savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2022 Cumartesi

Hangi Ucun Bokunu Önerirsiniz?

 


Rusya kendisini tehdit altında “hissettiği” için Ukrayna topaklarına girdi. Daha önce de resmen Ukrayna toprağı olan Kırım’ı ilhak etmişti.

 

Bunlar gerçekleşen olaylar. Bir insanı öldürdüğünüzde insan ölmüştür, sizin bahaneleriniz onu geri getiremez.

 

Bir insanın kolunu kestiğinizde de sayısız  bahaneler öne sürebilirsiniz ve eğer o insan size açıkça saldırmamışsa yaptığınız işin sonucu “her şey” demektir.

 

Rusya Ukrayna’yı işgal ediyor mu? Evet. Bunu yapmaya hakkı var mı? Sorun burada ortaya çıkıyor.

 

Açık bir saldırı, fiilli bir işgal olmaksızın, herhangi bir ülkeye saldırmanın bir bahanesi olabilir mi?

 

Ne yazık ki uluslararası ilişkilerde vicdan işlemiyor. Hatta o derece işlemiyor ki güçlünün her tecavüzü, mutlaka bir bahaneyle gerekçelendirilebiliyor, aklanabiliyor.

 

Bizdeki en “tartışılamaz” bahane de “NATO tehdidi”.  Rusya’nın kendisini tehdit altında hissetmesi içimizdeki empatiyi, şefkati, merhameti, adalet duygusunu uyandırıyor ama Ukrayna’nın kendisini tehdit altında hissedip hissetmediğini hiç kimse sorgulamıyor.

 

Her şeyden önce hâlâ soğuk savaşın dehşet dengesinin akıllarda sürdürüldüğünü görüyoruz. Ama daha garip olanı şu: Rusya dünyanın adalet, merhamet, iyilik, şefkat savunucusu falan değildi. Rusya’nın kişiliğinde hâlâ  şeytan ABD’yi dengeleyen hümanist SSCB’nin varlığını görenler en hırçın  biçimde Rus işgalini savunuyor.

 

Peki ama bağımsız ve egemen bir devlet olarak Ukrayna’nın kendi ittifakını seçme hakkı yok mu? Ya da Rusya Ukrayna’nın vasi devleti midir ki onun kiminle ittifak yapması gerektiği konusunda bu kadar cüretkâr davranabiliyor?

 

Buradaki temel sorun şudur:  “Şeytan NATO’ya karşı kahraman Rus”  simgeleştirmesi  ancak hamakat seviyesinde bir düşüncedir. Çünkü Putin, kucakladığı Rus çocuğuna “Rusya’nın sınırları yoktur!” dediğinde, menfaatleri gereğince her yeri işgal edebilecek bir devletten bahsetmiştir.  Ayrıca Putin’in yanılmıyorsam 2009’da Bush’a “ George sen hâlâ Ukrayna’nın bir devlet olmadığını anlayamıyorsun..” mealinde akıl verdiği de göz önüne alınırsa Ukrayna’nın da kocaman Rus ayısından neden tedirgin olduğu anlaşılabilir. Rusya’nın hiçbir ülkeye kendisini “koruyucu”, “hami”, “ düzenleyici olarak dayatmaya hakkı yoktur.

Bugün Rusya’nın “savunma savaşı” verdiği  gibi bir saçmalığı savunmak yarın aynı mantıkla Rusların Kazakistan’ı resmen işgalini de haklı çıkarmayı gerektirir ki Ruslar Kazakistan hakkında da Ukrayna ile aynı şeyleri düşünmekteler.  Bunu açıklamaktan da çekinmiyorlar.

 

Sırf Türkiye’nin menfaati adına Rus ayısını, bütün değerlerimizi sömürmesine, bütün ahlâkımıza tecavüz etmesine izin veremeyiz.

 

Nasıl Türkiye tehdit altındayken NATO üyeleri açık destek vermekten kaçınmışsa biz de bu savaşta NATO’nun bize bir şey dayatmasına engel olarak tarafsızlığımızı koruyabiliriz, korumalıyız da. Çünkü biz ittifakın emireri ya da bekçi köpeği değiliz. Peki NATO’ya üyeliğimiz ne olacaktır? NATO’ya üyeliğimiz Ümit ÖZDAĞ Hoca’nın dediği gibi hâlâ bu ittifak içinde bazı şeyleri belirlemek konusunda bize bir inisiyatif sağlıyor. Güney Kıbrıs’ın NATO’ya girmesini biz engelliyoruz. Güney Kıbrıs’ın KKTC’ye saldırmasını da bizim üyeliğimiz engelliyor.  Öte yandan NATO’dan çıkmamız halinde Güney Kıbrıs’ın anında NATO’ye girmesi ve bizimde NATO üyesi bir ülkeye saldırıyor durumda kalmamız söz konusu edilebilir.

 

Bu durumda Türkiye iki ucu boklu bir değneğin, “temizlenebilir” ucunu tutuyor.  Bu şekilde kendimizi mutlak bir bağımlılıktan koruyabiliyoruz.

 

Sorun eğer NATO veya Avrasya seçimiyse  bu seçimde düşünmemiz gereken şey şudur:

 

NATO içinde ordumuzun gücüne ve ülkemizin pozisyonuna göre belli bir etkimiz, diplomatik yerimiz ve inisiyatifimiz söz konusu.  Yeni bir Varşova Paktı olarak kurulacak herhangi bir Avrasya örgütlenmesinde acaba Ruslar bizi “eşit ortak” olarak mı göreceklerdir? Yoksa tank ve top üstünlüğüyle  içimizde açıkça  Rus yanlısı bir hükümet kurulmasını mı isteyeceklerdir.

 

Bir kıyaslama yapacak olursak bugün NATO etkisi, seçimlerle, bilinçlenmeyle dengelenebilecek, azaltılabilecek, müzakerelere açık ve daha mevzuat egemen bir etki gibi görünmekte. Oysa inisiyatifin  Rusya’dan başkasına ait olmayacağı herhangi bir yeni Varşova Paktı/Avrasya  örgütlenmesinde   “Sınırlarının olmadığını” söyledikleri ülkeleriyle her yeri kendilerine katabileceklerine inanan Rusları herhangi bir müzakereye, “eşit inisiyatif talebiyle” durdurmak sanırım mümkün olmayacaktır.

 

Diğer yandan Ukrayna halkı topyekün bir savunma harbine geçmişken ülkelerini” savunan” bu insanların NAZİ olduklarını söylemek kimse kızmasın ama SSCB propagandasının bile en alçakça hali gibi görünüyor. Burada sorun şu, kendi ülkelerinin meşruiyetine ve kendi egemenliklerine inanan Ukrayna halkının Rus ayısı karşısında hiçbir değerinin olmadığını düşünerek hangi ahlakı ve insanlığı savunabiliriz?

 

Tekrar ediyor ve bitiriyorum: NATO’nun emireri veya bekçi köpeği değiliz. Biz NATO ülkelerinin canı istediğinde savaşa sokabileceği bir  hazır kıta da değiliz. Eğer dünyada bir şekilde belli ittifaklara mecbur kalmışsak bile bu ittifaklarda  kendi menfaatlerimize  açıkça aykırı hiçbir işe kalkışmayacağımızı ortaya koymalıyız. “ Sana  NATO bunu yaptırmaz!” diyeceklere şunu sormak isterim: “Muhayyel bir Avrasya ittifakında acaba Rusların bize menfaatlerimiz doğrultusunda bağımsızca davranmak iznini vereceğini düşünüyor musunuz?”

 

  NATO’nun bizi zorlayacağını düşünenler zaten Türkiye’nin kendi başına bağımsız olmadığını ve hiçbir zaman da olamayacağını, Türkiye’nin ancak herhangi bir ittifakın ikinci sınıf ortaklığıyla birilerinin gölgesinde barışı koruyabileceğini düşünen sömürge aydınlarıdır.

 

O halde yapılacak iş NATO içinde tarafsızlığımı koruyarak bu savaştan uzak durmak, fakat toplum olarak da Rus işgalini, olası pek çok işgalden biri olabileceğini ve açıkça haksızlığını akılda tutmaktır.

Not: Buraya Türklerle savaştan dönen bir Rus'un şarkısını aktarayım ki neden tarafsız kalmamız gerektiği daha iyi anlaşılsın

 

 

 

 



Youtube bağlantısı: https://www.youtube.com/watch?v=tRZyjZG3WQA

26 Aralık 2016 Pazartesi

Türkiye Örneğinde Şekilsizleştirilmiş Sentetik Savaş


Suriye İç Savaşı ile içerik ve boyut değiştiren Kürt etnik terörü, İslâmcı terör ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti açısından çok daha büyük bir tehdit haline geldi.

Özünde Suriye  İç Savaşı kendi başına Türk devletinin bekası açısından bugünkü  gibi bir  tehdit teşkil etmeyebilirdi. Fakat bu savaş Kürt devleti hayallerinin bir adım daha ileri taşınmasına sebep oldu. Güney sınırlarımızda, fiilî bir Kürt etnik terör komşuluğunun doğmasına sebep oldu.

Kürt etnik terörünün bu denli büyük bir sorun halin gelmesinde,  Kürt etnik ayrılıkçılığının içeriğinin  iktidarca adım adım meşrulaştırılması etkili oldu.

Kürt etnik terörü, önceleri sadece belli bir silâhlı grubun, Kürdistan hayalleri için sürdürdüğü bir etnik terör faaliyeti şeklinde  sürdürüldü. İktidarın, ulusal devletin  kendini korumasıyla ilgili bütün psikolojik ve hukuksal bariyerleri adım adım kaldırmasıyla Kürt etnik terörü hem taban genişletti hem de uluslararası plânda kendine muhataplar bulabilecek meşruiyet zemini elde etti.

İktidarın, Türk adına ve Türk egemenliğine kesin şekilde düşman bir siyasal İslamcı parti tarafından işgal edildiği bir gerçek. “Yeni Türkiye” olarak tanıtılan proje, içinde ulusal egemenliğin yer almadığı, bir tür kabileler/cemaatler koalisyonu olarak kabul ediliyor.  Uluslaşamamış toplulukların kabileler veya derebeylikler koalisyonu olarak sürekli iç çatışma ortamında yaşayan Müslüman ülkelerinin içler acısı durumu ne yazık ki siyasal islâmcı iktidar için hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü bu iktidar, tabanından yöneticilerine kadar sebep sonuç ilişkilerinden habersiz koca bir kitlenin elinde bulunuyor.

Mevcut iktidarın açık Türk düşmanı, ulusal devlet  düşmanı,  lâiklik düşmanı  anlayışı, Kürt  etnik terörü ve Kürt kabileciliğiyle  onu, “Türk düşmanlığı” asgari müştereğinde buluşturuyor.

İdeolojik plânda Kürtçülüğün Marksist kökeniyle siyasal İslâmcılığın şeriatçılığı tam bir  karşıtlık sergiliyor. Oysa “Türk” adının ifade ettiği, ulusal, bütünlüklü, lâik devletin, siyasal İslâmcılığın ve Kürtçülüğün savunduğu ilkelliklerle yürütülebilmesi mümkün değildir.
 
Siyasal İslâmcı iktidar, mevcut devlet düzenini dinsel cemaatlerin ve etnik grupların lehine yıkarak gene de demokrasinin korunabileceğini iddia ediyor. Burada “yarsı yalan” olan bir söylemle konuştuğu ve bu yalan da toplumun  çoğunluğu tarafından ısrarla anlamazlıktan gelindiği için hukuk ve siyaset sömürüsü alabildiğine sürdürülebiliyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal, bütünlüklü ve lâik yapısı, tesadüfen tercih edilmiş değil. Devletin bu özellikleri, ulusal varlığın başka türlü devam ettirilemeyeceğine dair Kurtuluş Savaş gibi en kanlı bir  tecrübeye dayanıyor.

Dolayısıyla devletimizin bu üç temel özelliğine karşı olan herkes istisnasız ve kaçınılmaz biçimde   “düşmanımız” oluyor. Çünkü “düşman” varoluşumuza  bütünüyle karşı olan  kişi veya örgüt anlamına geliyor.

Elbette herhangi bir işgalci bizi sağ bırakabilir. Sorun bizim Türk olarak yaşamamıza izin verip vermeyeceğidir. Ama daha da önemlisi bizim kendi irademizle Türk olarak yaşamıza izin verip vermeyeceğidir.

Ulusal bağımsızlık, yaşam tarzımızın, ulusu var eden değerlerimizin, hiçbir yabancının iznine taabi olmaksızın  var edilebilmesidir.

Bu açıdan bakıldığında siyasal İslam ve Kürt etnik ırkçılığı ve terörü açıkça düşman ve hatta fiilen  iktidar  araçlarını kullanarak yayılmaları ile “işgalci” konumundadırlar. Fiilen Kürt siyasetinin iktidarda olmadığını düşünmek yanlıştır. Çünkü Kürt terörüyle mücadele ettiğini söyleyen iktidar ülkede Türkçe’den ayrı bir resmi dil oluşumuna hukuk istismarı yoluyla izin vererek ülkenin Kürtçe tarafından işgaline sebep olmuştur. İşgal altında olmayan hiçbir ülkede  hele de herhangi bir azınlığın resmi diline izin verilemez. (Burada, zaten  federalizmle kurulmuş ve ulusal farklılıkların giderilmesinin imkânsızlığının anlaşıldığı ülkelerdeki durum ayrıdır.)

“Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaştık.” “ Türk Ordusunu sizin için hapse attık.” “ Elhamdülillah Türk olmaktan  kurtulduk.” “ Osmanlı’nın doksan yıllık reklâm arası bitti.” vs. konuşan siyasetçilerle “ Türk askerinin kanı oluk oluk akmadıkça Kürdistan özgür olamaz!” “Kürtler hayatınızı cehenneme çevirecek!” “ Biz Kürtler boş testiyi dolu testiye vurur, kırarız. “ “ Bir gün bir astsubay kapınıza  gelir…”  gibi lâflar eden insanlar Türk’ün Anadolu’da kendine ait, egemen ülkesinde  tel ve ortaksız yaşaması gerçeğine açıkça düşmandırlar.

Ve savaş düşmanın yok edilmemiş olması halidir. Savaş ancak düşman tam bir yenilgiye uğratıldığında biter.

Peki ama Türkiye’deki savaş bildiğimiz savaşlara neden benzemiyor?

Türkiye’deki savaş çok boyutlu ve çok taraflı.
Siyasal İslâmcılık henüz yurt içinde resmî  bir silahlı güç elde edebilmiş değil  ( Gerçi polisi kendi özel ordusu haline getirme çabası her zamankinden daha açık bir biçimde sürdürülüyor) ama Kürtçülüğün resmi bir temsilcisi  var: PKK!

Bu iki düşman güç,   Anadolu’da Türk’ü silmek ortak bir amacı için  bir Anti-Türk materyali sentezlemeye çalışıyor. Bu sentezin en önemli kanıtı, Türkiye Cumhuriyeti’ne giydirilmek istenen  sözde yeni Anayasa donu için bebek katili Apo’ya danışılmış olmasıdır. “Abdullah Öcalan’ın fikirleri bizim de fikirlerimizdir.” sözü, Türk devletine açıkça savaş ilanından başka bir şey değildir. Ne yazık ki bu hal “şekilsizleştirilmiş” bir savaşta hukukun istismar edilebilmesi sayesinde cezasız kalmıştır. Bu ve benzeri pek çok söz, birbirinin antitezi durumunda olan fikirlerin, ortak bir düşmana karşı setetik bir mücadele üretmesinin  ifade edilişidir.

Şekilsizleştirilmiş savaş ise gayrı nizami harp ile hukuk istismarının birleştirildiği savaştır. Bu savaşın en önemli özelliği, hukukun alabildiğine istismar edilebilmesine ve dolayısıyla devletin, kendini koruyucu şiddet kullanımının düşmanın lehine kısıtlanmasına imkân vermesidir.

Şekilsizleştirilmiş savaşın en önemli özelliği, düşmanın, içimizden olmasıdır. Bu durumda hukukçular genellikle açmazda kalır. Türk’e zaten düşman olan enternasyonalist solcu, Kürtçü ve İslâmcı hukukçular , teröristlerden Türk vatandaşı olanların “hukuka uygun” yargılanmaları gerektiğini söyler. Oysa Türk vatandaşı olduğu söylenen insanlar fiilen vatandaşlığın bağlayıcı bütün sorumluluklarını reddetmiş insanlardır.

Şekilsizleştirmenin ikinci ayağı ise “savaşın” ilân edilmemesidir. Burada da “iç düşman”, savaş ilânı durumunda, ulusal devletin, savaş hukukunun yükümlülükleriyle sınırlanacağına ve dahası olası bir  yenilgide toprak kaybedeceğine güvenir. Böylece ulusal devlet, bir türlü ilân edemediği bir savaşta, resmen tanımlayamadığı bir düşmana karşı kendi hukukuyla silahsızlandırılır, etkisizleştirilir.  “Düşman” tanımlanamadığı için onun kendi başına savaş ilân etmesine de hiç kimse resmî bir cevap veremez.

Şekilsizleştirilmiş savaşın “düşman tanımsızlığı” açmazı, en çok masumları sömürür. Türkiye’de  gelinen noktada PKK hemen hemen her Kürt’ün potansiyel bir düşman olduğu izlenimini neredeyse herkese kabul ettirmiştir. Dahası, Kürtçü terör, istediği şeyin gerçekleşmesi durumunda, hukukî tanımsızlığa sığınarak bütün sonuçları, resmî sorumlu olan Türkiye Cumhuriyeti’nin üstüne yıkmak lüksüne sahiptir. Bu yüzdendir ki meselâ bebek katili “ Elli bin kişiyle  halk savaşı başlatırız” dediği anda  olası elli bin kişiye düşman muamelesi edilememiştir. Asker, polis, sivil  yakan, kamu malına zarar veren, bombalar patlatan  insanlar, eylemlerinden sonra şehirlerdeki gettolarına rahatça çekilirken onların açık düşmanlıklarının hâlâ CMUK ile tahdit edilebileceğini düşünenlerin  mantıkî  muhakeme yetersizlikleri, İslâmcı ve Kürtçü terör tarafından “korku” ve taviz gerekçesi olarak algılanmaktadır.

Şekilsizleştirmede, iç düşmanların en önemli yardımcısı basındır. Cehalet ve kasıtla  “Türkiye basını”, “Türklüğü değersizleştirme”, “Türklüğü aşağılama”, “gerçekleri çarpıtmak”  işlerinde, inanılmaz bir etkinlik göstermiştir. Türkiye’de basın “Türk” değildir. Bunu zaten Merhum Attila İlhan ifade etmiştir. Dolayısıyla basının Türk Ulusu’nun değerleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

Türkiye basını, cehaletleri  açıkça ortada olan bir takım aktörlerle alabildiğine bir imaj sömürüsü sergilemektedir. Popüler pek çok gazetecinin ve  televizyoncunun ortaokul düzeyinde bile bir tarih bilgisi yoktur. Ama buna mukabil tarihimizi düşmanın gözünden “empatik” ve sempatik olmak adına çarpıtmakta hiçbir  sakınca görmemektedirler.

Şekilsizleştirilmiş sentetik savaş, Türkiye’de siyasi popülizmle çözülemez. Şekilsizleştirmenin yarattığı hukuk sömürüsü, kesin şekilde engellenmeksizin, bölücü ve  şeriatçı terörün moral desteği bitirilemez. Bölücü ve şeriatçı terörün “vatandaşlık” içindeki adi suçlardan olmadığı ve sempatizanından militanına kadar her üyesinin tavizsiz şekilde cezalandırılacağı gösterilmedikçe hukuk da demokrasi de ancak ve yalnız düşmanın işine yarayacaktır.







23 Ocak 2014 Perşembe

PKK İle Savaş Ve Toplumsal Şartları

PKK ile savaş halinde miyiz, değil miyiz?

Aslında bunun cevabını PKK her gün veriyor.

 Türkiye Cumhuriyeti’nden bir işgalci devlet, Türk Milleti’ni  yabancı bir ulus olarak görüyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk Milleti’nin varlığını ve egemenliğini tanımamak açık savaş ilânıdır. Zaten PKK ve yandaşları mevcut durumu sürekli “savaş” olarak niteliyor.

Şu anda tek taraflı yürütülen bir iç savaşı fiilen yaşıyoruz.
Neden “tek taraflı”?

Çünkü ülkemizdeki etnik terör unsurlarına müdahale yetkimizden tek taraflı vazgeçtik. Yani ülkemizde silah kullanma yetkisini, egemenliğini PKK’ya teslim ettik.

Ayrıca ülkedeki kamuoyu oluşturma yetkisini PKK’ya ve yandaşlarına teslim ettik.

Bir savaş yalnızca silâhlarla yürütülmez, propagandayla da yürütülür.

Savaş aynı zamanda tarafların vatandaşlarını düşmana karşı şartlandırmayla   yapılır. Egemen bir ulusun ülkesinde ulusun egemenliğine karşı silâh çeken bir tarafın propagandasını yapamazsınız. Düşmanın fikirleri, savaşan ülkede “fikirden” sayılmaz, bunların yayılmasına ve tartışılmasına izin verilmez.

Bu açıdan da ülke fiilen PKK’ya teslim edilmiştir. PKK’nın  Türk  millî egemenliği hakkındaki fikirlerinin silâhlı veya silâhsız savunulması gayri meşru, yasadışı ve insanlık dışıdır. Çünkü PKK bizimle aynı vatandaşlık hukukuna, hukuk birliğine, ulusal kimliğe, taabi olmamak için silâha sarılmış Kürt etnik ırkçılarının düşman  gücüdür. Bu güçle hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı işbirliği edemez. Hiçbir  Türk vatandaşı bu gayrimeşru gücün propagandasını yapamaz ve bu düşman gücün fikirlerinin yayılmasına izin veremez.

Şu anda içimizde yaşayıp da Türk askerinin elinin kolunun bağlanmasından memnuniyet duyan, PKK eşkıyasının silâhlı güç tehdidiyle hükümetin verdiği tavizleri birer ödül kabul eden, Türk Bayrağı’na saygısızlık eden hiç kimse Türk vatandaşı olamaz.

Şu anda PKK’nın militanlarından sempatizanlarına kadar bütün yandaşları haindir, düşmandır. Bu açıkça bilinmelidir. Türk vatandaşları, Kürtçü terör ve onun yandaşlarının toplumsal hayatta  belirleyici olmasına engel olmalıdır.

Türk vatandaşları PKK terörüne sempati besleyen hiç kimseyle insani ilişki kurmamalıdır. Çünkü PKK sempatizanları şu anda kendilerini  savaşta kabul etmektedirler. Eğer bugün büyük şehirleri  yakıp yıkan Kürt etnik teröristleri bulunamıyorsa bunun en büyük sebebi PKK’nın şehir yapılanmasının yarattığı büyük sempatizan ağıdır. Serap kızımızı yakan  PKK katilini evinde saklamış, onu ihbar etmemiş, onun yaptığını onaylayan hiç kimsenin bizimle komşu olamaya, bizimle alışveriş etmeğe, bizim ülkemizde yaşamaya hakkı yoktur! Ellerinde PKK çaputları ve Apo posterleriyle Kadıköy’ü işgal edenlerin bizim topraklarımızda bizim kurallarımızla işletilen bir demokraside yerleri ve işleri olamaz!

Onlar zaten şu anda kendi toplumsal  ilişkiler ağını kurmuşlardır. Bundan dolayı onları kendimizden bilmek artık lüks olmanın ötesinde ihanete en yakın davranış olacaktır.

Türkiye şu anda toplumun etnik ırkçılık propagandasıyla alabildiğine ayrıştırıldığı örtülü bir iç savaş yaşıyor.. Bu savaşta  açıkça Türk Milleti’nin ve Türk devletinin  karşısında olan hiç kimseyle hiçbir insanî ve ekonomik ilişki kurulmamalıdır. PKK’nın söylemlerine yakınlık gösteren hiç kimsenin bir tartışma ortamını baskılamasına izin verilmemelidir.

Günlük hayatta açıkça PKK yandaşlığı gösteren hiç kimseyle alışveriş edilmemelidir.

PKK’ya sempati besleyen hiç kimseyle komşuluk edilmemeli, o insanların  hiçbir ihtiyacına cevap verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki PKK’ya sempati beslemek açıkça Türk düşmanı bir etnik terör örgütünün düşmanlığını, ihanetini benimsemek demektir. Türk askerini, öğretmenlerini şehit eden, Türkiye Cumhuriyeti’ne hakaret eden insanların toplumsal hayatımızda yer bulması söz konusu olamaz.


Belki elimize silâh alıp da çatışmaya gireceğimiz günler de gelecektir ama o güne kadar Kürt etnik ırkçılığının toplumumuzdan dışlanarak zayıflatılması bugünkü en büyük görevimizdir.

5 Eylül 2013 Perşembe

Savaşın Ekonomisi Sosyalizm


Sosyalist ekonomi, açlık algısı ile yönetilen bir savaş ekonomisidir.


Bütün amacı malların, devlet tarafından ve devlete göre âdil dağıtılmasından ibarettir. 

Üretim araçları devletin emrinde olduğundan üretim verimliliğe göre yapılmaz.

Fabrika müdürleri üretimi   her an kıtlık ve savaş içindeymişçesine yaparlar.

Sosyalizmde insanlar piyasanın barış ve huzur ortamını bilemezler. Onlar ancak hiç bitmeyen bir savaş ve kıtlık içinde yürütülen fiilî savaş ekonomisinin karneye dayalı ortamını bilirler.

Sosyalist ekonomi barışın ekonomisi değildir, savaşın ekonomisidir.

Sosyalist ekonomi kısıtlı kaynaklar ve üretim araçlarının, savaş ortamında, en uygun şekilde üretime tahsisi ve temel  ihtiyaç maddelerinin üretimini plânlamakta başarılı olabilir.

Ama insanları sürekli bir savaş durumunda yaşatamazsınız.

Savaşın kısıtlamaları altında kuru ekmekle yaşattığınız insanları, sürekli buna makûm edemezsiniz.

İnsanlara ekmek, ayakkabı, palto dağıtarak onları açlıktan ve soğuktan koruyabilirsiniz. 

Ama bunların dışında bir şey istemelerine izin vermemelisiniz. Çünkü ideolojik olarak insanlar arasında eşitliğin bozulmasına izin veremezsiniz. İnsanlar, ihtiyaçlarını sizin emirlerinize göre ancak belli bir müddet, meselâ savaş hallerinde ,ayarlayabilir. 

Üretimin, savaş hâli dışında, insanların talepleri doğrultusunda çeşitlemesi ihtiyacı hasıl olduğunda ise ayakkabı, ekmek ve paltodan ibaret olan plânlamakta yeteneğinizin sınırlarını fark edersiniz. Carl Menger şeylerin " mal özelliği" kazanabilmesi için onların ihtiyaçlarla ilişkilendirilebilmesi gerektiğini söyler. 

Bu ilişkiyi birey kurmuyorsa, üretilen şeylerin gerçekte iktisadî bir öneminin olup olmayacağı tartışmalıdır. 

Çünkü belli  kalem malların emirlerinize üretiliyor tüketilmesi ancak bu emirleri haklı çıkaracak bir olağanüstü hale bağlıdır.

İş poşet dosya, çöp poşeti, işaretleme kalemi üretimine geldiğinde, eğer insanlara bunları tüketmemelerini  emredemiyorsanız, elinizde sadece güce dayalı bir sadaka dağıtım makinesi kalmış demektir.

Çünkü sosyalist ekonomi insanların, kendi ihtiyaçlarını belirlyebilmeleri durumunda ayakta kalamaz.

Çünkü ne her bir ihtiyaca  hızla cevap verebilecek kaynaklara ve sermaye mallarına ne de bu ihtiyaçları giderebilecek girişimci lik hesaplamasına ve yeteneğine sahiptir.

Bu yüzdendir ki sosyalizm ancak bitmeyen bir savaş gerilimi ile vatandaşlarını uyutur, uyuşturur. 

Savaş tehdidini aklileştirmeden sosyalist ekonominin baskısını sürdürmezsiniz.

Bu yüzden sosyalistler insanları, hiç bitmeyecek  hayalî bir emek sermaye savaşı hurafesiyle açlığa ve sefalete razı etmek isterler. Refahı ahlaken küçümseyip insanları bir  lokma ekmek için Nike devlete minnettar kılmak gayretleri bu yüzdendir.

Sosyalizmi barış içinde sürdürmek imkânsızdır. O savaşın ekonomipolitiğidir.








26 Mart 2013 Salı

Savaş Kimin Hakkı?

Blogu telefondan yazıyorum. Ne yazayım? Mağlup bir milletin umursamaz insanları arasında,  düşürmenin, yazmanın artık ne manası var?

Memleket twitter ufuklu bir yarım akıllı seçmen kitlesinin egemenliğinde. şeriat devletine doğrudan dizgin gidiyor.

Bahsedilen kardeşlik, insanların alınlarına ırklarının kaynmasından ibaret. Irkçılık resmen
tanındığında, toplum artık kamplara bölünmüş olacak. Ozaman her ırkın ayrı bir egemenlik sahası talep etmesini nasıl engelleyeceksiniz?

Yugoslavya uluslaşabildi mi? Ulusların etnik bölünmesi demokrasi olabilir mi?

Etnikçilik, kanlı bir şımarıklıktır. Bir hastalıktır.  Tek tedavisi de uluslaşmak/milletleşmektir.

Uluslaşma, meşru egemenliğin hakkı ve gereğidir. Uluslaşmaya karşı çıkmak bu yüzden demokratik hak değildir; egemen ulusa düşmanlık veya ihanettir.

Eğer bir topluluk resmî bir azınlık değilse ve ukuslaşmaya silâhla karşı koyuyorsa bütün vatandaşlık haklarını yitirir ve "düşman" haline gelir.

Etnik ırkçı ve dinci koalisyonunun anlayamadığı budur. Gerçekte "Savaşsa savaş!" Demek yalnız ve ancak TÜRK'ün hakkıdır!