laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2016 Salı

Terliksi Demokrasi


Başlık orijinal olmayabilir, bilemiyorum. Bir başkası bu başlığı ve benzetmeyi kullanmış da olabilir; emin değilim.

Ama aklıma İsrafil Kumbasar’ın  sanırım bugünkü yazısını okuyunca geldi. “Debil” denen ortalama zekâlardan bahsediyordu  yazısında.

O zaman aklıma Irak’a Amerikan askerleri girdiğinde, devrilen Saddam heykeline halkın yaptıkları geldi. Birileri ayaklarından çıkardıkları terlikleri heykelin kafasına vuruyorlardı. Eh dünyanın en demokratik ülkesinin askerleri, çantalarında demokrasiyi de getirmişlerdi işte.

Oysa belki altı ay önce o halk Saddam için sloganlar atıyordu. Saddam döneminde Irak halkının giyimi kuşamı yerinde görünüyordu. Herkes işinde gücündeydi. Bir  ev aldığınız ya da sattığınız zaman tapuda  bir memur bulabiliyordunuz belki.

Ama işte Saddam düşmüş, kel görünmüştü. Irak halkı aslında terlikli ve pespaye bir insan topluluğundan ibaretti.

Askerler Saddam heykelini devirirken Irak halkı -ki aslında Türkmenler dışında kendisinden uygar bir toplulukmuş gibi bahsedilebilecek bir Irak halkı da yoktu ya-  özgürlük şiirleri okumadı, meydanlarda çalgılı kutlamalar falan yapılmadı. Irak orkestraları zafer konserleri düzenlemedi. Ünlü sanatçılar o gün için besteler yapmadı. Irak’ın diktatörlükten kurtuluşu, diktatörlük zamanındaki düzenle kutlanmadı.

Egemenlik Saddam’dan halka geçmişti ama halk bunun farkında değildi. Egemenliğin ne olduğu ya da nasıl kullanılması gerektiği konusunda Irak halkının en ufak bir fikri bile yoktu.

Partileşerek yeni yönetim seçenekleri oluşturulmadı Irak’ta. İnsanlar derhal aşiretlerine ve mezheplerine göre ayrıştı. Diktatörlüğün bir arada yaşamalarını sağladığı halk, bir anda etnik ve mezhepsel topaklara döndü.   Irak halkı denen kitle, özgürlüğü, Saddam’ın heykelini, terliğiyle döverek kutladı.
Peki ama Irak’tan bize ne? Sonuçta bu onların ilkelliği olarak görülemez mi?
Yoksa iş daha mı vahim ve derindir? Korkarım ki öyledir.

Çünkü Türkiye İran bile değil ama hızla Irak olma yolundadır. Türkiye’de halkın zaten iyi kötü kullandığı egemenlik Irak benzeri bir BAASgil parti-devletine devredilmek üzeredir.

Ulus bir yandan “etnik halklara” diğer yandan dinsel  inanç kabilelerine bölünmekte ve sonra bunların hepsinden bir parti devletine kayıtsız şartsız itaat beklenmektedir.

Türkiye’de muktedirlerin, ulus ve laiklik allerjisi, toplumu Irak’taki gibi parçalanmaya götürüyor ve buna kimse aldırmıyor. Siyaset, dünyanın her yerinde ilkesiz ve menfaatperesttir. Ama dünyanın uygar uluslarında gerçek sivil irade, vekillere sınır çizmede daima etkilidir.

Mantıklı sorular soramayan, içinde yaşadığı çelişkilerden ve problemlerden acı duyan ama  bunları ortadan kaldırmakta aciz kalmayı seçen, tepkiselliğe tapan, duygusallıkla bölünmeye iman etmiş bir kitle, Türkiye’de gerçek demokrasinin yerleştiğine inanıyor.

Saddam heykeline inen terliklerin ayak kokusu dört bir yanı sarıyor.

Bilinçsizlikle sarhoş olup da alkolü toptan yasaklamak için sabırsızlanan kitlenin terliksi demokrasisi, insan beyinlerine resmen hükmedeceği günü bekliyor.


24 Nisan 2016 Pazar

Ne De Normaldir Başörtüsü Güzel Yurdumda



Başörtüsünün normalliği 1
“AKP iktidarı ile birlikte ilk kez bir başbakanın eşinin başının kapalı olabileceğini öğrendi, Türkiye… Varoşlardaki kadınlar ilk kez kendilerini gördüler başbakanın yanında yürürken, önceleri ürkek davrandılar, zamanla normalleştiler. Cumhuriyetin en büyük kazanımı olan sınıfsız ve özgür toplumun bir parçası olduklarını gördüler. Sonra hemen her kadın gibi modayı takip etmeye başladılar. Başörtülerine, bağlama biçimlerine, kıyafetlerine özenir oldular. Ne var bunda, kara çarşafa inat gök kuşağı gibi olsunlar, makyaj yapsın, güneş gözlüğü taksın kot pantolon giysinler..,Üniversitede okusun, araba kullansın, dans etsin, Beyaz Show’a katılsınlar…Burası Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu, “Türk Milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare” ile  yönetilen Türkiye Cumhuriyetidir.”

Hayır… Bu satırlar başörtülü bir   yazara ait değil. İçinde doğruluk payı yok mu? Elbette var. Amma ve lâkin tarihsel gözlem ve söylem tahlili yönlerinden birazcık eksik  kalmış bir paragraf….

Bu paragrafın cümle cümle tahlil edilmesi ülkemizin içinde düştüğü durumun bilişsel yönünü anlamak açısından önem arz ediyor.

Yazarı şahsen tanıdığım için bir “yandaş” olmadığından adım gibi eminim. Bu paragraf “Ben olsaydım” mantığıyla yazılmış bir empatik yaklaşım. Kaldı ki aslında hepmizin kendi fikirleri hakkında zaman zaman yapması gereken bir sorgulamanın güzel bir örneği.

 Bu yüzden bu paragrafın analizinin  aslında yazara doğrudan doğruya bir cevap olmadığını en başta belirtmek istiyorum.

Cevabımız “ Bir de böyle düşünenler var..” denenlerin düşüncelerine, bu yazı üzerinden bir eleştiri olacaktır.

“AKP iktidarı ile birlikte ilk kez bir başbakanın eşinin başının kapalı olabileceğini öğrendi, Türkiye…” Denmiş. “Öğrendik mi?” gerçekten?  Veya bir başbakan eşinin başörtülü olması bize gerçekte neyi öğretti? AKP iktidarı ile birlikte öğrendiğimiz şey “Bir başbakanın eşinin” giyim tarzı olmadı aslında. Burada böylesine naif ifade edilen şeyin daha derin ve geniş anlamı, “ Hukuk denetiminden yoksun ve “sınırsız bir demokrasinin” her giyimi bir yere taşıyabileceği” oldu sadece. Peki ama AKP’nin o çok öğretici demokrasi dersi bize, yazarımızın daha önceki paragraflarda gösterdiği kenar mahalle- entelektüel sanayi toplumu çelişkisi hakkında  ne öğretti?

“ Varoşlardaki kadınlar ilk kez kendilerini gördüler başbakanın yanında yürürken, önceleri ürkek davrandılar, zamanla normalleştiler”
Çok güzelim, alımlıyım ama ...
Sevgili yazarımızı kızdırmak istemem ama gülmeden edemedim. “Zamanla normalleştiler” mi gerçekten? Karısı, başbakanın yanında “lâik bir devlet protokolü” sayesinde yürüyebiliyordu. Yani başbakanın karısı kocasının yanında yürümesini ancak lâik bir kanun önünde eşitlik rejimine borçluydu. “Zamanla normalleşmek”  deyimiyle ilgili olarak Ankara’nın atık betonlaşmış, apartmanlaşmış kenar mahallelerine, bir göz atmasını yazarımızdan istirham ederim. Elvankent, Batıkent, Sincan gibi semtlerde apartmanının balkonunda yorgan kurutan, bahçede  yastığının, yorganın yününü yıkayan, evinin bütün ayakkabı birikimini kapısının önünde sergileyen, başı açık kadınlara hâlâ uzaylı gibi gözünü diken kadın profili  acab gerçekten normalleşmiş midir? Veya uçağa bindiğinde “Ben erkek yanında oturmam!” diyen lüks pardösülü başörtülü bacımız acaba gerçekten normal sayılabilir mi?

“Cumhuriyetin en büyük kazanımı olan sınıfsız ve özgür toplumun bir parçası olduklarını gördüler. Sonra hemen her kadın gibi modayı takip etmeye başladılar. Başörtülerine, bağlama biçimlerine, kıyafetlerine özenir oldular.”

Şu “sınıfsız” terimine bayılıyorum, kim ne derse desin. Demek ki gerçek anlamıyla hayallerimizdeki anlamı arasındaki fark gerçekten da hâlâ anlaşılamamış bir terim.

Öncelikle “sınıfsız” bir toplum “ideali” ( Aaaa! Yahu  Marx idealist değildi ama? Nasıl oldu şimdi bu?) toplumsal sorunları doğuran çelişkileri ortadan kaldırabilecek sihirli bir formül olarak ortaya atılmıştır. Tamam tamam … Bu “tarihsel bir zorunluluktu” da o yüzden kurucu bir idealist gericilik değildi falan filan…

Sınıfsız toplum ile insanların, problem yaratabilecek her türlü farklılığının ortadan kaldırılabileceği düşünülüyordu. Zamanlar sınıfsız bir toplumun ancak insanı ortadan kaldırarak yaratılabileceği anlaşıldı ve sosyalizmin asıl büyük çöküşü de böyle oldu. Çünkü insanlar arasındaki  zekâ, yetenek farklılıklarının bütün sonuçlarıyla doğal ve kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı.

O halde cumhuriyet böylesi bir sınıfsızlık ideali üzerine mi kurulmuştu? Elbette hayır. Cumhuriyetin “sınıfsız” toplum idealinin “imtiyazsız”  bir toplumsal oluşum olduğunu düşünmek daha yerindedir. Cumhuriyetin “sınıfsız” toplumu, “kanun önünde eşit bireylerden oluşan” bir toplumdur. Bu ideal, “gelir farklılıkları yok edilmiş, tamamen eşitlenmiş bireyler” anlamına gelmez.

Cumhuriyetin sınıfsız toplumu, toplumsal düzeni akla ve bilime dayandıran ve bunların belirleyiciliği üzerinde hiçbir  başka düzeni veya inancı tanımayan bir “kanun önünde eşitleştirici” yönetim  tarzını benimser. Dolayısıyla  dini  veya etnik cemaatleşmelerin, cumhuriyetin beşeri hukuka dayalı, kanun önünde eşitleştirici egemenliğine rakip olmasına kesinlikle izin vermez.

Peki başörtülü “normal bacılarımız” “kocasının yanında yürüyebilen”( Demek ki aslında cumhuriyette   o güne kadar kadının kocasının yanında yürüyebilmesi sağlanamamıştı da  ilk defa baş örtülü bir hanım bize  kocasının yanında nasıl yürüdüğünü göstererek hepimizin normalleşmesini sağlamıştı .[ Polemikte provokasyonun dibine vurmaya kararlıyım.]) başbakan eşinin, başörtüsüzler gibi rahatça çalışabileceğinden, gezebileceğinden eminler miydi? Yoksa kocasının dini üstünlüğü, “normal baş örtülü başbakan eşinin” hayatında kanunların, “sınıfsız toplum yaratan” kanun önünde eşitlikten daha mı baskındı?

Normal baş örtülü başbakan eşi acaba “ Lâik bir ülkedeyiz, ben baş örtüsünü gerekli görmüyorum. Taksam bile istediğim toplantıya, etkinliğe katılabilirim! Hatta çalışabilirim!” diyebiliyor muydu?

Evet belki “normal başörtülü bacılar” kendi modalarını yaratıp kendi kadın dergilerini çıkarıyorlar ve hatta köşe yazarı oluyorlardı. Ama hâlâ erkeğin “emredici üstünlüğü” kabul edilmiş bulunuluyordu.

Öncelikle erkeğe böylesi bir üstünlük atfetmek ve daha sonrasında, yer sofrasında yemek yemek tarzına “resmi bir egemenlik” alanı açmak çabasıyla “normal baş örtülü bacılarımız”, onlara sanayi toplumunda “kanun önünde eşit bireyler” olmak imkânını sunan lâik toplumsal düzeni tahrip ediyorlardı, hâlâ tahrip ediyorlar.

Demokrasi şüphesiz bir ifade hürriyeti rejimiydi fakat kadını erkekten eksik gören ve bu yüzden toplumsal düzeni erkek egemen bir şeriat rejimi haline getirmeye çalışanların vahşetine de izin veremezdi. Çünkü böylesi bir düşünce tarzıyla demokrasiyi var etmek mümkün değildi.

Derya Hanım’ın normalleştiğini iddia ettiği güneş gözlüklü kadınlar belki ciplere biniyor, çoğumuzun maaşından pahalı baş örtüleri takıyor ve her yere bu bez parçasını bir tür işgal bayrağı gibi artık daha özgür sokabiliyor. Ama hâlâ birilerinin “ortanca hanımı”, cariyesi gibi yaşıyorlar. Üniversiteye gidiyor, beşeri hukuk eğitimi alıyor ve hâlâ şeriatı savunmaya devam edebiliyorlar. Televizyonlarda şeriat savunuculuğu yapıp güzelliklerini sergilerken milyonlarca kadının  erkek şiddetine, tecavüzüne daha fazla açılmasına sebep oluyorlar.

Bir dakika yahu? O sen güzelleşesin diye takılmıyordu ki..
Normalleşmiş bir türbanlı siyasetçi çocuk tecavüzleri konusunu “sınıfsız bir toplum siyasetçisinin” aklıyla değil de “Erkeğine taabi bir Müslüman kadının”  mantığıyla değerlendirerek “Bir kerelik bir şeyden hüküm verilemez!” diye değerlendirebiliyor.

Kısacası başörtüsü ya da türbanın özgürleşmesi, özgürlük alanının genişlemesini falan sağlamıyor.. Türbanın egemenliği, kanun önünde eşitlik ile biçimlenmiş, lâik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin tahribatına yol açıyor. Bunu demokrasinin bir gereği ve “normalleşme” sayabilir miyiz?
Başörtüsü ne zaman “normal” olabilirdi?

Başörtülü  bacılar,  ikinci kadına kendi hakları açısından karşı çıksalardı, kadını erkeğe taabi kılan din hükümlerine göre değil de  beşeri hukuka göre  kendi akıllarınca yaşamak istediklerini söyleselerdi, başörtüsünün toplumda  bir ahlâk ölçüsü olamayacağını söyleselerdi, açık kadınların tecavüzü hak etmediğini açıkça söyleyebilselerdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ancak ve yalnız uluslaşma ile ayakta kalabileceğini ve Müslümanların da ancak bu şekilde kendi akılları ve bireysel iradeleriyle ahlâkî ve normal bir hayat sürebileceğini söyleselerdi ya da  “Müslümanlar” diye bir kategori yaratılamayacağını, Müslümanların, tevhit inancını benimsemiş bireylerden oluştuğunu söyleselerdi, din adına işlenen cinayetleri, tecavüzleri kınayabilselerdi, “seks cihadı” denen sapıklığa karşı çıksalardı… Belki o zaman “normalleştiklerinden” bahsedebilirdik. Oysa bu gün baş örtüsü tartışmasız biçimde beşeri hukukun, akılcı  toplumsal düzenin yani lâikliğin, kanun önünde eşitlik idealinin karşıtı, mütecaviz ve saldırgan dinciliğin bir istismar aracından başka bir şey değil.
Hemşerim senin özgürlük anlayışına hayranım
 ama kafandakiyle olmuyor.

Başörtülü bacılar da çoğunluğu  içlerindeki kin duygusunu tatmin etmek için  bu simgeye sarılan ya da n iyi bir tahminle taabi oldukları erkeklerin emrinde yaşayan kadınlardan ibaret.

Yani yazarımız belki kızacak ama ortada ne normalleşme ne de sınıf  davranışı falan var. Ortada sadece dinin doğasından kaynaklanan bir riyakârlık ve hukuk sömürüsü var.


25 Eylül 2013 Çarşamba

Türk Milliyetçiliği Ve Din İlişkisi Üzerine

Milliyetçilik, bir milletin değerlerine ve varlığına öncelik vermek, onu diğer milletlerden ve toplumlardan görece olarak daha fazla sevmek demek.

Bu, insanoğlunun tabiatından gelen bir duygu. İnsanın aile üyelerini diğer insanlardan daha fazla sevmesi nasıl doğalsa, kendi milletini daha fazla sevmesi de aynı şekilde doğal.

İnsanın kendi milletini sevmesi çok farklı şekillerde tezahür edebilir.  İnsan edindiği kültür gereği bu sevgiyle beraber diğer toplumlara karşı bir düşmanlık da geliştirebilir ama işin özü değişmez. O hâlâ kendi milletini diğerlerinden fazla seviyordur.

Türk milliyetçiliği de Türk Milleti’nin egemenlik, hürriyet ve refahına öncelik  vermekten ibarettir.
Burada milleti, milliyeti oluşturan bütün değerler milliyetçiler için değerlidir
Elbette din de bunlardan biridir.

Sorun “dine verilen önem ve değerin derecesidir.”
Din şüphesiz milletlerin değerlerinden biridir ama sanıldığı gibi birinci derecede önemli değildir.
Din toplumsal hayatımızda uymamız gereken bazı normlara ve dolayısıyla bir ölçüde  ahlâkımıza kaynaklık eder ama bunların asla tek başına kaynağı değildir. Çünkü din, toplumsal kabul görmeden önce de toplumlaşmanın gereği olarak mutlaka belirli ahlâkî kodlar meydana getirilmiştir.

Dinle ilgili iki yaklaşım söz konusu:

Birincisi, bugün dünyayı kana bulayan dini hezeyanların temelindeki anlayıştır. Bu anlayışa göre din, toplu kabul edilip toplu yaşanan ve dolayısıyla toplumun tamamına, hayatın tamamında âmir olması gereken, ilâhî ve tartışmasız bir tür doktrindir. Bu anlayış siyasal İslâmcılığın temelidir.

İkici yaklaşım ise dinin bireysel olarak kabul edilip yaşanması gerektiğidir ki bu da bütün lâik devletlerin temelidir. Bu yaklaşımda bireyin kendi inancını “kendi bilgisi ve mantığı” dahilinde, özgürce yaşaması gerektiği kabul edilir. Bu anlayışta da dinin toplumun genelinde belirli bir şekillendiriciliği olduğu kabul edilir ama   bütün toplumu standart bir şekle sokacak, sokması gereken bir doktrin olduğu kabul edilmez.

Siyasal İslâmcılar inanç ve  ifade hürriyeti yoluyla şeriat devleti propagandası yapabileceklerini sandıklarında işte lâikliğin bu anlayışını istismar ettiklerini gizlerler.

Çünkü lâikliğin temelinde, insanın ancak ve yalnız kendi aklı ve vicdanıyla kabul ettiği kadarıyla dini yaşaması vardır. Lâiklik, birilerinin, din adına veya dini kullanarak diğerleri üzerinde aklî ve vicdanî hegemonya kurmamasının teminatıdır.

Bu yüzdendir ki memleketin yönetimine talip olan partilerin, bu partilerin taraftarlarının  ne tür br toplumsal  düzen  tasavvur ettikleri önemlidir.

Parti programlarında, felsefelerinde, dine bu iki yaklaşımdan hangisine yer verdikleri, siyasal partileri birbirinden ayıran çok önemli bir  ölçüdür.

Türk milliyetçiliğinin en büyük açmazı, salt siyasal bir hareket olmamasıdır.
Bu açmaz, siyasetin, Türk milliyetçiliğinde, gerek entelektüel gerekse ahlâkî olarak baskın hale getirilmiş olmasıyla iyice derinleşmiştir.

Sorun Türkiye’de sağ siyasetin temelde, ideolojisiz oluşudur.

Türkiye’de sağ siyaset belli bir ideolojik taban oluşturmak yerine, büyük halk kitlelerinin yaygın eğilimlerinin peşinde koşmak ve onları çeken vaatlerde bulunmak dışında bir şey yapmamıştır.

Hal böyle olunca   siyasi Türk milliyetçiliği de kalıcı, istikrarlı, gerçek bir ideolojik tercih yapmak yerine, halka hoş görüneceğini düşündüğü bir takım vaatleri, “ideolojileştirmeye” çalışmıştır.

Türk milliyetçiliğinin ideolojisizliği, onun din ve toplum ilişkisine bakışında, ciddi bir boşluk meydana getirmiştir.

Siyasi Türk milliyetçiliği bir yandan “toplumcu” olmak iddiasını güderken bir yandan sosyalizm karşıtı bir tutum benimsemiştir. Buna mukabil sosyalizm eleştirisini metodolojik birey üzerinden yapmadığı gibi aynen sosyalistler gibi toplumun bireyin üstünde ve onun hâkimi olduğu kanaatiyle hareket etmiştir.

Hal böyle olunca, dine,  kendiliğinden/zımnen “kollektif yaşanan  bir doktrin” olarak bakmak eğilimine girmiştir.
Bir kere bu eğilime kapıldığında, dinin, bir partinin ideolojik ve siyasi endişeleri arasında yer almaması gerektiğine dair lâik bağlamın dışına çıkmıştır.

Dinin,  hükümetlerin yürütme erklerinin işi ve yetkisi olmadığını kabul etmek yerine, sözde halk için halk adına, din hakkında ve din için  siyaset üretmek fikrini benimsemiştir. Bunu da  “Türk İslâm Ülküsü” diye ifade etmiştir.

Siyasî milliyetçilik, geçmişte,  toplumların, dinî mensubiyete göre şekillenmesinden kaynaklanan bir  siyasi bakışı, bugüne taşıyarak “muhafazakârlık” ettiğini sanmıştır. Oysa bu günün “toplumları”, belli hukuk ilkelerine, temel haklar kabulüne, tarihe ve kültüre daha  fazla önem veren modern uluslaşma dinamiklerine göre oluşmaktadır.
Siyasi Türk milliyetçiliği ne yazık ki  medenî milletlerin milletşme/uluslaşma dinamiklerini, ideolojik gelişimlerini ve tercihlerini incelemek yerine, Türk toplumunun köylülüğünün, taklitçi muhafazakârlığını kutsamayı tercih etmiştir.

Bu durum onu, Türk köylülüğünü din ile istismar eden siyasal İslâmcılarla aynı çizgiye çekmiştir.
Siyasal Türk milliyetçiliği, dinin siyasi otorite tarafından korunması gereken bir şey olarak görmüştür ki  bu görüşün altında yatan dinci bakış maalesef hâlâ fark edilebilmiş değildir. Dini, toplum adına korumak, kollamak fikrinin, fiilen, şeriatçılık olduğu ne yazık ki anlaşılamamıştır.

Bu yüzendir ki dindarlığın, milliyetçilik için bir ölçü olamayacağı bir türlü anlaşılamamıştır.
Milliyetçilik gerek hedefleri gerekse mensubiyet şuuru açısından dinî referans taşımaz, taşımamalıdır da.
Türk milliyetçiliğini sürekli, “dindarlıkta yarışmakla”  yani dincilikle ilişkilendirmek, onu özünden kopartıp kendiliğinden Arap/vahabi fanatizminin mecraına  çekmektir.

Türk Milleti’ni sevmek, Arap tarihine, Arap mitolojisine, Arap kahramanlarına atıfla apılacak veya öğrenilecek bir şey değildir.

Türk milliyetçileri, maalesef kendilerini, dinciler gibi topluma standart bir ahlâk va’z  etmek  mecburiyetinde hissetmektedirler. Yazılarında  sürekli, Arap Müslümanlarına öykünmek tutkusu belirmektedir.

Türk milliyetçileri, islâm’ın misyonerleri, imamları, şeyhleri vs değildir. Zamanında din yaymak işiyle meşgul Alperenlerin görevlerinin, aslen siyasî olduğunu maalesef unutmuş görünmektedirler. Alperenler Türk siyasî hâkimiyetinin temellerini, o günün geçerli ölçülerine göre din ile atmışlardır, o kadar. Bu, milliyetçiliğin bir dinî tebliğ, imamlık, örnek insanlık, dervişlik, şeyhlik, imamlık  işi olduğu anlamına gelmemektedir.

Oysa bugün siyasal milliyetçilik her genci, birer imam gibi yetiştirmek gayesindedir. Her gence sözde bir din büyüğü örnek verilerek dinî taassup tartışılmaz şekilde o genç dimağlara kazınmaya çalışılmaktadır. Böylece gençlerin, ahlâkı kendi akıl ve vicdanlarıyla geliştirmeleri engellenerek toplum, hayalî bir standart sahabeler topluluğu haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Türk milliyetçiliğinin siyasi aktörleri, ne yazık ki lâikliğin ahlâkî, ideolojik ve siyasal gerekliliğini idrak edememiştir. Bu yüzden siyasî milliyetçilik türbanın, siyasal İslamcılığın, tarikatçiliğin ve cemaatlerin güdümüne girmiştir. MHP liderinin bütün gayretlerine rağmen bu bir hakikattir. Bu
gün ülke siyasal İslâmcıların hurafelerine kapılmış “eski ülkücü” tarikatçilerle doluysa bunun sebebi, budur.

Lâiklik,  milletin  her ferdi için her zaman geçerli hukuk kurallarının, dolayısıyla emniyetli bir hayatın oluşturulabilmesinin tek yoludur.

Türk Milleti’nin medeni ve müreffeh bir hayata ulaştırılmasının bu yegâne yolunun, bir asr-ı saadet hayali uğruna terk edilmesinin kaçınılmaz sonucu, “Arap baharı” denen vahşet rejimlerinden veya Kuzey Irak hayvan barınağı benzeri etnik yığışmalardan başka bir  şey olmayacaktır.
Türk milliyetçileri, milliyetçiliğin özüyle ilgili işte bu kadar hayatî bir yol ayrımındadır.