kompleks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kompleks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2020 Perşembe

Zaman Çayının Semizotları

 


Dün eski bir arkadaşım aradı. Uzun zamandır konuşmamıştık. Tuhaf bir biçimde beni özlediği için aradığını öğrendim.  Oysa arkadaşlarım beni pek özleyip de aramazlar.  “ Sen arıyor musun da aranmayı bekliyorsun?” diye soracak ilk müşterimizi kocaman kucaklayacağım.

 

Ne yalan söyleyeyim, ben arkadaşlarımın yanında kendimi pek başarısız bulurum. Dolayısıyla onları aramayı vakitlerini çalmak gibi görürüm.

 

Onlara bakınca… Sahi ben zamanımı nasıl geçirmişim diye  epey hayıflanırım.

 

Başarılı insanların çevresinde farklı bir arkadaş halesi oluşur. Bu, aynı şeyleri yaşamış insanlar arasındaki sağlam bir duygudaşlıkla beslenir. Başarısızlığın, özenilecek bir yanı yoktur ve zaten pek bol bulunur. Bu, bir şaraplık üzüm yetiştiricisinin ebegümecine ilgi duymaması gibidir. Ebegümeci davetsiz bir misafirdir.

 

Hayatın içinde böyle gelip geçeriz. Başarılı olanlarımız kendi çalışkanlıklarının ve zekâlarının ışıltısıyla hayran olunası bir fener alayı gibi yaşarken başarısızlarımız, üzüntülerin yağmurunda ıslanır, komplekslerin ağırlığı altında ezilir, pişmanlıklarının rüzgârıyla oradan oraya savrulur.

 

Evet… Zaman hepimiz için aynı akmaz.

 

Bazılarımızı semizotlarının aylaklık yataklarına sürükler. Daha doğrusu bizi sürüklenmek istediğimiz yerlere bırakıverir.

 

 


27 Mayıs 2016 Cuma

Türkiye’de Sol Enternasyonalizmin Sömürge Kompleksi

Türkiye’de sol, Kürtçülüğü açıkça destekleyen militan Marksizm ve kendisini  “Atatürkçü” diye tanımlayan Marksizm dışı bir sosyal demokrasi kampı olarak ikiye ayrılıyor.

Militan kamp mülkiyet fikrine açıkça ve şiddetle düşmanken Atatürkçü sol mülkiyet  hakkında o kadar set düşünmüyor fakat kendisini daha ziyade “ilerici”, “lâik” vs diye tanımlıyor.

Militan solun bir kısmı ve Atatürkçü sol “tam bağımsızlık” dedikleri bir  kavramı savunuyorlar. İçi asla tam doldurulmamakla birlikte her türlü dış ittifakı dışlayan ve daha ziyade  “yalıtımcılık/izolasyonizm”  gibi bir “izlenim” veren bir  tutum bu.

Her iki kamp da “Türk” adının  ülkenin yönetiminde, toplumsal hayatta belirleyici olmasından rahatsız.

Militan sol kamp Stalinci bir tavırla Kürtçülüğü açıkça ve şiddet kullanımını da onaylayarak desteklemekle Türk adına karşı duruyor.

Atatürkçü sol ise Türk adının artık miyadını doldurduğunu, bunun, zamanında Atatürk tarafından, ülkenin birliğini sağlamak için uydurulmuş bir ad olduğunu düşünüyor. Onlara göre “Türk”, ülkenin toplumsal yapısını tanımlamakta yetersiz kalan, “etnik” bir tür kabile adı. (İşin garip tarafı meselâ “özTürkçeciliğin” en keskin savunucuları da Atatürkçü soldan çıkıyor.)

“Tam bağımsızlık” yanlısı  solcuların en büyük eksikliği, tam bağımsızlığı kimin için istediklerini bilmemeleri veya bilmezden gelmeleri.

Millet kimliğini reddederek insanlığa karşı ahlâkî bir görev yaptıklarını düşünüyorlar.

Militan solun bilmezden geldiği, Atatürkçü solun ise bilmediği nokta ise milletlerin/ulusların, dünya üzerindeki gerçek politik özneler oldukları. Öyle ki bu iki kamp da uluslar arası ilişkilerin gerçek ve aşılamayan kimliğinin “ulus” olduğunu bir türlü anlayamıyor.

 Her iki kamp da dünyayı ulus ötesi bir “ sömürücüler ve sömürülenler”  mücadele alanı olarak görüyorlar. Ulusun, insan kimliklenmesinin en üst ve aşılamaz aşaması olduğunu anlamama
larının en büyük sebebi ideolojileri yani Marksizm. Atatürkçü  sol belki kendisini Marksizm dışı olarak görüyor olabilir ama  dünyayı  algılama biçimi tamamen Marksist  paradigmaya dayanıyor.

Ama bunun yanında daha özel bir sebep var ki o da  Türkiye’de Türk solunun ( Kürt solu diyebileceğimiz kesim, zaten kendisini Türk’e tamamen yabancı sayan, düşman bir kol)  kndisini asla eğmen ve üstün bir milletin mensubu sayamamasıdır. Bu bir tür aşağılık kompleksidir. Muhtemel sebebi, solun ideolojisini kendisinin oluşturamamış olmasıdır.

 Sol/sosyalizm  batı uygarlığından  neşet eden bir ideolojidir.  Bu, batılı egemen ulusların yarattığı , onların dünyayı kendilerine gör algılayışlarının ürünü olan bir dünya görüşü ve önermedir. Türk solu bunu ancak tercümeler aracılığıyla tanıyabilmiştir. Bir düşüncenin yaratılışında yer almamak, o düşünceyi ne kadar benimserseniz benimseyin sizi kendiliğinden ikincil ve edilgen bir konuma getirir. Bu durum solda , batılı ideolojik kardeşlerine karşı ciddi bir aşağılık kompleks  yaratmıştır. Hiç durmaksızın Marksist veya Neomarksist ideologlardan  alıntılarla “objektif” olmak gayretlerinden anlaşılabilir.

Oysa hiçbiri bahsettikleri solcu yazarların dünyayı ve ideolojiyi kendi kültürel kalıpları  içinde  anlayabileceklerini düşünememişlerdir. Onlara göre herhangi bir batılı solcu “insanı temsil eden” en üst insandır.

Dolayısıyla meselâ Türkiye’de “tam bağımsızlık” düşüncesi, sömürge olmaktan yeni kurtulmuş veya kurtulması gereken herhangi bir kabile devletinin onur mücadelesi gibi görülmüştür.  

Türkiye’de “emperyalizm” söyleminin  altındaki düşünce, Türk solunun, Türk’ü kendi başına ve kendisi için var olabilecek, egemen, etkili bir ulus olarak görememesidir. Bugün dahi sol bir partinin genel başkanının  “Ne Türk dedim, ne Kürt!” söyleminin altındaki aşağılık kompleksini anlayabilecek durumda değildir.  Türk solu, kendi ikincilliğini doğrudan Türk’e yansıtmış ve onu “emperyal politikaların kurbanı” olan bir tür üçüncü dünya  etnik topluluğu mesabesine indirmiştir.

Türkiye’de sol tam anlamıyla Türk olmadıkça ne yaratıcı ne de ahlâkî anlamda  herhangi bir varlık sergileyemez. Ama en nihayetinde o da  siyaset esnaflığıyla  iş takibi vasıtasıyla geçinme yöntemini benimsediğinden, “rakı içen taşralı”  rolünden fazlasına talip olmamıştır. Bugüne kadar Türk Ulusu için umut olamamasının en büyük sebebi de budur. Türkiye’de sol, derin bir sömürge aydını kompleksini yaşamaktadır.


İşin garip tarafı Türk solunun batının ideologlarına duyduğu hayranlıktan kaynaklanan aşağılık kompleksi, derin bir nefretle Türk adına ve egemenliğine yansıtılmıştır. Böylece  Türk adının aslında nefret uyandırıcı bir “icat” veya kurgu olduğuna dair söylem, Türk solu başta olmak üzere enternasyonalizmde onunla kardeş olan liberaller arasında da paylaşılmıştır. Bu derin ve sapkın kompleks, Kürtlerle dayanışma görüntüsüyle aklîleştirilmiş/rasyonalleştirilmiştir. Kürt  etnik ayrılıkçılığının ve terörünün sol içinde bu denli serpilmesinin sebebi Türk solunun, batı ideologları karşısında duyduğu “besleme” psikolojisinin, Türk adına yöneltilerek ortak bir ideolojik düşman karşısında mücadele edildiği sanısıyla beslenmiş olmasıdır. Türk solu ulusal, üretici ve özgün değildir.

Türk olmak, üstün ve gelişmiş bir ulus kimliğini benimsemekle ilgilidir ki  kültürü hemen hemen tamamen çeviriye  dayalı ikinci el bir ideolojik  tutuculuktan ibaret olan sol için bu son derece zor görünüyor. Türk solu “Türk için” özgün metinler üretebilecek bir akla ve kimliğe ulaşabilir mi? İşte bu işin yakıcı tarafını ortaya koyan sorudur.