değer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
değer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2023 Çarşamba

Kutsallık, Tanrı Ve Kurmaca 2

 


Kutsallık, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilemez olguların ve kavramların genel niteliğidir.

Kutsallık, bir dokunulmazlık alanı belirlemek demek.

Peki ama kutsal, “belirlenen” bir şey ise onun “dokunulmazlığı” gerç
ekten nereden gelir?

“Yeşil domatesleri kutsal bilen” insanların “kutsalı”, gerçekten kutsal mıdır?

O halde… “Gerçekten kutsal olmakla”, “kutsal sayılmak” arasında bir fark var mıdır ve bu fark temel haklar açısından önemli midir?

Yeşil domatesleri kutsal bilen insanların kutsallık kabulleri onların inançlarıyla kanaatleriyle ilgilidir. Burada sıradan insanları yanıltan şey bir “kutsalın” kabul edilmesiyle, o kutsallığın kendisi arasındaki farktır.

Çok sivri bir örnek olarak Japon İmparatoru’nun Japon toplumundaki yerine değinmek belki de yararlı olabilir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Japon İmparatoru Tanrı gibi görülüyordu. Belki Tanrı’nın kendisi değildi ama onunla aynı kudrete sahip bir varlıktı. Oysa Japonya ABD’ye yenildiğinde Amerikan makamlarının ilk yaptıkları şey Japon İmparatoru’na Tanrı olmadığını kabul ettirmek oldu. Bir yenilgi Japon halkının “kutsalını” yerle bir etmişti.

O halde “kutsallık” kutsal sayılan şeyin özünden gelmiyordu; o bir kabuldü.

Bu durumda ahlâkı temellendiren ya da toplumda barışı sağlayacak gerçek bir “dokunulmazlık” kategorisi oluşturamayacağız demektir. Oysa bütün toplumların kutsalları vardır. O halde bütün toplumlar aslında var olmayan şeyleri mi “tabulaştırmaktadır?”

Burada “kutsallığın” özüne gelmiş bulunuyoruz.

Kutsallık, yok edildiklerinde, aramızdaki bütün bağların, sevginin, sadakatin ve dahası bilincimizin de yok edildiği değerlerin ortak özelliğidir.

Bu “değerler”, zaman içinde toplumların gelişmişlik düzeylerine göre elde ettikleri ve elde ettiklerinde korumak için mücadele ettikleri olgular ve kavramlardır. Toplumlar gelişmişlik düzeylerine göre onları bir araya getiren, bir arada tutan olguları ve kavramları keşfederler ve oluştururlar/yaratırlar.

Bir toprak parçası üzerinde aynı dili konuşan ve aynı kurallara uyduklarında aralarındaki barışı koruyabildiklerini gören insanların elde etmek ve korumak istedikleri şeyler zamanla değişir ve gelişir.

Öyle ki zaman içinde aynı kurallara bağlılıkla birlikte ortak anılar ve “tarih” teşekkül eder. Toplumlar aralarındaki barışın nesilden nesile devamı için kuralların ve anıların korunmasına çalışır ve işte bu noktada toplumu bir arada tutan kurallar ve anılar “yaşamsal” bir önem kazanır ve “kutsallaşırlar”.

Bu noktada dinlerin kutsallık algısının gerçek kutsallıkla farkı ortaya çıkar.

Şu anlaşılır ki toplumlar herhangi bir dinden başka bir dine rahatlıkla geçerek dinlerin “kurduğu” kutsallıktan rahatlıkla vazgeçebilirler ama kendi toplumlaşmalarının temellerinden asla vazgeçmezler. Bu durum Müslüman toplumlar için bile geçerlidir.

Araplar için Arap olmak Müslüman olmanın diğer adıdır ve Araplar asla diğer Müslümanları kendilerine denk görmez ve kendileri kadar değerli saymazlar. Hatta  öyle ki Müslüman Araplar, Hıristiyan Arapları meselâ Türklerden daha muteber görürler.

O halde inşaların “kutsallarını” hiçe saymak bir suç değil midir?

Burada gözden kaçan husus,  kutsal sayılan şeyin değerinin kutsallık kabulünden gelmemesidir. Kutsalın değeri, onu kutsal sayanın “ifade hürriyeti” hakkından gelir. Burada kutsal olan yeşil domatesler değildir; kutsal olan, herhangi birinin yeşil domatesleri kutsal sayabilmesi hakkıdır.

Peki ama Türkiye gibi gönüllü geri kalmış bir ülkede yeşil domatesleri kutsal bilmek hakkının iktidara gelmesi demokrasinin bir gereği değil midir?

Neden bu soruyu soruyoruz? Çünkü bizimki gibi geri memleketlerde her şey eninde sonunda sayısal bir çoğunluk kazanarak yandaşları besleyebilmek kavgası haline gelir.

O halde kısa yoldan cevabı verelim: Hayır!

Çünkü yeşil domatesleri kutsal bilmek bir hak olabilir ve böyle bir hak “temel hak” olması sebebiyle “kutsal” olabilir ama bu kutsal, Türk Milleti’nin devleti ve vatanıyla bölünmez bütünlüğünün “mütemmim cüzü” değildir. Kısacası  yeşil domatesleri  kutsal bilenlerin bu inançları var olabilir ama böyle bir inanç ortadan kalktığında Türk Milleti’nin devleti ve vatanıyla bölünmez bütünlüğü, tarihi, bilinci hiçbir şekilde eksilmez.

Japon İmparatoru’nun tanrısallığı ortadan kalkmış bile olsa onun Japon Ulusu’nun bütünlüğü içindeki yeri yok edilememiştir. Japon İmparatoru’na Tanrı olmadığı kabul ettirilmiştir ama Japon Ulusu bir ulus olmaktan, vatan sahibi olmaktan, tarih ve bilinç sahibi olmaktan men edilememiştir.

O halde “kutsallık” ifade hürriyetinin bir işlevi/fonksiyonu olarak keyfi şekilde belirlenebilir ama onun “gerçek kutsalların” yerini almasına izin verilemez. Buradaki sınırı çizen şeye de “egemenlik” denir. Fakat bu başka bir konudur.

 

 

 

 

 

19 Ekim 2023 Perşembe

Yaratıcı Fikirler Ve imkânlar Kuramı Üzerine Kısa Bir Deneme

 


Fikri mülkiyetle refah arasındaki ilişki “imkânlar kuramıyla” açıklanabilir.



İmkânlar kuramı, fikirlerin yarattığı imkânların malları
n üretiminde meydana getirdiği artışın yanı sıra, mallarla meydana getirilen katma değerin artışını da açıklar. Bu açıdan imkânlar kuramı malların miktarıyla nitelikleri arasında bir köprü görevi görür.

İmkânlar kuramı, yaratıcı fikirlerin, üretim süreçlerindeki etkisi ile ilgilidir. Buna göre yaratıcı fikirler, üretim süreçlerini hızlandırır, ayrıntılandırır ve özelleştirir.

Bu üç özelliği ile üretim süreci aynı malın daha yüksek miktarda üretimini sağladığı gibi otomotiv sektöründe olduğu gibi zaman içinde aynı ürünün daha kaliteli formlarının üretilmesini “sağlar”.

Ayrıca yaratıcı fikirler, daha önce var olmayan malların ortaya çıkarılmasını da sağlar ki genellikle fikri mülkiyet onun “icattan ibaret” olduğu yanılgısıyla anılır. Oysa bir “imkân”, üretim unsurlarının yaratılmasında enerjinin en verimli kullanılmasını sağlayabilecek bir etkendir.

İktisatta üzerinde düşünülen şeyler genellikle malların içerdikleri “doğal değerdir”. Oysa mallar böyle bir değer taşımazlar. Malların değeri onlara duyulan ilgi ve beklentiyle ortaya çıkar.

Bir mala duyulan ilgi veya onun değerler çizelgesindeki yeri, malın taşıdığı potansiyelle yani imkânla ilgilidir. Bu potansiyel, o malın kendinden sonraki aşamada yaratabileceği katma değerle ilgili sezgilerin bir bulutsusudur. Bu bulutsu, bilimin verileriyle ne kadar desteklenirse kütle kazanmaya o kadar yaklaşır. İşte “imkânlar” bu aşamada birbiriyle ilgili dağınık bilgilerin cisimleşmesi hakkında neredeyse ölçülebilir bir istatistiktir. Burada “neredeyse” nitelemesi önemlidir, çünkü bulutsunun yani bir  gezegen ihtimalinin parçacıkları gibi düşünebileceğimiz veriler ne kadar belirliyse hesaplanabilirlik o kadar artar. Yine de bu hesaplama malın nihai fiyatını asla belirleyemez.

 Bu hesaplama sadece mevcut enerjinin ve kaynakların ne kadar uyumlu ve verimli olabileceğine dair bir tahmin olabilir. Burada enerji, aslında hesaplamalarda ya da analizlerde üstünde hemen hemen hiç düşünülmeyen temel bir faktördür ki Marx bunun “emek” olduğunu düşünmüştür. Oysa tam otomatik bir üretim bandında insan emeğinden çok daha verimli gerçekleştirilen üretim, bize emeğim bir enerji olmadığını açıkça gösterir. İnsan olmaksızın da devam edebilecek bir üretimin ihtiyacı, enerjidir.

İşte bir imkân bu yüzdendir ki üretim unsurlarının yaratılmasında enerjinin en verimli kullanılmasını sağlayabilecek bir etkendir.

Marx’ın yanılgısı, enerjinin, ebediyen insan emeğinden oluşacağını sanmasıydı.

Bu açıdan bakıldığında en büyük patent ateşi icat eden insana verilmeliydi. Çünkü ateşin insan eliyle yaratılması sayesinde maddeyi enerjiye dönüştürmenin yolunu bulduk ve bu bize neredeyse sınırsız “imkânlar” sağladı.

Bu yüzden de bir teknolojik yeniliğin “değeri” onun içindeki emek- zaman ilişkisinden kaynaklanmaz. Bir teknolojik yeniliğin “değeri”, bize uzun süreli ve çeşitli üretim faktörleri elde etmek imkânı vermesinde aranır ki bu da “fikri mülkiyetle” değerlendirilir ve korunur.

Bunun bir başka örneği sanat eserleridir. Sanat eserleri, yaratıcı zekâların bize kazandırdıkları ölümsüz tüketim ürünleridir. Dolayısıyla onları yaratanları, sadece yaşadıkları dönemin değil, hayatlarından sonraki insanlara bile estetik bir yarar sağlayacak eserlerinin içerdikleri “akıl ve duygu imkânlarından” dolayı korur ve ödüllendiririz.

İmkânlar kuramı romantik bir ödüllendirmeyle ilgilenmez. O değerin gerçek doğasına dair bir yaklaşımdır.

 

 

 

7 Temmuz 2023 Cuma

Her Şey Ucuzladı Be Oğlum!

 

Bugün bir benzin istasyonunun marketinden üç tane sandviç aldım.


O anda dikkat etmemiştim ama tam yemek için paketleri açacaktım ki hepsinin küflendiğini fark ettim.


Son zamanlarda benzin istasyonlarında hizmette bir rekabet ve yenileşme var ki bu da sevindirici. Ne yazık ki elemanlar istasyonların market   kısımlarının işletilmesine yeterince özen göstermiyor. 


Bu kibirli bir yakınma gibi görünebilir ama mermer desenli seramikleri ve laminant kaplı dolap kapaklarını düşündüğümde hepsinin aynı kelimede buluştuğunu görür gibi oluyorum: Ucuzluk.


İşin üzücü tarafı, bizde ucuzluğun kaliteyle bağının koparılmış.


Bizde ucuzluk, malzemenin, hizmetin, malın kalitesizliği demek. 


Peki ama neden böyle?


Koca koca laflar ettiğimiz bu blog nahiyesinde gene ahududu tadında ahkâm kesecek olursak; bu bir “medeniyet erozyonu”. (Günlük siyasetin ana avrat küfürlü, ucuz taraftarlıklı ve anahtarlık tadındaki tartışmalarının tavuk dürüm kolaylığında tüketilebildiği bir yerdeyiz hacı abi…)


Medeniyet erozyonu ne demek? Medeniyet erozyonu aslında iki yetmezlikle ortaya çıkıyor. 


Bunlardan biri nedensellik yitimi. ( Hoyda bre felsefeye gel! Ne diyo lan bu?  Bırak yazsın… Yazar yazar sonra vazgeçer dingil…) Nedensellik yitimi ne demek? Olayların neden sonuç ilişkilerini düşünmek yetisini/melekesini kaybetmek/yitirmek demek. Yani? “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” sözünü unutmak, sonra da hiç anlayamamak demek.


Bunların ikincisi, birinciye bağlı olarak “değerleme yetmezliği”. Yani? Söz gelimi bir mal alırken malın içindeki katma değer farklılığını görmek yerine toplumdaki cari eğilimlere göre karar vermek demek. Bu mal, bir araba olabildiği gibi bir edebiyat eseri, bir resim, bir beste de olabilir. Değerleme yetmezliği nereden kaynaklanıyor? Değerleme yetmezliği aslında bir toplumun sahip olduğu değerleri yitirmesiyle ortaya çıkıyor. ( “Değer” dediği şey ne lan? Bilmem? Fiyat demek istiyor herhalde… Bir de böyle ukalalar var. Birkaç kelimeyi art arda sıralayınca allame oldum sanıyorlar!)


“Değer”, sahip olmak istediğimiz ve sahip olduğumuzda da korumak istediğimiz varlık demek.

Değerleme yitimi yaşayan toplumlarda, insanlar sadece somut varlıkları “değerlendirir/değerler”.  Böyle toplumlarda insanlar, elle tutamadıkları, kendilerine fiziksel bir tatmin sağlamayan hiçbir şeye değer vermezler. Böyle toplumlarda “estetik” gelişmez. Estetiğin gelişmemesi, inceliğin olmadığı anlamına gelir. İnceliğin olmaması, nezaketin yokluğu anlamına gelir. Nezaketin yokluğu, duygudaşlığın yokluğu anlamına gelir. Duygudaşlığın olmaması ortak duyguların paylaşılmaması anlamına gelir. 


Geri bir toplumda paylaşılan şeyler, somut kan bağlarının fiziksel güç baskısı, ekonomik gücün ayrıcalıklarına verilen önem, kitleleşmenin getirdiği sorumsuzluk duygusu ve fiziksel saldırganlık potansiyelinin yarattığı tatmin gibi şeylerdir.


Dolayısıyla geri bir toplumda,  sanat akımlarının, edebiyat eserlerinin düşünce/felsefe çabalarının bir değeri yoktur.


Böyle bir toplum, cemaatler halinde yaşayan bir kabileler koalisyonundan ibarettir.


Böyle bir toplum için mermeri daha ucuza elde etmek yerine mermer taklitlerini ucuza elde etmek yeğlenir. 

Böyle bir toplumda dışavurumcu bir eserdeki ışık etkilerini araştırmaktansa yüz liraya herhangi bir camcıdan alınan resmi lüks evin duvarına asmak yeğlenir. 

Böyle bir toplumda Dostoyevski’nin çarpıcı tahlillerini okuyup kafa yormak yerine hazır vaka dosyalarından kopyalanıp yapıştırılmış metinlerin yığıldığı “kitaplara” göz atmak yeğlenir.


Böyle bir toplumda “akıllılık” demek, emek harcanarak oluşturulmuş şeyleri mümkünse bedava alabilmek demektir.  Geri toplum, emeği amele pazarındaki yevmiyeyle değerlendiren ama  nitelikli herhangi bir emeğin niteliğinden gelen katma değeri asla belirleyemeyen, takdir edemeyen toplum demektir.


Geri toplum, bir yağma toplumudur. Sanırım o yüzden geri toplumların insanları “üretim araçlarının kollektifleştirilmesiyle” hâlâ aynı üretimin sürdürülebileceğini hayal etmekte bu kadar ısrarcı oluyorlar. 


Ucuzluk ne güzel değil mi?


(Her şey ucuzladı canım, ne yapalım şimdi? Ucuzladı mı? Benim niye haberim yok? Bırak lan şunun gibi dingilleri! Geri zekâlı! Yazıyor, yazıyor kendi kendine bir de cevap bekliyor. He ya! Biz niye okuduk peki bunu abi? Neden olacak oğlum? Her zaman böyle bir salak bulamıyoruz da ondan…)


3 Haziran 2021 Perşembe

Bir Şey Olalım Ama Hiçbir Şey Düşünmeyelim! Olmaz Mı?

 

Epeydir günlük yazmıyorum.

Video çekmek bana daha  kolay geliyor. Bir de okuma alışkanlığı
nın zayıfladığı düşünülürse bu daha da anlaşılır bir durum.

 

Öbür yandan… İnsanlar  uzun videolara bile sabredemiyor.

 

Hal böyle olunca insanları sözle ikna etmek mümkünde değilmiş gibi geliyor.

 

Söz çağının sonuna gelmiş olabilir miyiz?

 

Bu dünyanın genelinde böyle olmayabilir ama sanki Türkiye’de artık biz sözlerle yaşamayan bir tepki toplumu haline gelmişiz gibime geliyor.

 

Bu durum, toplumumuzun, değerlere, ülkülere, duygudaşlığa bağlı bir kimlik oluşturamamasının sebebini de açıklıyor.

 

Sözlerden ziyade uyaranlara tepki veren canlılar, “insandan” farklı bir tür haline gelmiştir. Çünkü insanlar dünyayı sadece algılayarak var olmaz; asıl onu “anlamlandırarak” var olur ve “insanca” bir varoluşun başka bir yolu da yoktur.

 

“Anlam” oluşturmak yeteneği, algılanan unsurların isimlendirilmesi ve ilişkilendirilmesi sürecini içerir. Oysa artık Türkiye’de kelimelerin hiçbir anlamı yok. “Kelime” denen şeyler, taraftar kitlelerini şartlamak üzere kullanılan uyarıcılardan ibaret.

 

Ne kadar tatsız  ve uzun bir yazı değil mi? Ne size iktidarın yüz yirmi sekiz milyarından ne ana muhalefet partisinin PKK taraftarlığından  ne  yarım buçuk  merkez  sağın  sığ muhafazakârlığından ne de Arapçı muktedirlerle görünür de savşıp da onlarla beraber ülkede bir Arap Kürt koalisyonuyla Türklüğü yok etmeye çalışan PKK borazanı partinin faaliyetlerinden bahsettim.

 

Oysa siz polemik istiyordunuz.

 

Bir kimlik istiyorsunuz ama o kimliği  size sağlayan bilinçten habersizsiniz.

Bir kimlik ediniyorsunuz ama o kimliğin artık insan olmakla bir ilişkisinin kalmadığını fark edemiyorsunuz. Olay bu…

 

 

 

30 Ağustos 2018 Perşembe

Hangi Ahlâk?


Ben Mi Emredeyim? Sen Mi Akıl Edersin?


Hangi kaynaktan beslenirse beslensin bütün rejimler  önce  yönettikleri insanların ahlâklarını biçimlendirmeğe çalışırlar.

Bunun sebebi, rejimlerinin önce vicdanen aklanması, meşrulaştırılması ve daha sonra da benimsenmesidir.

Bu açıdan şeriat devletleri ile ideolojik otoriter/totaliter  devletler arasında bir fark yoktur. Her iki tip devlet de kendi “insanını”, kendi   ahlâkını topluma empoze ederek yaratmağa çalışır.

Yönetimlerin dayattığı ahlâka kurucu/buyrukçu ahlâk denebilir. ( "Kurucu" sıfatını Hayek'ten mülhem kullanıyoruz.) Buyrukçu ahlâkın normları birey tarafından bilinmez. Çünkü bu normlar ancak otoritenin emirleri ile bilinebilir.

Oysa bir başka ahlâk daha vardır ki bizi insanlık dışı rejimlere, emirlere, kanunlara karşı uyanık ve dirençli kılan da bu ahlâktır. Bu ahlâka da “özdeğer” ahlâkı diyebiliriz.

Özdeğer ahlâkı, bireyin, evrende ve toplumda kendi başına değerli bir varlık olduğuna inanmasından kaynaklanır.  Özdeğer duygusu çocuklarda en ilkel halinde bile varken bazı toplumlar bu duyguyu yok etmek için dinleri ve ideolojileri kullanmayı ahlâkın bir gereği saymışlardır.

Bireyin değerli sayıldığı toplumlarda bireyin, yetişkinlikte, kendi hayatıyla ilgili bütün kararları almakta serbest olduğu kabul edilir.  Bu durum  çıkarları seçmek, belirlemek yetkisi yanında, bu çıkarlara ulaşmak için izlenecek yolların sorumluluğunu da bireye yükler.

Bu noktada kurucu ahlâk ile özdeğer ahlâkının farkı ortaya çıkar.

Kurucu ahlâk için norm, emirden ibarettir.  Dolayısıyla ahlâk dayatmağa yetkili herhangi bir otoritenin emirlerinin “vicdan” gibi bir makam tarafından sorgulanması mümkün değildir. Kurucu ahlâk içinde bireyin kendi başına bir mutluluk veya çıkar araması  büyük ölçüde, bencillik, çıkarcılık olarak damgalanır. Kurucu ahlâk : “Otoritenin doğruları saptamasına dayalı sakınım davranışı” olarak tanımlanabiir.

Özdeğer ahlâkında ise norm/ölçü, “zararsızlıktır”. Özdeğere sahip bireyler, toplumun kendilerine benzeyen inşalardan oluştuğuna inandıkları içindir ki başkalarının eylemlerindeki sınırlar konusunda kendi değerlerinden çıkarsamalara varabilirler.

Özdeğer ahlâkına sahip bireyler, kendilerine herhangi bir dinin veya ideolojinin herhangi bir doğruluk ölçüsü dayatmasına muhtaç olmaksızın  yaşarlar. Onlar için önemli olan, eylemleriyle başkalarına zarar vermemektir. Bu yüzden eylemlerini,  sürekli vicdanlarıyla  sınar ve sınırlandırırlar.

Kurucu ahlâka mensup bireyler emir almadıkça ahlâkî bir davranışta bulunamazlar. Kurucu ahlâkın sakındırıcılığının herhangi bir akılcı ölçüsü yoktur. Kurucu ahlâk aykırı  eylemlerin cezalandırılacağı tehdidine ve uygun davranışların ödüllendirileceği vaadine dayanır. Bu yüzden onun insanların vicdani muhasebeleriyle, özdeğer duygularıyla, mantıksal muhakemeleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

Özdeğer  ahlâkına sahip bireyler için ise hayatın her anı, zararsızlık ölçüsüyle yaşanmalıdır. Özdeğer ahlâkına sahip bireylerin birer  melek olması beklenmez ama onların,  vicdanen ve aklen, zarar verici  herhangi bir eylemlerinin sorumluluğunu alacakları umulur.

Oysa kurucu ahlâkta, bireyler eylemlerinin sorumluluğunu üstlerinin emirlerine yüklemek gibi bir refleks geliştirirler.  Örneğin Nazi’lerin savunmalarında  verilen emre uyduklarını söyleyerek  ahlâkî bir aklanma ummaları bu yüzdendir.

Bu yüzden özdeğer ahlâkı, bir duygudaşlık ve anlayış ahlâkıdır. Özdeğer ahlâkı da: “  Zarar vermemek iradesi” olarak tanımlanabilir. Özdeğer, ahlâkı fiilî tutsaklık altında bile yaşatılabildiği içindir ki  edebiyatın, sanatın ölümsüzlüğüne kaynaklık etmiştir.

Kurucu ahlâkın ölçüsü ve amacı itaati sağlamaktır. Çünkü kurucu ahlâk  otorite veya rejim kaynaklıdır.

Özdeğer ahlâkının amacı ise dış kaynaklı değildir. Özdeğer ahlâkı, zarar vermemek üzere sürekli uyanık tutulan  ve kendisine müracaat edilen vicdandan kaynaklanır.

Bu yüzdendir ki dinin veya ideolojik rejimlerin ahlâkî dayatmaları yolsuzlukları, cinsel tacizleri ve tecavüzleri engellemekte başarısız kalmağa mahkûmdur. Çünkü hiç kimse ideolojinin veya dinin dayattığı sözde ahlâk kodlarını içselleştirememektedir. Kurucu ahlâk ikiyüzlülüğün ve korkunun egemenliğinde insan soyunun yozlaşmasından başka bir sonuç doğurmaz. Toplumları ilerleten ancak ve yalnız vicdanları körelmemiş bireylerin özdeğer ahlâkıdır. Özdeğer ahlâkının yaygınlaşması  bir toplumun ilerleyebilmesinin yegâne yoludur.



1 Ekim 2017 Pazar

Türk Ülkesinin Hücrelerine Sızan Hümanizm Paraziti


Saptırılmış Sol Bilinç Ve Fiilî PKK Destekçiliği

Vatanseverliklerinden şüphe etmediğim insanlar arasında bile bir “norm kaymasının”, belirtilerini görmek beni adamakıllı üzüyor.

Bu norm kayması, HDP’nin “siyaset çerçevesinde kalan” bir örgütmüş gibi görülmesiyle ortaya çıkıyor.

HDP siyasi bir örgüt mü? Dahası “siyasî” sıfatının meşruiyet sınırı nasıl belirlenmelidir? Bu sınırlar belirlenmeden siyasî eylemi eleştirmek ve belki daha sonrasında yargılamak mümkün olamaz.

Öncelikle şunu belirlememiz gerekiyor:

Her ulus için geçerli bir ulus üstü “adalet uygulaması” diye bir şey yok.  Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile o demokrasileri kuran ulusların kültürlerini, örflerini,   kurucularının hukuksal normlarını aşan ve bunlara “amir” bir üst ulusötesi norm söz konusu değil.

Dikkat edilirse AB Anayasası dahi, ulusların ulusal devletlerinin  bütünlüğü konusunu, o ulusların kendi hukuk yapılanmasına bağlamıştır.

Hal böyle olunca HDP gibi etnik ırkçı bir partinin siyasetinin geçerliliği veya herhangi bir siyasi söylemi var sa bile bu söylemin Türk ulusal devletinin kuruluş ilkeleri ile ( Bazıları kuruluşumuzda lâik olmadığımızı söyleyebilir ama bu durum Türk devrimiyle zaten fiilen hayata geçirilmiştir.) ne kadar bağdaştığını sorgulamamız gerekmez mi?

HDPli sözde siyasetçiler siyasetlerinin PKK ve onun önderi tarafından belirlendiğini asla saklamıyor. Emirlerini doğrudan doğruya bir bebek katilinden alıyorlar. Bir vatan hainini alenen savunuyor ve onun  sözde önderliğini, sözde ilkelerini silah zoruyla, tehditle Türk Ulusu’na kabul ettirmeğe çalışıyorlar.

HDP eline doğrudan silah almaksızın, eline silâh geçirmiş Kürt etnik bölücülüğünün sözcülüğünü yapıyor.

Ne yazık ki hiçbir ama hiçbir solcu “ Türkiye’nin bir Türk devleti olması tartışılamaz bir gerçektir. Bunu tartışmaya dahi açmağa kalkmak vatana ihanettir!” diyemiyor.

Bunun sebebi basit: Sol ideolojisi itibariyle aslında Atatürk’ün öncülük ettiği Türk devrimine yabancı kalmış, enternasyonalist bir ideolojik kamp olarak yaşıyor. Bu kampın içinde, Türk adına, Türk kültürüne, Türklük bilincine, Türklük gururuna dair herhangi bir değer ve norm barındırılmıyor.

Lâikliğe, akla değer veren insanlar da artık yavaş yavaş solun çizdiği bu Türk dışı “uygarlık” tablosuna adapte olmağa ve böylece yalnızlıktan kurtulmağa çalışıyor.

Bu arada ne oluyor?

Bu arada İslâm’ı kullanarak Türk’ü islam dışı ve ırkçı bir kabile olarak görenlerle Türklüğü “ büyük insanlığın “ dışında kalan işgalci bir ırk olarak gören Kürtçüler, Türk düşmanlığı cephesini “ vatansız solcularla” birlikte daha da genişletiyor.

Solun içinde “ Türk” demeden, Türklüğüyle öğünmeden, Türk’ü dünyanın geri kalanından kutsal ve üstün bilemden “vatansever” olunabileceğini sanan fiilen vatansız ve kimliksiz bir kitle büyüdükçe büyüyor ve o kitleyi de “Ne Türk dedim ne Kürt” kaçamağıyla siyaset yaptığını sanan CHP temsil ediyor.

Böylece Atatürk’ün açık Türkçülüğüne, vatanseverliğine, bağımsızlık idealine silahsız da olsa saldıran herkes “demokrasi sınırları içinde” kabul ediliyor. Oysa  Türk ülkesinin kuruluş ilkeleri  silahsız da olsa saldırıya uğradığında savunulmazlarsa  silâhlı bölücü saldırıların zımnen ve ivedi biçimde kendilerine meşruiyet zemini elde edecekleri unutuluyor ya da görmezden geliniyor.

Bir arakdaşım HDPli sözde vekillerin yargılanmasına karşı çıktığını söyledi. Bunun onları daha da saldırgan ve dahası “meşru” yapacağından bahsetti.

HDPli vekiller doğru sebeplerle ve doğru şekilde mi tutuklanmıştır ben de emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var. HDPli vekillerin arzu ettikleri şeylerin hayata geçmesine izin verirsek, ülkenin bir kısmı Kürdistan diye bölünecektir. Söylediklerinin sonuçları apaçık Türk ülkesinin bölünmesi olarak ortada olan insanların barışçıllığından bahsetmek belki başlangıçta safdillik kabul edilebilir ama bu körlükte bir müddet daha ısrar, gaflete, hamakate en sonunda da ihanete dönüşür.


Ne yazık ki solun en vatansever kesimlerinin dahi içine alan norm kayması, HDPli  sözde siyasetçilerin aslında normal, barışçı, uygar insanlar olduklarına dair  bir ikna ortamı yaratıyor. HDP’nin “normal” sayılmasıyla birlikte Türk vatanını savunmak ve Türk olmak zorlaşıyor. Kimin umrunda?

29 Ekim 2015 Perşembe

Yerli Spockların "Ne Yaptık Ki?" Edebiyatı



Bugün sosyal ortamda,  “Cumhuriyet  Bayramı’nda çocukların eline iki bayrak vermek yerine, ne yaptığımıza bakmalıyız?” anlamında bir cümleye rastladım.

Bu cümle özetle, dinci iktidarın başa geldiği  günden beridir, Türk çocuklarının zihnine aşılanan vatansızlığın, soysuzluğun mantığı.

Şüphesiz belirli zamanlarda milletçe geriye bir bakıp, mirasımızı geliştirip geliştiremediğimizin muhasebesini yapmalıyız. Bu, sadece atalarımıza karşı değil, daha da ziyade torunlarımıza karşı bir borcumuzdur.

Bu tip  cümleleri sarf edenlere göre  “vatan”, “bayrak”, “millet”, “Atatürk”, “cumuriyet”, “laiklik” hep anlamsız birer “hamaset” ifadesi.

Onlara göre Türkiye’de gerçekten bir şeyler yapabilmek için salt akılcı, salt kimliksiz bir toplum yaratmamız gerekiyor.

Çocukluğumuzda “Uzay Yolu” diye bir  dizi vardı. Orada “Bay Spock” ( Orijinal dizide  toprağı bol olsun, Leonard Nimoy oynardı.), adlı Volkanlı bir gemi subayı, insan  ırkının duygusal tepkilerini, kültürel bağlılıklarını sürekli eleştirirdi. Gemide kritik kararların verilmesi gerektiği anlarda, ortaya istatistikleri sürerek bir karar varılmasını önerirdi.

Gemi doktoru ile aralarında tatlı bir gerilim vardı.  Gemi doktoru Leonard Mc Coy ( Onu da toprağı bol olsun De Forest Kelley  canlandırırdı…) ise merhametli, alaycı bir insandı. O insanı insan yapan duygusal bağlılıkları ve uygarlığı oluşturan kültürel değerleri, Spock’ın uzaylı mantığına karşı savunurdu.

Türkiye şu anda uzayda oradan oraya savrulan rotasını kaybetmiş büyük bir gemi. 

Bu geminin başındakiler,  gemiyi teknik olarak doğru kullanmanın yeterli olduğu kanaatinde. Onu istedikleri gibi kullanabileceklerini düşünüyorlar. İstenen hedefe gittikten sonra geminin başına ne geldiğiyle de zerre kadar ilgilenmiyorlar.

Bu yaptığımız bir benzetme ve kendi içinde bazı eksiklikler barındırıyor.

Çünkü  gemi diye nitelendirdiğimiz ülke demokrasiyle idare ediliyor, ya da edilmesi gerekiyor.

İkincisi de  gemi cansız bir kargo taşımıyor. Geminin içinde irade ve kültür sahibi milyonlarca gerçek insan yaşıyor.
Üçüncüsü de bu “gemi”, belirli bir dile, b
elirli bir tarihe ve belirli bir kültürel kimliğe sahip olan adına da “ulus” denen  bir toplum tarafından yapılmış bulunuyor.

İçimizdeki Spocklar  ortadaki bu cumhuriyeti görüyorlar ama onu meydana getiren ulusu ve onun değerlerini görmezden geliyorlar. Bunlardan bazıları, açıkça ihanetlerinden dolayı kurucu Türk Ulusu’nu reddederken bazıları da hümanizmin yan etkisiyle kapıldıkları körlükle nedensellikten kopuyorlar. Eski dilde “illiyet” denen sebep sonuç ilişkilerini gözetemediklerinden, cumhuriyetin tuğlalarını dizen, harcını karan, temel taşını koyan ustaların kendi kültürleri tarihleri ve dillerinin olduğunu göremiyorlar.

Peki ama  ülkeyi kuran belirli bir ulusun varlığını anlamak neden bu kadar önemli olsun?  Öyle bir ulus olmadan senfoni orkestraları, resim sergileri, barajlar, hava alanları yapılamaz mıydı? Bunlar zaten “insan olmanın” kaçınılmaz sonucu değil miydi?

Maalesef yapılamazdı.

Çünkü insan, eserlerine olduğu kadar kendisine de bir anlam vermeye çalışan tek canlı.

İnsanın anlam arayışında, kendi toplumu için ulaştığı en son aşama da “Ulus”.

İşte ulusal/millî bayramlarımız bu anlam arayışını bize hatırlatan, vardığımız sonuçların isabetliliğini gelecek nesillere anlatan, öğreten kutlu ve neşeli günler.

Bir ilkokul çocuğunun eline “iki  bayrak” verdiğimizde bu onun için “Çevresindeki neşenin kaynağının bu bayrak olduğu”  anlamına geliyor. Çocuk büyüdükçe  bunun anlamı daha açık seçik bir hale geliyor. Ve   normal bir ulusal egemenlikte yetişkinler, artık  çevrelerindeki uygarlığı meydana getiren şeyin ne olduğunu; insanın, anlam arayışında  kendi toplumundan neler elde ettiğini,  anlamış bulunuyor.

İşte bu yüzden dünyada kimliksiz bir toplum olmadığı gibi kimlik sahibi bu toplumların içinde, insana insan olarak en yüksek değeri verenler, ondaki anlamı en çok gözetenler, ancak az sayıdaki uluslaşmış toplumlar oluyor.

Diğerleri,  daha güçlü toplumların, kendi iradelerince belirlenmiş menfaat algılarının yük  gemileri olarak nereye gittiklerini bilemeden uzayda oradan oraya sürükleniyorlar. Çünkü Bay Spock ancak belirli değerlere  ve anlamlara sahip  insanların arasında geminin teknik sağlığı açısından yararlı olabiliyor.

Özetle çocuklarımıza bugün Türk olmanın sevincini o “iki bayrakla”  yaşatamazsak yarın “Atılgan’ı” uzayda  doğru ve haklı bir rotaya sokacak kaptanlar bulamayacağımızı, anlamamız gerekiyor.

Türk'ün Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!



16 Temmuz 2015 Perşembe

Siyaset Biliminde Bağlamsal Eksiklik Açısından Demokrasiye Bakış


Demokrasi şirketlerin egemenliği değildir.
Öyle görünüyor ki  siyaset bilimi çalışmalarında yönetim biçimlerinin inceleniş tarzında ciddi bir eksiklik var.

Bu eksiklik de yönetim biçimlerinin kendi başlarına var olabildikleri kabulüne dayanıyor. Belki de bunu siyaset biliminin  yöntembilimindeki etkileşimsizlik olarak görmemiz gerekiyor.
Kuram  kavramlarla uğraşır. Kavramların kendi içindeki tutarlığı bize onun anlamını verir.
Sorun şudur ki kavramlar başka kavramlarla belli bağlamlarda ilişki içindedir. Bu ilişkiler onların günlük hayatta olgular olarak karşımıza çıkmasına yol açar.

Kuramdaki meydana gelen ve pratik/teorik sanal ikilemine yol açarak doğrunun bulunamayacağını kafamıza yerleştiren de  bu bağlamları görmekteki eksikliğimizdir.
Örneğin demokrasinin insanoğlunun geliştirebildiği en gelişmiş  yönetim biçimi olduğu sık sık söylenir.

Demokrasinin tanımı, yani anlam bütünlüğü içinde  bu düşünce  doğrudur.
Öyleyse adı “demokratik” olan pek çok totaliter yönetimi bu anlam ile nasıl açıklamalıyız?
Acaba demokrasinin anlamı mı yetersizdir? Yoksa aslında demokrasi yalnızca bir hayal midir?

Bu iki soru adına diyalektik denen uydurma mantıkla cevaplanmaya çalışılmış ama ona da bir çözüm getirilememiştir. Diyalektik her şeyin zıttıyla bir arada olduğunu söyleyerek anlamların ancak bir zıt kavramla birlikte anlaşılabileceğini söylemiştir. Unuttuğu şeyse zıt saydığı kavramların kendi mutlaklıklarını/ metafiziğini kabul etmeksizin zıtlık ilişkisinin anlamsız olacağıdır.
O halde  demokrasi ile ilgili atladığımız  nokta nedir?

Bu nokta siyaset biliminin, kavramlarını, hukuk ve sosyoloji gibi diğer çalışma alanlarındaki kavramlarla ilişkilendirmek noktasındaki eksikliğidir.
Bu bağlamsal bir eksikliktir. Bu bağlamsal eksiklik, kavramların, olgular halinde ortaya çıkış aşamasındaki farklılıkların sebebidir.
Demokrasinin bütün dünyada geçerli standart bir tanımı olmakla beraber meselâ Alman ve Amerikan demokrasilerinin ortaya çıkışında, uygulanışındaki farklar nasıl açıklanmalıdır? Veya Kuzey Kore Demokratik Cumhuriyeti, arzu edilir bir demokrasi örneği midir?
Bu noktada somut örneklerin incelenmesinde dikkat edilmesi gereken temel nokta sosyolojik incelemedir.
Neden böyledir? Çünkü demokrasi gökten kendiliğinden inen ve kullanıma hazır  bir pasta vs değildir. Çünkü demokrasi insanlar tarafından sürekli denetlenerek kullanılması gereken bir yönetim biçimidir. İnsan iradesi olmaksızın demokrasinin kendi başına ve hele düzgün biçimde işlemesi mümkün değildir.
O halde demokrasiyi işleten insan iradesinin kendi işleyiş biçimi göz önüne alınmaksızın, demokrasinin işletilmesindeki pratik aksaklıkları anlamamız mümkün olmayacaktır. Ki bu da bizi doğrudan “kültüre” götürür.
O halde demokrasinin üzerindeki kültürel parmak izi için de sosyolojiye ihtiyacımız ortaya çıkmaktadır.
Söz gelimi Kuzey Irak’ta Kürdistan olduğu düşünülen bölgede bir Kürt aşiret ağası tek başına bölgeyi yönetmektedir. Belki kâğıt üstünde başka partiler de var olmasına rağmen Kuzey Irak, fiilen bir aşiret diktasıdır. Bu diktanın başındaki Kürt aşiret reisinin bu güne değiştirilmesi dahi düşünülmemiştir.
Oysa demokrasi, halkın kendi yöneticilerini barışçı seçimlerle  özgürce değiştirebildiği yönetim biçimi olarak bilinir.
Bu tanımdaki “halk” terimi, anlaşmazlıkların görünmez tetikleyicisidir.
Çünkü “halk” teriminin , bize hangi toplumsal yapının içindeki siyasi özneden bahsettiği belirsizdir.
“Halk” genel anlamda bir ülkedeki günlük hayatta beraber olan bütün insanları ifade eder.
Bu ise şu noktada belirsizdir. Bir ülkede yaşayan insanların hangi toplumsal aşamada bir arada bulundukları bilinmedikçe, “halkın”, bir ulusal yapıya mı yoksa bir kabileye mi mensup olduğu da bilinmeyecektir.
Bu meselâ demokrasi için neden önemlidir?
Ulusal yapılarda uluslaşma, bireylere aile, aşiret, kabile, kavim mensubiyetlerinin çok daha üstünde bir değer beraberliğinin aşılanmasıyla meydana gelir. Herhangi bir Türk çocuğu için Türk olmak, ailesi ne kadar geniş olursa olsun, koskoca bir tarihin, büyük bir dilin, övünülesi işlerin  adalet sağlayıcı bir toplumun parçası olmak anlamına gelir.
Oysa bir Kürt çocuğu için Kürt olmak en fazla  büyük bir aşiretim  mensubu olmaktan ileriye gidemez. Çünkü Kürt toplumsal yapısı, değer üretmekten ziyade  fiziksel güçle  var olmaya dayanan bir yapıdır. Bu yüzdendir ki Kürtleri uluslaştırmaya çalışanlar, yıllardır, boşuna bir tarih ve dil meydana getirmek için uğraşmaktadır.

Bu demokrasi açısından ne anlama gelmektedir?
Şu anlama gelmektedir ki herhangi bir Türk demokrasiye, edindiği toplumsal değerler ile çok daha geniş  bir anlam verecek, onu daha geniş bir bağlamda değerlendirecektir.

Oysa bir Kürt için demokrasi, ancak fiziksel güçle dünyada var olabilen aşiretinin, parmak sayısıyla devlet denen zor kullanma aygıtını yönetmesinden öte bir anlam taşımayacaktır. Kürt etnikçisi partilerin, demokrasiyi ancak parmak sayısı kadar anlayarak ülkeyi buna dayalı olarak biçimlendirebileceklerini sanmalarının sebebi de bu ilkel anlayışlarıdır.

Demokrasinin insan hakları, hukuk devleti, kanun önünde eşitlik  gibi kavramlarla ilişkilendirilebilmesi ancak onun  kimin tarafından daha doğrusu   hangi toplumsal yapı tarafından, nasıl anlaşıldığına ve nasıl işletildiğine bağlıdır.

Demokrasinin sağlıklı işletilebilmesi  ancak onun içerdiği “değerler”  takımının  anlaşılabileceği, değere dayanan toplumsal yapılarda mümkündür ki dünyadaki örnek demokrasilerin istisnasız ulusal devletlerde yaşatılıyor olması bunun kanıtıdır.

Bu yüzden siyaset bilimi  incelemelerine girişmeden önce inceleme konusu olan ülkenin toplumsal yapısı dikkatle araştırılmalıdır. Bu araştırılma yapılmaksızın ilgili ülkede kavramlarımızın ne tür olgulara dönüştüğünü anlamamız da mümkün olmayacaktır.



24 Şubat 2015 Salı

Uzlaşma Manisi Ve Kabileler Medyası

Uzlaşma!
Doğru olanı yap!Hakikat için  cesur ol!
Hakikati öğretmekte tavizsiz ol!
Ve hakikati seven herkes seni onaylayacaktır.
Geri kalan diğerleri için telâşlanmana gerek yok.
Geçenlerde bir sosyal medya ortamında, bir sosyalistle tartıştık. Dişe dokunur  ve ikna edici tek fikri bile yoktu. Ama gene de kendinde, karşısındakine tepeden bakma hakkını bulabiliyordu.  O bütün dünyayı alaya alıp aşağılayabilirdi, çünkü o bir sosyalistti! Ahlâk, erdem, bilgi ve akıl ondan geliyordu ve onun hakkıydı!

Bu akıldışı kibrinin saçmalığını ona kendi alaycı tavrını yansıtarak gösterdiğimde, şaşırdı. Çünkü  amentüsünün alaya alınmasına alışık değildi. Çünkü "pratik sosyalizmin", muhaliflerini ortadan kaldırarak sınıfsal çelişkileri çözebilmek kutsal yetkisine sahip olduğuna, yürekten inanıyordu.

Dolayısıyla “insan olan” herkes, onunla uzlaşmak, onun rızasını almak zorundaydı! Onunla uzlaşmayacağımı ve fikirlerini insanlık dışı bulmamın son derece akılcı sebepleri olduğunu  defalarca anlatmama rağmen yorum ilmeğinin sahibi ahbabımın hatırına, yorumlarımı sildim. Çünkü o sosyalist, bir kabile halinde yaşıyordu ve onun kabilesi “huzursuzluk çıkartabilecek” bir potansiyele sahipti. Çünkü onlar, uzlaşmaz, katı ve tehditkârdı ve benim elimde, sadece uzlaşmazlığım vardı! Elbette ahbabımın hangi sebepten olursa olsun huzursuz edilmesine razı değildim ve bunun için yorumlarımı sildim.

Uzlaşma ihtiyacı nereden kaynaklanıyor?

Özellikle sosyal medyadaki tartışmalarda uzlaşma ihtiyacı, nezaketin  bir gereği olarak sunuluyor  .

Öyle ki uzlaşmamak tercihi, bilhassa kabalık olarak addediliyor ve derhal bir usul ve  üslup tartışması başlatılıyor.

Sosyal medya bu yönüyle cemaatleşmenin, kabileleşmenin yepyeni, teknolojik yüzü haline geliyor. Öyle ki yaygın bir kanaatin karşısında, kesin bir reddedişle durmak, neredeyse artık “insanlık dışı” sayılıyor.

Meselâ bir sosyalistle tartışırken onun ideolojik söyleminin “saçmalık” olduğunu söylemeye kalktığınızda derhal “bencil”, “sömürücü”, “kapitalist”, “ dinci/gerici”, “ katil”, “faşist” vs olarak etiketlenip ya tartışmanın dışına atılıyorsunuz ya da sözleriniz bir laubalilik havuzunda boğuluyor.

Bu sadece  sosyalistlere özgü bir tutum da değil. Aynı tutumu   liberallerin çoğu da benimsiyor. Bütün bildikleri serbest piyasa ezberinden ibaret olan liberallere, tarihten, sosyolojiden veya hukuktan bahsettiğinizde, “Bu bizim konumuz değil!” ukalaca kayıtsızlığı dışında bir cevap alamıyorsunuz. Ve insan olmanın gereği benimsediğiniz ciddiyetinizi ,aynen sosyalistlerin yaptığı gibi lâubali ezberlerin ve alaycılığın bataklığında boğuyorlar.

Dincilerin tavırları çok daha saldırgan. Onlar sizi derhal dava etmekle tehdit edebiliyor ki yargının  mevcut haline bakıldığında, bu tehditlerin hiç de küçümsenemeyeceğini artık anlıyorsunuz.

Etnil ırkçılar zaten kendi “kurtarılmış alanlarında” korkusuzca tehdit ve hakaret yağdırabiliyor.

Uzlaşmazlık,  bireyin ifade hürriyetinin bir meyvesi olarak yaşatılmalıyken maalesef artık bu topraklarda barındırılmıyor, yaşatılmıyor.

Uzlaşmazlık bireyin “Ben varım!” demesidir. Oysa sosyal medya bizim ülkemizde bireyin  “sosyale”  tesir etmesini  sağlayamıyor. Bizde sosyal medya , cemaatleşmenin, kabileleşmenin elektronik ortamı anlamına geliyor.

Uzlaşma ancak ortak değerleri paylaşanlar arasında  var olabilir. Ortak değerleri paylaşmayanlar arasındaki uzlaşma, ancak taraflardan biri, kendi değerlerini diğerine zorla kabul ettirdiğinde, var olabilir.

Bu yüzden  meselâ sosyalizmle uzlaşılamaz. Çünkü elinizdeki varlığı bizatihi bir hırsızlık malı olarak görüp de en yakın fırsatta  onu sizden zorla alacağını açık açık söyleyen biriyle uzlaşmaya çalışmanız mümkün değildir!

Bu uzlaşmazlık durumu dinciler içinde geçerli. Sizi ancak kendi kanunlarına uyduğunuzda, din kardeşi sayacağını ve sizi din kardeşi yapabilmek için gerekirse kellenizi keseceğini söyleyen bir manyakla bir uzlaşma sağlayamazsınız!

Veya meşru devletinize ve ulusunuza silâh çekip de sizden uzlaşma isteyen bir etnik ırkçıyla…

Uzlaşma ortak değerlerin sahipleri arasında bir rızalaşma işidir.

Uzlaşma ortak değer sahiplerinin, “varoluşu güçlendirmek” için daha doğru olana, gerçeğe daha yakın olana yönelmesinin adıdır.

Varoluşumuzu en baştan onaylamayan kişiyle yani düşmanla uzlaşmak ise bu yüzden mümkün değildir ve savaş bu açıdan,  düşmanla aramızdaki  yegâne diyalog biçimidir!

Ama uzlaşmamanın bir anlamı olabilmesi için bireyin toplumda, kendi başına, ifade hürriyeti ile bir değer  olarak kabul edilmesi gerekir.

Bireyin değer olarak kabul edildiği bir toplumda sosyal medya bireylerin tek tek ifadelerinin toplumda yankı bulabilmesi potansiyelini ifade eder.

Bizde ise sosyalleşme ancak “cemaatleşme” anlamına geliyor ki böyle bir ilkellik içinde “uzlaşmamak”  en büyük suç olur.

Evet … Sonuçta ne oldu? Sosyal medyanın uzlaşmaz kabileleri karşısında, geri çekildim ve kabilenin sözleri tarihe kazınırken ben silindim! Uzlaşmayı kutsal bir şey sananların, kiminle ve nasıl uzlaşmaya zorlandıklarına bakmaları, basit bir ahlâkî lüks değil; başlı başına bir hayat memat meselesi!






25 Ocak 2015 Pazar

Marx’ın İnsansız Değer Eşitliğine Naif Bir Bakış

Aynı malın "soyut emekten" ve  "sonut emekten" kaynaklanan
 değişim ve kullanım değerlerinin var olduğunu söylemek
bal gibi metafiziktir ama kimin umurunda?


Marx mübadelede bir “değer eşitliği” durumunu öngörmüş/şart koşmuştur. Buna göre “Değişim/mübadele değerleri eşitlenmiş mallar birbirleriyle mübadele edilebilir.”

Bu düşünüş doğru mudur?

Bu düşünüş, “değerin değişimden önce var olduğunu” kabul eder. Öyle ki zaten maddede içkin halde bulunan “değer”,  bir şekilde ortaya çıkar ve o ortaya çıktığında da insanlar hangi malların mübadeleye gireceğine, “değerlerin denkliğine göre” karar verir.

Dikkat edilirse bu açıklamada malları üreten ve sonra mübadele eden insanların bütün yaptıkları, “Zaten var olan bir mübadele emrini yerine getirmeleridir.”

Emek değer hipotezinin aritmetik temelini teşkil eden hesaplamada emeğe biçilen fiyatı esas alır ve sonra üretilen malın satış fiyatı ile yaptığı mukayeseden, emeğin sömürüldüğü sonucunu çıkarır.

Burada emek fiyatıyla mal fiyatı arasında daima sabit bir oran olacağını düşünür. Aksi takdirde anlık fiyatlandırmalarla bu tip bir sömürü çıkarsamasına gitmesi mümkün değildir.

Yanlışlığın başlangıcı,  bir üretim faktörü olan emeğin esas aldığı fiyatının zaten eleştirdiği mübadele sitemince belirlenmesidir. Marx  emeğin fiyatından hareket ederken onun zamanla değişebilen bir değere sahip olabileceğini hiç düşünmez. “Nitelikli emek” düzeltmesi dahi bunu karşılamaktan, açıklamaktan uzaktır. Çünkü bugün “arzu edilir bir nitelikle” donanmış emeğin gelecekte  aynı  fiyattan alıcı bulup bulamayacağını düşünmemiştir.

Bunun önemi nedir? Bunun önemi şudur ki emekte fiyatlandırmanın, diğer mallara göre daha yavaş işlediğini anlayamamasıdır. Bu da şu anlama gelir:

Bir işçi bir haftalık toplam üretimi için belirli bir ücret alıp  üreticiye, kapitaliste   bir risk stoğu yüklerken üretilen malların satışında risk stoklanmaz, ya gerçekleşir ya da gerçekleşmez. Risk stoğu nedir? İşçinin, kapitalist tarafından alınan emeğinin ancak ücret dönemlerinde ortaya çıkan kâr-zarar muhasebeleştirilmesi durumudur.  İşçi çalıştıktan sonra ücretini haftalık olarak alır.

Kapitalist, normal bir üretim hızıyla çalışan işçiye ancak malların üretimi gerçekleştikten sonra  emeğinin karşılığını verir.

Sorun  şudur ki işçinin sözleşmeyle belirlenmiş  ücreti üretimi  gerçekleştirdiği için  mutlaka ödenmelidir.( Sözleşme ihlallerini sui misal olarak göreceğimizden aksi örnek saymamız mümkün değildir.)  Peki ama işçiden emeğini satın alan kapitalistin satmaya çalıştığı malın talep görüp görmeyeceğini kim söyleyebilir? Bunu hiç kimse söyleyemez. Kapitalist/işveren kendince bir tahminle bir üretim bandı oluşturarak  emekten yana belli bir tercih  kullanmıştır.

Marx bu tercihi yaparken kapitalistin, mal  içindeki “saklı emekten” yararlandığını söylemektedir. Sorun şudur ki kapitalistin malı alıcı bulamayabilir de.  Bu durumda “malın içindeki emeğe” ne olmaktadır? Hiçbir şey olmamaktadır. Çünkü onun bedeli sözleşme gereği ya önceden ya da haftanın sonunda mutlaka ödenmiş olmaktadır.

Bu bize neyi gösterir?

Herhangi iki malın üretim zamanlarına bağlı objektif  değer eşitliğini tespit edebilseniz dahi bunun mübadelede hiçbir önemi olmayacaktır. Bir kilo bulgurun, emek değer hesabıyla iki yüz elli gram kahveye eşit olduğunu söylemenizin kahve ve bulgur takası yapacaklar açısından anlık bir önemi olabilir ama hiçbir müşteri kahve veya bulgur alırken sizin uzun uğraşlar sonunda keşfettiğiniz bu sözde eşitliği umursamayacaktır. En nihayetinde kendisine adeta tapılan “emekçinin”  bu iki metanın üretiminde ücretlendirilmesi da farklı olacaktır.

Bu durumda mallar mübadeleye birbirlerine karşı takaslanmak üzere girmezler. Çünkü böyle girerlerse belki kendilerine göre eşit miktarlarda takas edilebilirler ama bedeli parayla hesaplanan ücretin karşılığının hesaplanması imkânsız hale gelir.

Marx burada iki şeyi atlamıştır:

Birincisi para iktisadının  mal değerleri arasındaki  standart değer etkisini tam anlayamamıştır.

 Emeği paraya göre fiyatlandırıp “mübadele değerlerini”   üretim zamanlarına bağlı olarak birbirlerine göre “değerlendirmesi” elmayla armudu toplamak demektir.  Ne emek, fiyatı kapitalistin tek yönlü dayattığı  bir üretim faktörüdür ne de fiyatlar malların içlerinden çıkıveren  “doğal ve verili” ölçülerdir.

İkinci olarak da herkesin, hem üretici hem tüketici olduğunu anlayamamıştır. Bu da herkesin almak veya satmak istediği mallarda, başkalarının  fayda sıralamalarıyla kaçınılmaz şekilde  bağımlı olmasıdır.

Emek  kapitalistçe alınırken diğer mallar müşterilerce alınır. Bir mal özelliği taşımasıyla emek de arz ve talebe göre değerlenir. Emeğin her zaman, ihtiyaçtan fazla olacağı kehaneti bu açıdan tam bir saçmalıktır. Çünkü insanlar fişe takıldıklarında, her işi aynı verimle yapabilecek robotlar değildir. İnsanların çocuklarını en nitelikli ve az bulunur mesleklere yönlendirmeleri emeğin arz ve talebe göre değerlenmesinin en büyük kanıtıdır.

 Meselâ hiç kimse bir doktor emeğinin yüz şoför emeğine denk olduğunu falan iddia etmez. Oysa Marx’a göre  emek tipleri arasında da bu tip “değerlemeler veya mukayeseler” yapılabilmelidir.

Marx emeği kutsarken işin içindeki insanı ıskalamış bir idealisttir. En büyük zararı da problem hakkındaki  bu insansız ve yanlış akıl yürütmesinin idealaştırılmış olmasıdır.



26 Eylül 2013 Perşembe

Şairler Nasıl Geçinir?

Memleketimizde şiir bir geçim vasıtası değildir.

Şiir, işi gücü olup da arada kendini ifade etmek isteyenlerin uğraştığı bir tür okur yazar hobisidir.
Oysa batıda şairler başka hiçbir iş yapmadan şiirleriyle geçinir.

Bu, doğu toplumlarında, moderniteyle uyumsuzluğun  sonucunda oluşan, geri kalmışlığın bir  sonucudur.
Modernite estetik bir konfor arayışı, yüzeysel bir görünüm değişikliği değildir.

 Modernite, ferdin, yarattığı her şeyle beraber,  varlığının bir bütün olarak tanındığı dönemlerin adıdır.  BU yüzden postmodern gibi bir terimle aşılabilecek, aşılmış bir anlayış da değildir.

Modernite, insanın salt manevi olarak değil, üretime katkısı ile maddî olarak da bir değer taşıdığı bilincidir.
Modernitenin sosyoekonomik tezahürü sosyalizm değil, liberalizmdir.

Sosyalizm, liberalizmin yarattığı bütün değer kanaatlerini tersine çevirip insan sevgisi adı altında insan varlığını, yarattıklarıyla beraber bedavalaştırıp değersizleştirmek gayretidir.

O yüzdendir ki bütün sosyalist şairler ancak piyasa düzeni içinde, yani kapitalizmde adamakıllı geçinebilmiştir.
Bunun sebebi nedir?

Bunun sebebi, diğer insanların beğenilerine ve ihtiyaçlarına sunulan ve onlardan talep gören her şeyin, insanlar arasında karşılıklı ve serbest olarak değerlendirilebildiği piyasa düzenidir, kapitalizmdir.
Şairlerin para kazanmasını mantıksız bulanlar futboldan, sinemadan ve televizyondan da para kazanılmasını bir türlü anlayamazlar.

Bunu anlayamayanlar, taleplerinin karşılanabilmesinin bazılarına belli maliyetler yüklediğini fark etmeyen insanlardır. Televizyonda maç izlemekten vazgeçtiği takdirde aslında futbolcuların arzını reddettiğini, reddedebileceğinin farkına varmayan insanlar sadece maç seyrederek aslında  futbolculara “Size ihtiyacım var!” mesajı verdiklerini de fark edemezler.

İnsanların fikirlerinin para etmesi demek bir yandan bize türbin  motorlarını, diğer yandan “Anabel Lee’yi” kazandırır.

Medenî memleketlerde, insan beyninin kendisi, basit şeylerden mürekkep/bileşik ve mükemmel güzellikler üretebilmesi sebebiyle potansiyel olarak “değerli” kabul edilir. Bu yüzden de ürettiği her şey muhakkak talep testine sokulur.

Talep testini geçen ürünler de gördükleri talep nispetinde yaratıcılarına para kazandırır.
Geri kalmışlık birilerinin bize emrettiği bir durum değildir.

Geri kalmışlık, insan beyninin üretim potansiyelini değersiz görerek insanların ileri götüren icatlarından, üretimlerinden yararlanamamak ve diğer toplumlardan bu açıdan geride kalmak halidir.
O yüzden şu idrak edilmelidir.

İleri ülkelerde şairler çok kazanır ama o ilerlemeyi sağlayan şey zaten şairlerin çok kazanmasını sağlayan, mülkiyet hakkına duyulan saygıdır.

Veya şöyle söyleyelim: “İleri ülkelerde şairler para kazanmaz. Şairlerin para kazanması sağlanabildiği  için ülkeler ilerler.”


22 Ağustos 2013 Perşembe

Türkiye’de Liberallerin Kimliksiz İyilik Hayali

Hukukla bölünmek
Türkiye’de liberaller hukuk devletini temini için millî kimliğin ortadan kaldırılmasını istiyorlar.

Ama şunu da biliyorlar ki yerine başka bir kimlik konmazsa bütün söyledikleri saçmalıktan ibaret kalacak.

Onun için “Türkiyelilik” diye bir kimlik icat etiler, tutmadı. Tutması için polis jopundan, etnik ırkçı teröre kadar her yolu mubah saydılar gene de tutturamadılar. Bugün bebek katillerinin  kuburlarından örgüt yönetmeleri, Türk adını yok etmek için onlarla  anlaşan  liberallerin ahlâk yoksunluğu sayesinde mümkün oldu.

Tamam bir hukuk devletinde herkes her türlü kimliğinden ayrı şekilde mahkemelerde /kanun önünde eşittir.
Buraya kadar bir şey yok.
İyi de mahkemeler meşruiyetlerini nereden alıyor?
Mahkemelere herkese eşit  derecede zor kullanabilmek hakkını veren ne?
Bu hak millî egemenlikten geliyor.

 Millî egemenlik de “millet kimliğinin” tanınmasından geliyor.
Yani?

Kanun önünde eşitliği işletebilmemiz için, kanun uygulayıcılarının meşru bir kimlikten yetki alması icap ediyor.
Mahkemeler, “Türk Milleti adına” karar verirlerken, etnik kökenlerini, büyük bir soyut kavram içinde, bir kural beraberliği, içinde eritmiş insanlar adına karar veriyorlar.  Yani kural hakimiyetine razı olarak, daha ilkel kimliklerden vazgeçen, insanlaşan canlılar adına karar veriyorlar.

Kuzey Irak’ta mahkeme var ise kim adına karar veriyor?

“Kürt Milleti” adına mı?
“ Kürt Milleti adına” karar veriyorlarsa meselâ kanun önünde eşitlik ideali  ile ben de Kürt Milleti’ne dahil olabilir miyim?  Hiç sanmıyorum. Çünkü Kuzey Irak’ta Kürtlük, ispatlanabilen kan/aşiret bağlarıyla tanınan bir şey. Başka türlü de kendisini tanımlaması mümkün değil.

Peki Kuzey Irak tipi bir etnikçi bürokrasiden bir hukuk devleti meydana gelebilir mi?
Kanun önünde eşitlik idealini sağlayıcı bir millet teşekkül edemeyeceği için oluşturulan yapı ancak bir kabile bürokrasisi olabilir ama bir devlet olamaz.

Dolayısıyla soyut değerleri yaşatan soyut bilinçler, etnik ırkçılıkla birlikte büyüyemez, var olamaz.

Demek ki kanun önünde  eşit bireylerin soyut, kurala dayalı bir kimlikleri olmazsa, herhangi bir “devletten” herhangi bir iyilik  ummamız da mümkün olamaz. Millet kurallı bir beraberlik olmasından dolayı insan toplumlaşmasının en ileri somut halidir. O yoksa ilkellik ve şiddet vardır.