kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2018 Cumartesi

Devlet Güdümlü Hodbinizme Merhaba!


Silahsız meşru kurbanlar üzerinde
 zor kullanma yetkisini elinde bulunduran bir hükümet,
insanın haklarına yönelik en tehlikeli tehdittir.

Bir röportajda Ayn Rand’a:
“ Amerika’yı Amerika yapan , Judeo-Hristiyan dinimize, devlet güdümlü kapitalizme,  ve çoğunluğun yönetimine karşı çıktığınız söyleniyor, doğru mu?” diye soruyorlar, en azından benim aklımda kalanlar böyle…

Amerika’yı Amerika yapan sözde değerler bunlar mıdır, o ayrı bir tartışma konusu ama herhangi bir devletin bu tür “değerlere” dayalı yaşatılıp yaşatılamayacağını ve ayrıca bugün yaşadığımız toplumsal düzenin ne tür bir şey olduğunu kısaca düşündüm.

Belki “Bugün kafam ağrıyor.” “  Güne  kahveyle merhaba!” “Keyifli bir cumartesiye başlıyoruz!” gibi  bir şeyler yazamıyorum ama idare ediverin gari!

Öncelikle bugün ne tür bir toplumsal düzende yaşıyoruz, ona bakalım. Elbette biz devleti ve kanunları “judeo hristiyan” bir şeriatla falan düzenlemiyoruz ama biz de kendimizce “ dine uygun” bir hayatı devlet zoruyla Türk insanına  yavaş yavaş dayatıyoruz. Söz gelimi Atatürk’e saygı duruşunun devlet eliyle kaldırılmasına az kalmış gibi görünüyor. Devletin çeşitli organlarında artık Atatürk’e hakaret  yavaş yavaş “hoş görülebilir” bir davranış olarak kabul görmeğe başladı bile. Atatürk’e “katil” gibi bir hakarette bulunan biri, Stalin’e serbestçe hakaret edilebilmesi  örneğiyle beraat ettirilmiş mesela…


Veya sözde taleplerle karma eğitim ki aslında başka türlü bir eğitim olamaz, yavaş yavaş  “şeriatın/dinin” emirlerine göre düzenleniyor. Gün geçmiyor ki din adına  birilerine saldıran,  sokak çalgıcılarını döven, kadına şiddet uygulayan vs. birilerine haberlerde rastlamayalım.

Yani bir televizyon sunucusunun “Amerikan toplumunun temellerinden biri” olarak saydığı “din” bizi resmi organlar eliyle dağıtmağa başlamış gibi görünüyor.

Şu “devlet güdümlü kapitalizm”  deyimine ise bayıldım. Bunu öyle de ciddi söylüyor ki Ayn Rand’ın yüzündeki inanamazlık ve şaşkınlık her şeyi ifade ediyor aslında.

“Atlas Silkindi” adlı kitapta temsilciler meclisindeki senatörleri satın alan sözde sanayicilerin, gerçek sanayicileri, sözde kanunlarla nasıl  köşeye sıkıştırdıklarından bahseder ki röportajı yapan sunucunun övüne övüne anlattığı, savunduğu “ devlet güdümlü kapitalizm” tam da böyle bir şeydir. “Devlet güdümlü kapitalizm”, devletin (her şeyin doğrusunu bildiğine inanılan bir devletin) “zor kullanma tekelini”, rüşvetçi, kayırmacı, ahlâksız bireylerin lehine kullanarak piyasada sözde adalet sağlamak üzere “düzenlemelere” gitmesidir.

Kitabın ana fikirlerinden birisi, bu tip bir düzenin yaşayamayacağı, çünkü devlet gücünü  sömüren sözde sanayicilerin, gerçekte hiçbir şey üretemeyeceği ve bunun da  topyekün ekonomik bir  çöküntüye yol açacağı…

Devletin yasama organı eliyle yapılmış kanunlarının birini diğerinin lehine kısıtlaması ne zaman kabul edilebilir?

Bu kısıtlama ancak “yaygınlaştığı takdirde toplumu çökertecek davranış türleri” için geçerli olabilir. Devlet, hayatımıza bir takım kısıtlamaları ancak bu kayıt ve şart altında getirebilir. Peki “Atlas Silkindi’deki” kısıtlamalar böyle midir? Hayır… Zaten kitabı okuyan gerçek demiryolcular, onu son derece gerçekçi bulmuşlar ve neredeyse birebir yaşadıkları zorlukların anlatıldığını söylemişler. Peki şu anda sanalağda biz bu eleştirileri mi okuyoruz ; yoksa “ Hayatın Kaynağı’ndaki” Elsworth Toohey’nin ve avanesinin kötülük dolu çığırtkanlıklarını mı? Kitapta devlet yetkilileri “kısıtlama” yetkilerini de aşarak doğrudan doğruya insanlara neyi ne zaman ve nasıl yapmaları gerektiğine dair keyfi fermanlar yazmağa başlıyorlar.

İşin garip yanı kitapta devlet bunu “vahşi kapitalizmi” dizginlemek için yapıyor ve aslında “vahşet” denen şeyi kendisi yaratıyor. Şu anda acaba  sürekli bahsedilen , herkesin her şeyi istediği gibi yapmasından dolayı “vahşi” sayılan o hayali kapitalizmi mi yaşıyoruz; yoksa devletin istediği kişileri  istediği gibi zengin edebildiği “devlet güdümlü  bir kapitalizmi” mi yaşıyoruz?

Akıllarımızda hırsızlık, cinayet ve yalanla beliriveren “vahşi kapitalizm” aslında hiç var olmadı. Sanayi Devrimi’nde yaşananlar, bizim vahşetimizden kaynaklanmıyordu, cehaletimizden kaynaklanıyordu ve yaşanan aksaklıklar da artan bilgi birikimi ile düzeltildi. Yani bugün artık sokaklarda insanların birbirlerini yağmalamalarına dayandığı sanılan ve aslında hiç de var olmamış olan  bir kapitalizm falan yok.

Ama “devlet güdümlü kapitalizm” televizyonlarımızda her gün karşımıza çıkıyor. Mesela kredi faizlerinin “ne kadar olması gerektiğini” emreden devlet yetkililerinin yol açtığı hasarlar derhal “vahşi kapitalizme” yükleniveriyor.

Veya her gün yok olan Türk tarımındaki karşılanamayan vergi yükü ortada dururken kendisi Türk toplumuna yiyecek bir lokma ekmek üretmeyen bir sürü inşaat baronu “devlet güdümüyle” korunuyor, kollanıyor.

Hele “Çoğunluğun yönetimine karşı mı çıkıyorsunuz?” sorusuna söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Akla ve bilgiye ilgisiz, sürüleşmekten başka bir davranış bilmeyen, öldüğünün farkına varamayan ve bütün bunları resmi bir din  rejimi haline getirmek için komşularını yok etmekten çekinmeyecek bir çoğunluğun “hodbinizmine” mi karşıyız? Yok canım! Olur mu öyle şey?

Hadi size bir kurtuluş reçetesi verelim; merhum Dolores O'Riordan'ı da burada anarak...



7 Ocak 2018 Pazar

Seri Üretim Ama Hangisi?


Marx seri üretimin işçiyi ürettiği metaya yabancılaştırdığını iddia ediyordu. Çünkü seri üretim, parçalara bölünmüş bir üretim  biçimiydi ve işçiler Marx’a göre  bu bölümler arasındaki ilişkiyi bilmiyorlardı.

Marx bu üretim biçimini kapitalizme özgü bir şey kabul ediyordu. Marksizm , kapitalizme özgü saydığı bu üretim biçimini, insan doğasına aykırı buluyordu.

Marx bunları düşünürken “arz yönlü” klasik iktisadın “maliyet temelinden” hareket ediyordu.  Ona göre mal üretildiğinde fiyatı maliyetiyle birlikte kendiliğinden ortaya çıkmış oluyordu. Her ne kadar “mübadele değeri” dediği şeyi kabul ediyor olsa da  sübjektiviteyi anlayamamış olması onu fiyatın ve dolayısıyla ekonominin doğası karşısında aciz bırakıyordu. Ve fakat Marx ayrıca maliyeti sözde her bir birim için hesap ettiğini sansa da marjinal değer olgusundan da habersiz olduğundan maliyet hesabını da yanlış yapıyor  ve bu yanlışa dayanan “ artı değer” hesaplaması da dünyanın en büyük felsefi sapmasına  yol açıyordu.

Marx ne büyük nüfusları büyüyordu ne de artan ihtiyaçların nasıl karşılanabileceğine dair bir fikri vardı. O, işçi sınıfının  keyfe keder bir üretim biçimiyle herkese yetecek kadar mal üretiminin “ herhangi bir şekilde “ süreceğini varsayıyordu. Oysa ne  üretim insandan ayrı kendiliğinden yürüyen  ne de artan nüfusun bütün ihtiyaçlarını karşılayabilen bir otomatik üretim biçimi vardı.

Dahası Marx’ın varsayımları bu tip bir metafizik üretim biçimini  zımnen kabul etmekle birlikte  Marx  otomasyonun işçi sınıfının sözüm ona düşmanı olduğunu sanıyordu.

Ne yazık ki hayat onu kısa zamanda yanlışladı. Marx belki  başarıyla işçi  hakları için endişelendiği izlenimini uyandıran sözde romantik bir iktisat meraklısıydı ama ne gerçekten ne ekonominin doğasından anlıyordu ne de gerçek bir etik kaygısı vardı. O sadece hayallerinin, tarihin “Tanrı makinesiyle”  hayata geçirileceğini iddia eden  mekanistik bir kâhindi.

Oysa seri üretimin onun sandığı gibi işçiyi yabancılaştırmakla ya da hakkını yemekle falan ilgisi yoktu.  O artan nüfusların artan ihtiyaçlarını en hızlı ve ucuz karşılayabilmenin  yegâne  yoluydu.

Kapitalist ülkelerde seri üretim, üretim araçlarının fikir mülkiyetinden, üretim faktörlerinin verimli kullanımına kadar büyük bir tasarruf ve birikimin sağlayıcısı oldu. Aynı seri üretim sosyalist ülkelerde kaynakların ve sermaye mallarının tasarruf edilmesinden ziyade üretilmesi emredilmiş malların hızlı üretimi için kullanılıyordu.

Seri üretim kapitalizmde üretim araçlarının değişen ihtiyaçlara göre  hızla dönüştürülebilmesini sağlıyor ve böylece sermaye mallarından tasarruf edilebilmesini mümkün kılıyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Ford fabrikası, üretim bantlarını otomobil üretiminden bombardıman uçağı üretebilecek hale getirebilmişti. Oysa henüz resmen yıkılmamışken bile SSCB’de sayısız torna tezgâhı, ihtiyaçları giderememek ve talepleri karşılayamamak yüzünden bir köşeye atılıp çürümeye terk ediliyordu.

Seri üretim, sosyalist ülkelerde bile işler sitemin gerektirdiği   biçimde  yürütülüyordu. Bundan kaçınmak mümkün değildi.  Çünkü artan nüfusun artan ihtiyaçlarını, kıt kaynakları ve sermaye mallarını mümkün olduğu kadar koruyarak   verimli bir şekilde üretim yapabilmek bütün romantik  kolektivist hayallerden daha önemliydi.

Marx ürünlerin var olmasını istiyor ama onların nasıl meydana getirildiğine dair hiçbir şey bilmiyordu.  Marx fiyat denen değerlendirme mekanizmasının üretimin her aşamasını doğrudan biçimlendiridğini bilmediği için   üretim aşamalarının maliyetini hesaplamanın kapitalist piyasa ekonomisi dışında  bir yolunun olmadığını da anlayamadı.

 Romantizmi, insan hayatlarının, kolektivist bir seçkinler zümresinin keyfi  ile biçimlendirilmiş  büyük bir israf makinesinde heba edilmesine yol açtı. Sosyalizm, Marx’ın lanetlediği seri üretimi, onun hayallerine köle edip onu bir kıyma makinesi haline getirdi.

Marx düşüncelerinin, milyonların hayatı pahasına hayata geçirildiği ülkelerde  kapitalist üretim biçiminin egemen olduğunu  göremeden öldü. Ve onun hurafeleri ne yazık ki hâlâ elimizdeki tek sürdürülebilir üretim biçiminin dişlilerinin arasına kum dökmeğe devam ediyor.




21 Ocak 2016 Perşembe

Piyasanın Kısa Bir Ahlâkî Müdafaası


Fakirin de bir vakit içinde kısa bir müddet çalıştığı Old Spitalfields Pazarı
Kapitalizm hakkındaki yerleşmiş ahlâki önyargı neredeyse yıkılmazdır. Çünkü insanlar  kendi yaşadıkları ahlâk ile  özgürlük arasındaki ilişkiyi görmek yerine sürü psikolojisiyle bir önyargıya bağlanmayı genellikle daha “ahlâkî” bulurlar. Kapitalizme duyulan öfkenin temelinde de “piyasanın” ahlâksız bir şey olduğu kabulü yatar. Bu kabul de   ahlâksız bir takım bireylerin örneğiyle ispatlanmaya çalışılır.

Bazı kapitalistlerin ahlâksız olmaları piyasayı kötü yapmaz.

Zira ahlâksızlıkta iradi bir iştir ve bütün insanları ahlâklı kılacak bir toplumsal düzen  kurulamamıştır.

Herhangi bir toplumsal düzeni, “bütün insanları ahlâklı yapabileceği” kabulüyle veya arzusuyla savunmayız.

Bir toplumsal düzeni diğerine göre tercih edilebilir kılan şey, insanların özgürce ahlâklı davranmalarına izin  verip vermemesidir. İnsanların “özgürce” davranabilmelerinin tek yolu da onların temel haklarına saygı duyulmasıdır.  Ahlâk en kapsayıcı ve kısa bir tanımla “Zarar vermemek iradesidir.”

İnsanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarına saygı duyulmayan, bunların önemsenmediği hiçbir toplumsal düzende adalet sağlanamaz. İnsanların kendi mutluluklarının aranmasına izin verilmeyen hiçbir düzende gelişme de olmaz.

Bu da ancak kişinin kendi fayda skalasını başkalarının faydalarıyla etkileşime sokabildiği bir düzende meydana gelebilir. Bunun en basit hali pazar yerleridir. Pazarlarda sadece sebze meyve bulmayız. İğne iplikten hırdavata kadar hemen her şey kendine pazarda bir yer bulur.

Ekonomi öğrenimindeki terim kalabalığı, ekonominin, insan eyleminin kendisi olduğu  gerçeğini gölgelemiştir.

Ekonomi, insan eyleminin ta kendisi olduğuna göre insan iradesinden bağımsız mütalaa edilemez. Dolayısıyla ekonomideki ahlâksızlık da insan eyleminin bir parçasıdır. Bu gerçeği tespit etmek ekonomideki ahlâksızlıkları onaylamak değildir. Ekonomideki ahlâksızlıkları yani temel hak ihlallerini engelleyici şey adalet mekanizmasıdır ki bu da devletçe yürütülür.

Bir piyasa ortamı dışında insanların sahip oldukların başkalarıyla özgürce  mübadele edebilecekleri başka bir ortam yoktur. Bu ortama da kolektivistler “kapitalizm” diyerek onu aşağılamaya çalışırlar ama ondan daha  iyi veya kabul edilebilir bir ortam da yaratamazlar. Esasen piyasa zaten hiç kimsenin tek başına akıl ettiği, kurduğu, tasarladığı bir şey de değildir.

İnsanlara neyin ahlâki olduğunu söylemek yerine piyasanın bize sunduğu imkân, ahlâkdışı eylemleri dışlamak, ayıplamak veya kanunen engellemektir.

Piyasanın ahlâkı ile insan eyleminin özgürlüğü arasındaki ilişkiyi anlamak,   bazı ahlâksız kapitalistlerin neden dışlanması veya engellenmesi gerektiğini; buna karşılık geri kalanların haklarının aynen korunmaya neden devam edilmesi gerektiğini anlamak açısından elzemdir.

Kapitalizmi doğrudan doğruya piyasa ekonomisi olarak kabul edip bu kelime üzerindeki kolektivist  önyargı ve hakaret  kısıtlamasını reddederek insan eylemlerinin ahlâksız istisnalarını, zaman zaman düzeltmek ve engellemek dışında sürekli ve kabul edilebilir  bir  ekonomik  seçeneğimiz  olmadığını belirtmeliyiz.


2 Ocak 2015 Cuma

Şehirleşme, İnsanlaşma, Uluslaşma

Şehirleşme, ulusal kozmopolitizmdir.

Bu, beklentileri, menfaatleri, inançları çok farklı  bireylerin aynı  işbölümü altında yaşadıkları büyük yerleşim yerlerinde, emniyetin ve adaletin tek bir toplumsal kimlik ile sağlanması demektir.

Gelişmiş batı ülkelerinde “multikültüralizm”/kültürel çoğulculuk denen şey tam olarak aslında budur. Gelişmiş batı ülkeleri, size kapitalizmin gelişmiş işbölümü, hızlı ve çeşitli üretim imkânlarını, ırkınızdan, inancınızdan, milliyetinizden bağımsız olarak sunan büyük şehirlere sahiptir.

Burada önemli olan nokta,  bu şehirlerin size nihaî güç kullanıcının kim olacağını seçmek hakkı vermesidir. Nihaî güç kullanıcı ve adalet sağlayıcı daima  o “Pazar yerini” size temine den ulusun kimliğini taşımalıdır. Kendinizi egemen ulusa mensup hissetmemeniz önemli değildir. Önemli olan egemen ulusun kurallarına uymaya mecbur olmanızdır.

Gelişmiş bir batı ülkesinin pazarında kendinizi emniyette ve özgür hissettiren, ülkenizde dininizin egemenliği için mücadele edip de gene de bir batı ülkesine iltica etmeyi size düşündüren de tam olarak budur.

“Şehirleşme” nihaî güç kullanıcı tekelin kimliği hakkındaki sağlam bir uzlaşma dışında hiçbir konuda aynılaşmayı gerektirmeyen bir, “bir arada olmak” bilincidir.

Şehirleşme nasıl oluşur?

Şehirleşme, insanların hayatlarının, mülkiyetlerinin ve hürriyetlerinin, bütün farklılıkların gerilimlerinden  korunabildiği bir yerleşim politikasının sonucudur.

Bu yüzden şehirleşme asla sonradan ve âniden meydana gelmemiştir. Batı şehirleşmesinin “şehir devletlerinden” gelen kökenlerine dikkat etmeksizin  şehirleşmeyi anlayabilmek mümkün değildir.

Daha güncel bir mukayese belki bunu anlamak için faydalı olabilir ki o da Türkiye’de İstanbul  ve kısmen İzmir dışındaki  “şehir” denen yerleşim yerlerindeki yaşantının, bahsettiğimiz ölçülere uyup uymadığına bakılarak yapılabilir.

Şehirleşme Türkiye Türk toplumunda şehir devletlerinden köken almamıştır. Dolayısıyla bizde kapitalizme temele teşkil edecek bir işbölümü ve iş birliği teşekkül edememiştir.

Batı ülkelerinde şehirler, yüzlerce yıllık şirketlerle, mağazalarla doluyken bizim “şehirlerimizde” varlığı on yıl devam eden  herhangi bir işyeri bulmanın çok zor olmasının da sebebi budur.

Cumhuriyetin ilânı ve lâikliğin kabulü, uluslaşmanın siyasal veçhelerini belirlerken Ankara’nın başkent olması da bu yüzden bir “ulusal şehirleşme” veya “ulusal kozmpolitizm”  arzusunu ifade eder. Ankara, kasaba kökeninden çıkarılıp içinde her  kökenden insanın, uluslaşmanın siyasal ve hukuksal birliği içinde kendisini emniyette hissedeceği bir şehir olarak yaratılmıştır.

Böylece Atatürk Türk ulusunun medeniyetinin köklülüğüne, yaratıcılığına dikkat çekmek istemiştir.

Oysa Türkiye’de “şehirler”, taşranın, tarikatlerin veya  etnik bilinçli aşiretlerin/kabilelerin kendi cemaat odaklarını  oluşturdukları kenar mahalle öbeklerinin, iş bölümünü sömürdükleri yığışmalardan öteye gidememiştir. Bu toplumsal yapının içinden de maalesef  ilkeli siyasî yapılar çıkmamıştır. Bu yapı içinde siyaset “menfaat dağıtıcı”  iktidarların kullandığı bir dehşet dengesi haline getirilmiştir.

Bu dehşet dengesinin en güncel hali de toplumsal yapının en ilkel ve hayvansı ölçülerde siyaset eliyle ayrıştırılması olarak ortaya  çıkmıştır.

Bu yüzden Türkiye, artık  bireylerin birbirlerinin inançlarına karışmadığı ve etnik kümelenmelerle şiddet odağı yaratmaktan caydırıldıkları , özgürlükçü, lâik ve uygar bir şehirleşmeye kavuşturulmalıdır.  Hukuk devletinin   egemen olmadığı bir ortamda şehirler,  ilkel canlıların, basit  bir oy verme refleksiyle insan avlayabildikleri av sahalarına  dönmüşlerdir.

Uluslaşma süreci, şehirleşmenin önemini iyice ortaya çıkarmıştır.


2 Nisan 2014 Çarşamba

Yarım Yamalak Bir Okumayla "Hangi Sol?"

Daha bitmedi ama… “Bitirmeden nereden anladın?” derseniz; “Sorun yöntemi anlamak !” derim ben de…

Yani?

Yani bir adam elinde ne varsa ona göre çalışır. Hiçbir aşçı marangoz  gibi çalışmaz. Alet edevatı farklıdır, çalışma bilgisi farklıdır vs vs vs…

Atiilâ İlhan Merhum’un “Hangi Sol’undan” bahsediyorum. Herşeyden evvel, kitabı kırkımdan sonra okumaya başladığım için pek memnunum. Neden memnunum? Çünkü hayatın  çeşitli unsurlarını bir araya getirip düşünmek alışkanlığında epey mesafe kat etmiş oluyor insan. Bazılarına göre bu “kemikleşmedir” belki.

Merhum çok romantik. Bu inkâr edilemez.  Kendilerini duygulardan arındırmış, saf akılcı ideoloji öğretmenleri olarak gören veya öyle görünmeye çalışan sosyalistlerin, komünistlerin  bohemliklerinden bir tür ahlâkî tutarlılık ve estetik çıkarma gayreti çok hoş.

Peki “Hangi Sol” bundan mı  ibaret? Elbet değil.

“Hangi Sol” adam akıllı idealist bir kitap. Bazıları ( ki “bazıları derken” yazıları büyük kitlelerde  tepkiler doğuran büyük bir yazarmışım gibi yazdığımın da farkındayım.)

Bir sosyalist, hele o sosyalist soğuk savaşın en soğuk devirlerinde  Avrupa’nın göbeğinde beş parasız entelektüel tartışmaların içinde  kalmışken, kafasını yurt için sosyalizm  taşlarına vur ha vur yazarken nasıl “idealist” olabilir, değil mi? Sanırım bir sosyaliste edilebilecek en büyük küfür ona” idealist” demektir.

İyi de o zaman neden kitap durmadan ve durmadan “  O değil, bu değil, o halde hangisi?” sorusu ekseninde  dönüyor?

“ O olamaz, bu da olamaz… Aslı budur!” gibi bir lâf ettiğinizde ki Attilâ İLHAN bunu lâfı pek sık ediyor, idealizmin urganına tutundunuz demektir.  Bir şeyleri açıklarken sık sık “ Diyalektik gereklilik!” gibi koca koca konuşmak değil mesele. İş insanın insanlığını sağlamaya geldiğinde tek bir doğru, “ideal” olanı bulmak gayretine bağlanacaksın arkadaş! Dünyadaki bütün  kollektivist örgütlerin dünya  ile birbirleriyle kanlı bıçaklı olmalarının tek sebebi, idealist olduklarını fark edememek.

Sovyet Komünist Partisi burada aslında ideolojinin gereğini yapıyor. İLHAN onu “Moskova kilisesi” olarak eleştirirken diyalektikle falan uğraşmıyor, açıkça onun meşruiyetini sorguluyor, onu yanlışlıyor. Bunu o kadar açıkça ve cesurca yaparken yönteminin idealizm olduğunu ne yazık ki fark edemiyor. “Doğrusu nedir?” sorusunun cevabının aranmasının, bizatihi idealizm olduğunu görebilseymiş her şey  belki ne kadar farklı olabilirmiş?

Gene de zamanının dinleştirilmiş komünizmini cesurca sorgulamasıyla, işlek dili ve  kanlı bir yanlışa hasredilmiş olsa da fikir namusuyla “Türk” olduğu için sevdiğim, gurur duyduğum bir şair Attilâ İLHAN…

Çok yaşa kaptan!




12 Kasım 2013 Salı

Sosyalist Ekonomi Safsatadır

Sosyalist ekonomi diye bir şey mümkün müdür?

Mises, "Sosyalizm'inde" bunun iktisadi hesaplama imkânsızlığına bağlamıştır. 

Aslında kendisi dev eseri"İnsan Eylemi'nde bunun cevabını vermiş, fakat bunun farkına varamamıştır.

O cevap da şudur: Ekonomi özel bir akçeli/ parasal faaliyet değildir. Ekonomi insan eyleminin ta kendisidir!

Ekonomide insan kendi varoluşundan ayrı bir eylem türü sergilemez. Bugün ekonomi olarak gördüğümüz etkileşimler, hepsi aynı güdülerle veya müşevviklerle hareket insanların, beklenti mübadelelerinden ibarettir.

Bu yüzden, bir şeyin "ekonomik" sayılması onun aslında var oluşumuzu sürdürmek için en uygun olduğunu anlatmak demektir.

Biz insanlar, varlığımızı, en az kayıpla sürdürerek aynı zamanda gelecek nesillerin de kaynak bulabilmesini gözeterek ekonomiyi icat etmiş olduk.

"Sermaye" akçeli hayata geçen insanın, ilkel devirlerde ve hatta günümüzde, neslini sürdürmek için gelecek yılın ekimlik buğdayını ayırması basiretini sürdürmesinin ürünüdür.

Dolayısıyla bir mübadele faaliyeti olarak kapitalizm, kendi başına lüzumsuz üretim yapan bir ekonomik canavar falan değildir. Kapitalizm insanın yapma ve cinayete yönelmeksizin mübadele yoluyla elde etmek eyleminin genel halidir ve adında "ekonomi" terimini içerenilecek yegâne sistemdir.

Sosyalist bir sistem insan eylemini onun iradesine değil de toplumun veya devletin iradesine tutsak ettiği için zaten ekonomiyi daha ortaya çıkamadan boğar. İnsanın kendi bilgisini kendi bildiği şekilde kullanmasını zaten ahlâksızlık olarak gördüğünden insan eylemini, dolayısıyla ekonomiyi  daha insan zihnindeyken öldürür.

İnsanın kendisi için üretmesini ahlâksızlık saydığınızda ona " Kendin için yaşayamazsın!" Dersiniz. Bu durumda da insanın kendi varlığı ile birlikte neslinin geleceğini düşünmek imkânını da ortadan kaldırmış olursunuz.

Sosyalizm bir takım plânlar, emirler, komplolar icat edebilir ama insan eyleminin doğasını değiştiremeyeceği gibi yeni bir insan da yaratamaz.

Bundan dolayıdır ki "sosyalist ekonomi" tamlaması, çelişkidir, safsatadır. 

26 Eylül 2013 Perşembe

Şairler Nasıl Geçinir?

Memleketimizde şiir bir geçim vasıtası değildir.

Şiir, işi gücü olup da arada kendini ifade etmek isteyenlerin uğraştığı bir tür okur yazar hobisidir.
Oysa batıda şairler başka hiçbir iş yapmadan şiirleriyle geçinir.

Bu, doğu toplumlarında, moderniteyle uyumsuzluğun  sonucunda oluşan, geri kalmışlığın bir  sonucudur.
Modernite estetik bir konfor arayışı, yüzeysel bir görünüm değişikliği değildir.

 Modernite, ferdin, yarattığı her şeyle beraber,  varlığının bir bütün olarak tanındığı dönemlerin adıdır.  BU yüzden postmodern gibi bir terimle aşılabilecek, aşılmış bir anlayış da değildir.

Modernite, insanın salt manevi olarak değil, üretime katkısı ile maddî olarak da bir değer taşıdığı bilincidir.
Modernitenin sosyoekonomik tezahürü sosyalizm değil, liberalizmdir.

Sosyalizm, liberalizmin yarattığı bütün değer kanaatlerini tersine çevirip insan sevgisi adı altında insan varlığını, yarattıklarıyla beraber bedavalaştırıp değersizleştirmek gayretidir.

O yüzdendir ki bütün sosyalist şairler ancak piyasa düzeni içinde, yani kapitalizmde adamakıllı geçinebilmiştir.
Bunun sebebi nedir?

Bunun sebebi, diğer insanların beğenilerine ve ihtiyaçlarına sunulan ve onlardan talep gören her şeyin, insanlar arasında karşılıklı ve serbest olarak değerlendirilebildiği piyasa düzenidir, kapitalizmdir.
Şairlerin para kazanmasını mantıksız bulanlar futboldan, sinemadan ve televizyondan da para kazanılmasını bir türlü anlayamazlar.

Bunu anlayamayanlar, taleplerinin karşılanabilmesinin bazılarına belli maliyetler yüklediğini fark etmeyen insanlardır. Televizyonda maç izlemekten vazgeçtiği takdirde aslında futbolcuların arzını reddettiğini, reddedebileceğinin farkına varmayan insanlar sadece maç seyrederek aslında  futbolculara “Size ihtiyacım var!” mesajı verdiklerini de fark edemezler.

İnsanların fikirlerinin para etmesi demek bir yandan bize türbin  motorlarını, diğer yandan “Anabel Lee’yi” kazandırır.

Medenî memleketlerde, insan beyninin kendisi, basit şeylerden mürekkep/bileşik ve mükemmel güzellikler üretebilmesi sebebiyle potansiyel olarak “değerli” kabul edilir. Bu yüzden de ürettiği her şey muhakkak talep testine sokulur.

Talep testini geçen ürünler de gördükleri talep nispetinde yaratıcılarına para kazandırır.
Geri kalmışlık birilerinin bize emrettiği bir durum değildir.

Geri kalmışlık, insan beyninin üretim potansiyelini değersiz görerek insanların ileri götüren icatlarından, üretimlerinden yararlanamamak ve diğer toplumlardan bu açıdan geride kalmak halidir.
O yüzden şu idrak edilmelidir.

İleri ülkelerde şairler çok kazanır ama o ilerlemeyi sağlayan şey zaten şairlerin çok kazanmasını sağlayan, mülkiyet hakkına duyulan saygıdır.

Veya şöyle söyleyelim: “İleri ülkelerde şairler para kazanmaz. Şairlerin para kazanması sağlanabildiği  için ülkeler ilerler.”


1 Mart 2013 Cuma

Yaşasın Kapitalizm!




Hep merak ettiğim şey şu:

Geçmişte ancak kâğıt, mürekkep ve mülki amir izniyle dergi çıkartılarak entellektüelcilik oynayabilirdik... En iyi ihtimalle fotokopiyle fanzin yazardık... Bugün yarım saatte "Kahrolsun kapitalizm!" diye haykırarak  bir saat içinde onlarca "like" almamızı sağlayan ve sonrasında bir anda  ünlenen sitemizin, orasını burasını ekmek ağacı reklamlarla doldurmamızı sağlayan şeyi meydana getiren yaratıcı zekâlar, nereden gelir?

Facebook aslında mala davara yaramaz. Facebook pastoral romantizmlere gerekmez. Kimsenin facebooka ihtiyacı yoktur.  Bir tanıdığa verilip elden mektup göndermek hem daha insani hem de çok daha ucuzken(?) insanlar sadece "tüketim" çılgınlığından, birbirine  e-posta atar... Kızının o anda nerede bulunduğunu cep telefonuyla öğrenen anne aslında saçmalamaktadır. Kapitalistlerin tüketim çılgınlığına bilincini teslim etmiştir.

Ruhi Hoca, "Dergiye yazı lâzım! Neredesin?" diye sorduğunda fakirin kraft defterdeki hikâyeyi, yarım saat içinde yollayabilmesi de aslında "ahlâksızca" bir sömürü düzeninin eseridir.

Aslında  televizyonu, bilgisayarı, otomobili icat eden insanlar, bize kullanılacak gerçek şeyler  vermemişlerdir. Aslında “Muhteşem Yüzyılı” seyrettiğimiz şey gerçek değil! Aslında otobüslere binmiyoruz. Aslında okuduğumuz kitapların bize gelmesini sağlayan ofset matbaalar falan da yok!

 O matbaalar  kitapları sadece hayır için basmalıydı. Televizyonu satın almasak da mağazadan yağmalasak daha güzel olurdu. Ekmeği yaptığımız buğdayı neden çiftçiden satın alıyoruz ki? Onu bize bedava vermediği için öldürülmeyi hak etmiyor mu? Bir devrim yapar, tarlasını elinden alır, onu öldürür ve bedava ekmek yapamaz mıydık? Onu bize neden para karşılığı verdiklerini şahsen anlayamıyorum.  Bilgisayarların herkesin çantasına girmesi neden gerekli olsundu ki? Hastalarımız taşıyan cankurtaranlar ve helikopterlerin icat edilmesini kim istemişti ki? Madem icat edildiler bize bedava sunulmaları gerekmiyor mu? İnsanlar icatlarını bizim hayatımıza bedava sunmak için yaşamıyor mu?

İpek türban takarak modern oluyor ve “caiz” bir lüksü yaşamanın zevkine varıyoruz. Türbanımızın markasına önem veriyoruz. Gözlük  Ray Ban’dan ve şortumuz Jack Wolfskin’den olsun ve “sobetlerde” mehir  pazarlığı yapalım istiyoruz.

Parkamız yeşil olsun ki solculuğumuz belli olsun ama Adidas olursa daha iyi olur… Merrel botla yürüyüş yapıp yeri göğü sarsmak ve Nike  parmaksız eldivenle yumruğumuzu havaya kaldırıp  her şeyin kahrolmasını dilemek de enfestir! Blackberry telefonla eylemleri birbirimize mesajlamak  da “süperdir”.
Kapitalizm berbat bir şeydir, insanı “yabancılaştırır” falan ama ürettikleri de fena değildir. Tek sorun, bunların bedava olmamasıdır.

Kapitalizm aslında  hiçbir şey üretmez ama biz o “hiçbir şeyi” kullanmayı pek severiz.

Kapitalizm aslında servetin  birkaç kişide toplanmasını sağlar ama kahrolası General Motors iflas ettiğinde, kimse bunun nasıl olabildiğini anlamaya çalışmaz. MacDonnal Douglas diye bir uçak  firmasının artık  var olmadığını kimse bilmez…   Hani sermaye hep birkaç elde toplanıp hiç gitmiyordu ya?  Yani tüketici hep tüketici kapitalist hep kapitalistti ya? Hani aslında kapitalist hiç tüketmeden hep üretiyor, tüketici de hiç üretmeden hep tüketiyordu ya? Hani üreticiler icatlarını topraktan çıkarıyor,  hiç kimsenin bilmediği icat tarlalarını yağmalayarak bunları elde ediyordu ya?  Kapitalist  denen adamların para kazanabilmesi için sizin onların ürettiklerine itibar etmenizin gerekmesi de sanırım sizin iradenizin önemini yeterince anlatmıyor?

Veya  site yazarak reklam toplamanın ne olduğunu kimse anlamaz. “Daha iyi bir üniversiteye” gitmenin aslında daha yüksek bir geliri garantilemek için olması da tamamen sosyalist, dayanışmacı yüksek ahlâkın eseridir!

Facebook aslında mala davara yaramaz. Facebook pastoral romantizmlere gerekmez. Kimsenin facebooka ihtiyacı yoktur. Orta halli bir üniversite öğrencisinin yarattığı bir şeyin, insanlarca sevilerek onu bir anda zengin etmesi, aslında o gencin kabahatidir. Size ilkokul arkadaşlarınızı bulmak imkânı sağlaması, “örgütlenip” ona “kapitalist” diye küfretmenizi sağlaması da onun eşekliğidir. Sizin kırk yıl düşünseniz yaratamayacağınız bir şeyi size bir anda sağlaması,  onun “görevidir” size göre…

Sizin bütün istediğiniz, çevrenizde, hayatlarını karşılıksız sömürebileceğiniz yaratıcı insanların  sürekli var olmasıdır. Siz, sosyalist yağma  histerinizi herkese haykırırken kullandığınız megafonu kimin yarattığıyla ilgilenmezsiniz. Siz İslâm’ın sosyalist romantizminden bahsederken kafanızdaki türbanın hangi modaevinden çıktığını unutuverirsiniz. Siz, eli kanlı dincilerin kapitalizme karşı nasıl kahramanca savaştığın dair  destanlar yazarken kullandıkları uydu telefonlarının nasıl var edildiğini anlayamazsınız. Siz ilâç firmalarının yok edilmesi,  belki devletleştirilmesi  gerektiğini düşünür ama maliyetleri ve teknolojileri ile ilgili en ufak fikrinizin olmadığı ilaçlarla ilgili olarak  eczacıyla “yan sanayii” polemiğine girmeyi seversiniz…

Facebook aslında mala davara yaramaz. Facebook pastoral romantizmlere gerekmez. Kimsenin facebooka ihtiyacı yoktur.