kabile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kabile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Millî Kimlik Sorunumuz


Kimlik varoluşun ifadesidir. Varoluş insanın bilincidir. Bilinç kaybında, insanda  hayata dair hiçbir irade ve  istek kalmaz.

Siyaset  bu yüzden, ancak belli bir kimliğe sahip insanlar arasında yürütülebilen bir “belirleyicilik” işidir. Bu belirleyicilik, ekonomik  telâkkiden,  kültürel bakışlara kadar bir  dizi farklılığın  rekabeti sonucu elde edilir.

Siyasete bu bakış, ancak belli bir varoluşsal uzlaşma sergilemiş ve belli bir uygarlık düzeyine ulaşmış toplumlar için geçerlidir. Büyük bir toplumu ilgilendiren siyaset ancak büyük bir toplum haline gelebilmiş insanlar arasında anlamlı olacaktır.

Kabilelerin gönülsüz beraberliğinden müteşekkil bir büyük toplumda bütün kabileler adına  bir belirleyicilik sergilemek imkânsız olacaktır.

Bu durumda karşımıza “Nasıl bir toplum?” sorusu çıkacaktır. Böylesi bir toplum ancak, “değerleri” , menfaatlerden daha anlamlı bulan, kan beraberliğinden öte bir  değer ve kültür beraberliğini anlayabilmiş bir toplum olacaktır. Bu nitelikleri haiz toplumlar ancak uluslaşabilmiş toplumlardır.

Türkiye Türk toplumunun şu an en önemli sıkıntısı kimlik problemidir. Açıktır ki iktidar sahiplerinden etnik ırkçılara kadar kalabalık bir grup için Türk kimliği kavranamayacak kadar büyük ve bu yüzden yok edilmesi gereken bir olgudur. Siyasal İslamcılar ve Kürtçüler “kabile” ötesi bir  toplumsal uzlaşmayı ne yazık ki kavrayamamaktadır.

Vatansız liberaller, “ metodolojik birey” kabulünün kimliksiz bir insan varoluşunu mümkün kıldığı gibi bir aptallıkla Türk kimliğine yönelik saldırıları meşrulaştırmışlardır. Buradaki “vatansız” sıfatı milliyetçi açıdan  açık bir  tahkirken liberaller açısından anlamsızdır. Çünkü onlar için “vatan” zaten anlamsız  ve saldırganca bir kavramdır. Oysa aynı liberaller Türk dışındaki ulusaltı toplulukların “kimlik” probleminin bir tür iç savaş ve bağımsızlık  sorunu haline getirilmesine  sessiz kalmışlardır.

Kimlik sorunu, toplumsal gelişmişlikten ayrı düşünülemez. Toplumsal gelişmişlikse bir teknolojik ilerlemeden apayrı ve bunu çok daha aşan bir problemdir. Meselâ  en son teknolojiyi peşin parayla satın alabilen Arap kabileleri, toplumsal açıdan son derece geridirler.

Uluslaşmış toplumların kimliklenmelerinde, tarihsel  derinlik ve gelenek sürekliliği önemli yer tutar. Bu yüzdendir ki  Türk düşmanı siyasal İslamcılar ve Kürtçüler, liberallerin  ve sosyalistlerin desteğiyle sürekli tarihimizi yalanlamaya ve aşağılamaya çalışmaktadırlar.

Siyasal İslamcılar meselâ  geleneksel din uygulamalarımızı, “kültürel bir sapma” olarak görerek bizi bu yüzden Araplaştırmaya çalışmaktadır. Bu anlayış maalesef Türk İslamcı  ana akım siyasal milliyetçilik tarafından da paylaşılıyor. “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın!” saçmalığı bu sapmanın en berbat tezahürüdür.

Türk kimliği,  din üzerinden Arap kodlarıyla sulandırılırken Kürt etnisitesinin propagandalarıyla da  yavaş yavaş yok ediliyor.

Peki ama kurumların hâlâ ayakta durmasını nasıl açıklamalıyız o halde?

Kurumlarımız birer birer yıkılıyor ve bu büyük devletin büyük çöküşündeki yavaşlığı ne yazık ki Türkiye’yi yöneten kabile idrak edemiyor. Çünkü kimlik kabulünün beyinlerine çizdiği sınır, idraklerini öyle daraltıyor ki  dağarcıkları ulus olmanın gereklerini  barındıramıyor.

Türkiye yakın gelecekte Arap bile olamayacak ve muhtemelen fiilen Kürt etnik terörüne boyun eğdirilmiş bir kimliksiz kitle cumhuriyeti olmaya adım adım itiliyor.


4 Mayıs 2016 Çarşamba

Ulus Devlet Ölmedi Tüm Dünyada Yaşıyor



Ulus-al devlet öldü mü?
Ödlek öcün aldı mı?

Türkiye’de son on yılın belki de en sevilen hurafesi, “Ulus-devletin sonuna gelindiği”…  Fukuyama’nın ( Ki kendisini henüz okumadım fakat demir perdenin yıkılışının, tarihi meydana getiren gerilimi bitirerek tarihin sonunu getirdiğine dair fikirlerini okumuşluğum vardır.) “Tarihin Sonu” adlı fikrinden mülhem başta liberaller olmak üzere  dev bir soysuzlar korosu “bir şeyleri bitirmenin”, “sonunu getirmenin” telâşını yaşıyor.

Her şeyden önce “ulus devlet” diye bir kavramın olmadığını, doğrusunun “ulusal devlet” olduğunu hatırlatmalıyız. “Ulus devlet”, liberal hainler korosunun tanımıyla ulusla devletin bir sayılması anlamına gelen faşizan bir terim. Fakat ne yazık ki bu terim tamamen hayal ürünü. Çünkü gerçek dünyada ulusla devletin “organik” ir bütünlük sergilediği hiçbir devlet yok.

Uluslaşma ile devletleşmenin birbirine bağlı olarak gelişmesi kesinlikle gerekli. Buna karşılık ulus ve devlet organik bir birleşme meydana getirebilecek ve böylece yekvücut hareket edebilecek yapılar değil.

Buna karşılık ulus, adalet ve emniyet tekeli olarak devleti şekillendirecek, ona kendi kültürel damgasını vuracak olan öznedir.

Ulus devlete karşı olan batılılar “her yönüyle aynılaşmış” insanlardan oluşan bir yapıyı hayal ediyorlar. Sorun şu ki uluslaşma bir aynılaşma işinden ziyade bir mutabakat işidir. Aynılaşma ancak kabile yapılarında bir “amaç” olarak belirir. Ulus yapıları, egemen bir ulusaltı topluluğun sağladığı siyasal  güç altında , diğer ulusaltı yapıların zamanla bu yapıyla uzlaşmaları, kurucu ulusaltı yapının kültürünün bu yapılarca benimsenmesi ve  egemen yapının verdiği ortak bir soyadı  altında meydana gelen siyasi ve hukuksal bütünleşmeyle meydana gelir. Dolayısıyla bu süreçte ulusaltı yapıların kan bağlarının belirleyiciliği ortadan kalkar. Yeni “kan bağı”, ortak duygular, ortak değerler, ortak normalar geliştirilen diğer yapılarla meydana getirilir. Kabile yapılarında “soy” doğrudan doğruya belirlenebilir bir kan bağına dayandırılırken uluslarda “soy”  ortak değerlerin paylaşıldığı bir büyük aileye dayandırılır ki o ailenin adı “ulustur”. Dolayısıyla bir ulusal devlet, kabile ötesi bir “medeni” beraberliğin esridir

Devletin işleyişi, “derinliği”, kapsayıcılığı  da bu anlamda kendisini kuran toplumun gelişmişliğiyle  orantılı.

Eğer devlet denen zor kullanma mekanizması bir kabile tarafından kurulmuşsa onun işlevi büyük ölçüde “zor kullanmaktan” ibaret kalacaktır.

Eğer devlet, bir “ulus” tarafından veya “uluslaşma yeteneğine sahip olan” bir topluluk tarafından kurulmuşsa o artık büyük ihtimalle “zor kullanıcıdan” daha fazlası haline gelmiş bir örgütlenme olacaktır.
Bir kabileye ait “devlet”, devletin en basit işlevi olan “yaygın zorlama” dışında başka bir iş bilmeyecektir. Çünkü bir kabilenin/ topluluğun bütün ihtiyacı, üyelerinin doğaya ve diğer kabilelerin zorlamasına karşı korunmasıdır. Bir kabile hayatını sürdürmek dışında bir  iş göremez. Yeni kanunlar yapamaz, geleneklerinin geçerliliği üzerinde kafa yoramaz.

Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Sırplar ve adını anmaya gerek olmayan  diğer topluluklar bu nevidendir. Bunlar için önemli olan yalnızca  bozulmaz ir kan bağıyla kendilerini dış dünyadan ayırıp beraberliklerinin siyasetini de tarihi düşmanlıkların ve kinlerin meşrulaştırmasına dayandırmaktır.

Şüphesiz yukarıda saydığımız topluluklar artık bir kabile olamayacak kadar kalabalıktır ama kabilenin kapalı toplum yapısını sürdürmek dışında, bir var oluş mantıkları ve dahası çareleri de yoktur. Çünkü nüfusları artık kültürel etkileşimle genişleme yeteneğini kaybetmiş, organik artık dışında çoğalma çareleri kalmamış, kendi üretici ve dönüştürücü kültürlerini geliştirememiş, kan bağı aidiyetinden dolayı kültürel etkileşim yeteneğini kaybetmiş topluluklardır.

“Hayali bir altın çağda dünyanın hâkimi oldukları ve sonra bir takım siyasi kalleşliklerle tahtlarından edildikleri” dışında bir tarihleri de yoktur.

Evet bu gün dünyada bu tip kabilelerin devletleri çoğalmıştır. Bunun iki sebebi var gibi görünüyor.

Birincisi imparatorluklar devri bitmiştir. İmparatorluklar devri bitince bundan en fazla zarar gören Türk devletinin içinden odun talaşından hallice “devletler” çıkmıştır.

İkinci aşamada, sömürgeciliğin  imparatorluk sonrası haritacılığının eseri olan devletlerin içindeki kabile yapıları da sömürgeciliğin  20 YY. enerji politikaları ile imparatorluk bakiyesi bu yapay harita devletlerinin içinde, bu devletleri parçalamak üzere ateşlenmiştir. Meselâ Kuzey ırak Kürt yığışması, Kuzey Suriye Kürt silâhlanması vs… Bunun yanı sıra savaş koşullarının kendilerini bir arada yaşamaya ittiği bir takım etnik federatif beraberlikler de kurulmuştur. Çekoslovakya, Yugoslavya gibi… Gerçi bu arada SSCB’yi de anmamız gerekiyor ama onun kurucu unsurunun kesin ve tartışılmaz şekilde Ruslar olması onları bu kabile devletlerinden ayrı bir kategori yapıyor.

Özellikle ikinci aşamada bazıları bir ölçüde bağımsız kurulmuş gibi de olsa özlerinde ulusal bir  bilinç taşımadıkları için bütünlük sergilemesi mümkün olmayan, dolayısıyla ancak etnisiteye dayalı federatif paylaşımla varlığını sürdüren bir takım devletler artık varlıklarını daha fazla sürdürememişlerdir. Buna karşılık SSCB Rus hegemonyasının ve kültürel baskısının eritemediği ve asla eritemeyeceği büyük bir Türk ulusal bakiyesinden dolayı federatif yapısını, bütün zorbalığına rağmen daha fazla sürdürememiştir.

Bugün meydana gelmiş  aşırı etnikleşmiş devlet yapılarının tamamı, uluslaşamamış kabilelerin/etnisitelerin  , farklılıklarla bir arada yaşamak yeteneğine sahip olamamaları, varoluşlarını kine ve öfkeye dayandırmaları, kültürel üretimden ve dönüştürücülükten mahrum olmaları ve organik nüfus artışı dışında bir çoğalma şekli bilmemelerinden dolayı ortaya çıkmıştır.

Meydana gelen şey ulusal devletlerin bitmesi değildir. Meydana gelen şey, ulusaltı topluluklarının uluslaşmış toplumların organizasyon gücüne duydukları kıskançlıkla “devletleşme” çabalarıdır.

Parçalanmış devletlerin hiç birisi ulusal devlet değildir, buna dikkat edilmelidir. Ulusal devletin bittiğine örnek olarak gösterilen parçalanmalar, bir arada yaşamayı zaten hiç bilememiş ya da  SSCB’de olduğu gibi uzlaşmaz ve başat kültürel aktörler olan ulusal yapıların birbirinden ayrılmasıyla meydana gelmiştir.

Ulusal devletin sonunun geldiğini söyleyenler kendi devletlerini kurdukların sanan kabilelerin, kendilerini dünyaya birer ulus olarak tanıttıklarını  görmezden gelmektedir.

Dünyada ulusal devletler bitmemiştir. Örneğin Suriye’deki büyük insanlık dramı, etnik devlet kurmak vahşetinden kaçan insanların özellikle ulusal devletlere sığınması bunun kesin kanıtıdır.

Çünkü  o insanlar, eşit yurttaşlar olarak görülecekleri  ve özgürce yaşayacakları ülkelerin sadece ulusal devletler olduklarının farkındadır.

 Çünkü o insanlar her etnisitenin kendi mahallesine kafa kesmesiyle meydana getireceği çetelere “devlet” denemeyeceğini farkındadır.

Çünkü o insanlar  “millet adına karar verecek” mahkemelerin olmadığı yerde “din adına” veya “aşiret adına” karar verecek zorbaların olacağını yaşayarak görmüşlerdir.

Bugün dünyada ulusal kimliğinden vazgeçerek kendiliğinden bölünmüş, demokratik mekanizmalarla kendisini etnik egemenlik alanlarına ayırmış tek bir ulusal devlet var mıdır? ABD mi, Almanya mı, Fransa mı, İngiltere mi, Rusya mı bölünmüştür veya bunlarda bizimkine benzer bir bölücü parti vardır?

Tam aksine dünyada, uluslaşmanın tarihi derinliğine sahip olmuş az sayıdaki büyük toplumsal yapıya dayanan ulus devletlerin hiç birinde, en ufak bir bölünme gayreti veya eğilimi yoktur. Bu devletlerin hepsi istisnasız şekilde dil, hukuk ve  emniyet tekellerinin ulusal egemenlik altında korunması için  âzâmî gayret sarf ediyorlar.

Bugün başta liberaller olmak üzere Türk düşmanı bütün enternasyonalist ihanet kampının bize tersten okumaya çalıştığı gerçek, işte budur. Ulus devlet ölmemiştir, önemi her geçen gün daha artmaktadır. Çünkü medeniyetin kabile vahşetine karşı korunması için insanlığın önünde başka bir seçenek yoktur.








21 Haziran 2015 Pazar

Uluslaşma Ve Uygarlaşma I


Kiminle konuşsanız “ Kim olursa olsun, insanların  insanca yaşadığı bir ülke istiyorum!”  temennisini şimdilerde sıkça duyar olduk.

Bu temenni, Atatürk’ün bize  gösterdiği “çağdaş uygarlık” hedefinin  benimsendiğinin kanıtı ve bu açıdan kesinlikle çok sevindirici.

Mesele “insanın nasıl insanca yaşatılacağında”  düğümleniyor.

Aşırı olmayan, enternasyonalist eğilimli fakat buna karşılık Atatürk mirasını da reddedemeyen ana akım sol seçmen düzeyinde konu nasıl anlaşılıyor?

Enternasyonalist eğlim, insanların insan oldukları için eşit sayılmaları gerektiğini ,dolayısıyla bütün kimliklenmelerin, özünde ayrımcılığı ve ötekileştirmeyi getirmekten dolayı “insanlık dışı” sayılması gerektiğini savunuyor.

Buna karşılık  Marksist/Leninist  kampın Stalinist yorumuna dayalı geliştirilen “ezilen halklar” söylemiyle  “kimliklenmenin”, ancak ezilen halkların hakkı olduğu düşünülüyor. Lenin’in,  “Milliyetçilik azınlıklar için devrimcilik, çoğunluklar için faşizmdir!” safsatası ana akımın, kimliklenmeyle ilgili   düşünsel temelini oluşturuyor.

Sosyalizmin temelinde insanlara  “kolektif doğruların gücüyle” güven ve mutluluk getirmek hayali yatıyor.

Keza liberalizmde özellikle liberteryen okul “gerekli bir kötülük” olarak adlandırdığı devleti, asgari emniyet/zorlama müdahalesi ve âzamî  adalet duyarlılığı ihtiyacından dolayı olumluyor.

Her iki ideolojide de siyasi bir birliğin parçası olan insanların mutluluklarının, onların haklarının teminat altına alınmasıyla sağlandığı düşünülüyor.

Sosyalizm hakları, birey esaslı anlamlandıramadığı içindir ki daha en başta bireysel iradelerin ve akıl  yürütmelerin atomize evreninde derhal çürümeye başlıyor.
 Liberalizm ise hukuk dayanağının metodolojik birey olduğunu keşfetmesiyle çağdaş demokrasilerin “hukuk devleti” idealine ışık tutuyor. Çağdaş demokrasilerdeki  kasıtlı veya kasıtsız yanlış uygulamalar, düzeltmelerin gene de bu ilkelere dayanarak yapılmasından dolayı  kuramı yanlışlamıyor.

O halde insanın insanca yaşadığı bir devletin nasıl olması gerektiğine dair kabaca bir  yaklaşım geliştirmemiz gerekiyor.

Herkesin “insanca” yaşadığı bir devlet, insanların kimliklerine bakılmaksızın zorbalıktan korunduğu, anlaşmazlıkların gene kimliklere, mensubiyetlere bakılmaksızın ayrımsız şekilde giderileceğine dair bir  güvencenin sağlandığı  devlettir ki bunun diğer adı “hukuk devletidir.”

O halde çözüm belli olmalıdır. Bir ülkede yaşayan insanları, hiçbir kimlikle tanımazsak, onları sadece insan oldukları için korumuş oluruz.

Ne yazık ki dünyada “bu işler öyle olmamaktadır.”

Peki gerçek dünyada işler nasıl yürür?

Her şeyden önce birilerinin adalet ve emniyet sağlayacağına  dair bir güven içimizde oluşmalıdır. Peki bu güveni herkes için hissedebilir miyiz? Söylediklerinden hiçbir şey anlamadığımız bir insanın iyi niyetine sığınabilir miyiz? Elbette sığınamayız. Ne zamanki o yabancının dilini ve  geleneklerini öğrenir ve bunlara taabi olmaya başlarız ancak o zaman o yabancı bizim için “güvenilir” biri haline gelebilir.

Bu noktada  biraz duraklayıp uygarlığa bakmalıyız belki de.

Freud uygarlığın, insanlığın doğal güdülerinin sınırlanmasıyla ortaya çıktığını düşünüyordu. Eğer güdülerimize hiçbir sınırlama getirmeseydik kendi türümüzü kısa zamanda  yok ederdik.

Peki ama kendi kendimizi yok etmemizi gerçekten ve sürekli  engelleyecek şey  bir  düzeni nasıl kurabilirdik?

 ( Okurlarımız yazıların uzunluğundan şikâyet etti. Uzun yazıları okunurluğu arttırmak için bölüm bölüm yayınlayacağız...)

2 Ocak 2015 Cuma

Şehirleşme, İnsanlaşma, Uluslaşma

Şehirleşme, ulusal kozmopolitizmdir.

Bu, beklentileri, menfaatleri, inançları çok farklı  bireylerin aynı  işbölümü altında yaşadıkları büyük yerleşim yerlerinde, emniyetin ve adaletin tek bir toplumsal kimlik ile sağlanması demektir.

Gelişmiş batı ülkelerinde “multikültüralizm”/kültürel çoğulculuk denen şey tam olarak aslında budur. Gelişmiş batı ülkeleri, size kapitalizmin gelişmiş işbölümü, hızlı ve çeşitli üretim imkânlarını, ırkınızdan, inancınızdan, milliyetinizden bağımsız olarak sunan büyük şehirlere sahiptir.

Burada önemli olan nokta,  bu şehirlerin size nihaî güç kullanıcının kim olacağını seçmek hakkı vermesidir. Nihaî güç kullanıcı ve adalet sağlayıcı daima  o “Pazar yerini” size temine den ulusun kimliğini taşımalıdır. Kendinizi egemen ulusa mensup hissetmemeniz önemli değildir. Önemli olan egemen ulusun kurallarına uymaya mecbur olmanızdır.

Gelişmiş bir batı ülkesinin pazarında kendinizi emniyette ve özgür hissettiren, ülkenizde dininizin egemenliği için mücadele edip de gene de bir batı ülkesine iltica etmeyi size düşündüren de tam olarak budur.

“Şehirleşme” nihaî güç kullanıcı tekelin kimliği hakkındaki sağlam bir uzlaşma dışında hiçbir konuda aynılaşmayı gerektirmeyen bir, “bir arada olmak” bilincidir.

Şehirleşme nasıl oluşur?

Şehirleşme, insanların hayatlarının, mülkiyetlerinin ve hürriyetlerinin, bütün farklılıkların gerilimlerinden  korunabildiği bir yerleşim politikasının sonucudur.

Bu yüzden şehirleşme asla sonradan ve âniden meydana gelmemiştir. Batı şehirleşmesinin “şehir devletlerinden” gelen kökenlerine dikkat etmeksizin  şehirleşmeyi anlayabilmek mümkün değildir.

Daha güncel bir mukayese belki bunu anlamak için faydalı olabilir ki o da Türkiye’de İstanbul  ve kısmen İzmir dışındaki  “şehir” denen yerleşim yerlerindeki yaşantının, bahsettiğimiz ölçülere uyup uymadığına bakılarak yapılabilir.

Şehirleşme Türkiye Türk toplumunda şehir devletlerinden köken almamıştır. Dolayısıyla bizde kapitalizme temele teşkil edecek bir işbölümü ve iş birliği teşekkül edememiştir.

Batı ülkelerinde şehirler, yüzlerce yıllık şirketlerle, mağazalarla doluyken bizim “şehirlerimizde” varlığı on yıl devam eden  herhangi bir işyeri bulmanın çok zor olmasının da sebebi budur.

Cumhuriyetin ilânı ve lâikliğin kabulü, uluslaşmanın siyasal veçhelerini belirlerken Ankara’nın başkent olması da bu yüzden bir “ulusal şehirleşme” veya “ulusal kozmpolitizm”  arzusunu ifade eder. Ankara, kasaba kökeninden çıkarılıp içinde her  kökenden insanın, uluslaşmanın siyasal ve hukuksal birliği içinde kendisini emniyette hissedeceği bir şehir olarak yaratılmıştır.

Böylece Atatürk Türk ulusunun medeniyetinin köklülüğüne, yaratıcılığına dikkat çekmek istemiştir.

Oysa Türkiye’de “şehirler”, taşranın, tarikatlerin veya  etnik bilinçli aşiretlerin/kabilelerin kendi cemaat odaklarını  oluşturdukları kenar mahalle öbeklerinin, iş bölümünü sömürdükleri yığışmalardan öteye gidememiştir. Bu toplumsal yapının içinden de maalesef  ilkeli siyasî yapılar çıkmamıştır. Bu yapı içinde siyaset “menfaat dağıtıcı”  iktidarların kullandığı bir dehşet dengesi haline getirilmiştir.

Bu dehşet dengesinin en güncel hali de toplumsal yapının en ilkel ve hayvansı ölçülerde siyaset eliyle ayrıştırılması olarak ortaya  çıkmıştır.

Bu yüzden Türkiye, artık  bireylerin birbirlerinin inançlarına karışmadığı ve etnik kümelenmelerle şiddet odağı yaratmaktan caydırıldıkları , özgürlükçü, lâik ve uygar bir şehirleşmeye kavuşturulmalıdır.  Hukuk devletinin   egemen olmadığı bir ortamda şehirler,  ilkel canlıların, basit  bir oy verme refleksiyle insan avlayabildikleri av sahalarına  dönmüşlerdir.

Uluslaşma süreci, şehirleşmenin önemini iyice ortaya çıkarmıştır.


13 Ocak 2014 Pazartesi

Kim Kimi İkna Etmelidir?


Etnik ırkçılıkla  ilgili en önemli problem etnik ırkçılığın bir ikna metodunun olmayışıdır.

Etnik ırkçılık asla sizi kendine özgü bir bilgi  yönetmiyle ikna etmeye çalışmaz. Çünkü içten içe aslında bir bilgiye dayanmadığını bilmektedir.

Etnik ırkçılık  kitle psikolojiisinin en ilkel halidir. Kendini ancak belli bir kitle  ile tanımlayabilen  insanın “bilgi “adına söyleyebildiği tek şeydir.

Burada “etnik” terimini “dönüştürücü ve büyük kültür sahibi olmayan, geleneklerinde ve  kültüründe çeşitlilik barındırmayan, millet altı küçük topluluklar” anlamında kullandığımızı belirtmeliyiz.

Irk etnik topluluklarda aynılığın en somut  delillendiricisi olarak görülür. Bundan dolayıdır ki millî devletlere yönelik her etnik saldırı, meşruiyet gerekçesi olarak mutlaka ırka dayanır. Nitekim Kürt etnik ırkçılığının Süleyman Nazif ve Ziya Gökalp’i “ırkı Kürt olup da Türk’e hizmet eden” hainler olarak görmeleri bundandır. Etnik bilinç, ırksal veya soya dayalı aynılık dışında, “ iradi bir benzeşme”  kavramını algılayamaz.

Bundan dolayıdır ki etnik ırkçılık “ikna” metodunu da algılayamaz.

Şüphesiz milletlerin oluşumundaki siyasi birliklerde savaş önemli bir araç olmuştur. Fakat sağlanan birliğin devamında insanlarda yaratılan emniyet ve adalet duygusu ve bu duygunun beslediği “kanaatler” olmasaydı insanlar bir arada kalmaya ikna edilemezlerdi.

Peki bugün çoğu ağa olan Kürt etnik ırkçısı feodalizm artıklarının böyle bir oluşumu anlayabilmeleri, algılayabilmeleri mümkün müdür? Elbette değildir.

Bundan dolayı onlara ne kadar akılcı,  ikna edici izahlar, deliller sunarsak sunalım, onlar kendilerinin temel “politikası” olarak uzlaşmazlığı ve şiddeti tercih etmektedirler.

Antropolojik anlamda ırk  fikrini çoktan geride bırakmış bir millete mensup olmanın kolaylığını ve gururunu bu yüzden ellerini tersiyle iterek renkleri ve kokularıyla birbirlerini tanıyan canlılar olarak yaşayıp devlet  kurabileceklerini sanmaktadırlar.  Onlar bu açıdan bir arada ancak birbirlerini yiyerek mutlak güç üstünlüğü ile yaşayan hayvan sürülerinin yaşayışını benimsemişlerdir. Aslanlar nasıl antiloplarla doğuştan gelen bir beslenme ilişkisi yaşıyorlarsa etnik ırkçılar da ancak “güçlü olan aşiretin hükmettiği bir etnik sürü yaşantısını” anlayabilmektedir.,

Onlara, bahsettikleri  toplumsal unsurlarla bir  ulusun yaratılamayacağını, şu devirden sonra etnik  bir düşünüş ve kültürle büyük ve dönüştürücü  bir kültür, koruyucu, kural koyucu ve ikna edici büyük bir sosyolojik yapı yaratılamayacağını, ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, kabile düzeyindeki bir algılayıştan kopmaya yanaşmaksızın, bir ulus olabileceklerini düşünmeye devam edeceklerdir.

Türkiye’nin  hâl-i hazırda temel sorunu, kimliklenme sıkıntısı yaşayan  kenar mahalle yığınlarının, bir şekilde elde ettikleri iktidar makamında, milletleşme anlayışını kavrayabilecek  medenî ve insanî idrakin bulunmamasıdır. Hal böyle olunca bu cahil kitle,  etnik ırkçılığın,  gerek mensubiyet gerekse düşman algısı yönünden kavranması kolay ilkelliğinin, gerçek olduğuna, kendini inandırmış vaziyettedir.

“Bu iş silâhla çözülmüyor!” cehaletinin, bu vatanın demokrasiyle elde edildiğini sanmak aptallığından başka bir şey olmadığını bu yüzden etnik ırkçılara ve d kenar mahalleli dinci seçmen kitlesine işte bu yüzden anlatamazsınız. Maalesef kenar mahalle kafalı dinci seçmen kitlesi, vatanın ve egemenliğin tartışmasız tekliğinin yalnız ve ancak savaş ile değiştirilebileceğini anlayamamakta buna karşılık etnik ırkçılığın silâha dayalı inadının geçerli ve tek makul ifade tarzı olduğunu düşünebilmektedir.

Bütün bu delillerden sonra şunu anlamaktayız: Türkiye’de hükümet acz içinde değildir, ihanet içindedir. Türkiye’de dinci iktidar, milletin vatanıyla bölünmez bütünlüğünü ve egemenliğini kabul etmek yerine etnik ırkçılığın hayvanî ilkelliğine boyun eğmekte, Türk Milletini de buna zorlamaktadır.

İşte bundan dolayıdır ki Türk Milleti’ne boyun eğdirdiği düşünülen silâhlı ihanet unsurları bir an önce son ferdine kadar yok edilmelidir. Aksi takdirde cahil dinci seçmeni Türk Milleti’nin etnik ırkçılığın hayvanî inadı, ilkelliği ve vahşeti karşında yenildiğini düşünecek ve zaten kendisine ait  odluğuna inanmadığı Türk vatanını eşkıyaya peşkeş çekmekte beis görmeyecektir.