maliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
maliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2018 Pazar

Seri Üretim Ama Hangisi?


Marx seri üretimin işçiyi ürettiği metaya yabancılaştırdığını iddia ediyordu. Çünkü seri üretim, parçalara bölünmüş bir üretim  biçimiydi ve işçiler Marx’a göre  bu bölümler arasındaki ilişkiyi bilmiyorlardı.

Marx bu üretim biçimini kapitalizme özgü bir şey kabul ediyordu. Marksizm , kapitalizme özgü saydığı bu üretim biçimini, insan doğasına aykırı buluyordu.

Marx bunları düşünürken “arz yönlü” klasik iktisadın “maliyet temelinden” hareket ediyordu.  Ona göre mal üretildiğinde fiyatı maliyetiyle birlikte kendiliğinden ortaya çıkmış oluyordu. Her ne kadar “mübadele değeri” dediği şeyi kabul ediyor olsa da  sübjektiviteyi anlayamamış olması onu fiyatın ve dolayısıyla ekonominin doğası karşısında aciz bırakıyordu. Ve fakat Marx ayrıca maliyeti sözde her bir birim için hesap ettiğini sansa da marjinal değer olgusundan da habersiz olduğundan maliyet hesabını da yanlış yapıyor  ve bu yanlışa dayanan “ artı değer” hesaplaması da dünyanın en büyük felsefi sapmasına  yol açıyordu.

Marx ne büyük nüfusları büyüyordu ne de artan ihtiyaçların nasıl karşılanabileceğine dair bir fikri vardı. O, işçi sınıfının  keyfe keder bir üretim biçimiyle herkese yetecek kadar mal üretiminin “ herhangi bir şekilde “ süreceğini varsayıyordu. Oysa ne  üretim insandan ayrı kendiliğinden yürüyen  ne de artan nüfusun bütün ihtiyaçlarını karşılayabilen bir otomatik üretim biçimi vardı.

Dahası Marx’ın varsayımları bu tip bir metafizik üretim biçimini  zımnen kabul etmekle birlikte  Marx  otomasyonun işçi sınıfının sözüm ona düşmanı olduğunu sanıyordu.

Ne yazık ki hayat onu kısa zamanda yanlışladı. Marx belki  başarıyla işçi  hakları için endişelendiği izlenimini uyandıran sözde romantik bir iktisat meraklısıydı ama ne gerçekten ne ekonominin doğasından anlıyordu ne de gerçek bir etik kaygısı vardı. O sadece hayallerinin, tarihin “Tanrı makinesiyle”  hayata geçirileceğini iddia eden  mekanistik bir kâhindi.

Oysa seri üretimin onun sandığı gibi işçiyi yabancılaştırmakla ya da hakkını yemekle falan ilgisi yoktu.  O artan nüfusların artan ihtiyaçlarını en hızlı ve ucuz karşılayabilmenin  yegâne  yoluydu.

Kapitalist ülkelerde seri üretim, üretim araçlarının fikir mülkiyetinden, üretim faktörlerinin verimli kullanımına kadar büyük bir tasarruf ve birikimin sağlayıcısı oldu. Aynı seri üretim sosyalist ülkelerde kaynakların ve sermaye mallarının tasarruf edilmesinden ziyade üretilmesi emredilmiş malların hızlı üretimi için kullanılıyordu.

Seri üretim kapitalizmde üretim araçlarının değişen ihtiyaçlara göre  hızla dönüştürülebilmesini sağlıyor ve böylece sermaye mallarından tasarruf edilebilmesini mümkün kılıyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Ford fabrikası, üretim bantlarını otomobil üretiminden bombardıman uçağı üretebilecek hale getirebilmişti. Oysa henüz resmen yıkılmamışken bile SSCB’de sayısız torna tezgâhı, ihtiyaçları giderememek ve talepleri karşılayamamak yüzünden bir köşeye atılıp çürümeye terk ediliyordu.

Seri üretim, sosyalist ülkelerde bile işler sitemin gerektirdiği   biçimde  yürütülüyordu. Bundan kaçınmak mümkün değildi.  Çünkü artan nüfusun artan ihtiyaçlarını, kıt kaynakları ve sermaye mallarını mümkün olduğu kadar koruyarak   verimli bir şekilde üretim yapabilmek bütün romantik  kolektivist hayallerden daha önemliydi.

Marx ürünlerin var olmasını istiyor ama onların nasıl meydana getirildiğine dair hiçbir şey bilmiyordu.  Marx fiyat denen değerlendirme mekanizmasının üretimin her aşamasını doğrudan biçimlendiridğini bilmediği için   üretim aşamalarının maliyetini hesaplamanın kapitalist piyasa ekonomisi dışında  bir yolunun olmadığını da anlayamadı.

 Romantizmi, insan hayatlarının, kolektivist bir seçkinler zümresinin keyfi  ile biçimlendirilmiş  büyük bir israf makinesinde heba edilmesine yol açtı. Sosyalizm, Marx’ın lanetlediği seri üretimi, onun hayallerine köle edip onu bir kıyma makinesi haline getirdi.

Marx düşüncelerinin, milyonların hayatı pahasına hayata geçirildiği ülkelerde  kapitalist üretim biçiminin egemen olduğunu  göremeden öldü. Ve onun hurafeleri ne yazık ki hâlâ elimizdeki tek sürdürülebilir üretim biçiminin dişlilerinin arasına kum dökmeğe devam ediyor.




14 Aralık 2016 Çarşamba

Mülkiyet Örneğinde Kavramlardaki Terminolojik İzolasyon Ve Terminolojik Cehalet


Terminolojik izolasyon, terimlerin yalnızca anlamlarıyla kullanılarak ilgili terimlerden, “bağlamdan”  uzaklaştırılmasıdır.

Terminolojik izolasyon, terimlerin ortaya çıkış süreçlerinin   unutulmasıyla başlar ve en nihayetinde terimlerin  anlam içeriklerinin değişmesi ve nihayetinde terimin ortadan kalkmasıyla sonuçlanabilir.

Bunun en belirgin örneklerinden biri “mülkiyet” terimi.

“Özgür   Yazılım, Özgür Toplum” adlı bir kitabın giriş bölümünde Stanford Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Lawrence Lessig’in yazısı bana bunu düşündürdü.

Profesör, ABD’deki dava özetleri konusundan hareketle yazılımların da “açık ve şeffaf” olması gerektiğini savunuyor.

Özetle şöyle söylüyor profesör: “ Madem ülkemizde dava özetleri ( Hakimleri bilgilendirmek için davadan önce sunulan özet iddia ve savunmalar) halka açıktır, kodlar, yazılımlar neden halka açık olmamalıdır?”

Dava özetlerinin halka açık olmaları, Anglosakson “Common Law” hukukunda, hâkimin takdir yetkisi ve içtihatların  canlılığı  açılarından  büyük önem arz etmektedir.

Peki ama “dava özetleri” onları hazırlayan avukatlara “bedelsiz bir kaynaktan” mı “indirilmektedir?”

Bunun yanı sıra…  Bir dava özeti benzer her davada aynı şekilde kullanılabilmekte midir?

Eğer dava özetleri halka açıksa avukatlık mesleğinin ne önemi vardır?

Buradaki temel felsefi sorun, Prof. Lessing’in bir “terminolojik izolasyon” yaparak mülkiyet terimini kapsamından ve bağlamından ayırmasıdır. “ Dava özetlerinin halka açık olması” bir sonuçtur. Oysa bu sonucu meydana getiren, deneme- yanılmaya dayanan büyük ve derin bir tarihi süreç mevcuttur.
Kullanılmaya değer sonucun ortaya çıkması için sayısız yanlış sonuç elenmiş ve nihayetinde toplumun genelinde uygulanmasının  “zararsızlık ilkesini”  sürdürebileceği anlaşılmış kurallara ulaşılmıştır.

Uygar ülkeleri “uygar” yapan şey, onların,  deneme yanılma yoluyla ilerlenen süreçlerin, doğru bir neden sonuç ilişkileri ağı kurmak için yürütüldüğünü sürekli hatırlamalarıdır.

Dolayısıyla hukukta bir terim kullanıldığında, bu şu anlama gelir: “Bu terimin,  şimdi kullandığımız anlamı ve bağlamı, topluma en az zararı verecek şekilde oluşturulmuştur.”

Peki ama terimlerin anlam ve bağlamları gerçekten bu  kadar önemli midir?

Önemlidir, çünkü bir insanın hayatına son verip vermeyeceğimize, “kendisinden başka  bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye” yani gerçeğe dayanarak karar veririz.

O halde meselâ “mülkiyetten” bahsederken yanlış bir mukayese ve yanlış bir muhakeme ile hareket ettiğimizde terimin işaret ettiği bütün anlam dağarcığını ve  bağlamı  da tehdit edebiliyoruz demektir.

Dava özetleri-bilgisayar yazılımları mukayesesine geri dönelim.

Prof. Lessig, dava özetlerinin açıklığını ele alırken ne yazık ki bir dava özeti yazmanın maliyeti konusunu umursamıyor görünmektedir. O halde ona benzer bir biçimde cevap verilebilir.

Çamaşır makinesi üreticileri yenilikleri için patentler alırlar. Ve ortalama bir çamaşır makinesinin nasıl çalıştığı herkes tarafından bilinir. En nihayetinde  ortaokul mezunu bir tamirci gelip onun filtresini değiştirebilir ve size makinenin çalışma şeklini,  fizyoloji anlatır gibi anlatabilir. O halde çamaşır makinelerine neden para verdiğimizi neden hiç kimse sormaz? Üstelik onların parçaları, çalışma şekilleri daha piyasaya  çıkar çıkmaz herkesin bilgisine sunulmuyor mu?

Kaldı ki patenti  veya telifi alınan ürünün kitlesel  ve kalıcı faydası göz önüne alındığında, yaratıcı zekânın, aslında bireye değil de kamuya ait bir tür umumi tuvalet olduğu düşüncesi acaba hukukun içinde kendine bir yer bulabilir mi?

Yazılımların “açık kaynak kodlarına” sahip olmaları onların yaratıcılarının tercihi olabilir. Ama akademik bilgilerin, diğer kodların “herkes tarafından bilinebilir” olması için bir kanun zorlaması, yaratıcı zekâlara, “ Sen ancak geri zekâlı insanlara hizmet edebilmek için yaratılmış bir yaratıksın!” demektir.

Bugün meselâ Unix açık kod sistemi kullanıcılar arasında yaygındır. O halde neden insanlar hâlâ Microsoft kullanmaya devam etmektedir?

Bunun sebebini bilemiyoruz ama görünen o ki insanlar hâlâ kendilerine kalıcı  olarak sağlanan bir faydanın bedelini ödemeyi “normal” saymaktadır.

Öbür yandan “Madem çalışma makinesinin  çalışma sistemi bir sır değil, neden onu bedava vermiyorsunuz?” gibi bir salaklığın da hukukta bir yeri olmadığı anlaşılıyor.

Peki ama yazılımın  veya dava özetlerinin, kompresörler, pompalar, tamburlar vs. içermemesi mukayesenin yanlış olduğunu gösterir mi? Asla!

“Herkese” ait olmak hangi meşru sebebe dayanmalıdır ve daha da önemlisi, nelere yol açabilecektir?

Prof. Lessig kendi keşiş saygınlığı içinde Einstein’ın Üniversitesinde, sınırlı bir maaşla bir zahit hayatı yaşıyor olabilir. Soru şudur: Büyük bedelli bir dava da kendisinden avukatlık yapması istense vekalet ücreti olarak herhangi bir nöbetçi baro avukatının aldığı ücret karşılığında bir dava özeti hazırlar mı?

Ortalama insanların giremeyeceği bir üniversitede, ortalama üniversite öğrencilerinin kazanamadığı bir unvanı kazanmanın “maliyeti” derhal devreye girerdi. Prof. Lessig böylesi bir davayı beş kuruş almadan yürütseydi bile bundan edineceği itibarı göz ardı edemezdi. Bunu bile göz ardı etse kişisel başarı tatmininden kaçması söz konusu olamazdı.

O halde mülkiyet, kendileriyle en  yüksek tatmini elde edebilmek için  üzerinde tam bir yetki sahibi olduğumuz varlıkların tamamıdır.

Dolayısıyla Prof. Lessig’in “kamuya açık “olmasını istediği  yazılımlar, insanların kendileriyle en yüksek tatmin elde etmek istedikleri ve üzerlerinde tam bir yetki sahibi oldukları varlıklardan başka  bir şey değillerdir. Dolayısıyla Bay Lessig aslında insanlara “ Sizin herhangi bir yazılım geliştirmek için ne gibi bir maliyete katlandığınızın bir önemi yoktur. Önemli olan onun kamunun kanalizasyonlarına öylece atılabilmesidir.” Demektedir.

Böylece mülkiyet kavramı, yaratılmış ürünlerin yaratılma süreçleri ve maliyetleri göz ardı edilerek, bütün yaratıcı süreçlerden, insan ömrüne  yaratıcı zekânın kendi biçtiği değerinden vs izole edilerek yağmalanıverilebilecek bir tür hammaddeye indirgenmektedir.

Prof. Lessig gibiler yaratıcı zekânın toplumun geneline sundukları kalıcı fayda ve katma değerle yaratıcı zekânın maliyeti ve menfaat algısı arasındaki ilişkiyi idrak edememektedirler. Prof. Lessig bir tür akademik kibirle bunun aynı zamanda özgürlükle bir ilgisi olduğunu savunuyor. İngilizce’deki “free” sözcüğünün  “özgürlükle” ilgisinden bahsediyor.

Peki ama “İnsanın  temel haklarını, diğerlerinin temel haklarına zarar vermeksizin kendi mutluluğunu aramak için kullanabilmesi” olarak tanımlayabileceğimiz özgürlüğün Lessing’in kafasındaki özgürlükle bir ilgisi var mı? Korkarız ki yok.

Herhangi bir kod yazıcısı , kodlarını karşılıksız sunabilir ve buna hiç kimse karışamaz. Sorun, “Herkesin,yazdığı  her kodu karşılıksız olarak”  kamuya  sunmaya zorlanıp zorlanmayacağıdır. Lessing, “son kullanıcının özgürlüğünü”, kod yazarının üzgürlüğünden üstün tutmaktadır. Böylece  toplumun yazılımdan “özgürce” yaralanabilmesi için kod yazarının köle edilmesinde bir sakınca görmemektedir.

Kaldı ki yaratıcı zekâ ortadan kalktıktan sonra bile  ortaya koyduğu eserin insanların  faydalı olabilmesi durumu,  fikrin bir mülkiyet olarak  sürekli korunmasının gerekliliğine işaret eder. Meselâ Prof Lessing ölümünden bunca yıl geçtikten sonra bile Tosltoy’un  kitaplarından yararlanan okurların bu kitaplara bir bedel ödememesi gerektiğini mi düşünmektedir?


Görünen o ki yaratıcı zekâ,  toplam fayda ve zaman ötesi fayda sağlama açılarından eserlerinin  bir bedelle korunması hakkına sahiptir.

Bu noktada  hem “özgürlük” kelimesini anlamını bulandırmakta hem de özgürlüğün, bireylerin birbirleriyle karşılıklı ilişkileri bağlamından kopmasına sebep olmaktadır. Mises’,n büyük bir basiretle işaret ettiği gibi herkes aynı anda hem üretici hem  tüketicidir. O halde  Lessing’e göre tüketirken üreticiyi kendine köle etmekte özgür olan insanlar üretirken  tüketicilerin kölesi olmak zorundadır.

Özgürlük kelimesini “bedelsizlikle” bilerek kaynaştıran Lessing, mülkiyet halkının ilgasını hayal ederek temel haklardan “hürriyet” hakkının da yok edilmesine yol açacağını düşünememekte ya da zaten bu konuda hiç endişelenmemektedir.

Prof. Lessig’in bildiğimiz anlamda cahil olması mümkün değildir. O halde mülkiyeti, bağlamından bu denli izole edebilmesinin sebebi nedir?

Bunun sebebi, akademik bilgi üretme mekanizmasının, entelektüel zekâyı öldüren, patolojik izolasyonculuğudur. Bu, akademik uzmanlaşmanın kaçınılmaz sonucudur.

Hayatını herhangi bir kanunun bütün ayrıntılarını öğrenmeye adayan bir hukuk adamı aslında bilgisini bağlamdan izole  etmek maliyetini kabullenmektedir. Bilgiyi bağlamdan izole etmek de “üst düzey” bir cehalete yol açmaktadır ki bu cehalet ciddi bir terim enflasyonuyla  perdelenmektedir. Böylece   kafasına sayısız terim dolduran ama terimlerin hayatla birbirleriyle geliştirilmiş ilgilerini göz ardı eden bir “teminolojik cahil” tipi ortaya çıkmaktadır.

Bu cehalet tipi sebep sonuç ilişkisini bir yana bırakabileceğimiz düşüncesinin akademide yerleşmesinin bir sonucudur ki akademik itibarın bu cehaleti kutsamaya devam etmesi, bildiğimiz dünyanın sonunu getirebilecek bir  yağma düzeninin, bir kıyametin  sebebi olabilir.





3 Eylül 2014 Çarşamba

Kroların Türban Cumhuriyetinde Gelişmişlik Hayali





Bugün süpermarkette yumuşak jelatin kapsül formunda  çamaşır deterjanları gördüm.  Şüphesiz epeydir o raflarda duruyorlardı.

Yumuşak jelatin kapsül içinde yoğunlaştırılmış, deterjan, kireç önleyici, yumuşatıcı gibi maddeler, makineyi kullanmayı bilmeyenlerin bile rahatlıkla kullanabileceği bir halde, tüketiciye sunuluyor.

Yumuşak jelatin kapsül formu, eczacılıkta uzun yıllardır kullanılıyor. Halk arasında “dil altı” tabir edilen kalp güçlendirici ilaçlar,  hep yumuşak jelatin kapsül şeklinde hazırlanmış ilaçlar.

İyi de bir deterjan için bunca çene yormanın  ne âlemi var?

Şu âlemi var:  Öncelikle yumuşak jelatin kapsül  deterjanlar doğrudan doğruya çamaşırın içine atılıyor. Yani bunları kullanabilmek için makinede deterjan gözü aramaya falan gerek  yok.

Ayrıca deterjan gözüne konulacak deterjanı ölçmek derdini de ortadan kaldırıyorlar. Yani herhangi bir öğrenebilir evcil  hayvana verseniz; o da sizin için deterjanı makinede kullanabiliyor.

Evine “son model” makine almakla övünen pek çok ev kadını var . Bunların en az yarısının, “ ılımlı İslâmcı” bir partinin seçmeni olduğu da eh ortada. “ Öğrenim düzeyi yükseldikçe oy oranımız düşüyor !” diyen enerji bakanına bakılırsa bu yüzde ellinin okur yazarlığı da ortalamaya veya ortalamanın altına yakın.

Bu seçmen kesimi muhtemelen makinenin kullanım kılavuzuna en uzak kalacak kesim; kaldı ki artık makineler de mümkün mertebe  kullanıcı dostu olarak tasarlanmasına rağmen…

Eee? Bu ne anlama gelir?

Elin oğlu ilaç teknolojilerinin günlük hayata uygular,daha çeşitli, daha kaliteli ve daha çok mal üretirken Türk toplumunun ortalama öğreniminin hâlâ beşinci sınıfı geçememiş demektir.

Öğrenim düzeyi ilkokul altı olan bir toplumda yazarak, çizerek düşünerek para kazanılabilir mi?  Bilinci mağara adamının ye ya da kaç düzeyinde kalmış bir toplumda, fikir mülkiyetini koruyacak bir hukuk devletinin yaratılması mümkün olabilir mi? Ya da böyle bir toplumda devletin, ilkel ve cahil insanlarca sömürülmesine karşı çıkan yazarların, düşünürlerin çıkması, o insanların hayatlarının korunması, onlardan ders alınması ve düşünerek yarattıklarından geçinmelerinin sağlanması mümkün olabilir mi?

Peki ama herkesin elinde akıllı telefonlar, bilgisayarlar, akıllı televizyonlar hatta akıllı buzdolapları var?

Bu sosyalist bakış açısıyla “kapitalist bir yanılsama” gibi görünürken  liberal veya reel/rasyonel iktisatçı bakışıyla da ayrımsız piyasa ortamının bir sonucu.

Daha da ürkütücü bir keşifle küreselleşmenin ta kendisi!

Hani bizi geri bıraktığı, fakirleştirdiği söylenen büyük kumpasın ta kendisi!

Öyle mi?

Üzgünüm ama öyle değil. Neden değil? Çünkü maliyetler yüzünden üretim artık kıtalar arası bir hal almış vaziyette. Bu kötü mü?  Kesinlikle değil. Şundan dolayı: Kendi başlarına  herhangi bir karmaşık makineyi üretemeyecek, buna ne bilgileri ne de sermayeleri olan ülkelerin insanları  bu makinelerin üretimine ortak edildiler.  Ucuz çalıştırılıyorlar mı? Evet!  Ama gelişmiş ülkelerdeki işçinin refahın maliyetinin o ülkedeki üretimle, yaratılan servetle sağlanıyor olması.

Yani siz,  siz oraya fabrika götürmedikçe kendi başına fabrika kuramayacak insanlara bir anda kendi ülkenizdeki işçinin alım gücünü ve hayat standardını sağlayamazsınız. Ama buna mukabil o ülkelerde  bir işçi sınıfı, üretici olabilecek bir teknik elemanlar zümresi ve ileri aşamada bunları istihdam edebilecek bir sermayedar sınıfı yaratabilirsiniz.

Unutulan şey genellikle şu oluyor: Gelişme aslında tamamen  bir ülkenin insanlarının özgürlüğe inançları, özgürlük bilinçleri, hukuka dayalı siyaset oluşturma bilinçleri ve yetenekleriyle ilgili.

Başında herhangi bir sürü lideri olmasını yaşamak için yeterli gören insanların herhangi bir hak mücadelesine girmesi mümkün değildir.

 İnsan aklını, yarattığı katma değerden dolayı, korunmaya  en  lâyık şey olarak görmeyen bir toplumda ne özgürlük anlayışı, ne hukuk devleti gelişiyor ne de yumuşak kapsül formunda çamaşır deterjanı üretilebiliyor.

Bu geri ülkeler yaratılmış değerleri  bedelini ödeyerek satın aldıklarında görünüşte gelişiyorlar ama  gelişmenin kaynaklarından mahrum oldukları için  git gide daha fazla geri kalıyorlar.

Çünkü düşünsel anlamda üretimleri olmadığı için medeniyet, teknik yaratırcılıkları olmadığı için de teknoloji açısından daima “muhtaç” durumda kalıyorlar.

Sorun şu: “ Teknoloji bedelsizce dağıtılabilecek bir şey değil!”

Ve gelişmemiş ülkelerde gelişmenin  düşünsel ve toplumsal kaynakları da bulunmadığından;( yani başörtülü bacılarımızın bütün dertleri gâvur icadı bir deterjanı gâvur icadı bir makineye atıverip çamaşır  yıkamak ve son model makineleriyle övünmekken) servet denen mal çeşitliliği, miktarı ve kalitesi yaratılamadığından, teknoloji ithalinde iflası gösteren bir beton duvar ihtimali her zaman karanlıkta bizi bekliyor.

Herif “Kroyum ama para bende!” diyor, arabasının arkasında.  Evet kro da korunması gereken  bir tür hayvan türü olabilir ama sonuçta para denen şey, eğer iktisadi malların üretimiyle meydana getirilemiyorsa  değersiz kâğıt parçalarından başka bir şey değildir. “Kroyum ama para bende!” demek, “Para bende olduktan sonra insan olmaya gerek duymuyorum!” demektir.

Türkiye üretim araçlarının üretim faktörlerinin üretildiği bir ülke değil. Dolayısıyla bizim ekonomimiz ancak tüketime ve israfa yönelik çalışıyor. Bisküvi, tişört, araba farı, emniyet kemeri ( ki Türkiye’de tek bir firma üretir o da Fransız menşeli bildiğim kadarıyla) üretmekle aya gidilmiyor, sone, senfoni yazılmıyor, facebook “yazılmıyor”…

Gerçekten üretici olmayan ekonomilere sahip geri kalmış ülkelerin “servetleri” ile fikir mülkiyetinin tanındığı ülkelerde yaratılan gerçek servet arasındaki fark gitgide büyüyor. Bu fark ayrıca “almaya değer malların”  sürekli gelişmiş ülkelerden ithal edilmesiyle  daha da açılıyor.

İş sadece servetle kalmıyor, teknolojinin, bilginin, medeniyetin birikiminde meydana gelen fark hızla açılıyor. Teknolojiyi sürekli para ödeyerek alabileceğimizi sanıyoruz ama paranın gerçekte nasıl yaratıldığını bilmiyoruz. Dolayısıyla aslında bizim olmayan bir parayı gelecek nesillerin hayatlarını ipotek ederek tüketip  modernleştiğimizi sanıyoruz. Okuması yazması zayıf, Türkçesi sapır sapır dökülen insanlar, nasıl konuşması gerektiğini bilen insanların ürettiklerini tüketerek onlardan olduklarını sanıyorlar. Aynı insanlar “ Avrupa’da insan olmak önemli!é diyerek bize ders veriyor ama meselâ  o ülkelerdeki ulusal kültüre, egemenliğe ve hukuk birliğine  verilen önemi hiç göremiyor.


Ve sonra şöyle bir bakıp “Küreselleşme zengini daha zengin fakiri daha fakir yaptı!” diyebiliyoruz. Ama fakirlerin kendi ülkelerinde servetin kaynaklarını yaratmak için neden kafa yormadığını ve  neden  bir irade göstermediğini düşünmeye hiç yanaşmıyoruz.