film eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Eastwood'un Mahallesinden Bir Efsane: Gran Torino

Hakkında ne kadar çok yazılsa gene de yetersiz kalacak bir film “Gran Torino”… ne kadar çok seyredilirse seyredilsin hep bir  kere daha içinizi sızlatacak bir film.

Ne Kirli Harry’nin sokaklar boyunca süren kovalamacaları ne  ABD başkanına suikast plânları… Öykü, kısa öykünün anavatanında n bir mütevazı hayat anlatısı…

Konunun ne olduğunun önemi yok. Ama konunun nasıl anlatıldığının büyük önemi var…. Karakterdeki  çarpıcı dönüşümün nasıl akılcı bir mecraya sokulduğunun önemi var. Ve belki en önemlisi ancak Clint Eastwood’un  oynayabileceği bir dönüşüm var.

Yapım tasarımı için söylenecek hiçbir şey yok. Çünkü burada neredeyse bir zen bilinciyle, hiçbir şey yapmamak için uğraşılmış.  Bahçelerin bakımsızlığı, evlerin badanaları yıpranmış cepheleri, çatlak kaldırımlı sokaklar ve gerçek hayatın en  gerçek haliyle bir banliyö semti…

Müzik inanılmaz güzel.  Söylenebilecek hiçbir şey yok. Eski eski bir rüzgâr gelip ahşap kokusuyla burnunuza çalınıyor…

Oyunculuk? Konuşmak bile saçma… Eastwood’un  eski ama dayanıklı bir lokomotif gibi çektiği oyuncu katarı muhteşem bir iş çıkartmış.

Işık, daramanın ortasında yüzleri günahın karanlığında saklayan şiddetiyle vugulu ve mutluluğun paylaşıldığı anlarda bir o kadar pastel ve durgun.

Amerikan  rüyasının,   boyaları aşınmış evlerin eski sakinleriyle silindiği bir semtte… Bir film için  düşünülebilecek en  berbat yerde… Hayatlarının hiçbir  fantastik öğe içermediği kahramanlarla… Ve ancak hayatın anlamını, insanın kendisinin bulabileceğine dair o enfes anlatımıyla… Gran Torino tam bir Clint Eastwood şaheseri. Her zaman, her zaman ve her zaman…

7 Ağustos 2011 Pazar

Harry Potter: Ölüm Yadigârları 2. Bölüm


Harry Potter bir çocuk/gençlik dizisi olarak başladı.  “Çocuklarımızı paganlaştırıyorsunuz!” eleştirileri arasında, gitgide büyüyen bir hayran kitlesine kavuşurken kitaplarındaki havanın sinemasal ekonomiyle kırpıldığı, buna karşılık  epey çarpıcı bir hale getirildiği  bir kült film halini aldı.

Yedinci kitabın iki bölüm halinde çevrilmesi bile sadık okurlarının gözünden kaçmayacak kısaltmalarla dolu olmasını engelleyememiş maalesef, gene de iskeleti bozmadan yürüyen hikâye ile film, okurları  tatmin edebiliyor.

Bu bölümdeki Hogwarts tasarımı nefis! Yapım tasarımı denen şeyin gücü bu bölümde fazlasıyla anlaşılıyor. Öbür yandan bu filmin eksikliği  Lord Voldemort’un egemenliğindeki karanlık ortamın çoraklığında hapsolması. Buna karşılık Hogwarts’ı adamakıllı tersyüz edebilmesi  muazzam bir başarı.

Oyunculuklar için söylenecek bir şey yok. Sanırım artık temel kadro birbiriyle kardeş gibi olmuştur. Ralph Fiennes’in Kord Voldemort yorumu, cehenneme yakın  Joker yorumu gibi yakıcı ve sürükleyici. Hani neredeyse insanın, filmi, sırf onun için seyredesi geliyor.

Görsel  ve işitsel efektler doyurucu. Hogwarts   muharebesi, “Yüzüklerin Efendisi” tadında.

Müzik  için ne söylenebilir ki? Müziği bir tema olarak sinema tarihine geçmiş bir seride,  siz farkında olmadan sizi oradan oraya sürükleyen usta işi bir çalışma…

Ama bütün bu söylediklerimiz aslında kitabın okurlarına yönelik. Harry Potter’ı okumamış seyirciler için film sadece bir görsel efektler yığını ve basitleştirilmiş  sinemasal kurgudan ibaret kalabilir.

Efsane şanına lâyık bir  film ile bitiyor.  Kanaatimce üç boyutlu seyredilebilirse enfes olur. Ama gene sanırım ki en güzel etkiyi i max’te yakalarsınız.

Meraklıları için sinemada henüz gösterimdeyken en az iki defa seyredilmesini hararetle öneririm. Meraklısına künyeyi de verelim:
·         Yapım:
2010,  2011 ~ ABD,  İngiltere
·         Tür:
·         Yönetmen:
·         Oyuncular:
·         Senaryo:
·         Senaryo (Kitap):
·         Yapımcı:
·         Görüntü Yönetmeni:
·         Müzik:
·         Dağıtım:
·         Filmin Websitesi:
·         Süre:
2 saat 10 dk
·         Gösterim Tarihi:
13 Temmuz 2011 (Türkiye) 
diğer ülkeler...







6 Ağustos 2011 Cumartesi

Ruhlar Bölgesi


“Paranormal Activity,”  “Blair Cadısı’nın” açtığı yoldan gidip onu kat be kat aşan bir yapımdı, şüphesiz. Ve lâkin  batının “reality show”  tiryakiliğinin bizde bir anlamı, karşılığı yoktu. O yüzden “Canavar” gibi aktüel kamera çekimi filmler saçmalık etiketiyle rafa kaldırıldı.

Şu kadarını söylemeliyim ki kamera seçiminin klasik sinema  yönünden yapılması,  filmin psikolojisine uygun renk filtrasyonuyla birleşince ortaya eli yüzü düzgün ve kesinlikle zıplatıcı bir film çıkmış.

 Kurgusunda  bildiğimiz korku filmlerinin trüklerine  bir İngiliz  gururuyla bağlı kalmasına rağmen… Yani nerede ne olacağın önceden  kesinlikle tahmin etmenize rağmen  sizi bir dakika bile boş bırakmayan bir korkuyla yerinize mıhlıyor, “Ruhlar Bölgesi”.

İşin ilginç yanı şu ki gündüz gözüne saldıran ruhlar ve  anlık fotoğraflar ile sizdeki o gün ışığına güven duygusunu yerle bir ediyor. Işıklar kesinlikle bu açıdan aykırı…

Makyaj  sanırım filmin en önemli korku öğesi. Kızıl yüzlü adam, Darth Moul’un en korkutucu  kuzeni olarak oynuyor.

Mekân seçimi ve yapım tasarımı kesinlikle son derece sade ve bu sadelik, seyirciyi  çaresizliğe sürüklemekte çok başarılı.

Senaryo son derece ekonomik, öykü gelişimi tutarlı ve  son, alışılageldik çarpıcılığa rağmen gayet başarılı.

Müzik  akılda kalıcı bir  tema  içermemesine rağmen  motive edici.

Oyuncularımızın doğallığı tartışılmaz, kesinlikle başarılılar. Oyuncuların bu doğallığı ki bize “ Gerçeklik hissi uyandırmak için aktüel kamera kullanmak kolaycılığından vazgeçmelisin birader!” dedirtiyor.

 Öykü, benzerlerine rağmen  orijinal ve ürkütücü.

“Ruhlar Bölgesi”,   arada bir espresso içmeyi sevenlerin hoşlanacağı tarzda sert ve çarpıcı bir korku filmi. Sanıyorum bir kereden fazla seyretmek akıl sağlığına zarar verebilir. Filmin künyesini de merak edenlere vereyim:












14 Temmuz 2011 Perşembe

Transformers III Ayın Karanlık Yüzü:Gerçek Bir Destan



Devam filmlerini sevmekle beraber, daima biraz önyargılı seyrettiğimi belirtmeliyim. “Abi, yapımcı devam filmi ,stedi, senaryoda daha bi’ şey yok… Ne yapacağım?” diye spazm geçiren senaristlerin uydurduğunu düşündüğüm öykülere saplanmaktan korkmuşumdur hep.

Gelgelelim Transformers III Ayın karanlık Yüzü beni utandırdı, hem de çok!

Michael BAY’e, daha Miami Vice günlerinden derin bir saygı beslerdim. Çocuk denecek yaştaydım ve jenerikte adını okuduğumda aklıma kazımıştım. Gel zaman git zaman, “Nerede hareket, orada bereket” tarzı seyirliklerin Amerikan tarzı lokomotifi olduğunu gösterdi. İşte Transformers III, Michael BAY’in yönetmen olarak cidden ustalık  dönemi işlerinden. Blue/Green Box tekniğinin yönetmenlikle ne ilgisi olduğunu düşünenler çıkabilir ancak kazın ayağı öyle değil. Çoğumuz arkasına fon eklenmiş hareketlerin, bir tür eski fotoğrafçılık hilesi olduğunu düşünüyor olabilir, ki doğrudur. Oysa mesele,  zaten bu tür bir hile ile beraber, ışığı, kameraları ve oyuncuların performansını birleştirebilmekte. Hele akıcı bir film yaratmak istiyorsanız,  blue/green box’ın yarattığı geçici körlükle boğuşmanız gerçekten zor. Bütün bunların ötesinde dijital efektlerin kalitesi ve montajıyla uğraşmak ve onları kaliteli bir çizgi romanın kareleri gibi yerleştirebilmek akla zarar bir iş olsa gerek. BAY saygımızı bir kez daha kazanıyor.

Senryodaki durum komedisi öğeleri, Jery LEWİSli Amerikan komedisine bir   saygı duruşu gibi. Olmasa olur muydu, bence çok da güzel olurdu. Çünkü senaryoyu destanlaştıran  şey  zaten içindeki tarihî ve  destansı büyük “ihanet” unsuru. Böyle bir çekirdek, dozu ayarlanmamış bir komedi ile sulandığında çürümeye meyyaldir. Ama BAY ustalığını burada da gösteriyor.

 Kadro tek kelimeyle mükemmel. Devam filmlerinin en büyük ilk zaafları genellikle  filme karakterini kazandıran kadroyu sürdürememektir. Oysa burada kadro, John MALKOVICH  ve Francis Mc DORMAND gibi ki dev isimle ve Patrick DEMPSEY  ile zenginleşmiş. Rosie Huntington- WHITELY adlı yassı yüzlü İran kedisini andırır, Cameron DIAZ taklidi, güzel kızımız, abartılı şirinliği ve  manken performansıyla  filme  yapıştırılmış  hoş bir yama  gibi durmuş; Megan FOX’u kesinlikle tercih ederdim ama ne yapalım…

Filmin tek görsel zaafı bana kalırsa Decepticonların aşırı ayrıntılı ve tek renk biçimleri… Otobotlar için sorun yok, çünkü onlar zaten renkli gövdeleriyle hem sevimli duruyorlar hem de şekilleri daha anlaşılır… Oysa Decepticonlar, sevimsiz ve tek renk gri gövdeleriyle genellikle nerelerinin ne  olduğu anlaşılamadan bilhassa kavga sahnelerinde  birer yedek parça kalabalığı gibi  görünüyorlar.

Işık,  dehşet yaratabilmek  maksadıyla azaltılmamış. Kötüler,  filmin en başından beri açık seçik ortada. Gündüz gözüne savaşta bana kalırsa Transformers serisiyle çok az film yarışabilir ki buradan “Dünya istilası Los Angeles Savaşlı’na” selam ederim.

Müzikler çok iyi. Linkin Park ve Steve Jablonsky, filmin temposuyla uyumlu enfes bir iş çıkarmışlar!

Efektler son  derece doyurucu ve bence film, kesinlikle üç boyutlu seyredilmeyi hak ediyor.

Transformers III Ayın  Karanlık Yüzü, ona klâsik bir özellik kazandıran öyküsüyle ve doyurucu porsiyonuyla serinin destan filmi olmayı hak ediyor.  Transformers III Ayın karanlık Yüzü, çok daha büyük, çok daha çok, çok…

Merak edenler için filmin < künyesini vereyim:

·  Yapım:
·  Tür:
·  Yönetmen:
·  Oyuncular:
·  Senaryo:
·  Yapımcı:
·  Görüntü Yönetmeni:
·  Müzik:
·  Filmin Websitesi:
·  Süre:
2 saat 15 dk