cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2015 Pazartesi

Solda Cemaat Yapısı


Türkiye’de sol, ideolojik partileşme ile örgütlenmiştir. Bu da gayet doğru bir şey. Çünkü en nihayetinde siyase,t belirli ideolojiler ile şekillenmesi gereken bir  iş.

Solun belli başlı en  yıpratıcı hastalığı ise  bu örgütlenme biçiminin  bir “cemaatçi” bilinçle yürütülmesi. “Cemaati” sosyolojik anlamda kullandığımı, bunun, aktüel anlamdaki “dinî cemaatleşmeyle” ilgisinin olmadığını hatırlatmalıyım.

Elbette ideolojik birlik, benzeşmeden kaynaklanan  bir tür “cemaat” yapısı ortaya çıkarıyor. Ama sorun işte asıl burada başlıyor, özellikle Türkiye için.

Cemaat seçimle iş başına  gelmemiş ve seçimle de iş başından ayrılmayan lidere sahip bir kapalı  toplumsal yapı.

Türkiye’de “ilerici”, “aydın”, “lâik” olduğu iddiasıyla siyaset yapan sol da tam da bu noktada, kınadığı , büyük ölçüde  teokratik “sağ” siyaset yapılanmasına uyuyor, onun gibi davranıyor.

Solun en büyük ve tek geçerli oluşumu CHP “Bir kere seçildikten sonra asla seçimle gönderilemeyen” liderleriyle sağ siyaset davranış kalıplarına aynen uyan bir  örgütlenme gösteriyor.  “Disiplin” bir örgüt içinde  ahlâkî birliğin sağlanmasında şüphesiz tartışılmaz bir unsurdur ama “cemaat” yapılanmalarında güce tapınmanın ölçüsü olarak kendini belli eder. İşte tam da  bu şekilde   sol siyasette de “disiplin” , lidere itaatin ölçüsü olarak benimseniyor. Bundan dolayı da  insanların en  meşru ve doğal  şekilde parti içinde  bir muhalefet teşkil etmeleri derhal “hizipçilik” vs diye kınanıyor, kötüleniyor.

Burada “Liderin yanılmayacağı” kanaati partililere dayatılıyor. Oysa bugün herkes  meselâ CHP’nin tarihindeki belki en kötü liderle yönetildiğini, partinin, Stalinist Kürtçü taklidi , etnikçi, mezhepçi  bir ayrışma siyaseti güttüğünü bal gibi biliyor.

Türkiye’de sağ sol ayrışmasının  ideolojik bir liberal- sosyalist ayrışmasından ziyade, dinci – lâik ayrışması   şeklinde ortaya çıktığı düşünülürse; sağın muhtemel  lâik oylarının, sadece  bu Stalinist etnikçi siyasetinden dolayı CHP’den uzaklaştığı da  göz önüne alınması gereken bir başka hakikat.

CHP ya da herhangi bir sol parti bu ülkenin ekonomik  sorunlarına çare olabilir mi?  Hiç sanmıyorum, çünkü CHP’nin ideolojisinin ekonominin   gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi yok.

CHP ancak kurulmuş yarı liberal ekonomiyi berbat etmeyecek kadar müdahale ederse bile yeter.

CHP’nin  asıl sorunu, örgüt içinde olduğu kadar  tabanındaki kapalı  cemaat yapısının etnik ırkçılıkla neredeyse birebir örtüşen   güdülenmesi. Bu açıdan bakıldığında, CHP AKP’ye göre bir “dinsizler cemaati” olmaktan öteye gidemiyor.

Zaten tabanı da belirli  ezberlerin ve idollerin dışında, ne bir estetik zevke ne de okuma bilincine sahip. Bu yüzden de örgüte “ sağdan” yeni katılıma son derece kapalı, bürokratik, abus ve itici bir izlenim yaratıyor. “Sağdan bir şey beklemiyoruz!” hırçınlığı, lâiklik ve çağdaşlık söylemiyle  yakınlaşabilecek sağ seçmeni de kahrettirerek kendinden uzaklaştırıyor.

CHP ile temsil edilen solun  ikinci seçeneği olan Vatan Partisi de bir nebze “ulusal” bir görünüm sergilese de  partinin omurgasını teşkil eden Maocu/Stalinist Perinçekçi alt yapının lider tapınıcı cemaat yapısı,    Rusya Komünist Partisinin “nomenklaturasını” hatırlatıyor. Kaldı ki bu yapının herhangi bir iç savaşta tekrar PKK yandaşı olup olmayacağının hiçbir güvencesi yok.

Sol,  CHPsi ile VatanPartisi ile  köktenci ve tutucu ideolojik cemaat görünümüyle  tutucu olmayan  ve büyük ölçüde boşta kalmış kararsız sağ seçmeni de dinciliğin kucağına itiyor.

Sol bu ülke için ideolojik cehaletinden dolayı değil ama sağa özenen cemaat yapısından dolayı  bir yük haline geliyor. Ne yazık ki bunun farkında değil…






11 Şubat 2015 Çarşamba

Cemaatim Egom Ve Ben

 Türkiye’de cemaatleşmenin neden bu kadar yaygınlaştığı,  hemen herkesin merak ettiği bir konu…

“Cemaat” derken akla hemen Nurcular geliyor elbette. Ama  iş bundan ibaret değil.

Sosyalistler zaten gayet sağlam bir ideolojik cemaatleşme gerçekleştirmişti. Dindar cemaatler bir başka kutsallık ve düşmanlık  güdüsüyle, ayrıca “apolitik”  görünümleriyle gençlere  “masum” bir beraberlik  imkânı sundu. Öyle ya cemaat siyasetle ilgilenmiyor, kimseye zarar vermiyor, yalnızca “iyiliği emredip kötüyü nehyeden dinin” gereklerini “tebliğ” ediyordu.

Sonra  liberaller çıktı piyasaya. Normalde fikir örgütleri orta yaşlıların ağabeylik ettiği kayırmacı beraberliklerdi. Liberaller ilk defa gençleri yaratıcı olarak kullandı.

Şüphesiz insanlar, aynı fikirde olduklarıyla bir arada bulunmaktan memnuniyet duyar. Peki ama böyle bir beraberlikte bireyin egosu “cemaatle” nasıl etkileşir?

Bizimki gibi geri bir toplumda cemaat, bireyin önündedir. Birey “egosunu” cemaate borçludur. Cemaat hele de maddi imkânlara sahipse mensuplarını yavaş yavaş bir yerlere getirir, zenginleştirir, saygınlaştırır.

Bu  özellikle bizim toplumumuzda o kadar kanıksanmıştır ki bireyin başka türlü bir varoluşu, hayal bile edilemez.

Cemaatinden bağımsız bir akıl bizim toplumumuzda neredeyse imkânsızdır.  Özellikle gençler, hangi görüşte olurlarsa olsunlar daima bir “hocanın”,  bir “mürşitin”, bir “ağabeyin” çobanlığına ihtiyaç duyar.

Hayatının merkezinde din olan, dolayısıyla ne düşünürse düşünsün; aslında düşündüğünü “dinleştirecek” kadar tutucu davranan insanların, cemaatleşmeyi bu kadar benimsemesi şaşırtıcı değil. Bir de bu  düşünüşü, güçlü bir dayanışma ve kayırmayla besleyin;  özellikle gençlerin,  nasıl  cemaat çalışmasına kapıldıklarını  rahatlıkla anlayabilirsiniz. Hangi türden olursa olsun, benzeşmenin, aynılaşmanın insana verdiği güven duygusuna  sonuna kadar muhtaç olan, bundan ayrılmak da istemeyen “geçkin bebeklerin”, kendilerine ait bir akıl geliştirmeleri çok zor.
Ego hayatın merkezidir. O olmaksızın var olmak için çabalamayız. Bu basit bir zorunluluktur.

Mesele şudur: Ego, varoluşu, zaman geçtikçe daha gelişmiş bir biçimde  anlamlandırır veya anlamlandırmalıdır.  Egonun varoluşu gittikçe daha geniş bir çapla anlamlandırması, olgunlaşmadır.

Bebeklerin hayatlarında pek az varlığa yer vardır. Çocuklukta yakın aile bireylerini, ergenlikte arkadaşlarımızı ve yetişkinlikte  toplumun geri kalanını, varoluşumuza dahil ederiz.  Yetişkin bir bireyin egosu, var olabilmek için doğrudan temas edilmeyen bireylerin dahi varlığının gerekli olduğuna dair bir feraset geliştirir.

Gelişmiş bir toplumda bireyler aileleri tarafından hayata hazırlandıktan sonra tek başlarına diğer bireylerle karşılaşır.

Geri bir toplumda ise  bireyler ancak cemaatler içinde “sosyalleşebilir”. Bu yüzden geri toplumların bireyleri cemaat içinde yaşadıkları doğrudan menfaat ilişkileri dışında kalan toplumun diğer bireylerin hayatlarının neden değerli olması gerektiğini  fark edemezler. Buna etnik gruplar da dahildir. Herhangi bir Kürt’e meselâ  bu yüzden uluslaşmanın büyük katılımlı çevresini anlatmanız çok zordur.

Cemaat yalnızca kendisiyle ilgilenir. Cemaat bu şekilde artık başkalarıyla da ilgilenmesi gereken bireyleri, yetişkinlikten men edip onlara yetişkinlik öncesi bir psikolojiyi dayatır. Bunu yaparken cemaatin ona sağladığı güven ortamını kullanır. Buna karşılık da bireyden, cemaate kayıtsız şartsız bir itaat bekler.

Sanal ortamın yaygınlaşması, özellikle gençler arasında da cemaatleşmeyi hızlandırdı.

Yeni cemaatleşmede, gençler   “kendilerinden bahseden” dolayısıyla onları kestirmeden şöhrete ulaştırabilen beraberlikler veya “kalabalıklar” oluşturabiliyor. Bu ihtiyaç, görünen o ki “ağabeyler”, “hocalar” vs tarafından organize edilerek kullanılıyor.

Ne  yazık ki milliyetçiler de cemaatleşmeden kendilerini kurtaramıyor. Milliyetçiler arasında, “kendi aklıyla düşünmek” hâlâ “ajanlık” veya “ihanet” sayılıyor. Çünkü  milliyetçiler birbirlerini hâlâ “bağımsız ve onurlu” bireyler olarak göremiyor. Milliyetçi denen insanların ezici çoğunluğu, birbirlerini “din kardeşleri” olarak görüyor. Ve  dine dayalı bir benzeşmenin bozulmasını doğrudan doğruya dine ve dinden neşet eden cemaatleşmeye ihanet olarak görüyor.

Türk İslâm ülküsü denen,   ideolojileştirilmiş  din  düşüncesi,  ego ve cemaat ilişkisini bir kısır döngü haline  getiriyor. Böylece eninde sonunda  din referanslı yeknesak  bir kitle meydana geliyor.

Bu yüzden milliyetçiler içinden çıkan, yeni ve genç yazar  “illüzyonu” dikkatle ele alınmalı.  Cemaatleşmenin perde arkasından yürüyen menfaat ilişkilerinin, genç egoları  nasıl bağımlı kıldığını kimse  görmek veya  telaffuz etmek istemiyor. Bundan ayrı şekilde egoların bağımsız tercihlerle mi yoksa cemaatleşmenin müdahalesiyle mi şekillendiği artık dürüstçe tartışılmalı.

Liberaller, nurcular vs. kendilerine bağımlı, kalaylanmış genç şöhretler yarattılar ama bu şöhretlerden ne gibi bir entelektüel miras kalacağı meçhul. Aynı cemaatleşmeye milliyetçiler de özendi ve aynı vasıfta patlamış mısır lezzetinde akıllar yaratmak için uğraşıp duruyorlar.

Cemaatleşme  bağımlı egolar yaratıyor ve egolar istedikleri teşviki bu dar çerçeveden elde ediyor. Cemaatleşmenin yarattığı  bu gelişmemiş akılların gelişmemiş vicdanlarının niteliksiz işleri, ülkemizi  entelektüel bir çöplükle işgal ediliyor.

Ego ve cemaat arasındaki bu çarpık bağımlılık ilişkisi kurumsal olarak kırılabilir mi? Bunu bilmek zor. Ama  cemaatleşmeye karşı bireysel üretimlerle mücadele etmek, hem ahlâkî hem fikirsel anlamda tutarlı ve kalıcı bir yol gibi görünüyor.




24 Ağustos 2014 Pazar

Ben Ne Diyorum Sen Ne Anlıyorsun?


Toplumdaki ayrışmanın sebebi algılama biçimlerinin ayrışması aslında.

Jefferson “Bu Anayasa ile bir ulus yaratıyoruz.” Demiş ABD Anayasası ‘nı hazırlarken.

O ulus nasıl yaratılmış?

Daha Anayasası hazırlanırken Amerikan ulusu kendiliğinden oluşuyordu.  O ulusun dili neydi? İngilizce. O ulusun toplumsal düzeninin  ahlâkî temeli neydi? Anglosakson /Protestan ahlâkı. O ulusun toplumsal düzenindeki özgürlük anlayışı neydi? John Locke’un toplumsal ve dini hoşgörü anlayışı ile biçimlenen  bir özgürlük anlayışı.

Aslında hiç yoktan bir ulus yaratılmıyordu. Sadece İngiliz örfünden  öğrenilen ilkeler, ABD sınırları içinde kalan bütün etnik gruplara ayrımsız uygulanıyordu, o kadar.


Öyle ki bir göçmenler ülkesi olan ABD  hiçbir  göçmen grubuna, ABD kanunlarından ayrı bir egemenlik alanı kurmak, kendi dilini resmen kullanabilmek “hakkını” vermiyor, ancak ve yalnız İngilizce konuşan ve bir Anglosakson Protestan gibi yaşayarak geçmişle ilgili bütün bağlılıkları kopartmış insanları kendinden sayıyordu.

Şurası özellikle önemlidir ki ABD’de etnik azınlıkların hak mücadeleleri asla siyasal Kürtçülüğün silâhlı egemenlik iddiası ve terörü gibi olmamıştır.

ABD’de “azınlık” grupları daima haklarını, beyaz, Anglosakson ve Protestan insanın  medeniyetinden çıkmış Anayasa içinde kalarak ve bu Anayasaya sığınarak aramışlardır. Bu hak arayışında, üstün ve uygar bir ulusun üyesi olmak iddiası, mücadelenin meşruiyet şartı olarak ortaya konmuştur.  ABD egemenlik alanında beyaz renge başka  herhangi bir rengin ortak olmasına asla izin vermemiştir,  vermemektedir.

ABD Başkanı kinci ismindeki “Hüseyin’i” “H.”  kısaltamasıyla telaffuz etmiştir.

Bu yanlış mıdır?

Asla! Çünkü canınız pahasına koruduğunuz bir devlet  kurduğunuzda toplumsal düzenin temelindeki rızanın toplumsal hayattaki uyuşmayla temellendirilmesi şarttır.

Yani “çok renkli” bir toplumun içinde renklerin ayrı ayrı egemenlik sahaları oluşturmalarına izin verirseniz, o “renklerin”  hak aramakta, düşmanla çarpışmakta, barışı anlamakta kullanacakları bir müşterekleri kalmaz.

Renklerin ancak  anlamlı ve bütünlük içeren bir büyük resmin “anlamlı” parçaları olduğunu herkes kabul ederse o ülkede  dost ve düşman algısı tekleşir ve işte o zaman ancak “ulusa adına karar veren bir yargı” teşekkül edebilir.

Bugün Türkiye’deki “çok renklilik” algısı, her rengin kendi başına bir resim oluşturmak iddiasına resmi özgürlük tanınmasına dayanıyor.

Yani meselâ Kürtlerin, sırf Türk olmaktan nefret ettikleri, kendilerini dünyadan ayırmaksızın huzur bulamayacaklarını söyleyen birileri var diye, onların meşru egemenlik alanımızdan kendilerini ırka dayalı bir şekilde ayırabilmelerine özgürlük tanımak gibi…
 
Veya  sırf kendilerini Müslüman görüp de  diğer herkesi kınayan ve herkesi de kendi bildikleri  dini cemaat ve tarikat yapısına boyun eğdirmek iddiasını özgürce savunmak isteyen şeriatçıları “renk” olarak kabul etmek gibi…

Türkiye’nin yanlışı, gerek etnik gerekse dini cemaatleşmeye, egemenliği bölmek özgürlüğü verecek kadar çarpıtılmış bir demokrasi anlayışının iktidarına izin vermesidir.

Her cemaat veya etnik topluluk elbette mensuplarının tanınmasında belli ortak özelliklere sahiptir. Sorun bu özelliklerin, ülkeyi kuran en büyük ulus anlayışına ve kültürüne rakip ve denk sayılıp sayılmamasıdır.

Dünyada hiçbir uygar ulusal ülkede azınlık gruplarının böyle bir denkliği tanınmaz. Çünkü cemaat yapılarının içinde hukuk devletinin uluslaşma dinamiği ve hukuk birliği ideali ortaya çıkmaz. Bu olmadığı takdirde de ülke egemenlik iddialarından kaynaklanan bir savaş veya iç savaşla karşı karşıya demektir.


31 Temmuz 2014 Perşembe

Türk Hukukuna Karşı Cemaatler Koalisyonu


Son günlerde sokaklarda, Selahattin Demirtaş’ı destekleyen bir grup “aydın” insan görüyorum .

Bu insanlar Selahattin Demirtaş’ta ezilmiş halkların yükselen genç ve dinamik temsilcisini görüyorlar, anladığım kadarıyla. Zaten Demirtaş da sürekli “Bu topraklarda halkların çok acı çektiğinden” bahsedip duruyor.

Yani aslında bu topraklarda “halklar” denen topluluklar varmış da bir de onları ezen başka bir halk varmış gibi bir hava yaratılıyor ve bu da   yarı aydınlarımızın hümanizmini gıdıklıyor.

Seçim propagandaları, demokrasi, insan hakları,  hukuk devleti vs. sürekli vurgulanıyor. Bu çağdaş değerlerin egemen kılınması gerektiği söylenip bunların yerleşmesine türk egemenliğinin engel olduğu söyleniyor.

Sokaklarda demokrasi adına  bebek katillerinin propagandası yapılabiliyor, Türk adını ağza almanın faşizm ve ırkçılık olduğu her ortamda söylenebiliyor ve hâlâ Türkiye’de  faşist, ırkçı bir Türk egemenliğinin olduğu düşünülebiliyor. Üstelik de bunu, ülkeyi   fiilen şeriat rejimiyle yönetip Türk bilincine sahip asker ve sivil bürokratlara karşı devletin bütün gücüyle saldırıp da hâlâ mağdur olduğunu söyleyen bir parti yapıyor.

Bunları yaparken arkasına halk desteğini aldığını görüyoruz.

Peki ama Türk Ulusu böyle bir partiyi neden ve nasıl destekleyebiliyor?

Cevabı aslında basit: Türk Ulusu, bugün insanlara mücadele azmi ve kararlılığı kazandıran, onlarda hukuk idealine bağlanmak arzusu uyandıran şeyin ne olduğunu, kısacası özgürlüğün maliyetini unutmuş durumda.

Şayet Demirtaş vb bebek katili yardakçılarının söyledikleri gibi bir  halklar kırımı söz konusu olsaydı ve bu tutum bir resmi bir tutum olarak sürdürülseydi, ortada “halkaların kardeşliği” denen sovyetik Stalinist  safsatayı savunacak herhangi bir yarım akıllı yarı aydın kalmamış olurdu.

Atatürk bir toplumun barış içinde yaşayabilmesinin ancak  ve yalnız, hukuk önünde eşitlik idealine sarsılmaz bir bağlılıkla gerçekleştirilebileceğini biliyordu. Bu da ancak toplumdaki cemaatleşmeye dayalı  bütün kabilesel, mezhepsel gerilimlerin  üstünde bir hukuk uygulayıcılığıyla olacağını biliyordu.

Sorun şuydu: Bunu kim uygulayacaktı?

Atatürk Türk uluslaşmasının tarihini gayet iyi bilen bir insandı. O sadece Ziya Gökalp’i değil, Sadri Maksudi ARSAL  gibi bir dehayı da tanıyordu. Dolayısıyla tarihimizdeki uluslaşma-devletleşme ilişkisinin fazlasıyla farkındaydı. O, bu yüzdendir ki “Türk” derken Arap, Rum, Ermeni, Sırp, Kürt gibi kabile bilinçli topluluklardan bahsetmiyordu. O bu tip kabileleri bir hukuk çatısı altında birleştirip kendi hukuk  ve emniyet sağlayıcı kimliği içinde birleştirebilecek bir büyük ulustan bahsediyordu.

Kendilerine “halklar” denen Kürt, Ermeni, Rum kabile topluluklarının bunu anlayabilmeleri mümkün müydü?  Ulusal bütünlüklerini tavizsiz savunan ve kabile mensubiyetlerini ulusal mensubiyetin üstünde tutmayı ihanet sayan ülkelerde  bu mümkün kılındı.

Oysa Atatürk’ün bütün ulusal bakışına rağmen Türkiye’de cemaatleşmenin uluslaşmaya karşı direnci kırılamadı. Cemaat yapıları kabileler veya mezhepler olarak varlıklarını ulusal bütünlüğe karşı korudular. Türkiye’de siyaset esnafı maalesef  oy kazancını, cemaatlerin mensubiyetlerini kaşıyarak elde etmek yolunu seçti ve uluslaşmayı sürekli baltaladı. Demokrasimiz de bu yüzden toplumun eğri kalanından kendini yalıtarak hukuk devletini sömürebileceğini keşfeden cemaatlerin güç veya dehşet dengesi haline getirildi.

Cemaat yapıları bundan şikâyetçi değildi. Çünkü onlar zaten kendi kokularını ve dokularını tanıyarak bir arada bulunabilen ve beraber olmak için de bundan gayrısına ihtiyaç duymayan toplumsal yapılardı.

Dolayısıyla kapitalizm benzeri yarı pazar ekonomisiyle Türk toplumsal yapısı, bireysel bir atomizasyona sürüklenmedi ama  cemaatlerin bölünmez  moleküler yapısına indirgendi. Cemaatler, Kürt aşiretleriyle, Nakşi- Kadiri tarikatleriyle Nur vb cemaatleriyle hukuk ve ulus tanımayan  bireylerin birbirine yapıştırıldığı, içine  nüfuz edilemez, hukuk ve medeniyet dışı yapılar haline geldi.

Bugün başımıza gelen şey, uluslaşmanın sağladığı hukuk birliği ve demokrasi idealini kullanıp da ülkeyi ulus dışı bir kabileler konfederasyonu haline getirmek isteyen cemaatlerin Türk düşmanlığı üzerine kurulu koalisyonu. Bu koalisyon belki bugün yasal görünüyor ama ülkenin meşruiyetini ve hukuk düzenini yaratan Türk uluslaşmasını reddettiği için aslında özünde gayri meşru. PKK veya cemaatler bu yüzden aslında tam anlamıyla  varoluşsal olarak düşman yapılanmalar. Bunların varlığına izin verilerek Türk Ulusu’nun  yaşayabilmesi mümkün değildir.  Hukuk birliğine karşı dini veya etnik  bir sebeple karşı çıkıldığında Türk Ulusu’nun  egemenliği için savaşması gerekeceği de asla unutulmamalı.


10 Mayıs 2014 Cumartesi

Modern Asalakların iletişim Yoksulluğu


Seçim zamanı, gericilikten ve Kürtçü terörden ve ırkçılıktan bezmiş insanlar klavyelerine sarıldı. Her gün yeni bir tape veya rezalet ortaya dökülüyordu. Herkes haksızlıkları elinden geldiğince, en hızlı olduğu düşünülen ortamdan, yani sanalağdan paylaştı, eleştirdi, kınadı.

Sonuç ne oldu? En azından  “Türk” adı etrafında birleşilebileceğini gördük. Buraya kadar gayet iyi…

Öbür yandan değişen bir şey olmadı. Çünkü Türkiye’de bir biriyle çarpışan kitleler Müslümanlar, Lâikler falan değildi. Son seçimde sosyal medyanın sanıldığı kadar etkili olmadığı ortaya çıktı. Çünkü  çarpışan kitlelerin  “sosyalleşme” ortamları  aynı değildi.

Türkiye’de toplumun geri kalanından neredeyse habersiz, cemaatleri, tarikatleri kendilerine ne verirse onunla yetinen, arada teknoloji adına televizyonda vaaz programı dinleyen  bir kitle ile sanalağda  felsefe tartışan, sanalağda kitap, film, müzik paylaşan bir kitle söz konusuydu.

Cemaatin veya tarikatin verdikleriyle beslenen kitlenin hiçbir şeyi öğrenmek gibi bir gayreti yok. Onlar içinde “Allah” kelimesi geçen herhangi bir Arapça cümlenin mutlak doğru olacağını düşünen,  akıl etmeyi, daha en başta günah sayan, cahil ve yobaz  bir kitle. Vatansever insanların hatası o insanlara sanalağdan ulaşılabileceğini sanmak oldu.  Dinci  kenar mahallelilerin  çocuklarının bir kısmı, zaten satın alınmış, devşirilmiştı. Onlar, iktidarca verilen talimatlarla, bilgilerle alabildiğine “kara propaganda” ve yanıltmaca yaptılar.

Ülkemizde  son model teknolojiyi sömüren, buna karşılık o teknolojiyi yaratan  zekâların yaşam ortamlarından ölümüne nefret eden, bir tür “modern asalaklar” kitlesi, iktidarın “aptal kutularından” yaptığı  akıl  ve ahlâk dışı propagandayla iyice şişti ve kemikleşti. Bu kitleye sanalağla ulaşılabilir mi? Şahsen hiç sanmıyorum. Öğrenebildiği en modern iletişim aracı olan televizyonun da kanalları zaten dinciliğin işgali altında. Dolayısıyla dincilik ülkede iktidar gücünü kullanarak tek yönlü bir işgal, bir istila gerçekleştiriyor.

Modern asalaklar kesin inançlarını cehaletleriyle; cehaletlerini de iletişim yoksulluklarıyla besliyorlar. Onlar kendilerince cehennemlik gördükleri insanları zaten konuşmaya ve ikna edilmeye değer bulmuyorlar. İletişim denen şey, dincilerin liderlerinin “bunlar” diyerek sürekli “hayvan veya eşya” yerine koyarak saygısızlık ettiği insanların bir değeri olarak kalıyor sadece.


Türkiye’nin tuhaflığı eşitler arasında saygıya dayalı bir haberleşme olarak iletişimden habersiz bir sömürücüler yığınının, iletişimsiz var olamayacak demokrasiyi, tıpkı sömürülecek bir cep telefonu gibi sömürmesi, kullanması ve kirletebilmesi. İletişim fakirliği, cahil  kitlelerin yeni meşrulaştırıcısı olarak demokrasiyi sakatlamaya devam ediyor. Ne diyelim? “Hamd olsun… Teğet geçti!”

8 Ocak 2014 Çarşamba

Cemaat- Nakşî Çatışmasında MHP Milliyetçiliğinin Aczi

Osmanlı Ülküsü ne ola ki? Şeriat devleti mi?
Türk milliyetçilerinin siyasal görüşleri mevcut iktidar cemaat  çatışmasında,  bir kez daha ve bu sefer çok daha çetin bir sınava girmiştir.

Herkes  kendine, bu savaşta nerede durması gerektiğini sormaktadır. Çünkü siyasal tavrın içindeki dinî yaklaşım, çatışmanın taraflarını ister istemez muhatap kılmaktadır.

Şurasını kesin olarak biliyoruz ki “ülkücüler” özellikle hapishane şartlarında  bugünkü savaşın  iki tarafınca da ayartılmaya çalışılmıştır. İşin kötüsü bundan bir ölçüde başarıya ulaşılmıştır.

Hapse milliyetçi girip nurcu veya Nakşî  olarak çıkan pek çok ülkücü var.  Bunun sonucunda bugün  “fikirlerimizin iktidarda” olduğunu savunabilecek pek çok ülkücü de var.

Sahi nedir  “bizim fikirlerimiz”? İçinde ancak Kürşat’a -o da birbirinden kötü illüstrasyonlarda- yer verip de bütün Türk tiplemelerini sakallı, tespihli, sarıklı Araplaştırlmış bir savaşçı  olarak resmeden bir tasavvurdan mı ibarettir fikirlerimiz? “Ahlâk” dendiğinde kadını kendine ayrılmış haremliğe tıkıp da siyaseti,  fikri, erkek eliyle yürüten bir kabadayılar zihniyeti midir bizim fikrimiz?

  Bugün adına Türk milliyetçiliği denen fikir hareketi, yarı deli bir Kürt imamına “Bediüzzaman” güzellemeleri yazıp da Türk milliyetçilerine yabancılaşmış, çürümüş hurafeleri “ahlâk ve fazilet” kaynağı olarak göstermekten başka bir şey değil maalesef…

Bir çoklarına insafsızca gelecek bu tespitten sonra şunları açıkça sormak istiyorum:

MHP içinde Said-i Kürdi hurafelerini, Nakşi- Kadirî sultasını açıkça kim eleştirmiştir?

Kim, İslâm adına ülkücü gençlere öğretilen şeriatçı sayıklamaları, açıkça reddetmiştir?

 Tük milliyetçiliğinin lâik, medeniyetçi, akılcı  kurucularının kitapları yerine, sözde “ulemanın” kitaplarını okutan MHP değil midir?
Kimse kusura bakmasın...

Türk milliyetçiliğinin abide kişiliği Atsız’ı “kuru Türkçü”, “şaman”, “dinsiz” olarak görerek yasaklayan MHP değil midir?
Hayatında Türk milliyetçiliğiyle ilgisinin  ne olduğu meçhul Arvasi gibi bir insanın içimize Arapçı bir şeriat fitnesini “ahlâk ve fazilet” adıyla sokmasına  sebep olan MHP değil midir?

Dinciliğiyle maruf NFK’dan milliyetçilere akıl süzmeye çalışan MHP değil midir?

Şüphesiz MHP kuruluş yıllarında, kurucularından birinin ifadesiyle “ Türkiye’nin dört bir yanında kendini milliyetçi sanan gençlerin” ortaya çıkmasını sağlamıştır ve bu hizmeti de kısa sürede ifsat edilmiştir.

Gelinen noktada MHP’nin aczi kendi sözde fikrî tercihinin sonucudur. Evet MHP acz içindedir. Çünkü yarısı Nurcu yarısı Nakşî olan  teşkilatının bu kavgada edeceği tek bir söz yoktur. Bu noktada hâlâ tasavvuf adıyla içimizde tarikatçiliği ayakta tutan Namık Kemal Zeybek gibi isimler ne Türk’e ne Arap’a göre bir tavır geliştirebilmektedir. Akıllarındaki kadından korkan, kadın eli sıkmayan, haremci/selâmcı, sakallı, dinci fanatik savaşçı hayali “Müslüman Türk” imajıyla zihinlerimizi uyuşturmaktan başka bir iş yapmamaktadırlar.

İslâmcılık Türk milliyetçiliğini zehirlemiştir. Bundan dolayı Türk milliyetçilerinin siyasal kolu tam bir hipnoz veya narkoz halindedir.  Çünkü bugüne kadar gerek fikri gerekse menfaat açısından borçlandıkları dinci  cemaatlerin savaşında diyetlerini suskunlukla ödemek mecburiyetinde kalmışlardır. Türk milliyetçileri bugün ciddi bir ahlâkî vebalin altında ezilmektedir.

Yanındaki hacı emmilerin Türk'ten haberi var mıydı Muhsin Reis?
Çözüm nedir? Çözüm, Türk aklına ve idrakine uymayan Emevî safsatalarına daha fazla din muamelesi etmeden,  hareketlerimizde aklı, mantığı ve bilimi esas almaktır.

Çözüm, gerek partinin gerekse milliyetçilerin siyasal İslamcılıkla bütün insanî, aklî ve  örgütsel ilişkilerini kesmesidir.

Çözüm, dincileri  artık milliyetçilik içinde barındırmamaktır.

Çözüm Türkleşmek, titremek ve kendimize dönmektir.




31 Ekim 2013 Perşembe

Gerçek Türk Milliyetçiliğine Doğru I

Aynı kafa yapısı... Şaşmak imkânsız.
1969, Türk milliyetçiliği için yaygınlaşmanın ancak aynı zamanda erimenin başladığı tarih.
Bu tarihte MHP’nin kuruluşu ile birlikte Türk milliyetçiliğinde siyasi kadroların belirleyiciliği ve daha sonrasında sultası artık tescillenmiş ve kabul edilmiş oluyor.

Siyaset kadroları, entelektüel faaliyetin her türlüsünü bir lüks, zaman kaybı olarak görerek her zaman en kısa yoldan iktidara gelmeyi hedeflerler. Bu arzu, siyasî faaliyetlerin yumuşak  karnını ve ahlâkî zaaflarının kaynağını oluşturur. Bu zaaf bütün iyi niyetlerin hedeflerini saptırır
Türk milliyetçiliği de bu zaaftan kendini kurtaramamıştır.

Bunun sonucunda entelektüel yetkinlikleri tartışmalı siyasi kadrolar Türk milliyetçiliğinin içini kendi siyasi hedeflerine uygun gördükleri şekilde doldurmaya çalışmışlardır.

Bunu yaparlarken maalesef ideoloji olamayacak kadar dar kapsamlı bir takım fikirleri fikir paketleri olarak gençlere ezberletmişlerdir. Bu bağlamda meselâ “Dokuz Işık” tartışılabilir, eleştirilebilir, yanlışlanabilir  bir  fikir olmaktan çıkıp adeta “Milliyetçiliğin amentüsü” haline gelmiş/ getirilmiştir.

MHP’nin kendi başına ve kendi lideriyle var olmak tutkusu, Türk milliyetçiliğinin entelektüel kökenlerini inkâra kadar  vardırılmıştır. Bugün artık daha ilk yıllarında MHP içinde Atsızın eserlerinin yasaklandığını biliyoruz. Hâlâ merhum Atsız için “dinsiz/şaman” önyargısını taşıyan ülkücü sayısının kahir ekseriyeti teşkil ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bunun en kötü sonucu Ahmed Arvasi ile Türk milliyetçiliği içine giren “iman paranoyasının” daha sonra MHP’yi başta Menzil olmak üzere çeşitli tarikatlerin ve dinî cemaatlerin etkisine sokması olmuştur.

Bu etki özellikle genç Türk milliyetçilerinin  zihinlerini Arap örfü, Arap tarihi, Arap mitolojisi, Arap hurafelerini “islâm” olarak kabul etmek yanlışıyla saptırmıştır. Aşağıdaki satırlar  “”Ahmet Yasin GÜRKAN  adlı genç bir ülkücü arkadaşımızın 31 Ekim 2013 tarihli yazısındandır. Türk milliyetçiliğinin özellikle gençlerinin dincilik le nasıl zehirlendiğini göstermesi açısından  ürkütücü bir örnektir. Genç ülkücü yazar diyor ki:

Ülkücü gençlik şuanki hukukî düzene de, ahlâkî düzene de, fiilî düzene de karşıdır.[vi] O tamamiylemillî, İslâmî, insanî esaslar üzerinde, Kur’anî ve Turanî değerlere[vii] göre inşa edeceği yüzdeyüz yerli bir düzeni savunmaktadır. Bu bakımdan Ülkücü harekette usûl düzeni koruyucu değil, değiştiricidir.”

Şu anki hukukî düzenimiz bütün istismarlara rağmen lâik/beşeri ve pozitivist hukuk düzenidir. Pozitivizmi ayrı bir eleştiri konusu olmakla beraber yargılamalar hâlâ “beşeri hukuka” göre yapılmaktadır. Belki de halkın artık partizanca bulduğu ve güvenemediği mevcut yargı loncasından bahsediyordur?
“Tamamiyle millî, İslâmî, insanî “ esaslar ne demektir?

“Millî kısmını anlamak kolaydır çünkü aklı başında ve milletleşmiş bütün toplulukların millî egemenlikleri zaten millî bir düzen kurmak içindir.

“İslâmî esaslar” nasıl olacaktır?  Kimin İslâm’ı  ve bu İslâm’ın ne kadarı, “düzen” olarak kabul edilecektir? İslâmî bir düzenden bahsetmenin, devlet  fert ilişiklerinde dine dayanmak anlamına geleceğini, yani şeriatçılığın ta kendisi olduğunu inkâr etmek mümkün müdür?

İnsanî esaslar zaten beşeri hukukun üzerine inşaa edildiği temel  haklar  düzeni değil midir? Şimdi bir yandan  devlet fert ilişkilerinde   ferdin varlığını koruyacak temel haklar düzenini esas alıp diğer yandan  sözde İslâm’ın emirlerine göre  devlet fert ilişkilerini düzenleyeceğini söylemek ne kadar tutarlıdır?
“Kur’anî ve Turanî değerlere göre inşa edilecek düzen”  ne demektir? Burada  bir kafiye özentisinden başka ne gibi bir tutarlılık ve muhteva vardır?

Kur’anî değerleri kim, kime nasıl öğretecek ve daha önemlisi uygulatacaktır?  Burada “Birilerinin diğerleri üzerinde dinî otorite olmaları hali” zımnen kabul edilmektedir. Ahmed Arvasi’nin seyyidliği rivayetine istinaden  bir “Türk İslâm ülküsü” milliyetçiliği icat etmek akıldaneliği, bu zımnî kabule dayanmaktadır. Buna göre madem Ahmed Arvasî seyittir, bize Türk olmayı ondan daha iyi kim öğretebilir? Eğer o seyyitse bizden daha büyük ve makbul bir Müslüman olmalıdır. Bu durumda vatan sevgisi, milliyet  bağlılığı gibi konuları da en iyi ol bilmeli? Bu yaklaşım, Allah otoritesine kendi aile, servet ve mevki bağlılıklarını ortak etmeye kalkan Arapların örfünden alınmıştır, asla İslâmî değildir. Ama Türk milliyetçiliğini tekeline alan siyasal milliyetçilik,  kendi siyasi plânlarını yapmaktan bu tip felsefî farklara dikkat edecek zamanı bulamamıştır.


(Devam edecek