mülkiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mülkiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2016 Çarşamba

Mülkiyet Örneğinde Kavramlardaki Terminolojik İzolasyon Ve Terminolojik Cehalet


Terminolojik izolasyon, terimlerin yalnızca anlamlarıyla kullanılarak ilgili terimlerden, “bağlamdan”  uzaklaştırılmasıdır.

Terminolojik izolasyon, terimlerin ortaya çıkış süreçlerinin   unutulmasıyla başlar ve en nihayetinde terimlerin  anlam içeriklerinin değişmesi ve nihayetinde terimin ortadan kalkmasıyla sonuçlanabilir.

Bunun en belirgin örneklerinden biri “mülkiyet” terimi.

“Özgür   Yazılım, Özgür Toplum” adlı bir kitabın giriş bölümünde Stanford Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Lawrence Lessig’in yazısı bana bunu düşündürdü.

Profesör, ABD’deki dava özetleri konusundan hareketle yazılımların da “açık ve şeffaf” olması gerektiğini savunuyor.

Özetle şöyle söylüyor profesör: “ Madem ülkemizde dava özetleri ( Hakimleri bilgilendirmek için davadan önce sunulan özet iddia ve savunmalar) halka açıktır, kodlar, yazılımlar neden halka açık olmamalıdır?”

Dava özetlerinin halka açık olmaları, Anglosakson “Common Law” hukukunda, hâkimin takdir yetkisi ve içtihatların  canlılığı  açılarından  büyük önem arz etmektedir.

Peki ama “dava özetleri” onları hazırlayan avukatlara “bedelsiz bir kaynaktan” mı “indirilmektedir?”

Bunun yanı sıra…  Bir dava özeti benzer her davada aynı şekilde kullanılabilmekte midir?

Eğer dava özetleri halka açıksa avukatlık mesleğinin ne önemi vardır?

Buradaki temel felsefi sorun, Prof. Lessing’in bir “terminolojik izolasyon” yaparak mülkiyet terimini kapsamından ve bağlamından ayırmasıdır. “ Dava özetlerinin halka açık olması” bir sonuçtur. Oysa bu sonucu meydana getiren, deneme- yanılmaya dayanan büyük ve derin bir tarihi süreç mevcuttur.
Kullanılmaya değer sonucun ortaya çıkması için sayısız yanlış sonuç elenmiş ve nihayetinde toplumun genelinde uygulanmasının  “zararsızlık ilkesini”  sürdürebileceği anlaşılmış kurallara ulaşılmıştır.

Uygar ülkeleri “uygar” yapan şey, onların,  deneme yanılma yoluyla ilerlenen süreçlerin, doğru bir neden sonuç ilişkileri ağı kurmak için yürütüldüğünü sürekli hatırlamalarıdır.

Dolayısıyla hukukta bir terim kullanıldığında, bu şu anlama gelir: “Bu terimin,  şimdi kullandığımız anlamı ve bağlamı, topluma en az zararı verecek şekilde oluşturulmuştur.”

Peki ama terimlerin anlam ve bağlamları gerçekten bu  kadar önemli midir?

Önemlidir, çünkü bir insanın hayatına son verip vermeyeceğimize, “kendisinden başka  bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye” yani gerçeğe dayanarak karar veririz.

O halde meselâ “mülkiyetten” bahsederken yanlış bir mukayese ve yanlış bir muhakeme ile hareket ettiğimizde terimin işaret ettiği bütün anlam dağarcığını ve  bağlamı  da tehdit edebiliyoruz demektir.

Dava özetleri-bilgisayar yazılımları mukayesesine geri dönelim.

Prof. Lessig, dava özetlerinin açıklığını ele alırken ne yazık ki bir dava özeti yazmanın maliyeti konusunu umursamıyor görünmektedir. O halde ona benzer bir biçimde cevap verilebilir.

Çamaşır makinesi üreticileri yenilikleri için patentler alırlar. Ve ortalama bir çamaşır makinesinin nasıl çalıştığı herkes tarafından bilinir. En nihayetinde  ortaokul mezunu bir tamirci gelip onun filtresini değiştirebilir ve size makinenin çalışma şeklini,  fizyoloji anlatır gibi anlatabilir. O halde çamaşır makinelerine neden para verdiğimizi neden hiç kimse sormaz? Üstelik onların parçaları, çalışma şekilleri daha piyasaya  çıkar çıkmaz herkesin bilgisine sunulmuyor mu?

Kaldı ki patenti  veya telifi alınan ürünün kitlesel  ve kalıcı faydası göz önüne alındığında, yaratıcı zekânın, aslında bireye değil de kamuya ait bir tür umumi tuvalet olduğu düşüncesi acaba hukukun içinde kendine bir yer bulabilir mi?

Yazılımların “açık kaynak kodlarına” sahip olmaları onların yaratıcılarının tercihi olabilir. Ama akademik bilgilerin, diğer kodların “herkes tarafından bilinebilir” olması için bir kanun zorlaması, yaratıcı zekâlara, “ Sen ancak geri zekâlı insanlara hizmet edebilmek için yaratılmış bir yaratıksın!” demektir.

Bugün meselâ Unix açık kod sistemi kullanıcılar arasında yaygındır. O halde neden insanlar hâlâ Microsoft kullanmaya devam etmektedir?

Bunun sebebini bilemiyoruz ama görünen o ki insanlar hâlâ kendilerine kalıcı  olarak sağlanan bir faydanın bedelini ödemeyi “normal” saymaktadır.

Öbür yandan “Madem çalışma makinesinin  çalışma sistemi bir sır değil, neden onu bedava vermiyorsunuz?” gibi bir salaklığın da hukukta bir yeri olmadığı anlaşılıyor.

Peki ama yazılımın  veya dava özetlerinin, kompresörler, pompalar, tamburlar vs. içermemesi mukayesenin yanlış olduğunu gösterir mi? Asla!

“Herkese” ait olmak hangi meşru sebebe dayanmalıdır ve daha da önemlisi, nelere yol açabilecektir?

Prof. Lessig kendi keşiş saygınlığı içinde Einstein’ın Üniversitesinde, sınırlı bir maaşla bir zahit hayatı yaşıyor olabilir. Soru şudur: Büyük bedelli bir dava da kendisinden avukatlık yapması istense vekalet ücreti olarak herhangi bir nöbetçi baro avukatının aldığı ücret karşılığında bir dava özeti hazırlar mı?

Ortalama insanların giremeyeceği bir üniversitede, ortalama üniversite öğrencilerinin kazanamadığı bir unvanı kazanmanın “maliyeti” derhal devreye girerdi. Prof. Lessig böylesi bir davayı beş kuruş almadan yürütseydi bile bundan edineceği itibarı göz ardı edemezdi. Bunu bile göz ardı etse kişisel başarı tatmininden kaçması söz konusu olamazdı.

O halde mülkiyet, kendileriyle en  yüksek tatmini elde edebilmek için  üzerinde tam bir yetki sahibi olduğumuz varlıkların tamamıdır.

Dolayısıyla Prof. Lessig’in “kamuya açık “olmasını istediği  yazılımlar, insanların kendileriyle en yüksek tatmin elde etmek istedikleri ve üzerlerinde tam bir yetki sahibi oldukları varlıklardan başka  bir şey değillerdir. Dolayısıyla Bay Lessig aslında insanlara “ Sizin herhangi bir yazılım geliştirmek için ne gibi bir maliyete katlandığınızın bir önemi yoktur. Önemli olan onun kamunun kanalizasyonlarına öylece atılabilmesidir.” Demektedir.

Böylece mülkiyet kavramı, yaratılmış ürünlerin yaratılma süreçleri ve maliyetleri göz ardı edilerek, bütün yaratıcı süreçlerden, insan ömrüne  yaratıcı zekânın kendi biçtiği değerinden vs izole edilerek yağmalanıverilebilecek bir tür hammaddeye indirgenmektedir.

Prof. Lessig gibiler yaratıcı zekânın toplumun geneline sundukları kalıcı fayda ve katma değerle yaratıcı zekânın maliyeti ve menfaat algısı arasındaki ilişkiyi idrak edememektedirler. Prof. Lessig bir tür akademik kibirle bunun aynı zamanda özgürlükle bir ilgisi olduğunu savunuyor. İngilizce’deki “free” sözcüğünün  “özgürlükle” ilgisinden bahsediyor.

Peki ama “İnsanın  temel haklarını, diğerlerinin temel haklarına zarar vermeksizin kendi mutluluğunu aramak için kullanabilmesi” olarak tanımlayabileceğimiz özgürlüğün Lessing’in kafasındaki özgürlükle bir ilgisi var mı? Korkarız ki yok.

Herhangi bir kod yazıcısı , kodlarını karşılıksız sunabilir ve buna hiç kimse karışamaz. Sorun, “Herkesin,yazdığı  her kodu karşılıksız olarak”  kamuya  sunmaya zorlanıp zorlanmayacağıdır. Lessing, “son kullanıcının özgürlüğünü”, kod yazarının üzgürlüğünden üstün tutmaktadır. Böylece  toplumun yazılımdan “özgürce” yaralanabilmesi için kod yazarının köle edilmesinde bir sakınca görmemektedir.

Kaldı ki yaratıcı zekâ ortadan kalktıktan sonra bile  ortaya koyduğu eserin insanların  faydalı olabilmesi durumu,  fikrin bir mülkiyet olarak  sürekli korunmasının gerekliliğine işaret eder. Meselâ Prof Lessing ölümünden bunca yıl geçtikten sonra bile Tosltoy’un  kitaplarından yararlanan okurların bu kitaplara bir bedel ödememesi gerektiğini mi düşünmektedir?


Görünen o ki yaratıcı zekâ,  toplam fayda ve zaman ötesi fayda sağlama açılarından eserlerinin  bir bedelle korunması hakkına sahiptir.

Bu noktada  hem “özgürlük” kelimesini anlamını bulandırmakta hem de özgürlüğün, bireylerin birbirleriyle karşılıklı ilişkileri bağlamından kopmasına sebep olmaktadır. Mises’,n büyük bir basiretle işaret ettiği gibi herkes aynı anda hem üretici hem  tüketicidir. O halde  Lessing’e göre tüketirken üreticiyi kendine köle etmekte özgür olan insanlar üretirken  tüketicilerin kölesi olmak zorundadır.

Özgürlük kelimesini “bedelsizlikle” bilerek kaynaştıran Lessing, mülkiyet halkının ilgasını hayal ederek temel haklardan “hürriyet” hakkının da yok edilmesine yol açacağını düşünememekte ya da zaten bu konuda hiç endişelenmemektedir.

Prof. Lessig’in bildiğimiz anlamda cahil olması mümkün değildir. O halde mülkiyeti, bağlamından bu denli izole edebilmesinin sebebi nedir?

Bunun sebebi, akademik bilgi üretme mekanizmasının, entelektüel zekâyı öldüren, patolojik izolasyonculuğudur. Bu, akademik uzmanlaşmanın kaçınılmaz sonucudur.

Hayatını herhangi bir kanunun bütün ayrıntılarını öğrenmeye adayan bir hukuk adamı aslında bilgisini bağlamdan izole  etmek maliyetini kabullenmektedir. Bilgiyi bağlamdan izole etmek de “üst düzey” bir cehalete yol açmaktadır ki bu cehalet ciddi bir terim enflasyonuyla  perdelenmektedir. Böylece   kafasına sayısız terim dolduran ama terimlerin hayatla birbirleriyle geliştirilmiş ilgilerini göz ardı eden bir “teminolojik cahil” tipi ortaya çıkmaktadır.

Bu cehalet tipi sebep sonuç ilişkisini bir yana bırakabileceğimiz düşüncesinin akademide yerleşmesinin bir sonucudur ki akademik itibarın bu cehaleti kutsamaya devam etmesi, bildiğimiz dünyanın sonunu getirebilecek bir  yağma düzeninin, bir kıyametin  sebebi olabilir.





25 Ocak 2015 Pazar

Ahlâkı Yok Eden Din


Dindarın “ daha ahlâklı” olması gerektiğine dair kabulümüz  geleneksel bir içgüdü olarak içimize o kadar yerleşmiştir ki bunu tartışmak ciddi çatışmalara yol açabiliyor.

Günümüzde dinci siyasette, Müslümanlar arasındaki şiddet vakaları ve ahlâkî yozlaşma,   artık sorunun, dinin uygulanmas
ındaki yerindelik tartışmasının ötesine geçtiğini gösteriyor.

Sorun ahlâkın anlaşılmaması olduğu kadar aynı zamanda din kurumunun ahlâkla yaşadığı varoluşsal  çelişkiye dayanıyor.

Oysa hepimiz dini, ahlâkın kaynaklarından biri hatta birincisi saymaz mıyız?

Belki de ahlâkın tanımından başlasak sorunu daha kolay çözeriz. Çünkü aslolan ahlâklı davranmaktır. Bütün öğretiler, ahlâklı davranmanın psikolojik güdülenmesini sağlamaya çalışır.

O halde ahlâk nedir? Ahlâk , zarar vermemek iradesidir.

Zarar vermemek de diğer bireylerin hayat, mülkiyet ve hürriyet  temel haklarını ihlâl etmemekten ibarettir. Yani ahlâk verili bir emir değildir. Ahlâk  bireye ait  bir seçimdir. Bunun yanı sıra ahlâk, yapmaktan ziyade yapmamayı tercih etmeye dayalı “negatif emir kategorisinde” bir koddur.

Nitekim kadim Ortadoğu inançların temelinde, altı üstü on tane “negatif emir” vardır.

Tanrı inançlarının temelinde, varoluşun nihaî gerçekliği Tanrı’dır.  O iyiliğin  ve varoluşun kaynağıdır. O sonsuz merhametli yaratıcıdır. Ve bizim ona inanmamızı, varoluşu idrak etmemiz için ister. O sonsuz merhametinin bizim tercihimizde tecelli etmesini ister. Böylece  onun varlığı sadece emrindeki canlılarda değil, kendisininkine benzer bir iradeye sahip olan tek canlıda da yani insanda da tecelli edecektir.

Böylece ahlâk inanç veçhesinden varoluşa uygunlukla  özdeşleşir. Diğer taraftan ahlâk, insan varoluşunun fiziksel şartları olan temel hakların korunması açısından da “varoluşa uygunluk” ile özdeşleştirilebilir.
Peki ama din kurumunun bütün bunlarla ne ilgisi vardır? Din maalesef bu konularla ilgilenmez.

Din kurumu için ahlâk, ancak  din   otoritelerince belirlenmiş belli şekil şartlarına ve hikmetinden sual olunmaz  “pozitif/belirleyici” emirlere uymaktan ibarettir. Din, bu emirlerin gerçek mahiyetleriyle de varoluşa uygun olup olmadıklarıyla da ve gerçekten temel hakları koruyup korumadıklarıyla da ilgilenmez.

Neden böyledir? Çünkü din,  bireylerin Tanrı’yı idrak etmek için kabul ettikleri inanç temellerinin ötesinde, Tanrı ile onlar arasında aracı olmaya soyunanların yorumlarıyla şekillendirdikleri yapay bir kurumdur da ondan. İnanç ne kadar sade ve “negatif sınırlayıcıysa” din tam tersi o kadar çetrefilli ve “pozitif/buyurgan ve belirleyicidir”.

Din, inancı  kendi iktidarlarına yıkılmaz, tartışılmaz bir dayanak  yapmak isteyenlerin icat ettikleri bir kurum. Nitekim peygamberlerin  din  olarak vaz ettikleri  inançların, onların ölümünden hemen sonra  yıkıcı ve kahredici birer şeriat rejimine dönüşmesi bunun kanıtıdır. Nitekim örtünme emirlerinden, cinsellikle ilgili kılı kırk yaran içtihatlara kadar din profesyonellerinin uğraştığı sayısız konunun,  ahlâkın kendisiyle hiçbir ilgisi yok. Bu yüzdendir ki kadınlara baş örttürüp onları parası ya da bileği kuvvetli olanların cinsel iştahlarına meze eden insanların temel hakların din ile ihlal edilmesine kalp huzuru ile sessiz kalması da bu yüzden.


Din ayrıca  vaz ettiği “ahlâkla” ikiyüzlülüğü ve gösterişi teşvik ediyor. Din nazarında “ahlâklı” görünmek ahlâklı olmaktan daha makbul. Çünkü artık dine mensubiyet başlı başına bir erdem kabul ediliyor ve bunu göstermekse itibar edinmenin en güvenceli yolu oluyor. Yaptıkları  yardımları siyaset için reklâm eden dinciler, bunu kişisel ahlâksızlıklarından dolayı yapmıyorlar. Din kurumunun bizatihi âmir/ buyurgan emirler kategorisine uydukları için iyilikle gösteriş yapmakta beis görmüyorlar.

Artık açıkça görünüyor ki dinin,  müminlere ahlâk olarak verecek hiçbir şeyi yok. Çünkü din ve din profesyonelleri artık  ne müminlerin inancını ne de o inancın zarar vermemek iradesi olarak ahlâkla ilgisini umursuyor. Din ancak  ve yalnız kendisine kayıtsız şartsız bir itaati hedefliyor ki bunun “iman” olarak  adlandırılmasının cezasını hepimiz çekiyoruz.







13 Ocak 2015 Salı

Din, İktidar Ve Demokrasi


Genel olarak söyleyecek olursak dindeki hatalar tehlikelidir;
felsefedeki hatalarsa yalnızca gülünç...

Bazı sosyal bilimciler İslâm ile demokrasinin bağdaşabileceğini ama bunun için İslâm’da bazı unsurların terk edilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Buna benzer görüşlerin temelinde İslâm’ın “özünde” demokratik olabileceği kabulü yatıyor.

Temel sorun “İbrahimî” dinler  diye anılan Ortadoğu dinlerinin  yapısal sorunu: Şeriat

Bu  üç din, adına “din” denebilecek öğretilerin en kurumlaşmış olanları.

Sorun kurumlarla insanın bireysel varlığı arasındaki kaçınılmaz çatışma.

“Kurum” kavramının, insan tasarımı olan ve kendiliğinden gelişmiş iki şekli olduğunu biliyoruz.

Gelenekler, toplumsal yaşayış içinde deneme yanılmalarla başarıları sınanmış davranış kalıplarından köken alan kurumlar. “Başarı”  ölçüsü, toplumda genelleştiği takdirde  genel bir mutabakat ve takdir kazanabilmek, vicdanlarda yaygın bir adalet kanaati uyandırmaktır.

Kendiliğinden gelişen kurumların temel açmazı, toplumlar arası ilişkilerin artmasıyla meydana gelen kültürel değişmelere karşın geleneklerin aynı hızda uyum sağlayamamasıdır.  İzole toplumsal yapılarda  geleneklerin değişmeksizin asırlarca yaşatılabilmesi ancak böyle açıklanabilir.

Dinin “kendiliğinden gelişmiş bir kurum” olduğuna dair bütün söylemler bir “aklama” girişimidir.

Dinin belli bir akıl yürütmenin veya doğal ilerlemenin sonucunda edinilmiş bir çıkarım olduğunu söylemek onun “varoluşsal” ve dolayısıyla akıl ile değiştirilemeyecek bir öz olduğu kanaatini  yerleştirmeye çalışmaktır. Dinin bir tasarım olmadığını söylemek, onun metafizik meşruiyetini kabul etmek demektir.

Eğer bütün “amaç” insana, üstün bir yaratıcının  olağanüstü tasarımını, hayra ve adalete götüren olağanüstü bilgeliğini göstermek ve onu buna ikna etmekten ibaret olsa bu metafizik meşruiyeti kabul etmemek için hiçbir gerekçe olamazdı.

Oysa “din” bir kurum olarak bunun ötesine geçmiştir. Din, köken aldığı  ve ahlâk yaratıcı inançsal kökeninin ötesine taşınmıştır.

Hıristiyanlığın üç yüz yıl, İslâm’ın Hz. Peygamberin ölümünden sonrası başına gelen budur. Keza topu topu on emirden ibaret olan  bir din olan Museviliğin bugün yüzbinlerce sayfalık bir Talmud yığınına dönüşmesi de aynı dönüşümün bir başka örneğidir.

Dinin temel açmazı, kökenindeki “ahlâkî emir”  ile sonrasında yaratılan “otorite emri” arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır.

Dinin kökeninden gelen “metafizik meşruiyeti”  onun ahlâkî saflığından ve tarafsızlığından kaynaklanmaktadır. İbrahimî dinlerin evrensellik iddiaları buna dayanır. Oysa  bir aşamadan sonra bu dinlerin hiçbir evrenselliği kalmaz ve hepsi birer kabile kör inancı haline gelir.

Çünkü Tanrı’dan gelen, genel metafizik ile insanın emri olanlar asla uzlaşamaz. Dikkat edilirse hiçbir dinin kökeninde ruhban sınıfına  rastlanmaz. Peygamberler  yaşarken ruhbanlaşma olmamıştır. Peygamberler de birer  mutlak siyasi otorite  figürü olmamışlardır. Bir devlet kurmasına rağmen Hz. Peygamber asla “kadir-i mutlak” bir hükümdar yetkisi taşımamıştır.

Peygamberlerin ölümü ile peygamberlerin istisnai yetkilerini devralarak bir otorite tesis etme girişiminin adı ruhbanlıktır. İslâm’da ruhbanlık olmadığını söyleyip duranların Şii ayetullahları, sünni mezhep imamlarını, mevcut şeyhleri, cemaat imamlarını vs.açıklamaları imkânsızdır.

Burada “dinin”  metafizik bir genel inancın otorite yoluyla nasıl bir tasarımsal bir kurum haline getirildiğini görüyoruz. O, insan eliyle doğasındaki ahlâk oluşturucu inançtan koparılarak bir iktidar kurumu haline getirilmiştir.

Daha açık söylemek gerekirse “din”, kökeninde  ahlâkî bir inanç olduğunu iddia eden ama amacı hükmetmek  olan  âmir bir iktidar kurumudur.

Bu açıdan “din”  her ne kadar tanım olarak “Dünya ve ahiret saadetini sağlayıcı bir kurallar bütünü” olarak sunulsa da doğası itibariyle  insana yol gösteren metafizik ahlâkî rehberle ilgisizdir.

Bu temel çelişki her ne kadar İslâm fıkhında “Amel imandan bir cüz değildir” diyerek giderilmiş gibi görünse de  insan yorumlarının her birine  nas kudreti izafe edilmesi yüzünden dinin iktidar  kaynağı haline getirilmesinin önüne geçilememiştir.

Tekrar belirtmek gerekirse  “din” zaten ancak ve yalnız bir iktidar ile var olabilmektedir.  Bireyin tercihine bırakılmış tevhid inancının Hz. Peygamber’in sağlığında, “din” olarak “tamamlandığının” vahyedilmesine rağmen  asırlardır  onun adına sayısız hurafelerin üretilmesinin sebebi de budur. Böylece Tanrı’dan gelen tutarlı ahlâkî yol gösterici, bütünlüğü bozularak her gün  tabiatına aykırı şekilde genişletilen Arapça egemen bir talimatlar  yığını haline getirilmiştir.

Tanrısal varlığın insan tutkularına sahip olduğunu söylemek saçmalıktır.
Ve en aşağılık insan tutkularından biri, dindirilemeyen bir alkışlanma  arzusudur.
Bu yüzden “Gerçek İslâm nerede?” diye  sorulduğunda ortada bir tevhid inancının falan olmadığı sadece  o inancın kutsallığına dayanan bir kurumun yani dinin var olduğunu hiç kimse itiraf edememekte.

Din bir kurumdur ve amacı genel bir ahlâk va’z etmek değildir, sadece iktidar oluşturmaktır. Bu büyük bir iddia gibi gelebilir ama dünya üzerindeki dinlerin gelişimleri yalnızca muamelatta farklılıklar oluşturmak, bu farklılıklara ait yapay mensubiyetler yaratmak ve sonra da bunlar üzerinden “doğal düşmanlıklar”  meydana getirmek olmuşsa hiç kimse din kavramıyla demokrasi gibi hukuk ve ahlâk gerektiren bir yönetim biçiminin bağdaşabileceğini iddia edemez.

Batı demokrasileri  din ve devlet arasındaki iktidar rekabetini lâiklikle aşmışlardır. Böylece dinlerin toplumdaki ayrıştırıcı iktidar odakları oluşturma etkisini ortadan kaldırmışlar ve işin siyasal bölünmeye varmasını engellemişlerdir.

Dinin bir kurum olarak otoriter ve âmir karakteri onu çağdaş demokrasilerin kurumlarıyla uzlaşmaz kılmaktadır. Din denen kurumun kökeni her ne kadar bir inanç ortaklığıysa da  bu kurum ancak ve yalnız kökeniyle ilgisi olmayan bir  dünyevi iktidar etme biçimi ile var olabilmektedir.

Bundan dolayıdır ki “İslâm’ı savunan bir parti” baştan çelişkidir. Dine siyasette bir yer vermek demek dinin iktidar iddialarını insanların temel hakları karşısında meşru saymak demektir ki bu ancak vahşet doğurabilir. Türkiye şu anda hâlâ lâikliğin kırıntılarını tüketmekle meşgul olduğu için  dinin egemenliğinde, içine düşeceği vahşeti görmezden gelebilmektedir.

Din denen kurum, Tanrı’dan gelen saf ahlâkî ilkelerle  insanların sınırsız iktidar arzularının bir arada yaşayabileceği iddiasının bir sonucudur.

Bu yüzdendir ki “inanç” insanların ruhlarına bir nebze huzur verirken içinde sayısız yorum ve hurafe bulunduran dinin, insanların mutluluğuyla hiçbir ilgisi kurulamamaktadır.

Lâiklik demokrasinin dinle bozulmasına karşı tek güvencedir. Çünkü Tanrı kelâmı üzerinden insanlara hükmetmeye çalışanların yarattığı bir kurum asla insanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarıyla uzlaşamaz.





3 Eylül 2014 Çarşamba

Kroların Türban Cumhuriyetinde Gelişmişlik Hayali





Bugün süpermarkette yumuşak jelatin kapsül formunda  çamaşır deterjanları gördüm.  Şüphesiz epeydir o raflarda duruyorlardı.

Yumuşak jelatin kapsül içinde yoğunlaştırılmış, deterjan, kireç önleyici, yumuşatıcı gibi maddeler, makineyi kullanmayı bilmeyenlerin bile rahatlıkla kullanabileceği bir halde, tüketiciye sunuluyor.

Yumuşak jelatin kapsül formu, eczacılıkta uzun yıllardır kullanılıyor. Halk arasında “dil altı” tabir edilen kalp güçlendirici ilaçlar,  hep yumuşak jelatin kapsül şeklinde hazırlanmış ilaçlar.

İyi de bir deterjan için bunca çene yormanın  ne âlemi var?

Şu âlemi var:  Öncelikle yumuşak jelatin kapsül  deterjanlar doğrudan doğruya çamaşırın içine atılıyor. Yani bunları kullanabilmek için makinede deterjan gözü aramaya falan gerek  yok.

Ayrıca deterjan gözüne konulacak deterjanı ölçmek derdini de ortadan kaldırıyorlar. Yani herhangi bir öğrenebilir evcil  hayvana verseniz; o da sizin için deterjanı makinede kullanabiliyor.

Evine “son model” makine almakla övünen pek çok ev kadını var . Bunların en az yarısının, “ ılımlı İslâmcı” bir partinin seçmeni olduğu da eh ortada. “ Öğrenim düzeyi yükseldikçe oy oranımız düşüyor !” diyen enerji bakanına bakılırsa bu yüzde ellinin okur yazarlığı da ortalamaya veya ortalamanın altına yakın.

Bu seçmen kesimi muhtemelen makinenin kullanım kılavuzuna en uzak kalacak kesim; kaldı ki artık makineler de mümkün mertebe  kullanıcı dostu olarak tasarlanmasına rağmen…

Eee? Bu ne anlama gelir?

Elin oğlu ilaç teknolojilerinin günlük hayata uygular,daha çeşitli, daha kaliteli ve daha çok mal üretirken Türk toplumunun ortalama öğreniminin hâlâ beşinci sınıfı geçememiş demektir.

Öğrenim düzeyi ilkokul altı olan bir toplumda yazarak, çizerek düşünerek para kazanılabilir mi?  Bilinci mağara adamının ye ya da kaç düzeyinde kalmış bir toplumda, fikir mülkiyetini koruyacak bir hukuk devletinin yaratılması mümkün olabilir mi? Ya da böyle bir toplumda devletin, ilkel ve cahil insanlarca sömürülmesine karşı çıkan yazarların, düşünürlerin çıkması, o insanların hayatlarının korunması, onlardan ders alınması ve düşünerek yarattıklarından geçinmelerinin sağlanması mümkün olabilir mi?

Peki ama herkesin elinde akıllı telefonlar, bilgisayarlar, akıllı televizyonlar hatta akıllı buzdolapları var?

Bu sosyalist bakış açısıyla “kapitalist bir yanılsama” gibi görünürken  liberal veya reel/rasyonel iktisatçı bakışıyla da ayrımsız piyasa ortamının bir sonucu.

Daha da ürkütücü bir keşifle küreselleşmenin ta kendisi!

Hani bizi geri bıraktığı, fakirleştirdiği söylenen büyük kumpasın ta kendisi!

Öyle mi?

Üzgünüm ama öyle değil. Neden değil? Çünkü maliyetler yüzünden üretim artık kıtalar arası bir hal almış vaziyette. Bu kötü mü?  Kesinlikle değil. Şundan dolayı: Kendi başlarına  herhangi bir karmaşık makineyi üretemeyecek, buna ne bilgileri ne de sermayeleri olan ülkelerin insanları  bu makinelerin üretimine ortak edildiler.  Ucuz çalıştırılıyorlar mı? Evet!  Ama gelişmiş ülkelerdeki işçinin refahın maliyetinin o ülkedeki üretimle, yaratılan servetle sağlanıyor olması.

Yani siz,  siz oraya fabrika götürmedikçe kendi başına fabrika kuramayacak insanlara bir anda kendi ülkenizdeki işçinin alım gücünü ve hayat standardını sağlayamazsınız. Ama buna mukabil o ülkelerde  bir işçi sınıfı, üretici olabilecek bir teknik elemanlar zümresi ve ileri aşamada bunları istihdam edebilecek bir sermayedar sınıfı yaratabilirsiniz.

Unutulan şey genellikle şu oluyor: Gelişme aslında tamamen  bir ülkenin insanlarının özgürlüğe inançları, özgürlük bilinçleri, hukuka dayalı siyaset oluşturma bilinçleri ve yetenekleriyle ilgili.

Başında herhangi bir sürü lideri olmasını yaşamak için yeterli gören insanların herhangi bir hak mücadelesine girmesi mümkün değildir.

 İnsan aklını, yarattığı katma değerden dolayı, korunmaya  en  lâyık şey olarak görmeyen bir toplumda ne özgürlük anlayışı, ne hukuk devleti gelişiyor ne de yumuşak kapsül formunda çamaşır deterjanı üretilebiliyor.

Bu geri ülkeler yaratılmış değerleri  bedelini ödeyerek satın aldıklarında görünüşte gelişiyorlar ama  gelişmenin kaynaklarından mahrum oldukları için  git gide daha fazla geri kalıyorlar.

Çünkü düşünsel anlamda üretimleri olmadığı için medeniyet, teknik yaratırcılıkları olmadığı için de teknoloji açısından daima “muhtaç” durumda kalıyorlar.

Sorun şu: “ Teknoloji bedelsizce dağıtılabilecek bir şey değil!”

Ve gelişmemiş ülkelerde gelişmenin  düşünsel ve toplumsal kaynakları da bulunmadığından;( yani başörtülü bacılarımızın bütün dertleri gâvur icadı bir deterjanı gâvur icadı bir makineye atıverip çamaşır  yıkamak ve son model makineleriyle övünmekken) servet denen mal çeşitliliği, miktarı ve kalitesi yaratılamadığından, teknoloji ithalinde iflası gösteren bir beton duvar ihtimali her zaman karanlıkta bizi bekliyor.

Herif “Kroyum ama para bende!” diyor, arabasının arkasında.  Evet kro da korunması gereken  bir tür hayvan türü olabilir ama sonuçta para denen şey, eğer iktisadi malların üretimiyle meydana getirilemiyorsa  değersiz kâğıt parçalarından başka bir şey değildir. “Kroyum ama para bende!” demek, “Para bende olduktan sonra insan olmaya gerek duymuyorum!” demektir.

Türkiye üretim araçlarının üretim faktörlerinin üretildiği bir ülke değil. Dolayısıyla bizim ekonomimiz ancak tüketime ve israfa yönelik çalışıyor. Bisküvi, tişört, araba farı, emniyet kemeri ( ki Türkiye’de tek bir firma üretir o da Fransız menşeli bildiğim kadarıyla) üretmekle aya gidilmiyor, sone, senfoni yazılmıyor, facebook “yazılmıyor”…

Gerçekten üretici olmayan ekonomilere sahip geri kalmış ülkelerin “servetleri” ile fikir mülkiyetinin tanındığı ülkelerde yaratılan gerçek servet arasındaki fark gitgide büyüyor. Bu fark ayrıca “almaya değer malların”  sürekli gelişmiş ülkelerden ithal edilmesiyle  daha da açılıyor.

İş sadece servetle kalmıyor, teknolojinin, bilginin, medeniyetin birikiminde meydana gelen fark hızla açılıyor. Teknolojiyi sürekli para ödeyerek alabileceğimizi sanıyoruz ama paranın gerçekte nasıl yaratıldığını bilmiyoruz. Dolayısıyla aslında bizim olmayan bir parayı gelecek nesillerin hayatlarını ipotek ederek tüketip  modernleştiğimizi sanıyoruz. Okuması yazması zayıf, Türkçesi sapır sapır dökülen insanlar, nasıl konuşması gerektiğini bilen insanların ürettiklerini tüketerek onlardan olduklarını sanıyorlar. Aynı insanlar “ Avrupa’da insan olmak önemli!é diyerek bize ders veriyor ama meselâ  o ülkelerdeki ulusal kültüre, egemenliğe ve hukuk birliğine  verilen önemi hiç göremiyor.


Ve sonra şöyle bir bakıp “Küreselleşme zengini daha zengin fakiri daha fakir yaptı!” diyebiliyoruz. Ama fakirlerin kendi ülkelerinde servetin kaynaklarını yaratmak için neden kafa yormadığını ve  neden  bir irade göstermediğini düşünmeye hiç yanaşmıyoruz.

28 Ağustos 2014 Perşembe

Kaynamış Katranlı Demokrasiye Geeel!


Bir “Yeni Türkiye” lâfı aldı başını gidiyor.

Yani bir eski, kötü, bozulmuş Türkiye varmış, şimdi AKP yepyeni bir Türkiye icat ediyor. Öyle olsun be birader, itiraz etmiyorum. Tamam…

Şimdi şunu merak ediyorum:

Bu insanların babalarını, dedelerini biliyoruz. Şimdi biri diyecek ki: “Canım, insan babasından, dedesinden dolayı yargılanır mı?” Elbette yargılanmaz. Meselâ Ali  Kemal’in oğlu yanılmıyorsam diplomat olarak görevlendirilmiş.

İyi de Ali Kemal’in oğlu ile AKP takımının bir farkı var.

Ali Kemal’in oğlu,  babasının yanlışını anlayıp Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlılık gösteren bir insanmış.

Ya “Kanco’nun” oğlu Ahmet Türk  veya Derviş Mehmet’in torunu Bülent Arınç ? Bunlar aynı  sadakati gösteriyor mu? Maalesef hayır.

Ama beni asıl ilgilendiren bu insanlarla yen ve arzulanır, makbul, meşru bir ülke inşaa edilebileceğine inanmak.

Bir hukuk devleti yaratacak insanların, o hukuk devletinin unsurlarını anlayan insanlar olması gerekir. Atatürk’ü Osmanlı’yı yıkıp barışı bozarak  faşist ve ırkçı biri  olarak gösterenlere bir iki şey sormak istiyorum:

Kanco denen kaçakçı, eşkıya başı mı Türkiye’de “halkların kardeşliğini”  sağlamayı  veya  “demokratik  cumhuriyet “kurmayı  istiyordu?

 Derviş Mehmet mi “inanç özgürlüğünü” tanıyan “gerçek laikliği”  kurmak istiyordu? Yani Atatürk din düşmanı bir laikken Derviş Mehmet’in amacı, “dine saygılı” bir laik hukuk devleti kurmaktı, öyle mi?
İşte konu bu: Babalarının, dedelerinin ilkelliğini sürdüren insanların babalarının dedelerinin zihniyetiyle, içinde  korkusuzca yaşadıkları , servet edindikleri, siyaset yapabildikleri ( hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarının korunduğu) Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ülkeyi kurabileceklerini sanmaları.

Derviş Mehmetler, Kancolar asalak olarak yaşayıp sömürdükleri değerler tükenince  başka bir yere göçen canlılardır. Bu canlılarla bir devleti yaşatan ilkeleri sürdürmek mümkün değildir. İşte bu yüzden asalakların ilkelliğine geri dönmek isteyen insanlara “gerici” diyoruz.

Gericiler, biz kendilerini insan olarak gördüğümüz için insan elbisesi giymiş asalaklar.

Atalar doğruyu söylemiş: “Katranı kaynatsan olur mu şeker, cinsini sevdiğim cinsine çeker!” diye. Biz şimdi kaynatılıp kaynatılıp tadından yenmez  demokrasi şekerlerin kazanında debeleniyoruz hacım….



17 Ağustos 2014 Pazar

Solun İmanına Karşı Sağ Olabilmek Ne Kadar Zor!..

Asrın İnancı: Bir Komünizm Tarihi

Mine G. Kırıkkanat okuyorum şu sıralar. Az önce neden solcu olduğunu yazdığı bir küçük yazı okudum. Özeti: Haksızlığa karşı durmak…

Henüz  bu sebep dışında solcu olan birine rastlamadım. Bu romantizme büyük saygı duyuyorum. Haksızlıklara karşı tavizsiz durmanın  adının solculuk olması bana naif  geliyor.

Solcular genellikle dünyanın işleyişini sadece kendilerinin bildiklerine ve kendileri dışındaki herkesin de haksızlıktan beslenen cahil ve ahlâksız parazitler olduğuna inanırlar. Bu yüzdendir ki onlara göre solcu olmak insan olmaktır, sağcı olmak da katil, hırsız vs…

Batıyı pek tanımam ama bizim solculuğumuzda, bu kerameti kendinden menkul kibir, buram buram kenar mahalle kokar. Solculuğu en bayağı kenar mahalle lümpenliği ile popülerleştirmiş Ahmet Kaya’nın bunca sevilmesi, herhâlde bundandır.

Şarap tadımcısı seviyesinde  damak zevki sahibi İstanbullu seçkin solcularımız dahi solcu ayak takımının kabalığında bir proleter ahlâkı bulmak peşindedir. Ne yazık ki bir türlü “ kaynağını dinden almayan, saf ve akılcı, ilerici bir proleter ahlâkının”  var olmadığını kabul etmeye yanaşmazlar. Sınıf adına  konuşur ama burjuva gibi yaşarlar, daha da kötüsü kapitalistler gibi.

Çünkü hiç biri kendilerine dünya vatandaşlığı sağlayan devşirme garantili enternasyonal diplomaların sağladığı gelirden ve imtiyazdan vazgeçemez. Ama kendilerini proleter sanmaya devam ederler.

Gene de son zamanlarda  Türk Ulusu’nun ve ülkesinin içine düştüğü ihanet  yangınında Türk olmakta hâlâ bir değer bulanlarının olduğunu görmek şahsen benim ümitlerimi yeşertti. Kim ne derse desin bu hal bana “ yabancılaşmış aydını” nitelemekte kullanılan “gâvur”  sıfatının solun tamamını kapsamadığını görmekten memnunum. Bizde sağın egemen zihniyeti dinciliktir. Buna rağmen solcularımızın en azından bir kısmı, artık “Türk için  Türk’e göre” düşünen  bir sol kamp  ihtiyacını dile getiriyor.  Solculuğu, soysuz, vatansız bir kollektivizm sanan bir grup da zaten PKK’nın kremalı  hali olan HDP çatısı altında kendini tatmin ediyor.

Peki solun kibrine karşı “hümanist” bir sağ var mı? Maalesef yok.

Sağ  belki bir kısım milliyetçisi ile Türk  varlığın savunur gibi görünüyor ama o kadarını artık solcular da yapıyor.
Meselâ sağ, hukuk devletini,  metodolojik bireyi, temel hakları vs savunmuyor. Oysa bunlar kolektivizme karşı olan sağın alâmet-i farikaları.

Sol mülkiyeti hırsızlık olarak görüyor, ifade hürriyetini bazen işine geldiğinde parti aleyhine kısıtlamakta falan pek de beis görmüyor. Dahası Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın çekinmeden belirttiği gibi “şiddeti bir siyaset biçimi ve aracı” olarak görüyorlar.

Dolayısıyla sağın, kendini asıl göstermesi gereken temel haklar, hukuk devleti, metodolojik birey,  müdahalesiz/kayırmasız piyasa düzeni, ulusal egemenlik, ulusal devlet, dil ve hukuk birliği gibi “muhafaza edilmesi” gereken değerler alanı,  boş kalıyor.

Türkiye’de “sağ” denen kitle ne yazık ki bahsedilen değerleri muhafaza etmek yerine Arap etnik ırkçılığını ve taassubunu  muhafaza etmeye çalışıyor.

Sağ acıları da yolsuzlukları da  yen içinde saklamaya çalışarak  riyakârlığı dinleştiriyor. Hal böyle olunca da  sağın savunulabilir bir yanı kalmıyor. Basit bir düz mantıkla sağ için  “ Teorisi ne boka yarıyor ki pratiğinden ne umulsun?” noktasına geliniveriyor.

Sol, sürekli birbirini kayıran, her gün yeni kalemler açıp sivrilten,  “diğerlerinin” faşist, ırkçı ve menfaatçi domuzlar olduğundan zerrece şüphe duymayan bir iman dairesi olarak yaşamını sürdürüyor.

Kısacası Türkiye’de  mürekkepli dünyanın mutlak diktatörleri olan solcuların ahlâkî hegemonyasına karşın “lâik, ulusal ve medeni bir  sağcı” olmak iddiası, aslında  solcu olmaktan çok daha güç bir iş.

Üstad ne derse desin paylaşmak istiyorum ben:




26 Eylül 2013 Perşembe

Şairler Nasıl Geçinir?

Memleketimizde şiir bir geçim vasıtası değildir.

Şiir, işi gücü olup da arada kendini ifade etmek isteyenlerin uğraştığı bir tür okur yazar hobisidir.
Oysa batıda şairler başka hiçbir iş yapmadan şiirleriyle geçinir.

Bu, doğu toplumlarında, moderniteyle uyumsuzluğun  sonucunda oluşan, geri kalmışlığın bir  sonucudur.
Modernite estetik bir konfor arayışı, yüzeysel bir görünüm değişikliği değildir.

 Modernite, ferdin, yarattığı her şeyle beraber,  varlığının bir bütün olarak tanındığı dönemlerin adıdır.  BU yüzden postmodern gibi bir terimle aşılabilecek, aşılmış bir anlayış da değildir.

Modernite, insanın salt manevi olarak değil, üretime katkısı ile maddî olarak da bir değer taşıdığı bilincidir.
Modernitenin sosyoekonomik tezahürü sosyalizm değil, liberalizmdir.

Sosyalizm, liberalizmin yarattığı bütün değer kanaatlerini tersine çevirip insan sevgisi adı altında insan varlığını, yarattıklarıyla beraber bedavalaştırıp değersizleştirmek gayretidir.

O yüzdendir ki bütün sosyalist şairler ancak piyasa düzeni içinde, yani kapitalizmde adamakıllı geçinebilmiştir.
Bunun sebebi nedir?

Bunun sebebi, diğer insanların beğenilerine ve ihtiyaçlarına sunulan ve onlardan talep gören her şeyin, insanlar arasında karşılıklı ve serbest olarak değerlendirilebildiği piyasa düzenidir, kapitalizmdir.
Şairlerin para kazanmasını mantıksız bulanlar futboldan, sinemadan ve televizyondan da para kazanılmasını bir türlü anlayamazlar.

Bunu anlayamayanlar, taleplerinin karşılanabilmesinin bazılarına belli maliyetler yüklediğini fark etmeyen insanlardır. Televizyonda maç izlemekten vazgeçtiği takdirde aslında futbolcuların arzını reddettiğini, reddedebileceğinin farkına varmayan insanlar sadece maç seyrederek aslında  futbolculara “Size ihtiyacım var!” mesajı verdiklerini de fark edemezler.

İnsanların fikirlerinin para etmesi demek bir yandan bize türbin  motorlarını, diğer yandan “Anabel Lee’yi” kazandırır.

Medenî memleketlerde, insan beyninin kendisi, basit şeylerden mürekkep/bileşik ve mükemmel güzellikler üretebilmesi sebebiyle potansiyel olarak “değerli” kabul edilir. Bu yüzden de ürettiği her şey muhakkak talep testine sokulur.

Talep testini geçen ürünler de gördükleri talep nispetinde yaratıcılarına para kazandırır.
Geri kalmışlık birilerinin bize emrettiği bir durum değildir.

Geri kalmışlık, insan beyninin üretim potansiyelini değersiz görerek insanların ileri götüren icatlarından, üretimlerinden yararlanamamak ve diğer toplumlardan bu açıdan geride kalmak halidir.
O yüzden şu idrak edilmelidir.

İleri ülkelerde şairler çok kazanır ama o ilerlemeyi sağlayan şey zaten şairlerin çok kazanmasını sağlayan, mülkiyet hakkına duyulan saygıdır.

Veya şöyle söyleyelim: “İleri ülkelerde şairler para kazanmaz. Şairlerin para kazanması sağlanabildiği  için ülkeler ilerler.”


9 Mart 2013 Cumartesi

Chavez, Sosyalizm Rüyası Ve Türk Milliyetçileri


Toprağı bol olsun, ülkesinin sevilen lideri Chavez hayata veda etti… Chavez ülkesi için bir “devrimciydi”.

Petrol  kuyularını “millileştirerek” serveti ulusuna bölüştürdüğünden bahsedildi. Nihat GENÇ onun, sosyalizmin ölmediğinin kanıtı olduğunu söyledi.

Petrol kuyularını millileştirmek, onları “milletin malı” yapmak ilk plânda olumlu görünmekte. Öyle ya bir ülkenin petrol zenginliği o ülkeye ait değil midir?

Sorun şu: Bu petrol kuyuları, herhalde  Venezuela’ya bir takım  şirketlerce kazandırılmış… Venezuela halkının bin yıl  düşünse aklına gelmeyecek, gelse bile teknik yetersizlikten çıkaramayacağı bir serveti yeryüzüne çıkaran Chavez ve sosyalistler değil! Petrol gelirlerinin hakça paylaşımı konusunda önceki idarelerce şirketlerle  düzgün anlaşmalar  yapılmamış idiyse bu anlaşmalar düzenlenebilirdi.

Venezuela hükümetinin hukuk teminatına güvenerek milyarlarını ülkeye yatıran insanların mallarını sırf Amerikalıdır, kapitalisttir  diyerek almak, kimin adına yapılırsa yapılsın gasptır.  

İnsanlar  bedava malları sever ve bunların bedelinin kimin tarafından ödendiğiyle asla ilgilenmez. Venezuela sosyalizmi, petrol gelirine dayanan bir bedavacılık rejiminin ta kendisidir.  Bugüne kadar Venezuela’nın petrol dışında dünya medeniyetine ne gibi bir üretim katkısı sağladığını  bilmiyoruz.

Venezuela , doğal kaynaklardan gelen geçici bir serveti, “halkçı” bir başkanın popülizmi uğruna saçıp savuran bir ülke… Chavez’in  diktatörce  bölüşüm siyasetinin, ülkenin hangi yönünü geliştirdiğini de bilmiyoruz. Chavez iktidara geldikten sonra ülke, akademik sıralamada,  temel haklar  konusunda, sanatta, edebiyatta herhangi bir ilerle göstermiş midir? Elbette hayır…

Ama halkın cebine devlet eliyle para sokuşturulmasıyla gerçekleşen sosyalizmin zaten bundan daha fazla yapabileceği bir şey de yoktu.  Sosyalizm, devlet eliyle bazen açıkça bazen gizlice  yağmalanmış servetlerin ve kaynakların gene devlet eliyle sadaka olarak dağıtılmasından başka bir şey değildir. Mülkiyeti hırsızlık olarak gören büyük devrimci Chavez halka dağıttığı refahı kendi yaratmadığı servetleri gasp ederek elde etmişti.  Sorun şudur: Bütün servetler yağmalandığında sosyalizm ne yapacaktır? Çünkü servetin oluşumunu sağlayan özel mülkiyeti, dibinden kökleyerek yok etmiştir.

Sosyalizm vahşeti bu kadar açıkça gözümüzün önünde dururken milliyetçilerin de sosyalizme sıcak bakmaları akıl alır gibi değildir.

Milliyetçiler, “toplumu düşünmenin”, toplumun yararına yeterli olacağını sanıyorlar. Yararın bizatihi kendisinin ne olduğu ve nereden geldiğiyle maalesef ilgilenmiyorlar.

Chavez,  “sevilen bir kabadayı” olarak bu dünyadan göçüp gitti. Geride “ Yağmalanacak bir şey bulduğunuz takdirde sosyalizm en iyi rejimdir!” mesajından başka da bir mesaj bırakmadı.


4 Mart 2013 Pazartesi

Türkiye’nin Sağı Solu Neresi?

Üç katil de sosyalisttir... Ne ilginç tesadüf değil mi?

Bir okurumuz -ki  okunduğumuza inanmak zor ama- Türkiye'nin sağıyla solunun ideolojik anlamda ne farkı olduğunu, eğer  aralarında belirgin bir fark yoksa  niye çatıştıklarını sordu.

Sağ ve sol kavramının Fransız meclisindeki genel  felsefî ve yerleşimden kaynaklandığını hepimiz biliriz. Buna göre sağ  muhafazakâr, sol yenilikçidir. Daha sonra  tarihsel materyalizmin köktenci ilericilik anlayışı solun karakteristiği haline gelmiştir.

Fakat solun karakteristiği artık ilericlik vs. değildir. Solun  Marx’la yönelimi değişip ekonomik bakışla temellenmiştir.

Keza Marx’ın ekonomik felsefesi dışındaki tarihsel yorumları tamamen materyalist birer Talmud yorumundan başka bir şey değildir.  Tarihe saçma sapan bir yorum ve tarihten saçma sapan bir kehanet çıkarmak gayreti Marx’ın romantik özelliğidir. Buna mukabil,  dört işlem hakkındaki cehaleti ve  toplama çıkarmayı yanlış anlamasından başka bir şey olmayan   “kâr analizi” solun, onun  “akıl” niyetine kabul edebileceği tek yönüydü. Marx’ın kârı, sömürüde gören bu analizi  “zarar” denen olayı açıklamakta hiçbir işe yaramıyordu. Sol, bu matematiksel şaşılığın üzerine, bütün bir komuta ekonomisi kurulabileceği kör inancından başka bir şey değildi artık…

Öncelikle solun ne olduğuna bakarak sağın ne olması gerektiğini görmeliyiz. Sonra Türkiye’de gerçekten bir sağ ve sol ayrımı  yapılabilir mi ona bakmalıyız.

Sol denen ideoloji iki  ayak üzerinde durur:
Temel hakların reddi ve tarihsel kehanet tutkusu…

Türkiye’de ekonomistler, Marx’ın kadim Yahudi hikâyelerine benzeyen ekonomik tarih hurafelerini gerçek sanır, bir de  bu hurafelerin üzerine kapitalizmin geleceğine dair kehanetler   yumurtlamayı severler… “Kapitalizm çökecek!” diye  mistik hayaller kurar, bunu yazarken de  son donanımlı bilgisayar kullanmaya dikkat ederler. Ama bilgisayarlarının üzerinde özel mülkiyeti gösteren birer markanın bulunduğuna hiç dikkat etmezler.

Sol, bireyi kendi başına bir değer olarak kabul etmediği için hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını da reddeder. Sola göre birey, içinde yaşadığı toplumun ürünüdür. Dolayısıyla kendi başına bir mana ifade etmez. Bundan dolayı da kendi başına hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarına da sahip değildir. Bunun ne önemi vardır?

Şu önemi vardır ki bireyin hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını, ona değil de topluma ait  şeyler olarak gördüğünüzde ekonomi denen faaliyeti ortadan kaldırırsınız. Yani sosyalizm ile ekonomi bir arada olmaz! Neden olmaz? İnsanlar birbirleriyle fayda mübadelesine giremediği için olmaz. Bundan önce insanların kendilerine ait fayda kabulleri meydana gelemediği için olmaz. Bundan da önce insanların kendilerine ait hayatları, fikirleri ve mülkiyetleri olmadığı için olmaz.

Demek ki şunu bilmeliyiz. Kim ki alışverişin, mübadelenin birileri tarafından düzenlenmesinden, komuta edilmesinden bahsediyorsa; o kişi aslında size ait olanlar üzerinde hak iddia ediyor demektir. Bu, “Senin özgürce alışveriş etmene izin verirsem, ne yapacağın belli olmaz! Senin hırsızlık edip etmeyeceğini bilemeyeceğime göre senin ne yapman gerektiğini benim söylemem, emretmem gerekir!” demektir.

Bundan dolayıdır ki Türkiye’de aslında sağ diye bir şey yoktur! Türkiye’de sağ sanılan partilerin tamamı, bireyin özgür mübadele eylemine kuşkuyla bakan ve bireyin her türlü işinde devletin tasallutunu savunan koyu otoriter sosyalist partilerdir. Türkiye’de sağ denen kitle, temel haklara dayanan bir piyasa düzeninden yana olmayı ayıp, günah sayan,  mutaassıp bir kitledir.

Bu kitleye “muhafazakâr” demek yanlıştır. Çünkü muhafazakârlar değişime toptan karşı değildir. Değişimin kendiliğinden ve tedrici olmasından yanadır. Türkiye tam bir dil fakiri memleket olduğundan bugün aslında muhafazakârlık diye bilinen şeyin tam adı “taassuptur”/ tutuculuktur. Türkiye’de bu yüzden sağ adı altında   temel haklara düşmanlıkta  mutaassıp/ tutucu bir kitle,  ekonomiyi sürekli berbat eder.

Milliyetçilerle dinciler muhafazakârlık asgari müştereğinden dolayı sağ gibi  görünürler. Tek ortak noktaları dindir. Buna mukabil bu iki grubun dine bakışlarını belirleyen de dincilerdir. Türkiye’de sağcılık, sosyalizmin ekonomik muhalifi olarak değil genelde dine dayalı bir sosyalizm karşıtlığı şeklinde gelişmiştir. Milliyetçiler “ esir Türkler” söylemiyle  sosyalist blok içindeki Türkleri hatırlamışsa da sonradan hareketin rengi dinci eğilimlerce belirlenmiştir, hâlâ da böyledir.

Dolayısıyla Türkiye’de temel hakları ( hayat, mülkiyet, ifade hürriyeti) haklarını savunan, sosyalizm karşıtı bir sağ falan yoktur! Türkiye dinine tutucu şekilde bağlı, bazıları milliyetinin bilincinde olan ama kesinlikle ekonomiyi devletin icat edip yönettiğini sanan sosyalist zihinli bir siyasal çoğunluk vardır. Türkiye, ekonomiyi devletin yönetmesi gerektiğini sanan  bir siyasal anlayışın toptan egemenliğindedir. Yani aslında hepimiz sosyalistiz, hepimiz Marksistiz! Olay budur!