Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2024 Cuma

Hangi Türkçülük?

 

Rahmetli Attila İlhan, bir televizyon programında “ Saldırgan Türkçülük-Savunmacı Türkçülük” gibi bir ayrımdan bahsediyordu.

 

Aslında  bir akademisyen arkadaşım da  kendi tez savunmasında bu konudan bahsedildiğini söylemişti. Jürideki bir hoca Atatürk’le Atsız’ın Türkçülüklerini kıyaslamış.

 

Tamam da bu ayrım gerçek mi? Yani gerçekten “saldırgan ( faşist/ırkçı) bir Türkçülük” ve “savunmacı bir Türkçülük” var mı?

 

Kısa yoldan söyleyelim ki böyle bir ayrım yok.

 

Bu ayrım, Türklük bilincini Marksist enternasyonalizmle uyuşturamayan solcuların Atatürk dışındaki Türkçüleri itibarsızlaştırmak için giriştikleri yapay bir ayrım.

 

Keza aynı işi Türk Dünyası’ndaki Türkçüleri de zamanında mensup oldukları sosyalist ittifaklar üzerinden veya laik ve ilerlemeci görüşlerinden dolayı sosyalizme yamayarak tekrarlıyorlar.

 

Öyle bir noktaya geliniyor ki Atatürk dışında tek bir “Türkçü” kalmıyor. O da “Atatürk milliyetçiliğinin” kurucusu olarak görülüyor. Milliyetçiliğin içindeki “Türk” özünü sildiğinizde, ortada enternasyonalist, hümanist, radikal barışçı ve  Sovyet ittifakından dolayı Marksist  bir üçüncü dünya sosyalist lideri olan Atatürk portresi kalıyor. Böylece Atatürk milliyetçiliği , Türkçülüğün saldırganlığından kurtulmuş, barışçı, uzlaşmacı, pasifist, zararsız bir üçüncü dünya  ülkesi laik amentüsüne dönüşüyor.

 

Peki ama böyle mi? Yani meselâ Atsız “saldırgan bir Türkçü” müdür? Türkiye’de Türkçüler ellerine kılıç alıp ata binerek komşularını istila etmek isteyen, “Türk ırkını bütün ırklardan üstün gören” nazi özentisi ırkçılar mıdır?

 

Elbette böyle değiller. Bunlar kendi siyasi emelleri için proleter devrimi hayalleri için karşıtlarını her şekilde tahkir etmeyi/alçaltmayı kendilerine hak bilen   solcuların kaba karikatürleri.

 

Atsız dahil hiçbir Türkçü, Almanların savundukları şekilde sözde bilimsel verilerle bir “üstü ırk” teorisi falan savunmamıştır. Bu Türkler gibi zaten son derece kalabalık ve yaygın bir ulus için anlamsız olurdu. Öte yandan “ırk” sözcüğünün özellikle yirminci yüz yıl başında bizde ancak “modern ulusu” karşıladığı düşünüldüğünde, (“Kahraman ırkıma bir gül…”) batı tipi ırkçılığın bizde hiç doğmadığını görürüz.

 

Biz görürüz de solcular bunu görebilir mi? Maalesef göremezler. Çünkü bilinçlerinin “üst yapısı” ideolojilerince şekillendirildiğinden dünyayı ancak “kimliksiz(vatansız) Marksistler” [ Kimse kızmasın Marx’ın kendisi “ Proleterlerin vatanı yoktur!” diyordu.] olarak algılayabilirler. Dolayısıyla ideolojilerinin dayatması yüzünden “Türk olarak düşünmeleri” neredeyse imkânsızdır. Onların “biz ve ötekiler” algısı “Proleterler ve düşmanları” şeklinde çalıştığından, Türklük onlara zaten yabancıdır.

 

Şunu da belirtmeliyiz ki bu mekanizma şimdilerde kendilerini “Müslümanlar” olarak tanımlayarak Türklüğü inançları gereği inkâr edenler içinde bire bir geçerlidir.

 

Demek ki Türkçüler ne ellerine kılıç alıp önlerine  geleni kesmek ve dünya imparatorluğu kurmak istiyor ne de “kalıtsal üstünlük” iddialarıyla önlerine geleni hakir görüyor.

 

Peki ama Türkler kendilerini üstün görmüyorlar mı? Elbette her ulus gibi kendi üstünlüklerine inanıyorlar. E ama oldu mu şimdi?

 

Dünyada “biz ve ötekiler” ayrımı var oldukça “bizi” diğerlerinden ayrı ve üstün görme güdüsü de var olacaktır. Sorun bu üstünlük duygusunun neye dayandığı ve dahası nelere yol açtığıdır.

 

Türk’ün üstünlük duygusu, Atatürk’ün defalarca dile getirdiği yüksek ahlaki erdemlere, üstün cesarete, eşsiz fedakârlıklara ve üstün öz disiplinle örgütlenebilmek yeteneğine vs.  dayanır. Türk göz rengiyle, kas yapısıyla vs üstünlük elde etmeyi umursamaz. Demek ki Türkçüler solcuların yabancılaşmış zihinleriyle ancak algılayabildikleri batılılar gibi “ırkçı” değildir.

 

İnsanlığın imparatorluklar kurdukları dönemlerde herkes nasıl davranmışsa, Türkler de aynısını yapmışlardır. O devri bugünün “değer yargılarıyla” yargılamak ahmaklıktır.

 

Peki Türkçüler elde kılıç dünyayı fethetmeyecekse ne demeye sürekli Türk der? 


Şundan dolayı: Elçibey’in dediği gibi “Biz Türk olduğumuzu unutsak bile düşman unutmaz.” Dolayısıyla dünyada kimliğimizden vazgeçerek ya da bilincimizi uyutarak barış içinde yaşamamız  mümkün değil! Dünyada yalnız ve ancak Türk olarak var olabiliyorsak bu kimliğin  tarihiyle, bilinciyle hareket etmemiz ya da “durmamız” gerekiyor. Dünyada hiçbir ulus da yerinde durmadığından Türkler olarak bizim de kendi kimliğimizle, aklımızla ve diğerlerinin de sahip olduğu “üstünlük” duygumuzla” hareket etmemiz gerekiyor.

 

Ama bunları yapabilmemiz için bir Türklük farkındalığına sahip olmamız gerekiyor. İşte bütün Türkçülük bu! O yüzden “Tanrı Türk’ü korusun!” diyenler sizin sandığınız gibi faşistler falan değildir. Sizin henüz farkına varamadığınız kimliğinizi korumak isteyenlerdir.

Ne mutlu Türküm diyene!

 

 

 

 

 

 

 

 

27 Ocak 2023 Cuma

Nasıl Bir Milliyetçilik?

 



Neden bu soruyu sordum?

 

Milliyetçiliğimizin nasıl olması gerektiğini Atatürk zaten tanımlamamış mıydı, değil mi?

 

Aslında bu konuyu en iyi Ümit ÖZDAĞ özetledi: “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği”.

 

Tamam işte! Mesele Atatürkçülük ise CHP, VP, İyi P. Vs hep zaten bundan bahsetmiyorlar mı?

 

Sorunlardan birisi, mevcut Atatürkçülük, Kemalizm gibi Atatürk’e dayandıklarını iddia eden  “ideolojimsilerin”,  gerçekte milliyetçilikle ilgilerinin olmaması.

 

Sorunlardan bir diğeri, her gün milliyetçiliği kullanan “muhafazakâr” siyasetin de aslında milliyetçiliğin öznesiyle hiç ilgilenmemesi.

 

Bir diğer sorun, milliyetçiliğin doğrudan siyasetini yapanların, milliyetçiliği dinle meşrulaştırmaya çalışması.

 

İşte bu noktada “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği” tanımını netleştirmemiz gerekiyor.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği neyle ya da kiminle ilgilenirdi? Böyle bir milliyetçiliğin önceliği ne olmalıydı?

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, önceliğini Türk’e veren, bütün iyiliklerin ve erdemlerin merkezine Türk’ü koyan bir milliyetçiliktir. Bu, milliyetçiliğimizin faydacı yönüdür. Bu faydacılıkta Türk Milleti’nin büyük erdemleri, ahlâk oluşturucu kimliği gözetilir. Dolayısıyla bu faydacılık batılı ulusların sömürücü, incitici ve çoğu zaman saldırgan faydacılığından tamamen farklıdır.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, Türk büyükleri dışında hiçbir siyasi lideri, önder ve örnek kabul etmez. Hiçbir ulusu kendi ulusundan üstün kabul etmez ve hiçi bir ulusu kendisine örnek ve rehber kabul etmez. Bu açıdan Türk milliyetçisi, sosyalistlerin ve şeriatçıların liderlerinin hepsini reddeder ve kendi büyüklerinin onlarla kıyaslanmasını kesinlikle reddeder.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği ahlâkta ve hukukta akılcı bir yönelimi benimser. Akılcı muhakemenin hiçbir tabuyla, kesin inançla, otoriteyle engellenmesine izin vermez. Akılcılık yönüyle Türk milliyetçiliği ancak ve yalnız lâik bir toplum düzenini savunur.  Bir Türk milliyetçisi yalnızca akılla keşfedilen ve düzenlenen kuralların egemenliği sayesinde, toplum düzeninin ve genel rızanın sağlanabileceğini düşünür.  Türk milliyetçisi “rızanın” öznesinin yalnız ve ancak Türk Milleti olabileceğini ve “rızanın” millî egemenliğin reddi ve inkârı için kullanılamayacağını kabul eder.

 

Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği, vatanın doğal ve yaratılmış servetinin yalnızca milletin menfaati için kullanılması gerektiğini savunur. Millet fertlerinin teşebbüs hürriyeti ve mülkiyetleri kıskançça korunmalıdır. Bu sosyalist bir yönetimi savunmak değildir. Öte yandan, milletin doğal ve üretilmiş/yaratılmış servetinin yönlendirilmesinde asla yabancıların telkinlerine, tahriklerine ve teşviklerine itibar edilmemesi gerekir. Yabancılarla kurulacak ortaklıklarda, Türk millî menfaatlerinden daha yüksek bir değer kabul edilmemelidir. Bu, gümrük birliği gibi yeni kapitülasyon rejimlerini en baştan reddetmek demektir.

 

Sosyalizm sözde insanlık adına milletin sınıf çatışmasına sürüklenmesi ve işçi sınıfının egemenliği için iç savaş dahil olmak üzere her türlü şiddetin benimsenmesini gerektiren vahşi bir ideolojidir. İnsanın doğasına aykırı bu ideolojinin millet hayatını yönlendirmesine kesinlikle karşı çıkılır. Sosyalizmin siyasi öznesi millet değildir, sınıftır. Dolayısıyla hiçbir sosyalist için Türk kimliğinin ve bilincinin bir önemi yoktur. Sosyalizm milletle ancak sınıfla bir ilgisi olduğu müddetçe ilgilenir. Milleti ilgi odağı haline getirmemiş böyle bir ideolojinin desteklenmesi söz konusu olamaz.

 

Liberalizmin , ekonominin doğasına uygun çıkarımları kabul edilir fakat onun işbirlikçilik, enternasyonalizm ve yabancı sömürüler için bir kaldıraç olarak kullanılmasına kesinlikle karşı çıkılır.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği Türklüğü yalnızca Anadolu Türklüğünden ibaret saymaz. Dünyanın her yerindeki soydaşlarımızı bir ve eşit görerek her birinin meselesini kendi meselesi olarak görür. Buna karşılık yayılmacı ve saldırgan değildir. Dünyadaki her bir Türk’ün kendi ülkesinde hür, bağımsız ve egemen olarak yaşamasını öngörür. Türklük bilincinin Türk  toplulukları arasında güçlenmesini öngörür.

 

Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği, Türk vatanında, vatandaşlığın ancak ve yalnızca Türk kimliği ve Türklük bilinciyle yaratıldığını ve korunduğunu bilir ve savunur. Bundan dolayı hem Atatürk’ü savunup hem de “Kürt sorunu” gibi yapay sorunları savunmaz.

 

Sonuç olarak Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, yayılmacılığa karşı çıkan, barışçı buna karşılık uluslararası ilişkilerde Türk’ün menfaatlerini önceleyen ve koruyan, ekonominin doğasına en uygun çözümleri gözeten, Türk vatanında ayrımsız, lâik bir hukuk devleti egemenliğini savunur.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, Atatürk’ün tartışmasız ve tavizsiz Türkçülüğünü kendisine örnek alır ve benimser.

 

Ve böylece Yüce Atatürk’ün şu sözünü her seferinde gururla tekrarlar:

“Ne mutlu Türküm diyene!”

 

 

 

 

Falkenbach'tan güzel bir parçayla bitirelim:

25 Şubat 2021 Perşembe

Türkçüler Ne Yapmalı?

 


Türkçüler Ne Yapmalı?

Şimdilerde Cemal TEMİZÖZ’ün “ Kuruluşu, İnfazları, Katliamlarıyla Siyasallaşan PKK Terörü” adlı kitabını soluksuz okuyorum.


Kitapta dikkatimi çeken şey elbette bebek katilleri sürüsü PKK’nın, cezaevlerinden, siyasi partilere ve hatta TBMM’ye kadar içimize nasıl sızabildiği.


Ama beni daha da üzen iki husus,  bir kez daha içimi kanattı.


Bunlardan biri devletimizi yönetme yetkisine sahip olan insanların Türklükten ne kadar uzak ve hatta Türklüğe ne kadar düşman oldukların, gelişen süreçte gözlemek.


İkincisi ise kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan insanların bu süreçte ne kadar umursamaz ve gafil davrandıklarını görmek.


Atatürk’ün Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!  Sözünün tam aksine Türklükle en ufak bir soy, akıl veya  ruh ilişkisi olmayan insanların Türk Milleti’nin kaderini paramparça etmelerine sessiz kaldık.


Bunun yanı sıra özellikle Kürtçü ırkçılığın/bölücülüğün bilişsel yayılmasına ve işgaline sessiz kaldık.


Daha da kötüsü milli eğitimde çocuklarımıza kesin ve istisnasız  bir milli benlik aşılamakta geri kaldık.


Bugün  Türk çocuklarının aklına şeriatçılığı , Arap hayranlığını, Kürtçü bölücülüğü sokan yaygın sosyal medya ağına karşılık Türkçü bir cevap ne   yazık ki hâlâ verilebilmiş değil.


Şunu unutmayalım ki bugün Kürtçü bölücü terör ve ihanet örgütlenmeleri cezaevlerinden siyasi partilere kadar her gün aralıksız bir propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu faaliyetleri ile kendi amaçlarını bi “sorun” olarak bize kabul ettirmeye çalışıyor. Yaygın popülist muhafazakâr sağ siyaset ise oy kaybına uğramamak amacıyla bu yaygın propagandaya sessiz kalıyor. Neticede halkın kafası PKKlı bebek katili vatan hainlerinin  fikirleriyle her gün yıkanıyor.


O halde ne yapmak gerekiyor?

Hiçbir şey bir anda gerçekleşmiyor. Bu yüzden yaygın bir milliyetçi bilinç oluşumu için her milliyetçinin kendi gücü nispetinde bir sosyal medya hesabından Türk Yurdu’nun varlığını, bölünmezliğini ve Türk egemenliğinin tartışılmazlığını duyurması gerekiyor.

Bu satırların yazıldığı dakikalarda dahi bebek katili terörist başı ve onun yandaşları, yardakçıları, katilleri, Türk Milleti’ni tahkir, onun egemenliğini tahrip etmek için yazmakla ve düşünmekle meşgulken kendisine “milliyetçi” diyen insanların özellikle bu insanların okur yazarlarının, Türk tarihi, Türk kültürü, Türk egemenliği, Türklük gurur ve şuuru hakkında yazmadan geçirdikleri her dakika, milletimizin hayatına mal oluyor.


O halde milliyetçiler  daha doğrusu Türkçüler-ki bunu çünkü “milliyetçilik” terimi siyasal milliyetçilikçe o kadar sulandırılmış ve siyasetin vesayetine mahkûm edilmiştir ki Türk için mücadele etmek düşüncesi siyasi popülizmle şeriatçılığa dahi vardırılabilmiştir-  bireysel sosyal medya hesaplarıyla, sanalağ günlükleriyle (blog) düzenli olarak Türk varlığı, Türk egemenliği, Türk Dünyası, Türk birliği, Turan gibi konularda yayın yapmalıdır.  “Tek başıma ne yapabilirim ki?” diye düşünmek Oğuz’un oklarını kırılmaz bir birlikle toplayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiş Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlerine yakışmaz!


Yalanın, propagandanın ve  vicdani sömürünün  cirit attığı şu  bataklıkta sözlerimiz,  vatan hainlerine ve düşmanlara karşı birer kurşun, aklımız,  milletimize  söylenen yalanlara karşı bir zırh, kalbimiz korku salmak isteyen hainlerin ölüm soğukluğuna karşı birer Ergenekon ateşi olmalıdır.


Bir can seğmenin, Rıfat Balaban'ın anısına: 

 

 

2 Ağustos 2020 Pazar

Türkçülük Anormal Mi?

Türk Dünyasının Büyük Devlet Adamı: Ebulfez Elçibey

Daha dün gece liseden bir arkadaşımla lise sosyal medya gurubundan kovulmam konusunda konuşurken arkadaşım, siyasi bir konudaki aşırılığımın bir “tepkiyi”  tetiklediğinden bahsetti.

Siyaset özellikle bizim gibi geri  kalmış toplumlarda çok ciddi bir  toplumsal ayrışma sebebi.

Sorun şuydu: Benim PKK hakkında söylediklerim,  bir başka   dönem arkadaşıma “ters” gelmiş ve onda benim görüşüme simetrik bir tepki oluşturmuştu.

Peki ama  Türkiye’de PKK, siyasi meşruiyete sahip, insan haklarını koruyan,  ülke ve ulus çıkarlarına hizmet eden, arzulanır ve makbul bir örgüt müydü de benim PKK hakkında söylediklerim solcu dönem arkadaşımda  “anlaşılabilir” bir tepki doğurmuştu?

O arkadaşım herhangi bir paylaşım yapmasa da  hâlâ  grubumuzda ama ben kovuldum. Yani? PKK’yı savunmayı normal bir hak ve meşru bir tepki olarak gören  arkadaşım  fiilen “egemen”. Onun PKK’yı savunması  grup üyelerinde hiçbir nefret hissi uyandırmazken benim PKK’yı aşağılamam “aşırılık”, “ırkçılık”, “nefret suçu” gibi kabul edildi. Kısacası gruptaki taraflaşmada Türkçü olan ben azınlıkta ve  nefret edilesi anormal biri olarak görülürken bebek katillerini, etnik ırkçı bölücüleri bana savunan insan “normal” kabul edildi.

Peki ama “etik insan” neyi normal neyi anormal kabul etmelidir? İnsan yalnızca kabulleriyle tanınmaz, dışladıklarıyla ve hatta nefret nesneleriyle de tanınır.

(Kendi ordusundaki siyahi askerleri alabildiğine aşağılayan, kendi millî atleti siyahi Owens’ın başarısını resmen kabul etmeyen ABD, “Nazi ırkçılığına” karşı özgürlük mücadelesi verdiğini iddia edebiliyordu. Nazilerin ırkçılığından nefret etmek ona göre haklıydı ama Jessie Owens’ı görmezden gelmekte beis yoktu. Ya da kendi ülkesinde Rus Yahudilerini aşağılayan  Gürcü kökenli sosyalist Rus diktatör Stalin, kahramanca (!) Alman ırkçılığına karşı insanlığı savunuyordu…)

Kendimize sormamız gereken soru şu: Türkiye’de neden nefret ediyoruz? Ya da neden nefret etmeliyiz? Nefret etmemiz gereken şey, Türk adından ve egemenliğinden nefret eden, Türk askerini, öğretmenini, doktorunu vs öldürülmesi gereken birer düşman olarak kabul eden PKK Kürtçülüğü müdür yoksa “Ne mutlu Türküm diyene!” demeyi en mutlu bir iş sayan Türk milliyetçileri midir?

(Soru sana zor gelebilir onun için PKK’nın Atatürk’ten nefret ettiğini, onun kurucu kişiliğinden ve ilkelerinden nefret ettiğini, Türkçülerin de  onun kişiliğini ve ilkelerini sevdiğini söylesem belki daha kolay kavrarsın.)

Türkiye’de “etik insan”, Türk olduğunu reddetmeli, mümkünse Türklüğünü basit bir hayvan ırkı seviyesine indirmeli, Türklüğünden hiç bahsetmemeli ve hele Türklüğünü bir egemenlik kimliği olarak asla görmemeli ve dile getirmemeli.

Fransa’da Fransız olmanın ülkedeki “etnik azınlıklar” üzerindeki etkisi umursanmıyor. İngiltere’de  çocukların “etnik aidiyetleri”  ancak kendi evlerinde korumaları ve aksansız İngilizce konuşmaları öğretiliyor.  Almanya’da herhangi bir etnik grubun Alman Ulusu’nun siyasal egemenliğini tartışmaya açması dahi düşünülemiyor. Buna karşılık bu ülkelerde “aşırı sağ” denen milliyetçiler kınanıyor.

Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünü telaffuz etmek Kürtlere soykırım uygulamak falan sayılıyor.

Aramızdaki fark şu: Gelişmiş ülkelerin kurucu bilinci, tıpkı bizde olduğu gibi milliyetçilik. Bu bilinç gerek bu ülkelerin bürokrasisinde gerekse toplumsal düzeninde zaten egemen olduğu için adeta “görünmez” oluyor. Bundan dolayı da bu ülkelerde “milliyetçilikten” bahsetmek bir tür aşırılık oluyor.  Sözde enternasyonalist bir sosyalist olan Bayan Mitterand, Enrico Macias’ın Arapça şarkı söylemesine “ Benim bulunduğum mecliste Fransızca’dan başka şarkı söylenemez!” diye izin vermezken “normal” kabul ediliyor ama Anayasa’mızın üçüncü  maddesi ırkçılık oluyor.

19 Mayıs bizim için şanlı bir mücadelenin yıldönümü olarak  coşkuyla kutlanırken anormal oluyor mesela… Buna karşılık aynı gün bir PKK destekçisi ve vatan hainleri kitlesinin önderi Selahattin Demirtaş tarafından “Pontus Soykırımı” olarak ilan edilirken bu alçaklık “normal” kabul edilebiliyor.

Diyarbakır’da Kürt olmayan biri hayatından endişe ederken meclisimizde adına milletvekili denen insanlar “  PKK ile toplumsal tabanımız aynı.” “ Biz sırtımızı YPG’ye, PYD’ye dayıyoruz!” diyebiliyor. Peki bu durum meselâ “insanî” mi, makbul mü ya da meşru mu?

 Modern, çağdaş, kabul edilebilir, arzu edilir hukuk devletlerinin istisnasız hepsinde, kurucu ulusun siyasi egemenliğinin, iradesinin ve kültürünün ortaksızlığı ve tartışılmazlığı “normal” kabul edilirken Türk’ün büyük atası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  üzerine titrediği Türk Ulusu’nun varlığı tartışmaya açılıyor, küçümseniyor ve bir nefret nesnesi haline getiriliyor. Neye göre?  

Katil Stalin’in “Ulusal Sorun” denen safsatasına göre… Nakşibendiliğin ya da başka sapkın grupların dinî metinlerine göre… Kürtçülerin bebek katili  liderine göre…

Başka sözüm yok sayın yargıç ama senin idrakinden emin değilim; sorun o…


29 Mart 2018 Perşembe

Diyalektik Karşıtlık Mutlakçılığı Ve Ulusalcılığın Türk Çelişkisi



İş  felsefelerimizin uyuşmazlığında yatıyor.

benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucu“Ulusalcı” denen kesimin içinde Kemalizmi Bolşevizm  türevi bir şey olarak gören enternasyonalist hayalciler de var, “Anadolu neyimize yetmiyor, Turan hayalleri kurmayalım!” diyen sözde realist Anadolucu sosyalistler de… Ki sanırım  ulusalcı kitlenin çoğunluğunu ikinci gruptakiler oluşturuyor.

benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucuUlusalcı söylemin omurgasını “antiemeryalizm” oluşturuyor. Peki ama bu omurga  gelgeç heveslerle savrulan  fırsatçı ve şeriatçı siyasal milliyetçiliği bir tarafa bırakırsak; milliyetçiliğimizin özünü oluşturan Türkçü felsefeyle ne kadar uyuşuyor?

Ulusalcılık Türkçülükle üç sebepten dolayı uyuşmuyor: 

İlk  sebep ulusalcıların “ulusu” ile Türkçülerin “ulusunun” birbirinden ayrı olamaları. Ulusalcıların “ulus” felsefesi Atatürk’ün,  Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken yaptığı “ Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”  Tanımına dayanıyor. Kurucumuzun yaptığı tanımı eleştirecek ya da yanlışlamağa kalkacak değiliz elbette. Ve fakat bu tanımı “mutlak sınırlayıcı” olarak kabul etmenin sakıncalarına değinmeden geçemeyiz. Atatürk Türkiye dışındaki Türk  topluluklarından haberdar, dahası kendisi kötü bir talih eseri o topluluklardan birine mensup olmak zorunda kalmış bir Türk çocuğuydu. Dolayısıyla “Türklük” tanımının Türkiye’ye sıkıştırılamayacak kadar büyük olduğunu biliyordu. Onun bu tanımı Türklüğü Türkiye’den ibaret görmek değildi. Türkiye’nin kurucu ahalisinin, büyük Türk Milleti’nin bir parçası olduğunu söylemekti. Dolayısıyla bir Türkçü  için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sosyolojik tanımından öte bir Türk tanımamak gibi bir şey söz konusu olamaz.

Sanırım çoğu eski Maocu veya Stalincilerden oluşan “ulusalcı” kesim içinse fikri bağlarının, kendi “ata ruhlarının” ( ki onlar için Bilge Kağan, Kültigin, Tonyukuk vs. Türk büyükleri ancak faşistlerin uydurdukları bir takım çizgi roman kahramanı gibidir…) Rus ve Çin kaynaklarından gelen  soğuk savaş refleksi halindeki “Türk alerjisinden” dolayı Anadolu dışındaki Türk topluluklarının varlığından bahsetmek bile faşizm veya ırkçılıkla eşdeğer bir şey.

(Sorun şu ki yakın zamana kadar  bir namus borcu  gibi yürüttükleri Kürtçülüğ’ün Ortadoğu’daki yaygın silahlı ihaneti ve yarattığı küçük çaplı cehennem, onların artık “ Kerkük zindanını”  istemeyerek da olsa hatırlamalarını sağladı…)

Kafalarında Bolşeviklerin uydurduğu “Ulusal Sorun” doktrininden başka herhangi bir bilgi de olmadığı için Satlin’in idraklerine vurduğu prangayla ne kadar nefes alabiliyorlarsa; Türklüğ’ü de ancak o kadar biliyor ve benimseyebiliyorlar. Türk’ü ancak Stalin’in penceresinden görebilen  sol-ulusalcı kampla
benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucu“Vatan ne Türkiye'dir Türk'lere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan!” diyen Türkçü felsefenin uzlaşması düşünülebilir mi?

Uzlaşmazlığın ikinci ayağı ise “antiemperyalizm karşıtlığı” ayağında ortaya çıkıyor. Şimdiler de bazı Türkçüler de sol seçkinciliğe yaranma çabası ve uzlaşma ümidiyle  derhal benimsenen “antiemperyalizm” söyleminin iki felsefi çarpıklığı var.

Bunlardan birincisi ve derhal göze batanı, “antiemperyalizm” söyleminin,  Kurtuluş Savaşı’nı, bir tür “sömürgelikten kurtulma savaşı” haline indirgeyip Türk’ü de “büyük devletlerin eski bir sömürgesi küçük bir  kabile”  diye kabul etmesidir. “Antiemperyalizm” söyleminin temelinde “Türk’ün büyüklüğü”, “etkileyiciliği”, “emperyal ölçekli siyaseti”, “fütuhat tutkusu” vs yer almıyor. Antiemperyalizm söyleminin temel kabulü: “Türkiye’de hasbelkader Türk olarak yaşayan insanların kurduğu,  hiç kimsenin işine karışmayan, hiç kimsenin de kendisine karışmasını istemeyen, sömürgelikten zar zor kurtulmuş, kendi yağıyla kavrulmaktan mutlu bir iki buçukuncu sınıf  kabile tipi cumhuriyet.”

Buna bağlı olarak antiemperyalizm söyleminin daha derin çarpıklığı “emperyalizm”  hurafesini uyduran Marksist okulun dayandığı, diyalektik saçmalığını benimsemesinde yatıyor. “Emperyalizm” terimi dünyayı, sosyalist olan ülkelerle “emperyalist” olan ülkeler karşıtlı şeklinde “mutlaklaştırıyor”.

Diyalektiğin, idealizmi, “İdelerin var olamayacağı, dünyanın yalnızca karşıtlıklarla anlaşılabileceği” şeklinde eleştirirken aslında bütün beynimizi boşalttığını, bizi tanımsız bıraktığını, idelerimiz yok olduğunda, kıyaslamak için elimizde ne kalacağını hiç kimse düşünmedi. Ulusalcılar her şeyin “ilişkilerden ibaret olduğunu” söyleyen Marksist  felsefeyle düşündükleri için “ilişkilerin neler arasında gerçekleşmesi gerektiği” sorusunun varlığını da düşünmek istemezler.

Dolayısıyla “idelerin mutlaklığına” karşı çıkıp “mutlaklığı” reddettiklerini sanırken aslında  “karşıtlık” kavramını ideleştirdiklerini, “mutlaklaştırdıklarını” fark edemezler. Peki ama bunun konumuzla ilgisi nedir?

Bunun konumuzla ilgisi şudur: Öncelikle dünyayı emperyalistler ve antiemperyalistler karşıtlığı içinde algılamak, iki “mutlak kategorisi” oluşturmak anlamına gelir. Bu kategorileştirmenin “mutlaklığı” sözde diyalektik mantık için öldürücü bir çelişkidir.
Bunun sonucunda dünyada, kendiliğinden bir “Etkili büyük devletler ve etkisiz küçük devletler” kategorizasyonu meydana gelir. Elbette  ulusalcılara göre SSCB ve Çin aslında ulusal devletler olmayıp kutsal enternasyonalist esaslara dayanan birer proleter diktası olduklarından, bu ülkelerin Avrupa’da ve Asya’da gösterdikleri yayılmacılığın emperyalist olarak algılanması yanlış olacaktır.

Düşüncelerinin temelinde tanımlar ve kategorizasyondan ziyade “havada uçuşan partizanca diyalektik mukayeseler” yer aldığından, ulusalcılar için “büyük, etkin, üstün bir Türk” tanımı da söz konusu olamaz. Onlara göre Türk  Milleti’nin kendi çıkarları için herhangi bir toprak parçasına askeri müdahalesi dahi doğrudan “emperyalizm” sayılacaktır.

Sözün özü: Ulusalcıların kafasında, dünyaya etki eden, etmesi de gereken, gerçek ve üstün bir Türk  Ulusu’nun “milliyetçiliğinden” ziyade “Türk” dendiğinde anlaşılması gereken :  “Dünyada kendi halinde yaşayan, adını hasbelkader almış, “büyük devletlerin işine karışmadan” pasifist barışçılığı ve kolektivizmi benimsemiş bir Ortadoğu  sömürge eskisi kabile toplumudur.”

Hal böyle olunca  dünyanın neredeyse dörtte birine yayılmış büyük bir ulusun, dünyayı adaletle etkilemesi gibi hedefleri  olan Türkçülerle kafalarında, “ancak büyük devletlerle uygun ilişkiler kurduğu müddetçe var olabilecek bir Ortadoğu sömürge eskisi kabilesi” tasavvuru  yaşatabilen “ulusalcıların”  uzlaşabilmeleri çok zor görünüyor.







1 Ekim 2017 Pazar

Türk Ülkesinin Hücrelerine Sızan Hümanizm Paraziti


Saptırılmış Sol Bilinç Ve Fiilî PKK Destekçiliği

Vatanseverliklerinden şüphe etmediğim insanlar arasında bile bir “norm kaymasının”, belirtilerini görmek beni adamakıllı üzüyor.

Bu norm kayması, HDP’nin “siyaset çerçevesinde kalan” bir örgütmüş gibi görülmesiyle ortaya çıkıyor.

HDP siyasi bir örgüt mü? Dahası “siyasî” sıfatının meşruiyet sınırı nasıl belirlenmelidir? Bu sınırlar belirlenmeden siyasî eylemi eleştirmek ve belki daha sonrasında yargılamak mümkün olamaz.

Öncelikle şunu belirlememiz gerekiyor:

Her ulus için geçerli bir ulus üstü “adalet uygulaması” diye bir şey yok.  Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile o demokrasileri kuran ulusların kültürlerini, örflerini,   kurucularının hukuksal normlarını aşan ve bunlara “amir” bir üst ulusötesi norm söz konusu değil.

Dikkat edilirse AB Anayasası dahi, ulusların ulusal devletlerinin  bütünlüğü konusunu, o ulusların kendi hukuk yapılanmasına bağlamıştır.

Hal böyle olunca HDP gibi etnik ırkçı bir partinin siyasetinin geçerliliği veya herhangi bir siyasi söylemi var sa bile bu söylemin Türk ulusal devletinin kuruluş ilkeleri ile ( Bazıları kuruluşumuzda lâik olmadığımızı söyleyebilir ama bu durum Türk devrimiyle zaten fiilen hayata geçirilmiştir.) ne kadar bağdaştığını sorgulamamız gerekmez mi?

HDPli sözde siyasetçiler siyasetlerinin PKK ve onun önderi tarafından belirlendiğini asla saklamıyor. Emirlerini doğrudan doğruya bir bebek katilinden alıyorlar. Bir vatan hainini alenen savunuyor ve onun  sözde önderliğini, sözde ilkelerini silah zoruyla, tehditle Türk Ulusu’na kabul ettirmeğe çalışıyorlar.

HDP eline doğrudan silah almaksızın, eline silâh geçirmiş Kürt etnik bölücülüğünün sözcülüğünü yapıyor.

Ne yazık ki hiçbir ama hiçbir solcu “ Türkiye’nin bir Türk devleti olması tartışılamaz bir gerçektir. Bunu tartışmaya dahi açmağa kalkmak vatana ihanettir!” diyemiyor.

Bunun sebebi basit: Sol ideolojisi itibariyle aslında Atatürk’ün öncülük ettiği Türk devrimine yabancı kalmış, enternasyonalist bir ideolojik kamp olarak yaşıyor. Bu kampın içinde, Türk adına, Türk kültürüne, Türklük bilincine, Türklük gururuna dair herhangi bir değer ve norm barındırılmıyor.

Lâikliğe, akla değer veren insanlar da artık yavaş yavaş solun çizdiği bu Türk dışı “uygarlık” tablosuna adapte olmağa ve böylece yalnızlıktan kurtulmağa çalışıyor.

Bu arada ne oluyor?

Bu arada İslâm’ı kullanarak Türk’ü islam dışı ve ırkçı bir kabile olarak görenlerle Türklüğü “ büyük insanlığın “ dışında kalan işgalci bir ırk olarak gören Kürtçüler, Türk düşmanlığı cephesini “ vatansız solcularla” birlikte daha da genişletiyor.

Solun içinde “ Türk” demeden, Türklüğüyle öğünmeden, Türk’ü dünyanın geri kalanından kutsal ve üstün bilemden “vatansever” olunabileceğini sanan fiilen vatansız ve kimliksiz bir kitle büyüdükçe büyüyor ve o kitleyi de “Ne Türk dedim ne Kürt” kaçamağıyla siyaset yaptığını sanan CHP temsil ediyor.

Böylece Atatürk’ün açık Türkçülüğüne, vatanseverliğine, bağımsızlık idealine silahsız da olsa saldıran herkes “demokrasi sınırları içinde” kabul ediliyor. Oysa  Türk ülkesinin kuruluş ilkeleri  silahsız da olsa saldırıya uğradığında savunulmazlarsa  silâhlı bölücü saldırıların zımnen ve ivedi biçimde kendilerine meşruiyet zemini elde edecekleri unutuluyor ya da görmezden geliniyor.

Bir arakdaşım HDPli sözde vekillerin yargılanmasına karşı çıktığını söyledi. Bunun onları daha da saldırgan ve dahası “meşru” yapacağından bahsetti.

HDPli vekiller doğru sebeplerle ve doğru şekilde mi tutuklanmıştır ben de emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var. HDPli vekillerin arzu ettikleri şeylerin hayata geçmesine izin verirsek, ülkenin bir kısmı Kürdistan diye bölünecektir. Söylediklerinin sonuçları apaçık Türk ülkesinin bölünmesi olarak ortada olan insanların barışçıllığından bahsetmek belki başlangıçta safdillik kabul edilebilir ama bu körlükte bir müddet daha ısrar, gaflete, hamakate en sonunda da ihanete dönüşür.


Ne yazık ki solun en vatansever kesimlerinin dahi içine alan norm kayması, HDPli  sözde siyasetçilerin aslında normal, barışçı, uygar insanlar olduklarına dair  bir ikna ortamı yaratıyor. HDP’nin “normal” sayılmasıyla birlikte Türk vatanını savunmak ve Türk olmak zorlaşıyor. Kimin umrunda?

2 Temmuz 2017 Pazar

Türkiye’de Felsefe-Siyaset Çatışması




Vurun Kocasakal’a!

Son günlerde “Adalet Yürüyüşü” hakkında Ümit Kocasakal’a yöneltilen sosyal medya tepkileri dikkatimi çekti.

Bu tepkilerden bazıları onu, “haklı bir mücadeleyi eleştiren bir fırsatçı” olarak yargılıyor.

Kocasakal’ın konuyla ilgili iki yazısını okudum.

Bu yazıları okuyunca Türkiye’deki siyaset pratiğinin,  düşünme alışkanlığını ve yöntemini nasıl baltaladığını  daha açık anladım.

Öncelikle Kocasakal, “Adalet Yürüyüşü’ünün” meşruiyetini veya haklılığını sorgulamıyor. Fakat  siyasal somut bir eylemin sınırlılığına  dikkat çekiyor.

Siyasal eylemler, etkileri kısa vadeli ve sınırlı eylemlerdir. Genellikle kesin taraftarlık duygularını biler, keskinleştirir ve etkilerini toplumda yarattıkları istemli ya da istemsiz ayrışmayla gösterirler. Şurası bir gerçek ki siyasal eylemlerin yasamaya ait olan kısmı, ülkenin kaderi üzerine elbette kalıcı hasarlar yaratabilir. Buradaki “siyasal eylemden” kastımız, siyasal partilerin toplumsal tepkileri güdülemek için kullandıkları, miting, yürüyüş, toplantı gibi kısa süreli eylemlerdir.

“Adalet Yürüyüşü” özünde iyi niyetli bir eylemdir. Çarpıcı ve özet ifadeler barındıran, sloganik bir eylemdir.

Siyasetin bütün amacı iktidarı değiştirmektir. Demokratik ülkelerde bunun yolu halkın ikna edilmesidir.  Büyük kitlelerin iknaında kullanılabilecek en etkili yöntem ise slogandır. Sloganlar düşünceleri özetler, dillere pelesenk edilir, rahat yaygınlaşır ve taraftarlık duygularını güçlendirir.

Bunun yanında basit ve tekrarlanabilir hareketler de aynı işi görür. Haziran eylemlerindeki “Duran Adam” bunun tartışılmaz en iyi örneğidir.

Peki ama bir toplumun bütün  hayatı sloganlara ve basit eylemlere indirgenebilir mi? Ya da bir ulusun bütün hayatı siyasetten mi ibarettir?
Türkiye’nin makus talihi Atatürk’ten sonra ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi, genellikle popülist sağ siyasetçilerin karşı devrimciliğine bağlanır ve bunda  büyük haklılık payı vardır. Ama asıl sorun bu değildir.

Atatürk’ten kopan Türkiye, aslında felsefeden ve düşünceden kopmuştur. Türk merkezli bir düşünüş biçimini siyasete ve akademiyaya benimsetmek isteyen ve özgün bir Türk düşüncesi yaratmak isteyen Atatürk’ten sonra toplumun bütün hayatı, doğrudan doğruya siyasetçinin cahil keyfiliğine teslim edilmiştir ki asıl “karşı devrim” budur.

Bir çelişki gibi görünse de bütün bir hayatı politikadan ibaret hale getiren  “politizm”, kendisi dışındaki bütün örgütleri ve kurumları  etkisiz ve anlamsız bir hale getirmiştir. Böylece  Türk Ulusu’nun bütün hayatı, yasama ve yürütme erklerini ellerinde bulunduran insanların keyfi güç kullanımlarına terk edilmiştir.

Burada bir parantez açarak kıta Avarupası’nın  Germenik pozitif hukuk felsefesinin kabulüyle yargının , en nihayetinde kanun yapıcının esiri haline gelmesi durumunun ortaya çıktığını gördüğümüzde ki bugünkü durum açıkça budur, artık siyasetçinin müdahale edemediği hiçbir alanın kalmadığı da  görülmüştür. “Kanuna hapsedilmiş yargı”,  yasa yapıcı insanların kültürleri, bilgi düzeyleri ve inançlarıyla sınırlanmış yasa yapabilme kabiliyetlerinin lafzına, mutlak bağımlı olmak halini ifade eder.

Bu yapısal bağımlılık yargının bir müddet sonra yasama eliyle biçimlendirilip iktidara karşı tamamen etkisiz bir organ  haline gelmesine de sebep olabilir.

Konu dağılmış gibi görünse de aslında hayatı politikanın mutlak egemenliğine terk etmek anlamındaki “politizm”, en nihayetinde, yargıda lafız taassubunu ve esaretini getirdiği gibi toplumsal hayatta da “olgusal esareti” ortaya çıkarmıştır. “Olgusal esaret”  hayatı olgulardan ibaret yaşamak demektir. Olgusal esaret, hayvansal yaşama en yakın haldir.

Olgusal esaret, insanların ancak ve yalnız en yaşamsal somutluklarla ilgilenmesi halidir. Genellikle Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ile meşrulaştırılır.

Bütün hayatı kapsayan ve bütün hayata hükmeden politika, insanların en nihayetinde ancak ve yalnız sloganlarla düşünecek ve sloganları anlayabilecek düşünsel seviyeye indirmek için elinden gelen her şeyi yapar.  Nazi Almanyası ve SSCB’de (ki SSCB’deki durumu kendi gözlerimle  gördüğüm için daha yakından biliyorum) her yerin sloganlarla ve propaganda afişleriyle doldurulmasının en büyük sebebi budur.
Peki ama politikanın bu mutlak egemenliği ve tasallutu nasıl engellenir? Bunun yolu hukuktan geçer.

Özellikle bizim gibi az gelişmiş ülkelerdeki temel sorun, hukukun, yargı uygulamalarından ibaret sayılmasıdır. Oysa hukuk, “hak ilişkilerine” ve “ temel menfaatlere(haklara) dair bitmeyen bir keşif sürecidir. Dolayısıyla hukuk, sloganik eylemin aksine çok daha fazla sözcüğe ve düşünceye ihtiyaç duyan fevkalâde zorlu bir çabadır.

Olgusal esaretin aksine hukuk, “ kavram egemenliğine” dayanır ve ihtiyaç duyar. Kavram egemenliği, hayatı  anlamlara dayalı biçimde korumağa yönelik bir çabadır. Kavram egemenliği, hayatı var eden  düşüncelerin en doğru, gerçeğe en yakın halini bulmak için anlamlar üzerinde düşünmek işidir. Kavram egemenliği, insan hayatına olguların değil de varoluşu sağlayan “anlamların” yön vermesi idealidir.

İşte Atatürk’ün Türk uygarlaşması hedefinin temeli, Türk Ulusu’nun yaşantısının kavram egemenliği içinde sürdürülmesi hedefidir.

Politizm, bu hedefi yıkarak Türk Ulusu’nun günlük yaşantısını asgari hayvansal ihtiyaçlarla güdülemek yönetimini benimsemiş ve ancak  hiç taşımadığı, asla sahip olamayacağı düşünsel yetkinlikle yönetilmesi gereken  son derece hassas yasama ve yürütme faaliyetlerini, en basit bir primat düşünsel seviyesinde ilkelleştirmiştir.

İşte Kocasakal- CHP sözde çatışmasının temeli bu çelişkili durumdur.

Kocasakal hiç bitmeyecek bir felsefî eylem ve kavram egemenliği ideali olarak gördüğü hukuksal çabanın sonucu olarak adaletin korunmasının gereğine işaret ederek kısa vadeli çarpıcı siyasi eylemlerin bu çabanın enerjisini  tüketebileceğine işaret etmiştir. Politizmin olgusal esaretinin doğal sonucu olarak da slogan bağımlısı kitlelerin tepkisine maruz kalmıştır.


Türkiye, kitap okumaktan aciz politikacıların Türkçe’nin felsefe dili olup olmadığına dair ahkâm kesebildiği geri bir ülkedir. Akıllı tahtaya Türkçe yazamayan politikacıların  slogan düzeyindeki  orta beyinlerinin, makarnanın olgusallığıyla insanları esir ettikleri ülkemde, Kocasakal’ın kavram egemenliğine dayalı hukuk ideali elbette anlaşılamıyor.