kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2021 Cumartesi

İcat Edebilmek İnsan Olmaktır

 


Toplum Kimliklerine Gerçekçi Bir Bakış

Kimliğimizi nasıl ediniyoruz?


 

Bazı  toplum kiimlikleri “kendiliğinden” ve “doğal” oluyor da bazıları “uydurulmuş” mu oluyor?

 

Bu soruyu sormamın sebebi Türkiye’de  yaratılmak istenen kimlik karmaşası ve Türklük düşmanlığı.

 

Kürtçülere, solcuların  büyük çoğunluğuna, liberallere ve şeriatçılara göre  “Türklük”, Atatürk’ün uydurduğu, aslında var olmayan bir kimlik.

 

“Milletin icadı”, “ hayali cemaatler” vs. gibi tabirlerin bu kadar  sıkça savrulmasının tek sebebi, Türk’ün “doğal olmadığı” iddiasını kanıtlamak   çabası.

 

Ama sorun şu: Türklük bir “icatsa” Kürtlük ne kadar “doğal”?

 

Buradaki saçmalık aslında  sağlıklı ve serinkanlı bir akıl yürütmeyle   derhal görülebilir.

 

İnsanoğlunun bütün toplum kimlikleri aslında birer kurmacadan ya da icattan ibarettir. Hiçbir insanın “doğadan gelen” bir kimliği yoktur.

 

İnsan kendi toplumunun kimliğini kendisi oluşturur çünkü var olabilmek için buna mecburdur.  Yani doğada zebra gibi yaban domuzu gibi, meşe ağacı gibi kurbağa gibi bir “Kürt” yaratığına rastlanmaz. “Kürt”, Tanrı’nın Kürt diye yaratıp da ortaya saldığı bir hayvan türü falan değildir. Buradaki  Kürt ismini Türk, Ermeni ya da Rum olarak da değiştirebilirsiniz.

 

Toplum kimlikleri, insanın, “anlam oluşturma”  zaruretinin sonucunda ortaya çıkmıştır.

 

Hayvanlar ve bitkiler hayatta kalmak refleksiyle yaşarlar. Dolayısıyla diğer canlılarla ilişkileri bu reflekse göre belirlenir.  Bir maymun için “anlam”  beyninin gelişme derecesine göre onun, yaşamını destekleme derecesinden ibarettir. Bundan ötede, onda, yalan söyleyecek, hayal edecek, kurgulayacak, tasvir edecek, hatırlayarak aktaracak kısaca edebiyat yapacak bir beyin yapısı yoktur. Ve herhangi bir maymun, kendisini “doğal düşmanlarını tanımlayan” diplomasi yapabilen, gururlu bir canlı olarak görmez; sadece doğanın onun kalıtımına işlediği reflekslere göre harekete geçer.

 

Peki insan toplumlarının kimlikleri nasıl oluşur? İnsanlar maymun, kaz, ördek, yabandomuzu, kurbağa gibi kendiliğinden ve doğal olarak mı “Kürt” olarak doğar?

 

Elbette hayır. İnsan, çevresindeki dünyayı  anlamlandırmadan yaşayamayan tek canlıdır. Yani insan “kurgulayamadan” yaşayamayan tek canlıdır.

 

Hayvanlar farklılıkları, yiyebildikleri ve kendilerini yiyebilecek varlıklar olarak “algılarken” insanlar her bir varlığın birbirinden  farkını önce  adlandırmayla sonra da bunlar arasındaki ilişkileri “tanımlayarak” keşfeder.

 

Dolayısıyla insanın Kürtlüğü onun kurbağalığı, yabandomuzluğu ya da balıklığı gibi onun yaratılışının doğası değildir.  Kendisine “Kürt” diyen canlı, iki ayaklı, dik durabilen ve “Kürtçe” diye adlandırılan bir iletişim vasıtasıyla benzerliğini daha kolay idrak edebilen bir insan gurubunun anlamlandırma sürecine ve kurgulama alışkanlığına bağlı olduğunu söylüyordur.

 

“Ben Türk değilim ki varlığım neden Türk varlığına armağan olsun?” diye soran Kürtçü Kürt’ü, Homo sapiensin bir alt türü sanmaktadır. Oysa insanın doğayla tek ilgisi ya da doğanın ona emredebildiği tek tür özelliği Homo sapiens olmasıdır. Bunun dışındaki bütün beraberlik adlandırmaları tamamen “kurgudur”, “icattır”.

 

İnsan toplumlarının kimliklenmesinde, dünyayı anlamlandırmaya çalışan dil, kavrayış biçimi, anlamlandırma biçimi ve yaşam biçimi  etkilidir. Böylesi bir fark hayvan sürülerinde yoktur.

 

Bütün bunlar da insan toplumlarının egemenlik kurma, örgütlenme, etkileşim becerileriyle gelişir.

 

İnsan toplumları sadece “hayvanca etiketlerle” birbirlerinden ayrılan primat sürüleri değildir. İnsan toplumları, yukarıdaki biçimleri çeşitli derecelerde becerilerle ortaya koyan  beraberliklerdir ki bu beraberliklerin en gelişmiş ve “insan”  kavramını en iyi koruyan türü de millettir/ulustur.

 

Bunun neden böyle olduğuna başka bir yazıda bakmak belki de yerinde olacaktır.

 

O halde bize “insan olmanın” gereğini ve Türk olmanın gururunu aşılayan yüce Atatürk’ün sözüyle yazımızı bitirelim:

 

“ Ne mutlu Türküm diyene!”

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Kitlem Mi Yanlış Ben Mi Yanlışım?



deli karikatürleri ile ilgili görsel sonucuBlog yazmak isteyenlere tavsiyeler veren bir yazıda, “Kitlenizi iyi belirleyin…” diyor…

Sanırım ben kitlemi, okur yazar ve milliyetçi  insanlar  olarak hedeflemiştim.
Ve fakat galiba  fena halde yanılmışım… Çünkü bu hedef kitlesi memlekette örneğine en az rastlanan grupmuş.

Çünkü  okur yazarlar arasında milliyetçiliğin pek matah bir şey olduğunu söylemek zor. Çünkü memlekette okur yazar olarak sayılmak için insanlar vatansız, milliyetsiz, kimliksiz ve mümkünse etnikçi ve daha da mümkünse Kürtçü olmak gerektiğini düşünüyorlar. Ve zaten ana akım medyayı ve kitap piyasasını da bu  kitle belirliyor.

Dolayısıyla bir insanın Türkçü olması halinde ağzıyla kuş tutsa okunması ya da dinlenmesi mümkün değil.

Öbür yandan milliyetçilerin de okur yazarlıkla pek işleri yok. Okur yazar olanları için herhangi bir üniversitede  akademik bir memuriyet, entelektüel sayılmanın en kestirme yolu. Milliyetçilerin herhangi bir uzmanlık alanında kimin işine yarayacağı belli olmayan çeşitli makaleler yazmak ve sonra elde edilen unvanlarla camia içinde itibar devşirmekten öte bir hedefleri olduğunu söylemek zor.

Onlara çeşitli kitaplardan, felsefeden bahsetmek falan dünyanın en saçma işi…

Yani bir sanalağ günlüğü yazarı olarak fakir, iki kere  şanssız… Üstüne yapıştırdığı “Türkçü” etiketiyle okur yazarların vatansız ve soysuz önyargılarının dışlamasına maruz kalırken ilgileriyle de köylü-kasabalı olmaktan vazgeçemeyen milliyetçi kitlenin, “salyangoz satıcısı”  oluyor.

Velhasıl-ı kelâm: Günlük yazarı ne İsa’ya yaranabiliyor ne de Musa’ya…

Hadi bakalım, hayırlısı…

Gene Black List müziklerinden biriyle sizlerleyiz dostlar!


28 Aralık 2016 Çarşamba

Türk Aydınında Kimlik Ve İdeoloji Karmaşası

Gerçek bir aydın, milletinin yüz akı bir yazar

“ Türk aydını” derken kastım, Türkçe konuşan, Türk Ulusu’nun sorunlarıyla hemhal olan, bir şekilde “Türk” diye tanınan okumuş insanlar.

Türk aydınında iki önemli sorun gözleyebiliriz. Bunlardan biri kimlik diğeri ideoloji sorunudur. Aslında kimlik sorunu da büyük ölçüde ideolojiyle ilişkilidir. Ve  fakat ideolojinin  kültürle yönelimini de kimlik sorunu belirler.

Türk aydını denen insanların farklı etnik kökenleri olabilir. En nihayetinde bizimle sorunsuz konuşabilen ve kültürümüzü paylaşan insanları, etnik kökenlerine bakmaksızın benimsemek kültürümüzün başlıca özelliğidir.

Kimlik sorununda öncelikle farklı etnik kökenlerden gelip de Türk kimliğinin kapsayıcılığını ve uzlaştırıcılığını alamamakta ısrar eden kabile okumuşlarının önemli yeri var. Bunların başında da Kürt okumuşları geliyor. Nüfus baskısına güvenerek toplumu silahla veya mahalle baskısıyla tehdit etmeyi benimsemiş Kürt  okumuşları kimlik sorununu, “şekillendirilmemiş bir iç savaş”  düzeyine taşımışlardır.

Bu durum Kürt kabileciliğinin eritilememiş olması ile anlaşılabilir. Kimlik sorununun bu yönü ontolojiktir.

Kimlik sorununun daha derine işlemiş ve daha bölücü olan kısmı ise ideolojiyle ilgili olan kısmıdır.

Ünlü köşe yazarlarında biri bir zamanlar, “ Eskiden  bütün solcular Kürtçü, bütün Kürtçüler de solcuydu” diye yazmıştı.

Ünlü televizyonculardan Enver Aysever de Celal Şengörle bir söyleşisinde “ Solcunun Türk’ü mürkü olmaz, solcu solcudur!” demişti.

Bugün aynı şeyi liberaller de söylüyor ve Türkiye’yi bölünme noktasına getiren İslamcı- Kürtçü koalisyonunun temellerini de onlar attılar.

O halde Türkiye’de ideoloji ile kimlik arasında, Türk Ulusal varlığı açısından  pek de “yapıcı” olmayan bir ilişki söz konusu.

Herhangi bir ideolojiye bağlananlar ideolojilerini derhal “kimlik üstü bir dine” çeviriyorlar. Daha sonra bütün dünyayı bu yeni iman çerçevesinden görmeye başlıyorlar. Bu  bir tür hamakat yani “ahmaklık” . bu hamakatin solcu basın organlarında hâlâ sürmesi özellikle ilginç. Mesela Bayram Yurtçiçek isimli bir yazar PKK’nın aslında antikomünist bir kontrgerilla örgütü olarak kurulduğu gibi bir komplo teorisiyle antikomünist düşüncenin insanlık dışı bir şekilde bütün solcuları katlettiğine kadar bir alay zırvayı köşesinde yazıyor ve dahası şerefli pek çok Türk milliyetçisini de militanlara jurnalliyor veya karalıyor.

İdeolojilerin dünyayı açıklama ve yeniden yapılandırma tasavvurları, onları, aydınlanma devrinin yeni dinleri haline getirmiştir. Dinlerin açıklayıcı ve düzenleyici işlevleri için Prof. Dr. Celal Şengör’ün ilgili bağlantıda yayınlanmış dersi izlenebilir.*

Türkiye’de “aydınlar” ideoloji sahibi olmayı akıl/fikir sahibi olmak için yeterli sanmışlardır. Bu sanının sebebi de “imandır”. İdeoloji dinine iman edenler onun yanılabileceğini asla düşünemez, bunu akıllarından bile geçiremezler. Bu bakımdan meselâ 2008 ekonomik krizini para arzı, kredi genişlemesi gibi gerçeklerle  değil de Marx’ın hurafeleriyle açıklayabileceklerini söyleyenlerle Muhammet’in dışkısının gül koktuğunu söyleyenler arasında hiçbir fark yoktur.

Aynı şeyi özelikle Marksistlerin etik romantizmleri için söyleyebiliriz. Marksistin  imanı o kadar güçlüdür ki  içinde normatif ahlâka dair tek satır barındırmayan ve bütün tarihi ahlakdışı bir tür otomatizm olarak gören bir yazarı bir tür ahlâkî peygamber haline getirebilir.

Bu din algısıyla ideolojinin müminleri için başka bir tür ümmet meydana gelir. Sosyalist Enternasyonal bu tür bir ümmet arayışından başka değildir. Kimliğinizi hayali bir tür ümmete bağladığınızda, artık kendi ulusunuzun da tarihinizin de bir önemi kalmaz. Bunlar size ancak geri kalmış insanların geri kalmış bağlılıkları olarak görünmeye başlar.

Kaldı ki bu aydınlar ciddi bir yazılı kültürel mirasa sahip değillerse karşılaştıkları daha büyük miraslar karşısında komplekse kapılarak kendi toplumlarına yabancılaşmaları da mümkündür. Bu durumda “kendi başına” ve özgün bir kültür geliştirmek yerine üstün kültüre taabi olmak geri ülke aydınına en  makul davranış gibi görünür. Bu fikir ona, ideolojinin yaratıcısı kültürün aşıladığı kompleksten kaynaklanır.

Türk aydını, Osmanlı’nın gerilik mirasını devralmış ve batılı bir  entellektüeli model almak yerine “iman sahibi” bir medreseli olmayı seçmiştir. Dolayısıyla da Atatürk’ün “Kendi başına düşünen, ulusal kimliğinden bütünüyle gurur duyan, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” genci olmak yerine  aşağılık kompleksli ikinci sınıf bir batılı haline gelmiştir.  Bir kere kendi kimliği hakkında yeterli psikolojik ve bilişsel donanımı olmadan unvan ve para kazanan “aydınlarımız” elbette “efendileri” olan batılıların ideolojilerine de birer “akıl dini” muamelesi” yaparak iman etmişlerdir.

Türk kimliğinin üstünlük duygusundan mahrum kalındığında , bu insanlar, ideolojilerini, üstün ve kendi başına var olan bir ulusun menfaatleri veçhesinden yorumlamak  ve uygulamak yerine mensup oldukları ulusu, kendi ideolojilerine göre şekillendirmeye kalkmışlardır. Bu sadece solcu ve liberal aydınlar için geçerli değildir.  Ülkemizde İslamcı aydınlar da  aynı sapkınlıkla maluldür.

Özellikle sol yayınları bu açıdan okumak önemlidir. Çünkü meselâ Marksizmin geri ülke aydınında meydana getirdiği kimlik kompleksi ortaya çıkarılmadıkça   Türkiye’nin içine düştüğü etnik vahşetin vs insani kökenlerini anlamak da mümkün olmayacaktır. Çünkü özellikle sol aydının köksüz  enternasyonalist imanı ve seçkinlik duygusu, ne yazık ki bütün ulusal gururun üstünde görünmektedir. İdeolojinin kimlikte yarattığı tahribatı gidermek  yalnızca ulusal bütünlüğümüzü korumak için gerekli değil. Bu aynı zamanda akıl sağlığımızı koruyabilmemiz açısından önemli. Çünkü ideolojik kimliksizliğin yarattığı yabancılaşma, geri ülke aydınında kendi ulusu hakkında öldürücü bir kayıtsızlık yaratıyor.

 *https://www.youtube.com/watch?v=I4dPPqXfksY





1 Ağustos 2016 Pazartesi

Millî Kimlik Sorunumuz


Kimlik varoluşun ifadesidir. Varoluş insanın bilincidir. Bilinç kaybında, insanda  hayata dair hiçbir irade ve  istek kalmaz.

Siyaset  bu yüzden, ancak belli bir kimliğe sahip insanlar arasında yürütülebilen bir “belirleyicilik” işidir. Bu belirleyicilik, ekonomik  telâkkiden,  kültürel bakışlara kadar bir  dizi farklılığın  rekabeti sonucu elde edilir.

Siyasete bu bakış, ancak belli bir varoluşsal uzlaşma sergilemiş ve belli bir uygarlık düzeyine ulaşmış toplumlar için geçerlidir. Büyük bir toplumu ilgilendiren siyaset ancak büyük bir toplum haline gelebilmiş insanlar arasında anlamlı olacaktır.

Kabilelerin gönülsüz beraberliğinden müteşekkil bir büyük toplumda bütün kabileler adına  bir belirleyicilik sergilemek imkânsız olacaktır.

Bu durumda karşımıza “Nasıl bir toplum?” sorusu çıkacaktır. Böylesi bir toplum ancak, “değerleri” , menfaatlerden daha anlamlı bulan, kan beraberliğinden öte bir  değer ve kültür beraberliğini anlayabilmiş bir toplum olacaktır. Bu nitelikleri haiz toplumlar ancak uluslaşabilmiş toplumlardır.

Türkiye Türk toplumunun şu an en önemli sıkıntısı kimlik problemidir. Açıktır ki iktidar sahiplerinden etnik ırkçılara kadar kalabalık bir grup için Türk kimliği kavranamayacak kadar büyük ve bu yüzden yok edilmesi gereken bir olgudur. Siyasal İslamcılar ve Kürtçüler “kabile” ötesi bir  toplumsal uzlaşmayı ne yazık ki kavrayamamaktadır.

Vatansız liberaller, “ metodolojik birey” kabulünün kimliksiz bir insan varoluşunu mümkün kıldığı gibi bir aptallıkla Türk kimliğine yönelik saldırıları meşrulaştırmışlardır. Buradaki “vatansız” sıfatı milliyetçi açıdan  açık bir  tahkirken liberaller açısından anlamsızdır. Çünkü onlar için “vatan” zaten anlamsız  ve saldırganca bir kavramdır. Oysa aynı liberaller Türk dışındaki ulusaltı toplulukların “kimlik” probleminin bir tür iç savaş ve bağımsızlık  sorunu haline getirilmesine  sessiz kalmışlardır.

Kimlik sorunu, toplumsal gelişmişlikten ayrı düşünülemez. Toplumsal gelişmişlikse bir teknolojik ilerlemeden apayrı ve bunu çok daha aşan bir problemdir. Meselâ  en son teknolojiyi peşin parayla satın alabilen Arap kabileleri, toplumsal açıdan son derece geridirler.

Uluslaşmış toplumların kimliklenmelerinde, tarihsel  derinlik ve gelenek sürekliliği önemli yer tutar. Bu yüzdendir ki  Türk düşmanı siyasal İslamcılar ve Kürtçüler, liberallerin  ve sosyalistlerin desteğiyle sürekli tarihimizi yalanlamaya ve aşağılamaya çalışmaktadırlar.

Siyasal İslamcılar meselâ  geleneksel din uygulamalarımızı, “kültürel bir sapma” olarak görerek bizi bu yüzden Araplaştırmaya çalışmaktadır. Bu anlayış maalesef Türk İslamcı  ana akım siyasal milliyetçilik tarafından da paylaşılıyor. “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın!” saçmalığı bu sapmanın en berbat tezahürüdür.

Türk kimliği,  din üzerinden Arap kodlarıyla sulandırılırken Kürt etnisitesinin propagandalarıyla da  yavaş yavaş yok ediliyor.

Peki ama kurumların hâlâ ayakta durmasını nasıl açıklamalıyız o halde?

Kurumlarımız birer birer yıkılıyor ve bu büyük devletin büyük çöküşündeki yavaşlığı ne yazık ki Türkiye’yi yöneten kabile idrak edemiyor. Çünkü kimlik kabulünün beyinlerine çizdiği sınır, idraklerini öyle daraltıyor ki  dağarcıkları ulus olmanın gereklerini  barındıramıyor.

Türkiye yakın gelecekte Arap bile olamayacak ve muhtemelen fiilen Kürt etnik terörüne boyun eğdirilmiş bir kimliksiz kitle cumhuriyeti olmaya adım adım itiliyor.


18 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye’de Liberaller Sosyolojik Düşünebilir Mi?


 Liberalin birisi bu yazıyı okusa eminim hiçbir şey anlamayacaktır.

Sebebi de şudur: En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim de belki; Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür akvaryum balığı gibi yaşarlar. Dar çevrelerinde birbirlerini gıdıklar ve asla üç saniye öncesini hatırlamazlar.

İyi de bu ne demek?

Türkiye’de liberaller, anneleri cenazede TÜRKÇE MEVLÜT okuturken, helva karıp dağıtırken, yakalarına üzerlik takıp onları büyütmüşken, kısaca onları bir Türk olarak yetiştirmişken edindikleri değerleri  unutmuş en sonunda da bunları inkâr etmiş vatansız, köksüz insanlardır.

Türkiye’de liberaller asker uğurlamasını anlamaz. Bunu Kürt halkına saldırmaya giden insanlara duyulan sevgi zannederler.

Türkiye’de liberaller, çocukların,  ellerindeki Türk Bayrağı’nı dünyanın en güzel süsü olarak sallarken asla yere düşürmemelerini anlayamaz. Bunu “ulus devletin Kürt düşmanı endoktrizasyonu” sanırlar.

Türkiye’de liberaller, 23 Nisanlarda çocukların yurdun dört bucağının kıyafetlerini giyerek ama   en çok asker üniforması giymekten gururlanarak yürümesini “faşist devletin tektipleştiriciliği” sanırlar.

Neden?

Çünkü Türkiye’de liberaller liberalizmi, bütün insanlığın aynı şekilde uygulamasıyla dünyayı kurtaracak bir tür “vahiy gibi görürler. Bu bakışa şaşıyorsanız, bugün liberallerin  neden IŞİD destekçiliğine varan dinci ikiyüzlülüğü meşrulaştırmakla uğraştığına bakabilirsiniz.
"Adalet adına ve  hukuk kalkanı altına saklanan kötü yönetimden daha büyük bir tiranlık yoktur."

Liberalizm bir ideoloji.
 Her ideoloji gibi “muhayyel/metodolojik” ve  ideal sayılabilecek bazı kabuller üzerine kurulu. Bu kabuller, ideoloji denen fikirsel önermenin geçerlilik kaydını  ve şartını ortaya koyuyor. Nedir bunlar? Veya dinci söylemle söyleyecek olursak liberalizmin edille-i şeriyesi nedir?

Hayat, mülkiyet ve  hürriyet haklarına ram bağlılık.
Hukuk devletini savunmak.
Piyasanın serbestliğini savunmak.
Bireyciliği temel haklara dayanarak savunmak.

Bu  deliller bize kimin liberal olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra bunlar aynı zamanda liberalizmin “amentüsüdür”. ( Dinci söylemle yaklaştığımı belirtmiştim.)

Liberalizmin söylediği basittir. Yukarıdaki ilkelere  en çok kim bağlı kalırsa; onun ülkesinde halk mutlu ve müreffeh olur.

Peki bu söylemde  söylenmeyen ama zımnen söylenmiş olan şey ne? Bu önermelerin bir gizli öznesi olmalıdır. Çünkü en nihayetinde bütün devletler  belli başlı iki ideoloji ( Liberalizm ve Sosyalizm) arasında bir yerde durmaktadırlar.

Türkiye’de liberallerin liberalizmden anlayamadıkları şey, liberalizmin amentüsünü yazanların HEPSİNİN birer ULUS DEVLET mensubu olmalarıdır.

Onlar Misesin’den, Mill’ine kadar istisnasız şekilde, uluslaşmış toplumların filozoflarıdır. Ve bu yüzden onlar, “insandan” bahsederken kendi insan standartlarını  esas almışlardır. Onlar için “insan” insan toplumlaşmasının en rafine ve gelişkin şekli olan uluslaşma içinde biçimlenmiş ve kendi ulusal egemenlik alanında yukarıdaki ilkeleri en iyi anlayabilecek akıl sahibi insandır.

Liberaller buna itiraz edebilir ama bu boşunadır. Çünkü maceracı sömürgecilikleriyle dünyanın dört bir yanındaki kabileleri tanımış  modern batılıların Kongo ahalisi için temel hakların anlamının olmadığını düşünemeyecek kadar aptal olmaları imkânsızdı. Eğer bu örnek çok sivri geliyorsa “Biz İnsanlar” diye başlayan o büyük yazıdan sonraki kısmı genellikle görmezden gelirler. We the People of the United States!
Bunun önemi nedir? Bunun önemi, anayasanın sahibi “insanların” kimler olduğunu resmi olarak tanımlamaktır!

Şu söylenebilir “Ama ABD çok ırklı, çok dilli bir yerdir!” Acaba öyle midir? Yoksa felsefe ve hukuk sahibi beyaz insanların, hukuk ve felsefe sorumluluğunu üstlenerek kendi dillerini, siyaset felsefelerini ve toplumsal düzenlerini egemen kıldıkları, Daniel Webster’in 1837’de söylediği gibi Tek Anayasa, tek ülke ve tek yazgı ülkesi midir?

Sadece ABD’nin kuruluşu bile Lockeçu liberal argümanların nasıl bir sosyolojik  şekillenmeye uğradığının en anlamlı örneğidir.

ABD coğrafi bir adı  üstlerine etiket olarak alıp da ırklarının özerk bölgelerinde yaşayan ilkel kabileler koalisyonu değildir.

ABD, beyaz adamın kıtaya getirdiği Anglosakson özgürlük, hukuk devleti idealleri belki yerlilerin katlini durdurmadı ama aynı ilkeler daha sonra  bir iç savaş pahasına köleliğin kaldırılmasını sağladı.

ABD’nin ırk ve kabile bağlılıklarının ötesinde, soyut ilkeler etrafında birleşmiş bir ulus kurmak ideali modern ulusal devletlerin hepsinde vardır. Ve bu aynı zamanda modern uluslaşmanın da temelidir.

Çok sevilen liberal yazarlardan Ayn Rand bal gibi bir Amerikan milliyetçisidir ve ABD’yi bahsi geçen insanlık değerlerinin ve temel hakların yegâne temsilcisi ve koruyucusu olarak görür.

Amerikan yurttaşlarının dünyayı kendilerinden ibaret sanmaları da bunun bir başka örneğidir. Belki buna kötü örnek diyebilirsiniz ama ABD kendi içinde liberal ilkelere bağlılıkta gayet özenlidir ve bunun başkalarınca tartışılmasını asla hoş görmez.

Sorun şudur ki devletleşmek her zaman uluslaşmaya yetmemektedir. Kuzey Irak yığışması bütün ırkçı, etnik saflaştırıcı çabaları ve bürokrasisine rağmen hala bir “Kürt Ulusu” yaratabilmiş değildir ve yaratamayacaktır da…

Çünkü sözde devleti kuran topluluğun uluslaşmaya  müsait bir toplumsal yapısı  ve yeterliliği yoktur.

ABD bütün ırkları “anayasa önünde eşit  birer beyaz adam” haline getirmiştir. Ve ABD bu beyaz adamın ne konuştuğu dili ne egemenliğini  ne de  birliğini tartışmaya açar. ABD’nin beyaz bilincine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve eski bağlılıkları reddetmek  Amerikan vatandaşlık yemininin esasıdır.

Yani? Liberallerin  Yazın tatile veya uluslararası kongrelerine gitmekle övündükleri ABD , hiç de onların sandıkları gibi kimliksiz eşit vatandaşların devleti değildir. Bu Avrupa’nın eli yüzü düzgün bütün liberal demokrasileri için de aynıdır.

Görüldüğü gibi liberallerin sandıkları gibi “ulus-al devletler” ölmemişlerdir ve liberalizmin amentüsüne yer yer aksatarak da olsa en fazla sahip çıkan ülkeler olarak ayaktadırlar. Yani Türk liberallerinin çoğunluğu, sosyoloji cehaletlerinin altında ezilmişlerdir.

Yazıyı ABD’nin “kurucu balarından” Thomas Jefferson’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“ Biz ABD Anayasası’nı hazırlarken bir ulus kurduk.”




1 Eylül 2014 Pazartesi

Kenarın Sahte Peygamberleri : Apo Ve Gülen

Ona ne şüphe?!

Birkaç gündür Aydınlık’ta Apo’nun  hikmetlerini okuyorum. Aman Allah’ım nasıl büyük bir akıl, nasıl büyük bir müçtehit!

“Müçtehit” dememin bir sebebi var. O da çözümsüz sorunlara akla dayanan bir çıkarımcı  rolüyle yıllarımızı harcamış olması…

Bu “yangörünüme” (profil) uyan biri daha var ki  bebek katili onun, kendisini en iyi anlayan kişi olduğunu söylemişti: Fethullah Gülen!

Şimdi şüphesiz “dini hassasiyetlere” sahip bazı dostlar, “Koskoca Allah dostuyla bir dinsizi nasıl yan yana koyuyorsun!” diye kükreyeceklerdir.

Bu iki kişinin de bazı çok önemli ortak özellikleri var.

İkisi de birer inanç önderi. “İdeolojiler din değildir!” diyecek bazı solcu arkadaşlar da çıkacaklardır. Da kazın ayağı öyle değil hemşerim… Neden öyle değil?

Çünkü ideolojinin özü kadar ona karşı tutumuz da  onu özünü ve  daha önemlisi işlevini etkiliyor.

Kürtçülük kendisine sosyolojik, tarihi ve hukuki bir temel bulamayıp da ancak Stalinist Marksizmle meşruiyet kazanmaya çalışan bir kabileci kesin inanç.

Fethullahçı Nurculuk, Kürt etnik geriliminden beslenen bir kesin inanç önderinin gölgesinde kalan, bir başka kesin inanç önderinin öğretisi.

Her iki hareket de  kitleleşme eğiliminde ve kitleleşmeye de çok eğilimli.

 Her iki hareket de kitleleşerek meşruiyet kazanmaya çalışıyor.

Her ki hareketin de lideri ciddi anlamda  “özbüyükçü” (megaloman), kendilerine hayran  (narsist) ve benmerkezci.

Fethullah Gülen sürekli “asrın getirdiği meselelere” cevap yetiştirmek derdinde. Bu açıdan  bütün Müslümanların imanlarının yeni ahlaksızlıklardan, yeni sorulardan korunması için uğraşıp duruyor kendince.

Abdullah Öcalan, “ezilmiş hakları” medeniyetin ezici söylemine karşı silahlandırıp örgütleyerek yeni bir “demokratik/Marksist” toplumlar koalisyonu yaratmak gibi bir misyon yükleniyor.

Bu ikisine “özbüyükçü” dememin bir sebebi de kendilerine hayranlıklarının, insanlık problemlerini çözebilecekleri duygusuna kadar varmış olması.

Her ikisi de  bir hayran halesinin merkezinde oturup kime ne yapması gerektiğini söyleyip duruyor.

Ama belki de asıl sorun şu:

Bu iki kartondan önder de büyük, ulvi söylemlerinin arkasında alabildiğine  ahlaksızca faydacı.

Faydacılık ne bir suçtur ne de kabahat. Aslında günlük eylemlerimizin bütün  temel güdüsü faydacılıktır.  Düşünülmesi gereken şey,  faydacılığın, birbirimizin zararına yönelmemesine dikkat etmektir ki bunu da ahlâkî öğretilerle denetleriz.

Fethullah Gülen “İslâm’a hizmet” etmek  diye Müslümanlarının iktidarını yani şeriat düzenini kast ediyor. Bunun için de  kendince ne gerekiyorsa onun yapılmasını emrediyor. Öyle ki  iş adamlarına  hükümetler eliyle ihale verilmesini “Onların gönlünü kazanmak” olarak görüyor.” Sistemin kılcal damarlarına sızılması” gerektiğini söyleyerek devleti bir kadrolaşmayla ele geçirip düzeni değiştirmek arzusunu gizlemiyor.

Bebek katili Apo “ezilmiş halklara özgürlük” söylemiyle Kürt Marksist ve etnik   diktatörlüğünü kurmaya çalışıyor.

İkisi de hiçbir normatif ahlâkî sınır tanımıyor.

Her ikisi de  dini ve ideolojiyi bağlamlarından çıkarıp tamamen kendi cehaletleri ve psikopatolojileriyle  yorumluyorlar. Meselâ Apo her seferinde  her şeyin kendisinden kaynaklandığını söylerken yandaşlarından hiçbiri “ Hangi önder bu kadar teferruatlı, kapsayıcı ve insanüstü bir akla sahip olabilir?” diye sorgulamaya yanaşmıyor, yanaşamıyor.

Keza “hocaefendinin” şakirtleri de “Siyasetbilim, hukuk, iktisat, sosyoloji hakkında ne okuduğunu hiç bilmediğimiz hocaefendi nasıl oluyor da bütün bir toplumsal düzeni değiştirmekte kendisini bu kadar yetki görüyor?” diye sormuyor.

Her ikisi de  kenar mahallenin yaratıcılıktan uzak, kimliksiz, hırçın psikolojisiyle kitleleri yönlendiriyor. “Eşrefpaşalı kahraman” tipi Fethullah Gülen’e bir tür kenar mahalle kahramanı efsanesi giydirmekten başka bir şey değildir.

 Keza  bebek katili de göç alan Güneydoğu illerinin kimlik bunalımı yaşayan kesimlerinden besleniyor.

Geleneğin, tarihin uzağında, toplumun kenarında kalan bu sahte peygamberler, bize hayatı ve dünyayı yeniden öğretmeye kalkıyorlar.  Kendi özbüyüklük komplekslerini kitlelerine yansıtarak ayakta kalıyorlar. Kenarın sahte peygamberleri, kendilerinde bir değer bulamamış zavallıları sömürüp duruyor.

(Entelektüel bir duruş, derin bir konfor hissi ve ölmeyecek bir duyarlılık için.. Teşekkürler Bilbo Baggins Amca)

12 Mayıs 2014 Pazartesi

“Resmi Tarih” Söyleminin Geçerliliği Var Mıdır?

 
Ne zamandır bir “Resmi tarih yalanları” söylemi pek revaçta. Kendini “aydın”, “insan” gören herkes Türklerle ilgili tarihin aslında yalan olduğuna inanarak insanlığını kanıtlamak derdinde.

Böylece Ermeni ve Kürt katili bir topluluk olduğumuzu kabul etmemiz isteniyor. Bu ispatlanabilse; onlara göre her şey düzelecek. Ve sanki böylece onların da Türk adına karşı nefretleri yatışacak, hepsi gerçek vatanseverler haline gelecekler.

Bu yaklaşımın mantığı şu: “Olaylar ortada olduğuna göre kendimizi haklı görmemiz mantıksızdır.”

Şüphesiz tarih  olayların gerçeklerine ve bu gerçeklerin belgelerine dayanır.

Meselâ “Ermeniler toplu olarak tehcir edilmiş midir?” Evet. “Ermeniler evlerinden olmuş mudur?” Evet. “Ermenilerin bir kısmı tehcirde ve isyan esnasında ölmüş müdür?” Evet. “O halde Türkler soykırımcıdır!”

İyi  ama tehcirin sebepleri nedir? Ermeni toplumunun Türk egemenliğine karşı  tutumu ne olmuştur? Türk devletinin içinde bulunduğu siyasi şartlar nelerdir? Vatandaşlık hukukunun gerekleri nelerdir? Devletin Ermeni varlığını toptan yok etmek politikasına dair bir kanıt ve beyan var mıdır? Son olarak Anadolu’da bulunan Ermeni toplu mezarları var mıdır ve nerededirler?

Sanırım bir tarihçi, Ermenilerin başına gelenler kadar bunların sebepleri ile de ilgili bütüncül bir yaklaşım sergilemeli.

“Tarih nasıl yazılır ?” sorusuna geliyoruz.

Tarih yazımında gerçeğe bağlı olmak sanırım en önemli değer. Bunun için de geçerliliği tartışılmaz belgelere dayanmak elzem.  Tarihin bir yargı makamı olarak görülmesi de bundan kaynaklanıyor.

İkinci bir unsur var ki o hep gözden kaçırılıyor veya görmezden geliniyor: Olayların toplumsal algılanma biçimi. Prut Zaferi Türkler için bir tartışılmaz bir zaferken Ruslar için utanç verici bir yenilgi olmayabilir. Onlar bunu stratejik bir duraklama olarak görebilirler. Veya Plevne Muharebesi bizim için bir yenilgi değil bir şanlı çarpışmadır.  Biz gazi Osman Paşa’yı asla mağlup bir komutan olarak görmeyiz. İstiklâl Harbi Türklüğümüzün ve bağımsızlığımızın kesin zaferi iken bu savaş Yunan kimliğinde nefret edilesi bir toprak  kaybıdır. İngilzilerin sömürgelerini kaybı, sömürgeler için bir zafer gibi görünebilir ama İngilizler için kendi kültürel egemenliklerini sürdürdükleri milletler topluluğunu kurmanın eşiğidir.

Üçüncü unsur da tarih yazarının kimliği… Tarihi kimin yazdığı özellikle başkalarının tarihlerini yazanlar için önemli. Bu neden önemli? Tarihi yazan kişi şüphesiz belli bir dünya görüşüne sahip olacaktır. Dünya görüşüne göre olayları değerlendirirken, kimlik olarak kendisine yakın bulduğu veya kafasının yakın olduğu topluluğu haklılaştırmak eğiliminde olabilir.

Bu üç unsur, metodolojinin veya teknolojinin ötesinde, daha belirleyici, sübjektif olarak tarih yazımını etkiler. Bunu neye dayanarak söyleyebiliriz? Ermeni tehcirinde, Ermeni kayıplarını tartışılmaz sonuç olarak görerek Türk Ulusunu mahkûm edenlere karşı Erzurum girişinde kazığa geçirilmiş Türk mazlumları gören Kâzım Karabekir’in şahitliği tartışılabilir mi? Veya bebekleri karınlarından çıkarılarak öldürülen Türk kadınlarının varlığını bilen herhangi bir Türk’ün, tamamen ilgisiz, mesafeli bir tarafsızlıkla tarih yazmasını beklemek mümkün müdür?

Son olarak şunu belirtmemiz gerekiyor. İnsan toplumları kendilerini kimliksiz “insanlar” olarak görmezler. Kimliklerini de insan olmaya engel olarak görmezler. Toplumsal kimlikler, insanlığın düşmanı odaklarca uydurulmuş “ötekileştirici” etiketler değillerdir. Kimliğin sürdürülebilmesi kökenleriyle bağlantının sürdürülmesine bağlıdır. Bu hem kimliğin varoluşunu hem de haklılığını kanıtlamak için gereklidir.

Dolayısıyla tarih,  kendi geçmişimizi hatırlama gayreti ve biçimidir. Dolayısıyla aslında “resmi tarih” diye kötülenen şey, Türk’ün kendi kimliğini oluşturma ve kendi geçmişini hatırlama biçimidir.


Şu artık açıkça anlaşılmalı: Hüküm içeren cümleler kuran hiçbir tarih tarafsız olamaz.
 Meselâ Ermeni ihanetine karşı Türk tedbiri, Türk düşmanları için soykırımken dedeleri Ermeni çetecilerince katledilen Türkler için “tehcirdir”.

 Ermenilerin 1. Dünya Savaşı’nda kendi devletlerine karşı Rusya’ya hizmet etmeleri, Türkler için “ihanetken”, Ermeniler ve diğer düşman toplumlar için “bağımsızlık mücadelesidir”.

İstanbul’un alınması bizim için “fetihken” , Rumlar için işgaldir.

O halde “Resmi tarih” söylemi, Türklerin, Türk tarihini doğru yazamayacağı, bu tarihin “objektif” olarak başkaları tarafından yazılması gerektiğine dair hastalıklı ve kompleksli bir düşüncedir. Neden hastalıklı ve komplekslidir? Çünkü Türk’ün  varlığını, dünyayı algılayışını anormal ve kötü olarak görmektedir. Dikkat edilirse “resmi tarih” söyleminin sahipleri, aynı zamanda sürekli, “Türk kimliğinin  sahteliğini” iddia eden insanlar.

Yani resmi tarih söylemi, “daha sağlıklı bir ulusal kimlik kazanmamız” için öne sürülen akılcı bir söylem değil. Bu söylem zaten ulusal bir kimlik sahibi olmamızı anormal ve kötü sayan akıldışı ve düşmanca bir “kara hümanist” söylem. Bu yüzden Türk kimliğine ve hafızasına karşı tekrarlanan “resmi tarih” söyleminin hiçbir geçerliliği ve meşruiyeti de yok.









15 Mart 2013 Cuma

Liberal Demokrasi Pratiğinde Metodolojik Bireyden Sapma


Liberalizmin temel değerlerinden biri birey… Bunun anlamı şu: 

Toplumsal düzenler, yapıp ettiklerinin bilincinde olan, sorumluluk sahibi özgür bireylerin eylemlerinin etkileşimi ile meydana geliyor. Bundan dolayı da liberal teori, bu sorumluluk sahibi özgür bireylerin davranışlarındaki genel düzenliliği keşfetmeye çalışıyor. Ve “ metodolojik bireyden” bahsettiğinde de  dünyanın her yerinde görülen  genel davranış  düzenliliklerini anlatmaya çalışıyor.

Bunun ne önemi var? Bunun önemi şu: Herkes için ve her zaman geçerli kuralların yani hukukun uygulanabilmesi için herkes için ve her zaman geçerli insanî davranış düzenliliklerinin anlaşılması gerekiyor.

Öyleyse liberalizmin sorunlarımıza bir türlü çözüm getirememesinin sebebi nedir?

Yanlışlık liberalizmde midir? Yani aslında temel haklar, bireyin korunması, hukuk devleti, sınırlı demokrasi, piyasa ekonomisi gibi kavramlar yanlıştır ve zararlıdır da  insanlar bunu sadece çevrelerine zarar vermek için mi kullanırlar?

Yaygın akıl yürütme, bu değerleri savunduğunu söyleyen batı ülkelerinin,  başkaları için aynı ilkelere uymadığı yönündedir.

Bu doğrudur. Kendilerine benzemeye çalıştığımız, sakatlanmış da olsa liberal demokrasi ile idare edilen ülkeler, söz konusu diğer ülkeler olunca hiç de liberal davranmamaktadırlar.

Aslına bakılırsa onlar liberalizmin  kurucu babası sayılabilecek Adam SMITH’in “Milletlerin Zenginliği’nde”  daha en başta kendilerinden şikâyet ettiği  “kayırmacı ekonominin” başrol oyuncularıdır.

O halde aslında, liberal kuram bir hayal dünyasından mı ibarettir?

Hayır elbette değildir. Liberal kuram insan davranışlarının düzenliliklerinin barış, dürüstlük ve hayata saygıya dayandığı kabulünü geliştirmiştir ki bunun en büyük delili insan neslinin korunması ve kötülüğün istisnaî olmasıdır.
Sorunun iki sebebi var:
Bunlardan birincisi batı ülkelerinin, liberal demokrasiyi kendi gelişmiş toplumlarına özgü bir şey olarak kabul etmeleri. Böylece onlar “metodolojik bireyden” bahsederken kendi toplumlarının bireylerinden bahsederler.

Bu  ciddi bir kibirdir. Aslı da yoktur. Çünkü liberal demokratik ülkelerde bile  seçmenler, ekonomik gerçeklerin ve gerçek yararın  gereklerine rağmen serbest ticaretin kısıtlanmasını kıyasıya talep ederler. AB emeğin ve sermayenin serbest dolaşımı hedefiyle kurulmuş olmasına rağmen bunu aşan bürokratik kitlesiyle üye ülkelerde bile ciddi sıkıntılara yol açmıştır. İngiltere  Euro’ya geçmemiş, birkaç ülke ortak bir emirname gibi görünen AB Anayasası’nı  reddetmiştir. Amerikan seçmenleri,  lobicilikle yürütülen ekonominin bütün bir ulusu fakirleştirdiğinden bihaberdir.  Vergi mükelleflerinin parasıyla kayırılan  sözde kapitalistlere karşı durmanın sosyalizmin değil, bilakis liberalizmin bir gereği olduğunu dahi  idrak edememektedirler.

Metodolojik bireyden sapmanın birinci sebebi,  bireyi esas alan bir temel haklar sisteminin liberal demokratik ülkelerde bile hükümetlerce alabildiğine ifsat edilmesi ve ortalama insanın, dünyanın hemen her yerinde, genellikle  kısa vadeli fayda dışında  pek bir şeye önem vermemesidir.

Metodolojik bireyden sapmanın ikinci sebebi   veya menbaı ise  demokrasinin, hukuk ilkeleriyle sınırlandırılamadığı bizimki  gibi ülkeler ve yönetimlerdir.

Böyle memleketlerde demokrasinin çarpık algılanışı bazı sonuçlar doğurur.
Bu sonuçlardan bazıları şunlar

Demokrasinin  her şeyin talep edilebildiği  ve  her talebin de karşılanması gerektiği bir rejim olarak addedilmesi…

Demokrasinin, bir sayısal güç dengesi olarak kabul edilmesi…  Sahip olunan oysa ayısınca özerklik gücüne de sahip olunabileceği yanılgısı…

Demokrasinin, çoğunluğun sınırsız iktidarı olarak kabul edilmesi…

Bütün bunların yanında geri kalmış ülkelerin  liberallerinde, toplumsal düzenlerin “kimliksiz bireylerce oluşturulduğu” kanaati, evdeki hesabın çarşıya uymamasının bir sebebi…

Meselâ Türk liberalleri, Türkiye’nin Türk insanına göre şekillenmesini  gayri demokratik bulmaktadır. Ama ayni liberaller Almanya’da Alman, Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan uluslarının kendi hayat tarzlarını, içlerindeki azınlıklara rağmen kendilerinin belirlediğini nedense görmezden gelmektedir.

Bunun da sebebi,  uluslaşmanın büyük ve karmaşık çeşitliliğine akıl erdirememeleri.

Bugün Türkiye  artık kenar mahalleden beslenen bir cemaat ve etnik ırkçılık kapalı toplum koalisyonunun elinde olduğundan; bu yapıların, “egemenliğin” kullanıcısı ulusa göre bir demokratik siyaset belirlemesi de mümkün değil.

Liberal bir metodolojik birey ancak dinsel ve ırksal mensubiyetlerin ötesinde, kural altında bütünleşmekle birbirine kendiliğinden benzeşmiş  bireylerin, yani ulusların bireyleri arasında ete kemiğe bürünebilir. Ancak uluslaşma yolu  ile  hukuk teminatının “her bir birey için ayrımsız”  geçerli olduğu bir düzen kurulabilir.

Liberal kuramın “hukuk önünde eşitlik” ilkesinin gereği olan metodolojik birey, bugün  batı ülkelerinde bile  kayırmacılık, korumacılık ve  siyasi kibir yüzünden tehdit altındadır.

Hele demokrasinin kuralsız ve sınırsız işletildiği bizimki gibi memleketlerde “ taraf olmayan bertaraf” olur gibi bir ilkelliği, siyaset metodu olarak kullanan,  kenar mahalle dindarlığı ve etnik ırkçılık için “metodolojik birey” açıkça saçmalıktır.

Türkiye, yiyip içip itaat eden bir tür muti birey tipi yetiştiriyor. Azıcık vicdanı olan liberallerin yapması gereken, yetiştirilen bu birey tipinin,  liberal kuramın özündeki, aklı başında ve sorumluluk sahibi özgür “metodolojik birey” olup olmadığına bakmak…