Apo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Apo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2014 Pazartesi

Kenarın Sahte Peygamberleri : Apo Ve Gülen

Ona ne şüphe?!

Birkaç gündür Aydınlık’ta Apo’nun  hikmetlerini okuyorum. Aman Allah’ım nasıl büyük bir akıl, nasıl büyük bir müçtehit!

“Müçtehit” dememin bir sebebi var. O da çözümsüz sorunlara akla dayanan bir çıkarımcı  rolüyle yıllarımızı harcamış olması…

Bu “yangörünüme” (profil) uyan biri daha var ki  bebek katili onun, kendisini en iyi anlayan kişi olduğunu söylemişti: Fethullah Gülen!

Şimdi şüphesiz “dini hassasiyetlere” sahip bazı dostlar, “Koskoca Allah dostuyla bir dinsizi nasıl yan yana koyuyorsun!” diye kükreyeceklerdir.

Bu iki kişinin de bazı çok önemli ortak özellikleri var.

İkisi de birer inanç önderi. “İdeolojiler din değildir!” diyecek bazı solcu arkadaşlar da çıkacaklardır. Da kazın ayağı öyle değil hemşerim… Neden öyle değil?

Çünkü ideolojinin özü kadar ona karşı tutumuz da  onu özünü ve  daha önemlisi işlevini etkiliyor.

Kürtçülük kendisine sosyolojik, tarihi ve hukuki bir temel bulamayıp da ancak Stalinist Marksizmle meşruiyet kazanmaya çalışan bir kabileci kesin inanç.

Fethullahçı Nurculuk, Kürt etnik geriliminden beslenen bir kesin inanç önderinin gölgesinde kalan, bir başka kesin inanç önderinin öğretisi.

Her iki hareket de  kitleleşme eğiliminde ve kitleleşmeye de çok eğilimli.

 Her iki hareket de kitleleşerek meşruiyet kazanmaya çalışıyor.

Her ki hareketin de lideri ciddi anlamda  “özbüyükçü” (megaloman), kendilerine hayran  (narsist) ve benmerkezci.

Fethullah Gülen sürekli “asrın getirdiği meselelere” cevap yetiştirmek derdinde. Bu açıdan  bütün Müslümanların imanlarının yeni ahlaksızlıklardan, yeni sorulardan korunması için uğraşıp duruyor kendince.

Abdullah Öcalan, “ezilmiş hakları” medeniyetin ezici söylemine karşı silahlandırıp örgütleyerek yeni bir “demokratik/Marksist” toplumlar koalisyonu yaratmak gibi bir misyon yükleniyor.

Bu ikisine “özbüyükçü” dememin bir sebebi de kendilerine hayranlıklarının, insanlık problemlerini çözebilecekleri duygusuna kadar varmış olması.

Her ikisi de  bir hayran halesinin merkezinde oturup kime ne yapması gerektiğini söyleyip duruyor.

Ama belki de asıl sorun şu:

Bu iki kartondan önder de büyük, ulvi söylemlerinin arkasında alabildiğine  ahlaksızca faydacı.

Faydacılık ne bir suçtur ne de kabahat. Aslında günlük eylemlerimizin bütün  temel güdüsü faydacılıktır.  Düşünülmesi gereken şey,  faydacılığın, birbirimizin zararına yönelmemesine dikkat etmektir ki bunu da ahlâkî öğretilerle denetleriz.

Fethullah Gülen “İslâm’a hizmet” etmek  diye Müslümanlarının iktidarını yani şeriat düzenini kast ediyor. Bunun için de  kendince ne gerekiyorsa onun yapılmasını emrediyor. Öyle ki  iş adamlarına  hükümetler eliyle ihale verilmesini “Onların gönlünü kazanmak” olarak görüyor.” Sistemin kılcal damarlarına sızılması” gerektiğini söyleyerek devleti bir kadrolaşmayla ele geçirip düzeni değiştirmek arzusunu gizlemiyor.

Bebek katili Apo “ezilmiş halklara özgürlük” söylemiyle Kürt Marksist ve etnik   diktatörlüğünü kurmaya çalışıyor.

İkisi de hiçbir normatif ahlâkî sınır tanımıyor.

Her ikisi de  dini ve ideolojiyi bağlamlarından çıkarıp tamamen kendi cehaletleri ve psikopatolojileriyle  yorumluyorlar. Meselâ Apo her seferinde  her şeyin kendisinden kaynaklandığını söylerken yandaşlarından hiçbiri “ Hangi önder bu kadar teferruatlı, kapsayıcı ve insanüstü bir akla sahip olabilir?” diye sorgulamaya yanaşmıyor, yanaşamıyor.

Keza “hocaefendinin” şakirtleri de “Siyasetbilim, hukuk, iktisat, sosyoloji hakkında ne okuduğunu hiç bilmediğimiz hocaefendi nasıl oluyor da bütün bir toplumsal düzeni değiştirmekte kendisini bu kadar yetki görüyor?” diye sormuyor.

Her ikisi de  kenar mahallenin yaratıcılıktan uzak, kimliksiz, hırçın psikolojisiyle kitleleri yönlendiriyor. “Eşrefpaşalı kahraman” tipi Fethullah Gülen’e bir tür kenar mahalle kahramanı efsanesi giydirmekten başka bir şey değildir.

 Keza  bebek katili de göç alan Güneydoğu illerinin kimlik bunalımı yaşayan kesimlerinden besleniyor.

Geleneğin, tarihin uzağında, toplumun kenarında kalan bu sahte peygamberler, bize hayatı ve dünyayı yeniden öğretmeye kalkıyorlar.  Kendi özbüyüklük komplekslerini kitlelerine yansıtarak ayakta kalıyorlar. Kenarın sahte peygamberleri, kendilerinde bir değer bulamamış zavallıları sömürüp duruyor.

(Entelektüel bir duruş, derin bir konfor hissi ve ölmeyecek bir duyarlılık için.. Teşekkürler Bilbo Baggins Amca)

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Atatürk Aromalı Kürtçülüğün Lezzet Markası: CHP


Çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşım bana  “Doğu  ve Güneydoğu’da CHP li olarak PKK’ya terörist demenin, partiye oy kaybettireceğini” söyledi.

Bu söz, açılım denen “Apolojik İhanet tasarısına” barış diyen, PKKnın ideolojik kardeşi gibi davranan CHP için normaldi aslında. O bakımdan çok da anormal gelmiyor bana. En nihayetinde Kürt solunu koynunda besleyen bir partiden bashediyoruz.

Ama  üzücü olan yan hâlâ CHP’nin kendisini Atatürk’ün partisi olarak satmaya devam etmesidir.

Kubilay için Menemen’i yakmayı göze alan, Dersim’de Kürt eşkıyasının ağa babalarının devletçilik özentisine son veren Atatürk’ün milliyetçi kararlılığıyla CHP’nin Kürtçü sempatizanlığı aynı partide nasıl barınabiliyor, doğrusu merak ediyorum.

Bir şey daha var ki o beni daha derinden üzüyor. O da CHP gibi sözde ilkeli bir ideoloji partisinin temel endişesinin “oy” olması. Bir siyasi partinin başka ne gbi bir endişesi olabilir ki değil mi?

Siyaseti “Ne pahasına olursa olsun oy toplamak”  haline getiren merkez sağ belasının mirasını ağzı sulanarak kabul eden bu “devrimciler” partisinin hali berbat. Ben onun haline de acımıyorum. Neticede partiler geçici şeylerdir.

Ama bir yandan Atatürk’ün partisi olmak iddiasıyla sürekli seçmeni teşvik edip sonra da Atatürk’ün yüzlerine tükürmeyeceği ırkçı Kürt eşkıyalarına ve onların yardakçılarına yaranmak için kırk takla atan, bununla da yetinmeyip Hz. (!) Apo’nun hazırlayıp sunduğu programdan “Halkların kardeşliğinin”  çıkacağını sanan CHP’in   tavrına “ihanet” dememek için “salaklık” demek istiyorum.

Elbette bir parti oy almaya çalışacaktır ama hangi şartlarda? Yani ülkesi, egemenliği, ulusu tehlike altındaki bir partinin, her şey yolundaymış gibi oy hesabı yapması normal midir? PKK köylerde açık oy attırırken bunlar hiç olmuyormuş gibi Diyarbakır’da kahve toplantılarıyla CHP’ye oy toplayabileceğini sanan insanlar var.


Dahası PKKnın silahla ortadan kaldırılmasını, “ülkeyi kana bulamak” olarak görüyorlar. Bilmem ki CHPliler Kurtuluş Savaşı’ndan ne anlıyorlar? PKK savaş açacağını açıkça söylerken CHP bundan ne anlıyor? Asıl soru bu!