerinde bile cemaat ve tarikat ayrışmaları keskinleşmeye başlamıştır. Dolayısıyla siyasette dinî terimleri kullanarak kendimizi tarif etmek, dine göre siyasî hedefler ilân etmek Türk milliyetçiliğinin tahrip olmasına yol açacaktır. Bu sadece Türk milliyetçiliğinin tahribine yol açmaz aynı zamanda millet bilincinin, milliyet duygusunun tahribatına da yol açar, açmaktadır da…
 
Siyasetin ölçülerini belirlerken temel haklar, hukuk devleti, piyasa, serbest ticaret kavramlarından öcü gibi korkmak da bu kavramların etnik ırkçılar lehine liberallerce çarpıtılmasına ve istismar edilmesine yol açmaktadır.

Türk milliyetçileri, mitingden mitinge, milleti coşturan siyasî ve hamasî nutukların dışında artık ciddi, tutarlı ideolojik bir söylem geliştirmelidir. “Ona da karşıyız, buna da karşıyız!” tarzı çocukça bir tepkisellik eninde sonunda bizi ideolojik ve fikrî bir boşluğa ve hayatla toptan bir tutarsızlığa itmektedir. O boşluğu falanca seyyidin, filanca şeyhin, falanca cemaatin, filanca tarikatin tuhaf insan sevgisi söylemleriyle doldurmaya kalkınca,  elimizde sadece  şeriat isteklisi bir grup takım elbiseli  Taliban imajı kalmakta.

İnsanların Türk milliyetçiliğini anlayabilmeleri ancak onu doğru ve tutarlı bir şekilde anlatabilmemize bağlıdır ki bu da ancak en başta kendimizin, ne konuştuğumuzu adamakıllı bilmemize bağlıdır.


Devir, anlam sahalarında egemenlik savaşları devridir.