uluslaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uluslaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2016 Cumartesi

Köylü Memurlar Devletinin Çaresizliği

Devletimizin hükümetler üstü bir Doğu Anadolu politikası var mı? ilk bakışta insanın aklına gelen soru bu.

Ama galiba asıl sorulması gereken soru devletimizin uluslaşma ile ilgili bir kaygısının olup olmadığı.

Bu en geniş açılı soru.

Bunu düşünmenin sebebi Doğu Anadolu'da görev yapan memurların sosyoekonomik tabanları.

Doğu Anadolu'da görev yapan subaylar da dahil olmak üzere(ki devletin gene de en eğitimli ve seçkin görevlilerinin onlar olmaları beklenir) devlet memurlarında yaygın olarak görülen köylülük devletin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki en büyük yetersizliği.

Bölgedeki görevliler maalesef hâlâ vatanın| doğusuyla batısıyla bir bütün olduğunu idrak edememiş köylü çocuklarından ya da en iyimser tabirle "taşralı" çocuklardan oluşuyor.

Özellikle polisler arasında ki terörle göğüs göğüse çarpışanlar hariç, vatanı bir bütün olarak göremeyen insanlar son derece fazla. Memurların hemen hepsinin köyleriyle irtibatı hâlâ devam ediyor. Ve hemen hiçbiri bölgeyi Türk vatanı olarak görmüyor.

Onlar için "memleket" | en fazla köylerinin bağlı olduğu şehir merkezinden ibaret.

"Orada bir köy var uzakta!" idealizmi, hayatını ve dünyayı| hâlâ köyünden ibaret  sanan insanlar için bir anlamsız. Hal böyle olunca da devlet memurlarının, hayatları, aşiret mensubiyeti | dini tutuculuk ve bağnazlık ve etnik terör idealizmiyle şekillenen insanlara, orada bulunmalarını ve hizmet sunmalarını sağlayan şeyin Türk uluslaşması olduğunu anlatmaları da imkânsız oluyor.

Çünkü hayatları ancak imamın ve köylü göreneğinin kapalı devre ezberinde geçmiş insanların,  hemen hemen aynı seviyedeki etik kabile bilinç düzeyindeki insanlara "daha geniş" bir katılım ve paylaşım seviyesi olarak uluslaşmayı anlatabilmesi mümkün değil.

Özetle Türkiye, kafasını köyden kurtaramamış  cahil seçilmişler ve atanmışlar kabilesinin bir başka kabileler koalisyonuyla uzlaşma arayışları arasında çaresizce debeleniyor.



8 Ocak 2016 Cuma

Dil Din Ve İktidar


Dil ve din arasındaki ilişki öyle görünüyor ki modern zamanlarda  Avrupa’da reform ile  ete kemiğe bürünmüştür. Bu ilişki iktidar ilişkisidir.

Dil ve din arasındaki iktidar ilişkisi Vatikan’ın Lâtince üzerindeki tekeliyle  asırlarca  meşrulaştırılmıştır. Lâtince bildikleri için “dinin özünü”  bildiklerine inanılan Katolik rahipler, bütün Hıristiyan kralların kralı hükmündeki papanın dünyevi vekilleri olmuşlar.

Protestanlığın  Katoliklikten daha  az “tutucu” olduğunu düşünenler yanılıyorlar. Zira “püritan” Protestanlar ve daha pek çok Protestan mezhep son derece tutucudur.

O halde Protestanlık sanıldığı gibi “daha dünyevi” falan değildir. “İlk günah” paranoyası  Protestanlıkta da aynı şiddette devam eder. O halde Protestanlığı Katoliklikten ayıran nedir? Bunların arasındaki tek fark Luther’in İncil’i Almanca’ya tercüme etmiş olmasıdır. Bu şekilde  dünyevî krallar yetkilerini “aracısız” veya” doğal” olarak Tanrı’dan aldıkları söylemiyle , bu yetkilerini papayla paylaşmaktan kurtulmuşlardır. U aynı zamanda  dünyevi yasaların yapılabilmesine de imkân sağlamıştır.

Bunun bir başka  sonucu da “ulusal kiliselerin” kurulması olmuştur. Dikkat edilirse  İngiltere Protestanlığı kabul etmekle birlikte “Anglikan kilisesini” kurmuştur.  Elbette Protestanlığı  Katolikliğin “merkezi” yetkilerini protesto eden tavrı bu konuda etkili olmuş olabilir.

Ne olursa olsun, insanlar  uluslarına özgü bir din anlayışı geliştirmiş ve bu da en nihayetinde dinin toplumsal düzendeki belirleyiciliğinin zayıflamasına, bireyin bir değer haline gelmesine yol açmıştır.

Protestanlıkla beraber doğan “ulusal kilise” kavramı, dil tekeli ile ortaya çıkan dini otorite vasıtasıyla “ulusu aşan” bir Hıristiyan kimliği oluşturulamayacağını ortaya çıkarmıştır.

Çünkü Lâtince ile dayatılan dil tekeline rağmen kilise ulusal kimlikleri aşan bir aşkın Hıristiyan kimliği sağlayamamıştır. Çünkü  kimin kime nasıl selam vereceğinden, nasıl giyineceğine kadar her konuyu belirleyen bir “üst dinsel kimlik” yaratmak Vatikan için bile mümkün olmamıştır.  Kısacası din, kültürü aşamamıştır.

Aynı durum İslâm için de geçerlidir.

İslâm’ın ilk dönemlerinde Araplar basit ve anlaşılır bir tevhit/ birlik inancını, özellikle birlikte yaşadıkları, kültür ve medeniyetçe kendilerinden çok daha üstün Yahudilerin dinine benzetmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Karmaşık ritüelleri,  doğrudan doğruya eski inançlarından ve sözde dince emredilen toplumsal düzeni de kendi örflerinden meydana getirmişlerdir.

Bunları yaptıktan sonra da Yahudilerin  kendi milli dinleriyle ilgili duydukları gurura özenmiş ve bunu olduğu gibi taklit etmişlerdir.  Yahudilerin İbrani dilini ulusal ve kutsal bilmelerini aynen taklit ederek kendi dillerini Tanrı’nın dili sanmışlar bu yolda da telkinlerde ve hatta dayatmalarda bulunmuşlardır.


Tanrı’nın dilinin ne olduğunu kulların bilmesi mümkün değildir. “Tanrı’nın sözlerinin” bir kul tarafından anlaşılabilmesi içinse o kulun dilinde “inmiş “olması gerekir. Bu durumda Tanrı’nın sözleri, ancak herhangi bir peygamberin kendi dilinin grameri, yetkinliği ve bağlamı kadar anlaşılabilir olacaktı. Pigmelerden bir peygambere din inmiş olsaydı acaba o peygambere “miras hukukundan” veya giyim tarzından bahsetmek mümkün olabilir miydi?

Bu durumda ortaya çıkan gerçek şudur: Bugün din diye bildiğimiz şeyler, ancak  Arapların vahiyden anlayabildikleri kadarından ibarettir. Yani Arapça bir üstün veya kutsal dil falan değildir. O “kutsal emir “oldukları söylenen şeylerin Arapça tercümesinden ibarettir. Aksini iddia etmek Tanrı’nın Arapça konuştuğunu iddia etmektir ki inananlar için bu açık bir küfürdür, inanmayanlar için de açık bir mantıksızlık/safsatadır.


 Günümüz Arapça ibadet taassubunun temelinde,  İbranileştirilmiş tevhit inancının bu Arapça “sürümü” yatmaktadır.

Bu taassup “halifelik”  safsatasıyla Vatikan benzeri bir dinî merkezileşmeye de özenmekte.  Bütün bu safsataların temelinde de Arapça özentisi yatıyor.


Bu özenti basit bir taklitten ibaret olsa  sorun olmayabilir. Çünkü en nihayetinde Arap gibi giyinip Arap gibi davranan üç beş meczup ancak bir güldürü malzemesi olabilir.

29 Ekim 2015 Perşembe

Yerli Spockların "Ne Yaptık Ki?" Edebiyatı



Bugün sosyal ortamda,  “Cumhuriyet  Bayramı’nda çocukların eline iki bayrak vermek yerine, ne yaptığımıza bakmalıyız?” anlamında bir cümleye rastladım.

Bu cümle özetle, dinci iktidarın başa geldiği  günden beridir, Türk çocuklarının zihnine aşılanan vatansızlığın, soysuzluğun mantığı.

Şüphesiz belirli zamanlarda milletçe geriye bir bakıp, mirasımızı geliştirip geliştiremediğimizin muhasebesini yapmalıyız. Bu, sadece atalarımıza karşı değil, daha da ziyade torunlarımıza karşı bir borcumuzdur.

Bu tip  cümleleri sarf edenlere göre  “vatan”, “bayrak”, “millet”, “Atatürk”, “cumuriyet”, “laiklik” hep anlamsız birer “hamaset” ifadesi.

Onlara göre Türkiye’de gerçekten bir şeyler yapabilmek için salt akılcı, salt kimliksiz bir toplum yaratmamız gerekiyor.

Çocukluğumuzda “Uzay Yolu” diye bir  dizi vardı. Orada “Bay Spock” ( Orijinal dizide  toprağı bol olsun, Leonard Nimoy oynardı.), adlı Volkanlı bir gemi subayı, insan  ırkının duygusal tepkilerini, kültürel bağlılıklarını sürekli eleştirirdi. Gemide kritik kararların verilmesi gerektiği anlarda, ortaya istatistikleri sürerek bir karar varılmasını önerirdi.

Gemi doktoru ile aralarında tatlı bir gerilim vardı.  Gemi doktoru Leonard Mc Coy ( Onu da toprağı bol olsun De Forest Kelley  canlandırırdı…) ise merhametli, alaycı bir insandı. O insanı insan yapan duygusal bağlılıkları ve uygarlığı oluşturan kültürel değerleri, Spock’ın uzaylı mantığına karşı savunurdu.

Türkiye şu anda uzayda oradan oraya savrulan rotasını kaybetmiş büyük bir gemi. 

Bu geminin başındakiler,  gemiyi teknik olarak doğru kullanmanın yeterli olduğu kanaatinde. Onu istedikleri gibi kullanabileceklerini düşünüyorlar. İstenen hedefe gittikten sonra geminin başına ne geldiğiyle de zerre kadar ilgilenmiyorlar.

Bu yaptığımız bir benzetme ve kendi içinde bazı eksiklikler barındırıyor.

Çünkü  gemi diye nitelendirdiğimiz ülke demokrasiyle idare ediliyor, ya da edilmesi gerekiyor.

İkincisi de  gemi cansız bir kargo taşımıyor. Geminin içinde irade ve kültür sahibi milyonlarca gerçek insan yaşıyor.
Üçüncüsü de bu “gemi”, belirli bir dile, b
elirli bir tarihe ve belirli bir kültürel kimliğe sahip olan adına da “ulus” denen  bir toplum tarafından yapılmış bulunuyor.

İçimizdeki Spocklar  ortadaki bu cumhuriyeti görüyorlar ama onu meydana getiren ulusu ve onun değerlerini görmezden geliyorlar. Bunlardan bazıları, açıkça ihanetlerinden dolayı kurucu Türk Ulusu’nu reddederken bazıları da hümanizmin yan etkisiyle kapıldıkları körlükle nedensellikten kopuyorlar. Eski dilde “illiyet” denen sebep sonuç ilişkilerini gözetemediklerinden, cumhuriyetin tuğlalarını dizen, harcını karan, temel taşını koyan ustaların kendi kültürleri tarihleri ve dillerinin olduğunu göremiyorlar.

Peki ama  ülkeyi kuran belirli bir ulusun varlığını anlamak neden bu kadar önemli olsun?  Öyle bir ulus olmadan senfoni orkestraları, resim sergileri, barajlar, hava alanları yapılamaz mıydı? Bunlar zaten “insan olmanın” kaçınılmaz sonucu değil miydi?

Maalesef yapılamazdı.

Çünkü insan, eserlerine olduğu kadar kendisine de bir anlam vermeye çalışan tek canlı.

İnsanın anlam arayışında, kendi toplumu için ulaştığı en son aşama da “Ulus”.

İşte ulusal/millî bayramlarımız bu anlam arayışını bize hatırlatan, vardığımız sonuçların isabetliliğini gelecek nesillere anlatan, öğreten kutlu ve neşeli günler.

Bir ilkokul çocuğunun eline “iki  bayrak” verdiğimizde bu onun için “Çevresindeki neşenin kaynağının bu bayrak olduğu”  anlamına geliyor. Çocuk büyüdükçe  bunun anlamı daha açık seçik bir hale geliyor. Ve   normal bir ulusal egemenlikte yetişkinler, artık  çevrelerindeki uygarlığı meydana getiren şeyin ne olduğunu; insanın, anlam arayışında  kendi toplumundan neler elde ettiğini,  anlamış bulunuyor.

İşte bu yüzden dünyada kimliksiz bir toplum olmadığı gibi kimlik sahibi bu toplumların içinde, insana insan olarak en yüksek değeri verenler, ondaki anlamı en çok gözetenler, ancak az sayıdaki uluslaşmış toplumlar oluyor.

Diğerleri,  daha güçlü toplumların, kendi iradelerince belirlenmiş menfaat algılarının yük  gemileri olarak nereye gittiklerini bilemeden uzayda oradan oraya sürükleniyorlar. Çünkü Bay Spock ancak belirli değerlere  ve anlamlara sahip  insanların arasında geminin teknik sağlığı açısından yararlı olabiliyor.

Özetle çocuklarımıza bugün Türk olmanın sevincini o “iki bayrakla”  yaşatamazsak yarın “Atılgan’ı” uzayda  doğru ve haklı bir rotaya sokacak kaptanlar bulamayacağımızı, anlamamız gerekiyor.

Türk'ün Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!



16 Temmuz 2015 Perşembe

Siyaset Biliminde Bağlamsal Eksiklik Açısından Demokrasiye Bakış


Demokrasi şirketlerin egemenliği değildir.
Öyle görünüyor ki  siyaset bilimi çalışmalarında yönetim biçimlerinin inceleniş tarzında ciddi bir eksiklik var.

Bu eksiklik de yönetim biçimlerinin kendi başlarına var olabildikleri kabulüne dayanıyor. Belki de bunu siyaset biliminin  yöntembilimindeki etkileşimsizlik olarak görmemiz gerekiyor.
Kuram  kavramlarla uğraşır. Kavramların kendi içindeki tutarlığı bize onun anlamını verir.
Sorun şudur ki kavramlar başka kavramlarla belli bağlamlarda ilişki içindedir. Bu ilişkiler onların günlük hayatta olgular olarak karşımıza çıkmasına yol açar.

Kuramdaki meydana gelen ve pratik/teorik sanal ikilemine yol açarak doğrunun bulunamayacağını kafamıza yerleştiren de  bu bağlamları görmekteki eksikliğimizdir.
Örneğin demokrasinin insanoğlunun geliştirebildiği en gelişmiş  yönetim biçimi olduğu sık sık söylenir.

Demokrasinin tanımı, yani anlam bütünlüğü içinde  bu düşünce  doğrudur.
Öyleyse adı “demokratik” olan pek çok totaliter yönetimi bu anlam ile nasıl açıklamalıyız?
Acaba demokrasinin anlamı mı yetersizdir? Yoksa aslında demokrasi yalnızca bir hayal midir?

Bu iki soru adına diyalektik denen uydurma mantıkla cevaplanmaya çalışılmış ama ona da bir çözüm getirilememiştir. Diyalektik her şeyin zıttıyla bir arada olduğunu söyleyerek anlamların ancak bir zıt kavramla birlikte anlaşılabileceğini söylemiştir. Unuttuğu şeyse zıt saydığı kavramların kendi mutlaklıklarını/ metafiziğini kabul etmeksizin zıtlık ilişkisinin anlamsız olacağıdır.
O halde  demokrasi ile ilgili atladığımız  nokta nedir?

Bu nokta siyaset biliminin, kavramlarını, hukuk ve sosyoloji gibi diğer çalışma alanlarındaki kavramlarla ilişkilendirmek noktasındaki eksikliğidir.
Bu bağlamsal bir eksikliktir. Bu bağlamsal eksiklik, kavramların, olgular halinde ortaya çıkış aşamasındaki farklılıkların sebebidir.
Demokrasinin bütün dünyada geçerli standart bir tanımı olmakla beraber meselâ Alman ve Amerikan demokrasilerinin ortaya çıkışında, uygulanışındaki farklar nasıl açıklanmalıdır? Veya Kuzey Kore Demokratik Cumhuriyeti, arzu edilir bir demokrasi örneği midir?
Bu noktada somut örneklerin incelenmesinde dikkat edilmesi gereken temel nokta sosyolojik incelemedir.
Neden böyledir? Çünkü demokrasi gökten kendiliğinden inen ve kullanıma hazır  bir pasta vs değildir. Çünkü demokrasi insanlar tarafından sürekli denetlenerek kullanılması gereken bir yönetim biçimidir. İnsan iradesi olmaksızın demokrasinin kendi başına ve hele düzgün biçimde işlemesi mümkün değildir.
O halde demokrasiyi işleten insan iradesinin kendi işleyiş biçimi göz önüne alınmaksızın, demokrasinin işletilmesindeki pratik aksaklıkları anlamamız mümkün olmayacaktır. Ki bu da bizi doğrudan “kültüre” götürür.
O halde demokrasinin üzerindeki kültürel parmak izi için de sosyolojiye ihtiyacımız ortaya çıkmaktadır.
Söz gelimi Kuzey Irak’ta Kürdistan olduğu düşünülen bölgede bir Kürt aşiret ağası tek başına bölgeyi yönetmektedir. Belki kâğıt üstünde başka partiler de var olmasına rağmen Kuzey Irak, fiilen bir aşiret diktasıdır. Bu diktanın başındaki Kürt aşiret reisinin bu güne değiştirilmesi dahi düşünülmemiştir.
Oysa demokrasi, halkın kendi yöneticilerini barışçı seçimlerle  özgürce değiştirebildiği yönetim biçimi olarak bilinir.
Bu tanımdaki “halk” terimi, anlaşmazlıkların görünmez tetikleyicisidir.
Çünkü “halk” teriminin , bize hangi toplumsal yapının içindeki siyasi özneden bahsettiği belirsizdir.
“Halk” genel anlamda bir ülkedeki günlük hayatta beraber olan bütün insanları ifade eder.
Bu ise şu noktada belirsizdir. Bir ülkede yaşayan insanların hangi toplumsal aşamada bir arada bulundukları bilinmedikçe, “halkın”, bir ulusal yapıya mı yoksa bir kabileye mi mensup olduğu da bilinmeyecektir.
Bu meselâ demokrasi için neden önemlidir?
Ulusal yapılarda uluslaşma, bireylere aile, aşiret, kabile, kavim mensubiyetlerinin çok daha üstünde bir değer beraberliğinin aşılanmasıyla meydana gelir. Herhangi bir Türk çocuğu için Türk olmak, ailesi ne kadar geniş olursa olsun, koskoca bir tarihin, büyük bir dilin, övünülesi işlerin  adalet sağlayıcı bir toplumun parçası olmak anlamına gelir.
Oysa bir Kürt çocuğu için Kürt olmak en fazla  büyük bir aşiretim  mensubu olmaktan ileriye gidemez. Çünkü Kürt toplumsal yapısı, değer üretmekten ziyade  fiziksel güçle  var olmaya dayanan bir yapıdır. Bu yüzdendir ki Kürtleri uluslaştırmaya çalışanlar, yıllardır, boşuna bir tarih ve dil meydana getirmek için uğraşmaktadır.

Bu demokrasi açısından ne anlama gelmektedir?
Şu anlama gelmektedir ki herhangi bir Türk demokrasiye, edindiği toplumsal değerler ile çok daha geniş  bir anlam verecek, onu daha geniş bir bağlamda değerlendirecektir.

Oysa bir Kürt için demokrasi, ancak fiziksel güçle dünyada var olabilen aşiretinin, parmak sayısıyla devlet denen zor kullanma aygıtını yönetmesinden öte bir anlam taşımayacaktır. Kürt etnikçisi partilerin, demokrasiyi ancak parmak sayısı kadar anlayarak ülkeyi buna dayalı olarak biçimlendirebileceklerini sanmalarının sebebi de bu ilkel anlayışlarıdır.

Demokrasinin insan hakları, hukuk devleti, kanun önünde eşitlik  gibi kavramlarla ilişkilendirilebilmesi ancak onun  kimin tarafından daha doğrusu   hangi toplumsal yapı tarafından, nasıl anlaşıldığına ve nasıl işletildiğine bağlıdır.

Demokrasinin sağlıklı işletilebilmesi  ancak onun içerdiği “değerler”  takımının  anlaşılabileceği, değere dayanan toplumsal yapılarda mümkündür ki dünyadaki örnek demokrasilerin istisnasız ulusal devletlerde yaşatılıyor olması bunun kanıtıdır.

Bu yüzden siyaset bilimi  incelemelerine girişmeden önce inceleme konusu olan ülkenin toplumsal yapısı dikkatle araştırılmalıdır. Bu araştırılma yapılmaksızın ilgili ülkede kavramlarımızın ne tür olgulara dönüştüğünü anlamamız da mümkün olmayacaktır.



23 Aralık 2014 Salı

Artık Köyden İnelim Şehre


Köylülük görebildiğim kadarıyla “milliyetçi camianın”  yumuşak karnı. Köylülük hakkında en ufak bir eleştiri derhal gayet “Müslümanca” bir “nakil işgüzarlığıyla” susturulmağa çalışılıyor.

Bu da bize köylülüğün, özellikle günümüzde hakkıyla incelenmediği dahası ancak eski kayıtların romantizmiyle algılandığını gösteriyor.

İşin aslı bugün esas problemimiz “kenar mahalleleşme” veya  “gecekondululuk”tur.O halde neden köylülük üzerinde bu kadar duruyoruz?

Son sözü en başta söylemek pahasına söylememiz gerekiyor ki: Köylülük  kenar mahalleleşmenin kaynağıdır. Günümüz şehir hayatının, dünyayı algılama biçimimizin, bilgiye bakışımızın, uluslaşmamızın önündeki  en büyük engelin kaynağıdır. Çünkü kenar mahallenin kapalı toplum yapısı  köyden köken alır.

Özellikle kendisini “milliyetçi” olarak görenlerde yaygın olarak  ortaya çıkan köy romantizmi, bize köylülüğün toplumsal, siyasal ve dinsel yönlerden ayrıntılı biçimde incelenmesi gerektiğini gösteriyor. Peki ama neden? Çünkü , uluslaşmamızın açıkça tehdit edildiği bir dönemde,  “milliyetçilerin”,  yaygın cehalet ve taassuplarının kökenini  umursamamak üstelik de bu kökenle övünmek gibi bir  tutumları var da ondan.

Köylülük tartışmalarına milliyetçilerin köy sosyolojisiyle ilgili tarihi metinlerini aktararak cevap vermek ne anlama gelir? Önce buna bakmamız lâzım?

Bir konuyu tarihi metinlerle cevaplamaya kalkmak anakronizmin ta kendisidir. Çünkü köylülükle ilgili yazıların yayınlandıkları tarihlerde toplumumuzun zaten kahir ekseriyeti köylerde ikamet etmektedir. Dolayısıyla  üzerine demokrasinin, egemenliğin, hukukun inşa edileceği toplumsal malzeme köyde bulunmaktadır.

Buna karşılık ülkenin cahil ekseriyeti de köyde barınmaktadır. Dolayısıyla “toplumun geneline” hitap edecek bir şeyler söylendiğinde bu çoğunluğun da idrak edebileceği şeyler söylenmelidir. Dolayısıyla da eski Türkçülerin köye romantik bakışları hem onu kültürün kaynağı olarak görmelerinden hem de köylüyü “millet yolunda bir iyiliğe” sevk edebilmek gayretindendir! Bu da ancak köylü egosunun, “şehirli bir üstünlük” duygusuyla uluslaşmaya katılmasıyla mümkün olabilirdi!

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bütün köycü yönelimin esası veya amacı, köyleri birer “küçük şehir” birer küçük medeniyet merkezi haline getirmektir!

Türkiye köy toplumu üzerine  güzellemeler yazan arkadaşlarımıza meselâ Sovyet dönemi  köylerini gezmelerini hararetle tavsiye ederdim. Tataristan’da bir köyde, kitabevinin, gençlik  merkezinin bulunduğunu görselerdi sanırım, ezberden veya “kopyala yapıştır usulü” bir akademik dehayla  naklettikleri Akçura’nın hayalinde, nasıl bir köy olduğunu daha iyi anlayabilirlerdi.

Köy  bir “kapalı toplumsal” yapıdır.

Kapalı toplumsal yapı, kabaca cemaat/topluluk ile kendisini belli eder.  Görünüşte, inanışta, yaşayışta birebir aynılaşmak “amacını” güden, adeta tek bir akılla düşünerek kendini “güvenceye” aldığını düşünen insanların beraberliğidir.

Peki bu yapı tesadüfen mi oluşmuştur? Elbette hayır.

İşbölümünün azlığı ( ki eskiden ilkokullarda öğrendiğimiz köy tanımı içinde, nüfusla beraber anılan ikinci faktör buydu) , nüfus azlığı, ulaşım güçlükleri, enerji kaynağına uzaklık( bu artık o kadar büyük bir zorluk değil) gibi faktörler köy toplumunu zaten doğal olarak “yalıtılmış” bir hale sokmaktadır. Buna mukabil dikkat edilirse “teknolojik gerilik” bir faktör olarak sayılmamıştır. Çünkü köylü artık kendisinde olmasa bile kiralık bir teknoloji ile işini görebilmektedir. Bunun yanı sıra LCD televizyonlar, uydu çanakları, Doğu Anadolu’nun en ücra köylerine dahi girmiştir.

İşbölümünün azlığı köyde yapılacak fazla bir  iş olmadığına işaret eder. Tarım  veya hayvancılık dışında, haddecilik, soğuk demircilik, marangozluk,  radyo televizyon tamirciliği, ayakkabıcılık gibi en temel zanaatler dahi köyde icra edilemez. Çünkü bunları ayakta tutacak hammaddeler  ve sermaye malları ne köyde üretilebilir ne de kolay kolay köye getirilebilir.

Bu durum köyü kendi içinde kapalı bir hale getirir.

Kapalı bir toplumda topluluk üyelerinin uyması gereken kurallar şehirden son derece farklıdır.

Bu kurallar, köy yaşantısının gerektirdiği ölçüde “somut” ve toplumsal  tekdüzeliği yüzünden de sayıca azdır. Bu kuralların denetimi de geleneklerin en tutucu şekilde yaşanması ve benzeşmeyi sürdürmekle gerçekleştirilir.

Dolayısıyla köy toplumunun aklında, beklentileri, amaçları, menfaatleri,  gelir düzeyleri, etnik kökenleri, toplumsal tabakaları arasında farklılıklar olan insanların bir arada yaşayabilmelerini sağlayabilecek bir kurallar dizgesi kavramı yoktur! Bu, doğrudan doğruya köyle ilgili yapısal bir durumdur.

Bu aslında,  “toplulukla”  “toplum”  arasındaki farkın ta kendisidir.

Bu aslında  kabileleşmeyle uluslaşma arasındaki farkın ta kendisidir!

Gökalp’in Türk köylüsünün irfanını aktarırken kullandığı “dili dilime dini dinime”  ölçüsü bu açıdan kapalı bir toplum üyesinin “ulus”/”millet” gibi bir yapıdan ne anladığının göstergesidir. Bugün biliyoruz ki bir ulus içinde farklı dinlerden üyeler bulunabileceği gibi büyük bir dil ailesinin birbirini anlamakta zorluk çeken üyeleri dahi  bir milletin/ulusun mensubu olabilirler.

Ulus/millet yukarıda özelliklerini saydığımız, beklentileri, amaçları, menfaatleri,  gelir düzeyleri, etnik kökenleri, toplumsal tabakaları arasında farklılıklar olan insanların belli bir hukuk birliği, emniyet ve adalet tekeli çatısı altında  rızaya dayalı olarak meydana getirdikleri birliğin adıdır.

Demek ki millet ve milliyet kavramlarının  fikri kaynağı köy değildir ve olamaz da. Dolayısıyla milliyetçiliğe köyden bir sebep veya meşruiyet devşirmeye çalışmak en başta sosyolojik olarak yanlıştır.

Ulus/millet gibi devlet veya hukuk birliği yaratabilen “toplumlaşmaya” yönelik bir toplumsal yapı, köylülük bilinciyle  “oluşturulamaz”!

Hal böyle olunca milleti, ancak din ve dil  ile ölçen bir bilincin “milliyetçiliği” ile  milleti, toplumlaşmış bir yapının siyasi, hukuki ve kültürel  belirmesi olarak ele alan  bilincin milliyetçiliği, şüphesiz farklı olacaktır.

Bugünkü sıkıntımız, Gökalp’in mensubiyet bilincinin varlığına sosyolojik bir delil olarak gösterdiği bir tanımı, milliyetçiliğin yegâne vazgeçilmez tanımı sanmaktır.

Bundan dolayı da “ne yapılması gerektiğini” köylüye sormayı  bir tür köylü sevgisi sanmak, özüne dönmek saymak,  milliyetçiliğin siyasi kampını günden güne ilkelleştirmektedir.

Köylülüğü Türkçü’lerin yazıları ile savunmaya çalışmanın hatalı yönü, bu yazıları içeriğine dikkat etmeden aktarmaktır. Bundan sonraki hata da “köye yönelmeyi”,  “köylüleşmeye çalışmak” olarak anlamaktır.

Oysa köye yönelmek köyün imkânsızlıkları içinde dahi işbölümünü gerçekleştirebilmek, bireyselleşmeyi kurabilmek ve kapalı toplumsal yapının gelişmeyi engelleyici katı yapısını aşabilmek amacını taşımaktaydı. Köy enstitüleri, köy kökenli insanlardan  şehir idrakine sahip insanlar yetiştirme projesidir; yoksa  şehir yaşantısını köylülüğe teslim edip de bütün şehirleri , tezek kokulu metropoller yapmak değil…

Bugün köylere giden siyasetçilerimiz köylüye dinin hakikatlerinden bahsetmek yerine köylünün ilkel din algısını, “ilmihal Müslümanlığını”  teşvik ederek  oy toplamağa çalışıyorsa  bu durumda köylülüğün geriliğini dürüstçe ve korkmadan ortaya koymak bir toplumsal sağlık meselesidir.

Elbette köylülerimiz Türk modernleşmesini eteğinden tutarak geriletmemiştir. Ama köye yönelik aşırı fırsatçı ve dalkavukça politik ilgi Türk siyasetini inanılmaz geri bırakmıştır. Türk milliyetçileri de maalesef bu “halk dalkavukluğunu” köylü sevgisi diye aklîleştirerek Türkçülüğün  sulandırılmasına ve en nihayetinde ümmetçi bir melez milliyetçiliğe dönmesine sebep olmuşlardır.

Çözüm köylüleşmek değildir. Çözüm köyü yükseltmektir. Bu da köye uyarak olmaz, köyü eldeki imkânlarla şehirlilikle  entegre etmekle olur. Yani?

 Köylere daha fazla “mele”/molla değil öğretmen yollayarak…

 Öğretmenlere laik ve ulusal bir devlet bilinci aşılayarak…

Köylerin ulaşım imkânlarını artırarak…
Pozitif bir teşvik verilmese dahi  tarımsal ve hayvansal üretim maliyetlerini düşürecek tedbirler alarak…

Milliyetçiliğin içindeki köylülük, içinde   bir ulusun büyüklüğünü ve gelişmişliğini barındıran bir saflık değildir. Bu anlaşılmadıkça “milliyetçilik”  Orta Anadolu taşra dindarlığının üç hilâl  takıntısından başka bir şey olamayacaktır.











5 Aralık 2014 Cuma

Safsatayı Safsatayla Çözmek Ya Da Kürt Sorunu


“Kürt sorunu” denen yapay sorunda  iki şey, sürekli birlikte telâffuz ediliyor ve bir “çözümmüş” gibi sunuluyor.

“Azınlık” ve “federasyon” terimleri,  Kürt etnik ırkçılığının sığındığı iki terim olarak bizi epey meşgul etti, meşgul etmeye de devam ediyor.

Bu iki terimden “azınlık”, daha ziyade  etnikçiliği sömüren batılı devletlerin, soruna bakışına temel teşkil ediyor. Oryantalistler,  tasarımlamak istedikleri ülkelerin  toplumlarını demografik olarak tanımlayıp  sayıca az  olan herkesi “azınlık” olarak nitelemeyi,  politikaları için en kolay yol olarak görüyorlar.

Bu bakış geçersiz. Çünkü bir toplum içindeki her “topluluk” azınlık sayılamaz. Bu ne demek?

Bu  nüfus azlıklarının toplumla ilişkisine bakmak demek.  Bir azlık grubu çoğunlukla “uzlaşmaz derecede” farklılık taşıyorsa ona kültürel olarak bir  “azınlık” diyebiliriz. Ama iş burada bitmez. Azınlık, “ Bir başka egemen ulusun millî bakiyesi” olarak yaşayan ve hakları uluslararası anlaşmalarla tanınmış azlık grubudur.

Azınlıkların kültürel varlığı egemen ulusun koruması altındadır.  Bu da toplumun genelinden kültürel  farklılığın sergilenmesi anlamına gelir.

Buna göre Kürt topluluğu Türk toplumunun neresindedir? Kürt toplumuna bir “azınlık” demek mümkün müdür?

Kürt topluluğu kültürel olarak Türk toplumundan “uzlaşmaz derecede farklı” mıdır?

Son iki sorunun cevabı “Hayır”dır. Kürtler, Türk toplumu içinde azınlık değildir. Çünkü en başta “din”  müştereği, Kürt topluluğunun Lozan’a göre  ve toplumsal kabuller açısından “azınlık” sayılmasına manidir.  İkinci olarak  Kürt ve Türk toplumsal yapıları arasında uzlaşmaz farklılıklar olmadığını, bu iki yapının sürekli dönüşümünden anlayabiliriz. Türkiye’de bahsedilen abartılmış Kürt nüfusunun büyük bölümü “Kürtleşmiş” Türklerden oluşmaktadır ki “Kürtleşmek” demek “dönüşebilmek imkânını” içinde barındırmak demektir. Bunun yanında Türkçe’nin Kürtler arasında yaygın kullanımı Kürt topluluğunun “azınlık” sayılabilecek kadar ayrışmasını engellenmiştir. O halde Kürtleri nasıl tanımlamamız gerekir?
Kürtler, Suriye, Irak ve İran’da Arap ve Fars uluslarından kesin çizgilerle ayrılmış olan, o ülkelerin “azlık” gruplarıdır.

Oysa Türkiye’de Kürtler , “Türk uluslaşmasının, geç dönemlerinin toplumsal unsurlarıdır”. Bu tanımın dayanağı, Kürtlerin, Türk toplumunda, diğer Ortadoğu toplumlarında benimsenmedikleri kadar benimsenmeleri ve “ toplumsal bütünün ayrılmaz bir parçası” olarak kabul edilmesidir.

Bu durum, Kürtlerin, herhangi bir ayırıcı alâmet  taşımadan ulusal egemenliğin doğrudan sahibi sayılmaları yani “Türk sayılmaları” anlamına gelir. Kürtler için bu durum  yalnızca Türk Ulusu’na  has bir kabullenmedir. Bu kabullenme, Türk uluslaşmasının kendine has psikolojisinin teşkil eder.(Bugün Kürtçüler bu psikolojinin insaniliğini zedelemeye çalışarak ciddi ve gerçek bir nefret suçu işlemektedir).

Sorunun federasyon  yönü de  ancak kendine özgü çözümlerine bakılarak anlaşılabilir.

Federasyon oluşumunda, toplumsal farklılaşmadan ziyade   siyasi ilişkilerin tarihi rol oynuyor gibi görünmektedir.

Avrupa’da federasyonlar büyük ölçüde tarihi derebeylik egemenlik bölgelerine göre  oluşmuştur. Derebeyliklerin, erken dönemde uluslaşmanın siyasi oluşumunda eritildiği yerlerde federasyonun  siyasi dayanağı kalmamıştır.

SSCB’de de da tarihsel egemenlik bölgelerine göre bir federasyon oluşturulmuştu. Bugün Rusya Federasyonu’nda Ruslaştırılamayan, tarihi olarak da yaşadıkları bölgelerde egemen olmuş Türk topluluklarıyla siyasal ilişki federasyon temelinde kurulmuştur.

Türkiye’de veya Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde tarihin herhangi bir döneminde tüm Kürtleri bir arada yaşatmış  bir Kürt egemenliğinden bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla  tanımlanabilir bir Kürt bölgesi sınırı çizmek de mümkün değildir.

Türkiye’de Kürtlerin tarihi olarak egemen oldukları bir bölge olmadığı gibi onların, toplumun geri kalanından ayrı yaşadığı bir bölge de yoktur. Onlar ne ulusal egemenlikten dışlanarak bir bölgede yaşamaya zorlanmıştır ne de seyahat özgürlüğünü denetleyebilecekleri bir egemenlik bölgesine sahip olmuşlardır.

Toplumdan dışlanmadıkları, Türk uluslaşmasına dahil edildikleri için ayrıca  bedeli kanla ödenmiş bir egemenlik bölgesine de sahip olmadıklarından dolayı Kürtler için meşru bir federasyon talebi söz konusu olamaz.

Dolayısıyla “Kürt sorunu” denen yapay sorun gerek toplumsal gerekse siyasal açıdan safsata ve safsatalarla çözülmeye çalışılıyor.



18 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye’de Liberaller Sosyolojik Düşünebilir Mi?


 Liberalin birisi bu yazıyı okusa eminim hiçbir şey anlamayacaktır.

Sebebi de şudur: En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim de belki; Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür akvaryum balığı gibi yaşarlar. Dar çevrelerinde birbirlerini gıdıklar ve asla üç saniye öncesini hatırlamazlar.

İyi de bu ne demek?

Türkiye’de liberaller, anneleri cenazede TÜRKÇE MEVLÜT okuturken, helva karıp dağıtırken, yakalarına üzerlik takıp onları büyütmüşken, kısaca onları bir Türk olarak yetiştirmişken edindikleri değerleri  unutmuş en sonunda da bunları inkâr etmiş vatansız, köksüz insanlardır.

Türkiye’de liberaller asker uğurlamasını anlamaz. Bunu Kürt halkına saldırmaya giden insanlara duyulan sevgi zannederler.

Türkiye’de liberaller, çocukların,  ellerindeki Türk Bayrağı’nı dünyanın en güzel süsü olarak sallarken asla yere düşürmemelerini anlayamaz. Bunu “ulus devletin Kürt düşmanı endoktrizasyonu” sanırlar.

Türkiye’de liberaller, 23 Nisanlarda çocukların yurdun dört bucağının kıyafetlerini giyerek ama   en çok asker üniforması giymekten gururlanarak yürümesini “faşist devletin tektipleştiriciliği” sanırlar.

Neden?

Çünkü Türkiye’de liberaller liberalizmi, bütün insanlığın aynı şekilde uygulamasıyla dünyayı kurtaracak bir tür “vahiy gibi görürler. Bu bakışa şaşıyorsanız, bugün liberallerin  neden IŞİD destekçiliğine varan dinci ikiyüzlülüğü meşrulaştırmakla uğraştığına bakabilirsiniz.
"Adalet adına ve  hukuk kalkanı altına saklanan kötü yönetimden daha büyük bir tiranlık yoktur."

Liberalizm bir ideoloji.
 Her ideoloji gibi “muhayyel/metodolojik” ve  ideal sayılabilecek bazı kabuller üzerine kurulu. Bu kabuller, ideoloji denen fikirsel önermenin geçerlilik kaydını  ve şartını ortaya koyuyor. Nedir bunlar? Veya dinci söylemle söyleyecek olursak liberalizmin edille-i şeriyesi nedir?

Hayat, mülkiyet ve  hürriyet haklarına ram bağlılık.
Hukuk devletini savunmak.
Piyasanın serbestliğini savunmak.
Bireyciliği temel haklara dayanarak savunmak.

Bu  deliller bize kimin liberal olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra bunlar aynı zamanda liberalizmin “amentüsüdür”. ( Dinci söylemle yaklaştığımı belirtmiştim.)

Liberalizmin söylediği basittir. Yukarıdaki ilkelere  en çok kim bağlı kalırsa; onun ülkesinde halk mutlu ve müreffeh olur.

Peki bu söylemde  söylenmeyen ama zımnen söylenmiş olan şey ne? Bu önermelerin bir gizli öznesi olmalıdır. Çünkü en nihayetinde bütün devletler  belli başlı iki ideoloji ( Liberalizm ve Sosyalizm) arasında bir yerde durmaktadırlar.

Türkiye’de liberallerin liberalizmden anlayamadıkları şey, liberalizmin amentüsünü yazanların HEPSİNİN birer ULUS DEVLET mensubu olmalarıdır.

Onlar Misesin’den, Mill’ine kadar istisnasız şekilde, uluslaşmış toplumların filozoflarıdır. Ve bu yüzden onlar, “insandan” bahsederken kendi insan standartlarını  esas almışlardır. Onlar için “insan” insan toplumlaşmasının en rafine ve gelişkin şekli olan uluslaşma içinde biçimlenmiş ve kendi ulusal egemenlik alanında yukarıdaki ilkeleri en iyi anlayabilecek akıl sahibi insandır.

Liberaller buna itiraz edebilir ama bu boşunadır. Çünkü maceracı sömürgecilikleriyle dünyanın dört bir yanındaki kabileleri tanımış  modern batılıların Kongo ahalisi için temel hakların anlamının olmadığını düşünemeyecek kadar aptal olmaları imkânsızdı. Eğer bu örnek çok sivri geliyorsa “Biz İnsanlar” diye başlayan o büyük yazıdan sonraki kısmı genellikle görmezden gelirler. We the People of the United States!
Bunun önemi nedir? Bunun önemi, anayasanın sahibi “insanların” kimler olduğunu resmi olarak tanımlamaktır!

Şu söylenebilir “Ama ABD çok ırklı, çok dilli bir yerdir!” Acaba öyle midir? Yoksa felsefe ve hukuk sahibi beyaz insanların, hukuk ve felsefe sorumluluğunu üstlenerek kendi dillerini, siyaset felsefelerini ve toplumsal düzenlerini egemen kıldıkları, Daniel Webster’in 1837’de söylediği gibi Tek Anayasa, tek ülke ve tek yazgı ülkesi midir?

Sadece ABD’nin kuruluşu bile Lockeçu liberal argümanların nasıl bir sosyolojik  şekillenmeye uğradığının en anlamlı örneğidir.

ABD coğrafi bir adı  üstlerine etiket olarak alıp da ırklarının özerk bölgelerinde yaşayan ilkel kabileler koalisyonu değildir.

ABD, beyaz adamın kıtaya getirdiği Anglosakson özgürlük, hukuk devleti idealleri belki yerlilerin katlini durdurmadı ama aynı ilkeler daha sonra  bir iç savaş pahasına köleliğin kaldırılmasını sağladı.

ABD’nin ırk ve kabile bağlılıklarının ötesinde, soyut ilkeler etrafında birleşmiş bir ulus kurmak ideali modern ulusal devletlerin hepsinde vardır. Ve bu aynı zamanda modern uluslaşmanın da temelidir.

Çok sevilen liberal yazarlardan Ayn Rand bal gibi bir Amerikan milliyetçisidir ve ABD’yi bahsi geçen insanlık değerlerinin ve temel hakların yegâne temsilcisi ve koruyucusu olarak görür.

Amerikan yurttaşlarının dünyayı kendilerinden ibaret sanmaları da bunun bir başka örneğidir. Belki buna kötü örnek diyebilirsiniz ama ABD kendi içinde liberal ilkelere bağlılıkta gayet özenlidir ve bunun başkalarınca tartışılmasını asla hoş görmez.

Sorun şudur ki devletleşmek her zaman uluslaşmaya yetmemektedir. Kuzey Irak yığışması bütün ırkçı, etnik saflaştırıcı çabaları ve bürokrasisine rağmen hala bir “Kürt Ulusu” yaratabilmiş değildir ve yaratamayacaktır da…

Çünkü sözde devleti kuran topluluğun uluslaşmaya  müsait bir toplumsal yapısı  ve yeterliliği yoktur.

ABD bütün ırkları “anayasa önünde eşit  birer beyaz adam” haline getirmiştir. Ve ABD bu beyaz adamın ne konuştuğu dili ne egemenliğini  ne de  birliğini tartışmaya açar. ABD’nin beyaz bilincine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve eski bağlılıkları reddetmek  Amerikan vatandaşlık yemininin esasıdır.

Yani? Liberallerin  Yazın tatile veya uluslararası kongrelerine gitmekle övündükleri ABD , hiç de onların sandıkları gibi kimliksiz eşit vatandaşların devleti değildir. Bu Avrupa’nın eli yüzü düzgün bütün liberal demokrasileri için de aynıdır.

Görüldüğü gibi liberallerin sandıkları gibi “ulus-al devletler” ölmemişlerdir ve liberalizmin amentüsüne yer yer aksatarak da olsa en fazla sahip çıkan ülkeler olarak ayaktadırlar. Yani Türk liberallerinin çoğunluğu, sosyoloji cehaletlerinin altında ezilmişlerdir.

Yazıyı ABD’nin “kurucu balarından” Thomas Jefferson’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“ Biz ABD Anayasası’nı hazırlarken bir ulus kurduk.”




31 Temmuz 2014 Perşembe

Türk Hukukuna Karşı Cemaatler Koalisyonu


Son günlerde sokaklarda, Selahattin Demirtaş’ı destekleyen bir grup “aydın” insan görüyorum .

Bu insanlar Selahattin Demirtaş’ta ezilmiş halkların yükselen genç ve dinamik temsilcisini görüyorlar, anladığım kadarıyla. Zaten Demirtaş da sürekli “Bu topraklarda halkların çok acı çektiğinden” bahsedip duruyor.

Yani aslında bu topraklarda “halklar” denen topluluklar varmış da bir de onları ezen başka bir halk varmış gibi bir hava yaratılıyor ve bu da   yarı aydınlarımızın hümanizmini gıdıklıyor.

Seçim propagandaları, demokrasi, insan hakları,  hukuk devleti vs. sürekli vurgulanıyor. Bu çağdaş değerlerin egemen kılınması gerektiği söylenip bunların yerleşmesine türk egemenliğinin engel olduğu söyleniyor.

Sokaklarda demokrasi adına  bebek katillerinin propagandası yapılabiliyor, Türk adını ağza almanın faşizm ve ırkçılık olduğu her ortamda söylenebiliyor ve hâlâ Türkiye’de  faşist, ırkçı bir Türk egemenliğinin olduğu düşünülebiliyor. Üstelik de bunu, ülkeyi   fiilen şeriat rejimiyle yönetip Türk bilincine sahip asker ve sivil bürokratlara karşı devletin bütün gücüyle saldırıp da hâlâ mağdur olduğunu söyleyen bir parti yapıyor.

Bunları yaparken arkasına halk desteğini aldığını görüyoruz.

Peki ama Türk Ulusu böyle bir partiyi neden ve nasıl destekleyebiliyor?

Cevabı aslında basit: Türk Ulusu, bugün insanlara mücadele azmi ve kararlılığı kazandıran, onlarda hukuk idealine bağlanmak arzusu uyandıran şeyin ne olduğunu, kısacası özgürlüğün maliyetini unutmuş durumda.

Şayet Demirtaş vb bebek katili yardakçılarının söyledikleri gibi bir  halklar kırımı söz konusu olsaydı ve bu tutum bir resmi bir tutum olarak sürdürülseydi, ortada “halkaların kardeşliği” denen sovyetik Stalinist  safsatayı savunacak herhangi bir yarım akıllı yarı aydın kalmamış olurdu.

Atatürk bir toplumun barış içinde yaşayabilmesinin ancak  ve yalnız, hukuk önünde eşitlik idealine sarsılmaz bir bağlılıkla gerçekleştirilebileceğini biliyordu. Bu da ancak toplumdaki cemaatleşmeye dayalı  bütün kabilesel, mezhepsel gerilimlerin  üstünde bir hukuk uygulayıcılığıyla olacağını biliyordu.

Sorun şuydu: Bunu kim uygulayacaktı?

Atatürk Türk uluslaşmasının tarihini gayet iyi bilen bir insandı. O sadece Ziya Gökalp’i değil, Sadri Maksudi ARSAL  gibi bir dehayı da tanıyordu. Dolayısıyla tarihimizdeki uluslaşma-devletleşme ilişkisinin fazlasıyla farkındaydı. O, bu yüzdendir ki “Türk” derken Arap, Rum, Ermeni, Sırp, Kürt gibi kabile bilinçli topluluklardan bahsetmiyordu. O bu tip kabileleri bir hukuk çatısı altında birleştirip kendi hukuk  ve emniyet sağlayıcı kimliği içinde birleştirebilecek bir büyük ulustan bahsediyordu.

Kendilerine “halklar” denen Kürt, Ermeni, Rum kabile topluluklarının bunu anlayabilmeleri mümkün müydü?  Ulusal bütünlüklerini tavizsiz savunan ve kabile mensubiyetlerini ulusal mensubiyetin üstünde tutmayı ihanet sayan ülkelerde  bu mümkün kılındı.

Oysa Atatürk’ün bütün ulusal bakışına rağmen Türkiye’de cemaatleşmenin uluslaşmaya karşı direnci kırılamadı. Cemaat yapıları kabileler veya mezhepler olarak varlıklarını ulusal bütünlüğe karşı korudular. Türkiye’de siyaset esnafı maalesef  oy kazancını, cemaatlerin mensubiyetlerini kaşıyarak elde etmek yolunu seçti ve uluslaşmayı sürekli baltaladı. Demokrasimiz de bu yüzden toplumun eğri kalanından kendini yalıtarak hukuk devletini sömürebileceğini keşfeden cemaatlerin güç veya dehşet dengesi haline getirildi.

Cemaat yapıları bundan şikâyetçi değildi. Çünkü onlar zaten kendi kokularını ve dokularını tanıyarak bir arada bulunabilen ve beraber olmak için de bundan gayrısına ihtiyaç duymayan toplumsal yapılardı.

Dolayısıyla kapitalizm benzeri yarı pazar ekonomisiyle Türk toplumsal yapısı, bireysel bir atomizasyona sürüklenmedi ama  cemaatlerin bölünmez  moleküler yapısına indirgendi. Cemaatler, Kürt aşiretleriyle, Nakşi- Kadiri tarikatleriyle Nur vb cemaatleriyle hukuk ve ulus tanımayan  bireylerin birbirine yapıştırıldığı, içine  nüfuz edilemez, hukuk ve medeniyet dışı yapılar haline geldi.

Bugün başımıza gelen şey, uluslaşmanın sağladığı hukuk birliği ve demokrasi idealini kullanıp da ülkeyi ulus dışı bir kabileler konfederasyonu haline getirmek isteyen cemaatlerin Türk düşmanlığı üzerine kurulu koalisyonu. Bu koalisyon belki bugün yasal görünüyor ama ülkenin meşruiyetini ve hukuk düzenini yaratan Türk uluslaşmasını reddettiği için aslında özünde gayri meşru. PKK veya cemaatler bu yüzden aslında tam anlamıyla  varoluşsal olarak düşman yapılanmalar. Bunların varlığına izin verilerek Türk Ulusu’nun  yaşayabilmesi mümkün değildir.  Hukuk birliğine karşı dini veya etnik  bir sebeple karşı çıkıldığında Türk Ulusu’nun  egemenliği için savaşması gerekeceği de asla unutulmamalı.


6 Mayıs 2014 Salı

Türk Kürt Beraberliği Nasıl Mümkündür?


Acaba? İyi düşündünüz mü?
Doğunun mevcut şartlarında artık Kürt kökenli yurttaşlarımızın kafasında Türk devleti bölgede sadece işgalci konumunda olan bir devlettir. Devletin “gönül almak” için dağıtığı her türlü sadaka veya rüşvet bu insanlar arasında “Dünya Bankasınca” verilmiş bir lütuf olarak görülmekte. Adını yazamayan köylüler dahi, aşıların, çeşitli sosyal yardımların Dünya Bankası tarafından gönderildiği, dolayısıyla hiç kimsenin Türkiye Cumhuriyeti’ne herhangi bir borcunun olmadığını düşünmektedir. Elbette böyle olmadığını bilen yurttaşlarımız da var. Ne yazık ki dinci iktidarın Türk devletinin sürekli aşağılayıp onu kendi kötü amaçları için sömürmesi yüzünden, bölgede Türk egemenliği zayıflamıştır.

Adına “Barış süreci” denen safsatada inşalara “iki uluslu bir devlet” yaratılabileceği ümidi aşılanıyor.

Bazıları, bu hülyanın sosyolojik anlamsızlığını idrak etmeye yanaşmıyor. Çünkü Kürt unsurun bir ulus olmadığı, bundan sonra da olamayacağı gerçeğini kimse görmek istemiyor. Gene bazıları kendini devlet sanan Kürt özer bölgesi yığışmasının, aslında Barzani çetesi olduğunu kabul etmek istemiyor.

Bunu sebebi şu: Eğer Kürtler Türkler gibi medeniyet yaratmış, devlet düzeni kurmuş bir ulus olsalardı; Anadolu’da egemenlik için aramızda ciddi çatışma yaşanırdı. Kürt toplumsal yapısı egemenlik yarışına girişip hukuk birliği oluşturacak devlet kurmak yetkinliğine erişememiştir. Dolayısıyla Türk Kürt ilişkilerinde “iki eşit ulusun diplomasiye dayalı ilişkisi” falan söz konusu olmamıştır.

Egemenliğin kılıçla ve sık sık el değiştirdiği dönemlerde, ne düzenli bir Kürt ordusundan ne de bürokrasisinden bahsetmek mümkündür ki bu durum hâlâ sürmektedir. Kürt toplumsal yapısının sürmekte olan aşiret egemen, kan bağını kutsayan yapısıyla, rızaya dayanan bir hukuk birliğinin kurulması mümkün değildir.

Dolayısıyla Kürt etnik ırkçılarının savundukları gibi Kürtler, adına “devlet” dedikleri bir kabile çetesi meydana getirdiklerinde; ellerine ne bir egemenlik tarihi ne de hukuk devleti geçecektir. Ellerine geçecek şey,  sadece en fazla çocuğa sahip silâhlı aşiretin, mera-otlak egemenliği olacaktır.

Bu nokta şu açıdan hayati önemi haizdir:

Hâlâ Türk Milleti’nin vatan aşkı ve milletleşme şuurundan dolayı sürdürülen toplumsal ilişkiler, “iki ayrı ulusun” var olduğu kabulü resmileştiği takdirde en iyi ihtimalle toplumsal ayrışmaya en kötü ihtimalle de iç savaşa dönüşecektir.

Bunun da sebebi şudur:

Bir vatanda iki ayrı ulustan bahsedildiğinde bu ayrılmak isteğinin toplumsal beyanı demektir. Bu “ kendi evimde seni istemiyorum!” demenin siyasi şeklidir. Nitekim “Kaynaklardan %20…” “İşgalci Türk Ordusu” söylemleri, karakol inşaatlarına silahla karşı çıkmak, asker kaçırmak, Türk’ün vatanında kendine sahiplik iddia etmenin göstergeleridir.

Bu söylemlerin ve davranış tarzının meşru kabul edilmesi kaçınılmaz biçimde Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru egemenliğini resmen yok saymak olacaktır ki bu bölünmeden başka bir şey değildir.

Mevcut söylem ve şartlar sürdürüldüğü takdirde  Türk uluslaşmasının içindeki bir unsur olan Kürtlerin bu özelliklerini daha fazla sürdürmeleri mümkün olmayacaktır. Ulus olmadan ulusluk ve egemenlik iddiasıyla ortaya çıkan Kürt etnik ırkçıları Türk toplumunun büyük hüsnü kabulüyle içinde barındırdığı bu yapıyı artık daha fazla kabule yanaşamayacaktır. Bu bir doku yabancılaşmasıdır ki önüne mutlaka geçilmelidir.

Peki Türkler ve Kürtler nasıl bir arada yaşayabilir?

Her şeyden önce apayrı iki unsurun birbiriyle yaşamasından bahsetmediğimizi hatırlatmalıyız. Türkler ve Kürtler, Türkler ve Fransızlar,  Türkler ve İngilizler gibi iki uzlaşmaz derece ayrı toplum değildirler. Bunun sebebi de Türk uluslaşmasının, büyük, kavrayıcı, benzeştirici büyük bir kültüre dayanmasıdır. Türk ulusu köylüsünün “dili dilme  dini dinime” anlayışı, şehirlisininse “hukuk birliğine dayalı egemenlik anlayışı” ile Kürt toplumsal yapısını, kendinden bir yapı haline getirdiğini düşünmüştür.

Dolayısıyla Türk-Kürt beraberliği Kürtlerin “ulus bilincine, tarihine”  rağmen oluşmuş değildir. Bu ilişki de doğal  bir eşitsizlik söz konusudur. O eşitsizlik de  Türk ve Kürt kültürlerinin doğal oluşumlarından ve tarihsel sürece dayalı gelişmişlik farklarından kaynaklanmaktadır. Türk kültürü, tarihi derinliği Kürt etnik adınınkiyle kıyaslanmayacak kadar fazla olan,  yaratıcı ve benzeştirici bir kültürdür. Bunu dünyanın dört bir yanına dağılmış Türk topluluklarının kültürel çeşitliliğinden anlamamız mümkündür.

Türk-Kürt ilişkisinde Türklerin tarih bilinci, farklı toplumsal yapıları kendisinden edebilmek yeteneği, devlet  ve ordu kurabilmek gücü ve yeteneği, hukuk birliği sağlamaktaki tarihi tecrübeleri belirleyici olmuştur. Bu açılardan Kürt denen toplumsal yapısının Türk kültürüne veya devlet yapısına herhangi bir katkısı yoktur. Türk Kürt ilişkisinin belirleyici ve sürdürücü mekanizması, bu yüzden, Türk uluslaşmasıdır. Nitekim Ortadoğu’nun  diğer ülkelerinde benzer bir toplumsal kabul ve uluslaşma mekanizması tesis edilemediği içindir ki Kürtler, Irak’ta, Suriye’de ve İran’da kendilerinden hazzedilmeyen ikinci sınıf bir  topluluk olarak görülmüşlerdir ve görülmektedirler. Türkiye’de bütün kışkırtmalara rağmen toplumsal düzeyde dahi böyle bir ayrım hele aşağılama hâl3a görülmüyorsa bunun sebebi Türk Ulusu’nun dünyaya ve diğer uluslara bakışındaki insancı bakışı ve uluslaşma  bilincidir.

O halde Türk-Kürt beraberliği resmi bir iki uluslu devlet kabulüyle sağlanamaz. Bu beraberlik ancak ve yalnız Kürt toplumsal yapısının Türk uluslaşması ve hukuk birliği içinde kalması ile mümkün olabilecektir. Şu unutulmamalıdır, hiçbir toplumsal ayrışma eşit bölüşüm, boşanma vs gibi gerçekleşmez. İki toplumun birbiriyle ilişkisi ne kadar sıklaşmışsa ayrışma o kadar zorlu ve sancılı olacaktır.

Türk _Kürt beraberliğinde  Türk ulusu içinde ayrılmaz bir unsur olarak görülen Kürt kardeşlerimizin ifade hürriyetlerine ilişkin kısıtlamalar varsa kaldırılarak onların, Türk  hukuk birliğine inançları güçlendirilebilir. Burada sınır, bu hakkın, bu hakkı sağlayan ve koruyan Türk ulusla egemenliğine ve hukuk birliğine karşı düşmanca kullanılamayacağının kesin şekilde kabul edilmesidir. Aksi  davranışların resmileştirilmesi toplumsal ayrışma ve en nihayetinde savaş dışında bir netice doğurmayacaktır.




13 Mart 2014 Perşembe

Kurtuluş Savaşı Ve Türk Uluslaşması

Anıt bir fotoğraftır!
Etnik ırkçı Kürt  sözde siyasetçiler, Kurtuluş Savaşı’nı beraber verdiğimizi dolayısıyla Türkiye’yi Kürtlerle paylaşmamız gerektiğini söylüyor.

Bu iddia tarihî ve sosyolojik bir iddia dolayısıyla aynı şekilde cevaplandırılması gerekiyor. Gerçi etnik ırkçılığın hırçınlığı, olaylara mutlaka onun penceresinden bakmamız için bizi tehdit edip duruyor.

Kürt etnik ırkçılığı 19 yy’dan itibaren aynen Arap kabileciliği gibi imparatorluk kurucusu Türk Ulusluna karşı isyan etmeye başlıyor. Erdal Sarızeybek, “Kürt isyanları” olarak bilinen isyanların aslında Kürtlerle ilgisinin olmadığını ispatlıyor. Buna karşılık bütün bu isyanlar, Kürt  etnik ırkçılarca sahipleniliyor. Dolayısıyla bunları “Kürt isyanları” olarak görmemiz doğal.

Bu isyanlar Kurtuluş Savaşı’nda da durmak bilmiyor ve Koçgiri gibi ihanetlerle sürüyor. Diyab Ağa gibi  müstesna vatanseverler dışında, Kürt  feodalitesinin pek de olumlu davrandığını göremiyoruz.

Bir de bu hareketleri dine dayandırarak ülkedeki mevcut dinci-etnik ırkçı koalisyonunun tarihi temellerini atıyorlar.

Peki Kurtuluş  Savaşı’nın doğasına nasıl bakmalıyız?

 Etnik ırkçı Kürtçülere göre Kurtuluş Savaşı, Türklerin,  başta Kürtler olmak üzere diğer etnik unsurları birer lejyoner gibi kullanıp sonra  onlara kanlarının bedelini vermediği bir savaş.

Acaba böyle mi?

Elbette hayır. Kurtuluş Savaşı daha başlamadan işgal güçlerine karşı Türk ulusal direnişi başlıyor.

Bunu nereden biliyoruz? Bunu işgal güçlerinin, başta İngilizler olmak üzere “Türkleri Orta Asya’ya sürmek” olarak açıkladıkları amaçlarından biliyoruz.

Demek ki işgal güçlerinin Anadolu’da çarpıştıkları güçler “Türk güçleridir.”
İşgal edilen yurt Türk yurdudur.  İçinde yaşanan ev, “Türk evidir”.

Düzenli ordumuz mücadeleye başladığında sancaktarların elinde yükselen de Türk Bayrağıdır.

Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Kurtuluş Savaşı Türk uluslaşmasının  menzil taşlarından biridir. Kurtuluş Savaşı, o zamana kadar varoluşu hiç bu derece tahdit altında olmayan Türk Ulusu’nun Anadolu’da giriştiği en büyük mücadeledir.

O zaman kadar ancak  bir devletin ihmal edilmiş kurucu unsuru olarak yaşayan Türk Ulusu’nun, vatanının sahibi olduğuna dair en önemli  ihtardır.

Dolayısıyla Türk Ulusu Anadolu’yu,  bir takım kabilelerle paylaşılacak kiralık bir ev olarak görmemiştir. Onu, üzerindeki elma ağacından anlatılan masalına kadar Türkçe bir varlık olarak kabul etmiştir. Bu görüşünün haklılığını da Kurtuluş Savaşı ile ispat etmiştir.

Türk Ulusu, Kürt kabilelerini birer lejyoner gibi kullanmamıştır. Onları kendinden dışlamamış ve savaştan sonra da  “Kanun önünde eşitlik” içinde bu yurda, “Türk” damgasını basmıştır.

Türk vatanı üzerinde Türk Ulusu dışında hiç kimsenin, hiçbir hakkı yoktur. Türk uluslaşması, kabilelerin, aşiretlerin vs. çok üstünde belirleyici  bir egemen süreç olarak gelişmiştir. Kurtuluş Savaşı bu sürecin bir kanıtı ve örneğidir.

Bu da şu anlama gelmektedir: Türk Uluslaşmasını “faşist” bir  süreç olarak görenler ya Kurtuluş Savaşı’nın sosyolojik cephesini anlayamıyor ya da Türk Ulusu’na düşmanlık besliyorlardır.

Kurtuluş Savaşı dış  düşmanlarını işgaline karşı yapılmıştı. Bu demek değildir ki Türk Uluslaşması, içten gelecek ihanete karşı savaşmak iradesinden yoksundur. Türk Ulusu, uluslaşmasını, nasıl “düvel-i muazzamaya” kabul ettirmişse;  kendi içinden çıkabilecek hain işgalcilere de kabul ettirebilecek kudrete ve iradeye sahiptir.


10 Ekim 2013 Perşembe

Ulusal Çıkarlar

Bu, değerli diplomat ve siyaset adamı Onur ÖYMEN’in, okuduğum ikinci kitabı.

“Silâhsız Savaş’ta”  diplomatik savaşların tarihinden ve yöntemlerinden bahseden yazar, bu kitabında “Ulus devletin” ve ulusal çıkarların kökenine ve meşruiyetine derinlikli bir bakış geliştiriyor.

İdeolojik yanılsamalardan uzak kalarak “ulus devletin”  oluşumunun uluslaşma ile ilgisini son derece açıklayıcı biçimde kuruyor.

Ulus-al devletlerin kuruluşundaki toplumsal dinamikleri ve uluslar arası ilişkilerin rolünü  son derece ayrıntılı tahlil ediyor. Bundan sonra da günümüz dünyasında modern devletlerin ulusal çıkarlar kavramına bakışlarını  tek tek ele alıyor.

Diplomatik deneyimleriyle zenginleşen kitap, akıl almaz bir biçimde çarpıtılan liberal teori ile ulus-al devlete karşı yöneltilen itirazları birer birer çürütüyor.

İdeolojik aşırılıklarla, hayatın gerçekleri arasındaki farkı, hem sosyalist hem kapitalist blok içindeki hatalara  apaçık, objektif bir biçimde bakarak son derece anlaşılır biçimde ortaya koyuyor.

Kitap bana göre sosyal bilimlerin her dalındaki yüksek öğrenim öğrencileri  için olduğu kadar belki de daha fazla akademisyenler için bir kaynak  veya referans olmak özelliğini taşıyor.

Ulusal çıkarlar  hayali metodolojik birey adına binlerce yıllık emeğin ve anlayışın ürünü olan ulus ve ulusal devlet kavramımızı yıpratmak isteyenlere karşı son derece medeni, bilgi dolu, apaydınlık bir cevap.

Aslında “Ulusal Çıkarlar”,  Türk okur yazarları için fevkalâde lezzetli ve sindirilebilir bir entelektüel ziyafet.
“Ulusal Çıkarlar” kim olduğumuzu en fazla hatırlamamız gereken bir zamanda, Atatürk’ün şahsında  yeniden dirilen büyük Türk Ulusu’na bilgi ve ümit veriyor.