Özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2016 Çarşamba

Mülkiyet Örneğinde Kavramlardaki Terminolojik İzolasyon Ve Terminolojik Cehalet


Terminolojik izolasyon, terimlerin yalnızca anlamlarıyla kullanılarak ilgili terimlerden, “bağlamdan”  uzaklaştırılmasıdır.

Terminolojik izolasyon, terimlerin ortaya çıkış süreçlerinin   unutulmasıyla başlar ve en nihayetinde terimlerin  anlam içeriklerinin değişmesi ve nihayetinde terimin ortadan kalkmasıyla sonuçlanabilir.

Bunun en belirgin örneklerinden biri “mülkiyet” terimi.

“Özgür   Yazılım, Özgür Toplum” adlı bir kitabın giriş bölümünde Stanford Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Lawrence Lessig’in yazısı bana bunu düşündürdü.

Profesör, ABD’deki dava özetleri konusundan hareketle yazılımların da “açık ve şeffaf” olması gerektiğini savunuyor.

Özetle şöyle söylüyor profesör: “ Madem ülkemizde dava özetleri ( Hakimleri bilgilendirmek için davadan önce sunulan özet iddia ve savunmalar) halka açıktır, kodlar, yazılımlar neden halka açık olmamalıdır?”

Dava özetlerinin halka açık olmaları, Anglosakson “Common Law” hukukunda, hâkimin takdir yetkisi ve içtihatların  canlılığı  açılarından  büyük önem arz etmektedir.

Peki ama “dava özetleri” onları hazırlayan avukatlara “bedelsiz bir kaynaktan” mı “indirilmektedir?”

Bunun yanı sıra…  Bir dava özeti benzer her davada aynı şekilde kullanılabilmekte midir?

Eğer dava özetleri halka açıksa avukatlık mesleğinin ne önemi vardır?

Buradaki temel felsefi sorun, Prof. Lessing’in bir “terminolojik izolasyon” yaparak mülkiyet terimini kapsamından ve bağlamından ayırmasıdır. “ Dava özetlerinin halka açık olması” bir sonuçtur. Oysa bu sonucu meydana getiren, deneme- yanılmaya dayanan büyük ve derin bir tarihi süreç mevcuttur.
Kullanılmaya değer sonucun ortaya çıkması için sayısız yanlış sonuç elenmiş ve nihayetinde toplumun genelinde uygulanmasının  “zararsızlık ilkesini”  sürdürebileceği anlaşılmış kurallara ulaşılmıştır.

Uygar ülkeleri “uygar” yapan şey, onların,  deneme yanılma yoluyla ilerlenen süreçlerin, doğru bir neden sonuç ilişkileri ağı kurmak için yürütüldüğünü sürekli hatırlamalarıdır.

Dolayısıyla hukukta bir terim kullanıldığında, bu şu anlama gelir: “Bu terimin,  şimdi kullandığımız anlamı ve bağlamı, topluma en az zararı verecek şekilde oluşturulmuştur.”

Peki ama terimlerin anlam ve bağlamları gerçekten bu  kadar önemli midir?

Önemlidir, çünkü bir insanın hayatına son verip vermeyeceğimize, “kendisinden başka  bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye” yani gerçeğe dayanarak karar veririz.

O halde meselâ “mülkiyetten” bahsederken yanlış bir mukayese ve yanlış bir muhakeme ile hareket ettiğimizde terimin işaret ettiği bütün anlam dağarcığını ve  bağlamı  da tehdit edebiliyoruz demektir.

Dava özetleri-bilgisayar yazılımları mukayesesine geri dönelim.

Prof. Lessig, dava özetlerinin açıklığını ele alırken ne yazık ki bir dava özeti yazmanın maliyeti konusunu umursamıyor görünmektedir. O halde ona benzer bir biçimde cevap verilebilir.

Çamaşır makinesi üreticileri yenilikleri için patentler alırlar. Ve ortalama bir çamaşır makinesinin nasıl çalıştığı herkes tarafından bilinir. En nihayetinde  ortaokul mezunu bir tamirci gelip onun filtresini değiştirebilir ve size makinenin çalışma şeklini,  fizyoloji anlatır gibi anlatabilir. O halde çamaşır makinelerine neden para verdiğimizi neden hiç kimse sormaz? Üstelik onların parçaları, çalışma şekilleri daha piyasaya  çıkar çıkmaz herkesin bilgisine sunulmuyor mu?

Kaldı ki patenti  veya telifi alınan ürünün kitlesel  ve kalıcı faydası göz önüne alındığında, yaratıcı zekânın, aslında bireye değil de kamuya ait bir tür umumi tuvalet olduğu düşüncesi acaba hukukun içinde kendine bir yer bulabilir mi?

Yazılımların “açık kaynak kodlarına” sahip olmaları onların yaratıcılarının tercihi olabilir. Ama akademik bilgilerin, diğer kodların “herkes tarafından bilinebilir” olması için bir kanun zorlaması, yaratıcı zekâlara, “ Sen ancak geri zekâlı insanlara hizmet edebilmek için yaratılmış bir yaratıksın!” demektir.

Bugün meselâ Unix açık kod sistemi kullanıcılar arasında yaygındır. O halde neden insanlar hâlâ Microsoft kullanmaya devam etmektedir?

Bunun sebebini bilemiyoruz ama görünen o ki insanlar hâlâ kendilerine kalıcı  olarak sağlanan bir faydanın bedelini ödemeyi “normal” saymaktadır.

Öbür yandan “Madem çalışma makinesinin  çalışma sistemi bir sır değil, neden onu bedava vermiyorsunuz?” gibi bir salaklığın da hukukta bir yeri olmadığı anlaşılıyor.

Peki ama yazılımın  veya dava özetlerinin, kompresörler, pompalar, tamburlar vs. içermemesi mukayesenin yanlış olduğunu gösterir mi? Asla!

“Herkese” ait olmak hangi meşru sebebe dayanmalıdır ve daha da önemlisi, nelere yol açabilecektir?

Prof. Lessig kendi keşiş saygınlığı içinde Einstein’ın Üniversitesinde, sınırlı bir maaşla bir zahit hayatı yaşıyor olabilir. Soru şudur: Büyük bedelli bir dava da kendisinden avukatlık yapması istense vekalet ücreti olarak herhangi bir nöbetçi baro avukatının aldığı ücret karşılığında bir dava özeti hazırlar mı?

Ortalama insanların giremeyeceği bir üniversitede, ortalama üniversite öğrencilerinin kazanamadığı bir unvanı kazanmanın “maliyeti” derhal devreye girerdi. Prof. Lessig böylesi bir davayı beş kuruş almadan yürütseydi bile bundan edineceği itibarı göz ardı edemezdi. Bunu bile göz ardı etse kişisel başarı tatmininden kaçması söz konusu olamazdı.

O halde mülkiyet, kendileriyle en  yüksek tatmini elde edebilmek için  üzerinde tam bir yetki sahibi olduğumuz varlıkların tamamıdır.

Dolayısıyla Prof. Lessig’in “kamuya açık “olmasını istediği  yazılımlar, insanların kendileriyle en yüksek tatmin elde etmek istedikleri ve üzerlerinde tam bir yetki sahibi oldukları varlıklardan başka  bir şey değillerdir. Dolayısıyla Bay Lessig aslında insanlara “ Sizin herhangi bir yazılım geliştirmek için ne gibi bir maliyete katlandığınızın bir önemi yoktur. Önemli olan onun kamunun kanalizasyonlarına öylece atılabilmesidir.” Demektedir.

Böylece mülkiyet kavramı, yaratılmış ürünlerin yaratılma süreçleri ve maliyetleri göz ardı edilerek, bütün yaratıcı süreçlerden, insan ömrüne  yaratıcı zekânın kendi biçtiği değerinden vs izole edilerek yağmalanıverilebilecek bir tür hammaddeye indirgenmektedir.

Prof. Lessig gibiler yaratıcı zekânın toplumun geneline sundukları kalıcı fayda ve katma değerle yaratıcı zekânın maliyeti ve menfaat algısı arasındaki ilişkiyi idrak edememektedirler. Prof. Lessig bir tür akademik kibirle bunun aynı zamanda özgürlükle bir ilgisi olduğunu savunuyor. İngilizce’deki “free” sözcüğünün  “özgürlükle” ilgisinden bahsediyor.

Peki ama “İnsanın  temel haklarını, diğerlerinin temel haklarına zarar vermeksizin kendi mutluluğunu aramak için kullanabilmesi” olarak tanımlayabileceğimiz özgürlüğün Lessing’in kafasındaki özgürlükle bir ilgisi var mı? Korkarız ki yok.

Herhangi bir kod yazıcısı , kodlarını karşılıksız sunabilir ve buna hiç kimse karışamaz. Sorun, “Herkesin,yazdığı  her kodu karşılıksız olarak”  kamuya  sunmaya zorlanıp zorlanmayacağıdır. Lessing, “son kullanıcının özgürlüğünü”, kod yazarının üzgürlüğünden üstün tutmaktadır. Böylece  toplumun yazılımdan “özgürce” yaralanabilmesi için kod yazarının köle edilmesinde bir sakınca görmemektedir.

Kaldı ki yaratıcı zekâ ortadan kalktıktan sonra bile  ortaya koyduğu eserin insanların  faydalı olabilmesi durumu,  fikrin bir mülkiyet olarak  sürekli korunmasının gerekliliğine işaret eder. Meselâ Prof Lessing ölümünden bunca yıl geçtikten sonra bile Tosltoy’un  kitaplarından yararlanan okurların bu kitaplara bir bedel ödememesi gerektiğini mi düşünmektedir?


Görünen o ki yaratıcı zekâ,  toplam fayda ve zaman ötesi fayda sağlama açılarından eserlerinin  bir bedelle korunması hakkına sahiptir.

Bu noktada  hem “özgürlük” kelimesini anlamını bulandırmakta hem de özgürlüğün, bireylerin birbirleriyle karşılıklı ilişkileri bağlamından kopmasına sebep olmaktadır. Mises’,n büyük bir basiretle işaret ettiği gibi herkes aynı anda hem üretici hem  tüketicidir. O halde  Lessing’e göre tüketirken üreticiyi kendine köle etmekte özgür olan insanlar üretirken  tüketicilerin kölesi olmak zorundadır.

Özgürlük kelimesini “bedelsizlikle” bilerek kaynaştıran Lessing, mülkiyet halkının ilgasını hayal ederek temel haklardan “hürriyet” hakkının da yok edilmesine yol açacağını düşünememekte ya da zaten bu konuda hiç endişelenmemektedir.

Prof. Lessig’in bildiğimiz anlamda cahil olması mümkün değildir. O halde mülkiyeti, bağlamından bu denli izole edebilmesinin sebebi nedir?

Bunun sebebi, akademik bilgi üretme mekanizmasının, entelektüel zekâyı öldüren, patolojik izolasyonculuğudur. Bu, akademik uzmanlaşmanın kaçınılmaz sonucudur.

Hayatını herhangi bir kanunun bütün ayrıntılarını öğrenmeye adayan bir hukuk adamı aslında bilgisini bağlamdan izole  etmek maliyetini kabullenmektedir. Bilgiyi bağlamdan izole etmek de “üst düzey” bir cehalete yol açmaktadır ki bu cehalet ciddi bir terim enflasyonuyla  perdelenmektedir. Böylece   kafasına sayısız terim dolduran ama terimlerin hayatla birbirleriyle geliştirilmiş ilgilerini göz ardı eden bir “teminolojik cahil” tipi ortaya çıkmaktadır.

Bu cehalet tipi sebep sonuç ilişkisini bir yana bırakabileceğimiz düşüncesinin akademide yerleşmesinin bir sonucudur ki akademik itibarın bu cehaleti kutsamaya devam etmesi, bildiğimiz dünyanın sonunu getirebilecek bir  yağma düzeninin, bir kıyametin  sebebi olabilir.





24 Nisan 2016 Pazar

Ne De Normaldir Başörtüsü Güzel Yurdumda



Başörtüsünün normalliği 1
“AKP iktidarı ile birlikte ilk kez bir başbakanın eşinin başının kapalı olabileceğini öğrendi, Türkiye… Varoşlardaki kadınlar ilk kez kendilerini gördüler başbakanın yanında yürürken, önceleri ürkek davrandılar, zamanla normalleştiler. Cumhuriyetin en büyük kazanımı olan sınıfsız ve özgür toplumun bir parçası olduklarını gördüler. Sonra hemen her kadın gibi modayı takip etmeye başladılar. Başörtülerine, bağlama biçimlerine, kıyafetlerine özenir oldular. Ne var bunda, kara çarşafa inat gök kuşağı gibi olsunlar, makyaj yapsın, güneş gözlüğü taksın kot pantolon giysinler..,Üniversitede okusun, araba kullansın, dans etsin, Beyaz Show’a katılsınlar…Burası Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu, “Türk Milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare” ile  yönetilen Türkiye Cumhuriyetidir.”

Hayır… Bu satırlar başörtülü bir   yazara ait değil. İçinde doğruluk payı yok mu? Elbette var. Amma ve lâkin tarihsel gözlem ve söylem tahlili yönlerinden birazcık eksik  kalmış bir paragraf….

Bu paragrafın cümle cümle tahlil edilmesi ülkemizin içinde düştüğü durumun bilişsel yönünü anlamak açısından önem arz ediyor.

Yazarı şahsen tanıdığım için bir “yandaş” olmadığından adım gibi eminim. Bu paragraf “Ben olsaydım” mantığıyla yazılmış bir empatik yaklaşım. Kaldı ki aslında hepmizin kendi fikirleri hakkında zaman zaman yapması gereken bir sorgulamanın güzel bir örneği.

 Bu yüzden bu paragrafın analizinin  aslında yazara doğrudan doğruya bir cevap olmadığını en başta belirtmek istiyorum.

Cevabımız “ Bir de böyle düşünenler var..” denenlerin düşüncelerine, bu yazı üzerinden bir eleştiri olacaktır.

“AKP iktidarı ile birlikte ilk kez bir başbakanın eşinin başının kapalı olabileceğini öğrendi, Türkiye…” Denmiş. “Öğrendik mi?” gerçekten?  Veya bir başbakan eşinin başörtülü olması bize gerçekte neyi öğretti? AKP iktidarı ile birlikte öğrendiğimiz şey “Bir başbakanın eşinin” giyim tarzı olmadı aslında. Burada böylesine naif ifade edilen şeyin daha derin ve geniş anlamı, “ Hukuk denetiminden yoksun ve “sınırsız bir demokrasinin” her giyimi bir yere taşıyabileceği” oldu sadece. Peki ama AKP’nin o çok öğretici demokrasi dersi bize, yazarımızın daha önceki paragraflarda gösterdiği kenar mahalle- entelektüel sanayi toplumu çelişkisi hakkında  ne öğretti?

“ Varoşlardaki kadınlar ilk kez kendilerini gördüler başbakanın yanında yürürken, önceleri ürkek davrandılar, zamanla normalleştiler”
Çok güzelim, alımlıyım ama ...
Sevgili yazarımızı kızdırmak istemem ama gülmeden edemedim. “Zamanla normalleştiler” mi gerçekten? Karısı, başbakanın yanında “lâik bir devlet protokolü” sayesinde yürüyebiliyordu. Yani başbakanın karısı kocasının yanında yürümesini ancak lâik bir kanun önünde eşitlik rejimine borçluydu. “Zamanla normalleşmek”  deyimiyle ilgili olarak Ankara’nın atık betonlaşmış, apartmanlaşmış kenar mahallelerine, bir göz atmasını yazarımızdan istirham ederim. Elvankent, Batıkent, Sincan gibi semtlerde apartmanının balkonunda yorgan kurutan, bahçede  yastığının, yorganın yününü yıkayan, evinin bütün ayakkabı birikimini kapısının önünde sergileyen, başı açık kadınlara hâlâ uzaylı gibi gözünü diken kadın profili  acab gerçekten normalleşmiş midir? Veya uçağa bindiğinde “Ben erkek yanında oturmam!” diyen lüks pardösülü başörtülü bacımız acaba gerçekten normal sayılabilir mi?

“Cumhuriyetin en büyük kazanımı olan sınıfsız ve özgür toplumun bir parçası olduklarını gördüler. Sonra hemen her kadın gibi modayı takip etmeye başladılar. Başörtülerine, bağlama biçimlerine, kıyafetlerine özenir oldular.”

Şu “sınıfsız” terimine bayılıyorum, kim ne derse desin. Demek ki gerçek anlamıyla hayallerimizdeki anlamı arasındaki fark gerçekten da hâlâ anlaşılamamış bir terim.

Öncelikle “sınıfsız” bir toplum “ideali” ( Aaaa! Yahu  Marx idealist değildi ama? Nasıl oldu şimdi bu?) toplumsal sorunları doğuran çelişkileri ortadan kaldırabilecek sihirli bir formül olarak ortaya atılmıştır. Tamam tamam … Bu “tarihsel bir zorunluluktu” da o yüzden kurucu bir idealist gericilik değildi falan filan…

Sınıfsız toplum ile insanların, problem yaratabilecek her türlü farklılığının ortadan kaldırılabileceği düşünülüyordu. Zamanlar sınıfsız bir toplumun ancak insanı ortadan kaldırarak yaratılabileceği anlaşıldı ve sosyalizmin asıl büyük çöküşü de böyle oldu. Çünkü insanlar arasındaki  zekâ, yetenek farklılıklarının bütün sonuçlarıyla doğal ve kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı.

O halde cumhuriyet böylesi bir sınıfsızlık ideali üzerine mi kurulmuştu? Elbette hayır. Cumhuriyetin “sınıfsız” toplum idealinin “imtiyazsız”  bir toplumsal oluşum olduğunu düşünmek daha yerindedir. Cumhuriyetin “sınıfsız” toplumu, “kanun önünde eşit bireylerden oluşan” bir toplumdur. Bu ideal, “gelir farklılıkları yok edilmiş, tamamen eşitlenmiş bireyler” anlamına gelmez.

Cumhuriyetin sınıfsız toplumu, toplumsal düzeni akla ve bilime dayandıran ve bunların belirleyiciliği üzerinde hiçbir  başka düzeni veya inancı tanımayan bir “kanun önünde eşitleştirici” yönetim  tarzını benimser. Dolayısıyla  dini  veya etnik cemaatleşmelerin, cumhuriyetin beşeri hukuka dayalı, kanun önünde eşitleştirici egemenliğine rakip olmasına kesinlikle izin vermez.

Peki başörtülü “normal bacılarımız” “kocasının yanında yürüyebilen”( Demek ki aslında cumhuriyette   o güne kadar kadının kocasının yanında yürüyebilmesi sağlanamamıştı da  ilk defa baş örtülü bir hanım bize  kocasının yanında nasıl yürüdüğünü göstererek hepimizin normalleşmesini sağlamıştı .[ Polemikte provokasyonun dibine vurmaya kararlıyım.]) başbakan eşinin, başörtüsüzler gibi rahatça çalışabileceğinden, gezebileceğinden eminler miydi? Yoksa kocasının dini üstünlüğü, “normal baş örtülü başbakan eşinin” hayatında kanunların, “sınıfsız toplum yaratan” kanun önünde eşitlikten daha mı baskındı?

Normal baş örtülü başbakan eşi acaba “ Lâik bir ülkedeyiz, ben baş örtüsünü gerekli görmüyorum. Taksam bile istediğim toplantıya, etkinliğe katılabilirim! Hatta çalışabilirim!” diyebiliyor muydu?

Evet belki “normal başörtülü bacılar” kendi modalarını yaratıp kendi kadın dergilerini çıkarıyorlar ve hatta köşe yazarı oluyorlardı. Ama hâlâ erkeğin “emredici üstünlüğü” kabul edilmiş bulunuluyordu.

Öncelikle erkeğe böylesi bir üstünlük atfetmek ve daha sonrasında, yer sofrasında yemek yemek tarzına “resmi bir egemenlik” alanı açmak çabasıyla “normal baş örtülü bacılarımız”, onlara sanayi toplumunda “kanun önünde eşit bireyler” olmak imkânını sunan lâik toplumsal düzeni tahrip ediyorlardı, hâlâ tahrip ediyorlar.

Demokrasi şüphesiz bir ifade hürriyeti rejimiydi fakat kadını erkekten eksik gören ve bu yüzden toplumsal düzeni erkek egemen bir şeriat rejimi haline getirmeye çalışanların vahşetine de izin veremezdi. Çünkü böylesi bir düşünce tarzıyla demokrasiyi var etmek mümkün değildi.

Derya Hanım’ın normalleştiğini iddia ettiği güneş gözlüklü kadınlar belki ciplere biniyor, çoğumuzun maaşından pahalı baş örtüleri takıyor ve her yere bu bez parçasını bir tür işgal bayrağı gibi artık daha özgür sokabiliyor. Ama hâlâ birilerinin “ortanca hanımı”, cariyesi gibi yaşıyorlar. Üniversiteye gidiyor, beşeri hukuk eğitimi alıyor ve hâlâ şeriatı savunmaya devam edebiliyorlar. Televizyonlarda şeriat savunuculuğu yapıp güzelliklerini sergilerken milyonlarca kadının  erkek şiddetine, tecavüzüne daha fazla açılmasına sebep oluyorlar.

Bir dakika yahu? O sen güzelleşesin diye takılmıyordu ki..
Normalleşmiş bir türbanlı siyasetçi çocuk tecavüzleri konusunu “sınıfsız bir toplum siyasetçisinin” aklıyla değil de “Erkeğine taabi bir Müslüman kadının”  mantığıyla değerlendirerek “Bir kerelik bir şeyden hüküm verilemez!” diye değerlendirebiliyor.

Kısacası başörtüsü ya da türbanın özgürleşmesi, özgürlük alanının genişlemesini falan sağlamıyor.. Türbanın egemenliği, kanun önünde eşitlik ile biçimlenmiş, lâik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin tahribatına yol açıyor. Bunu demokrasinin bir gereği ve “normalleşme” sayabilir miyiz?
Başörtüsü ne zaman “normal” olabilirdi?

Başörtülü  bacılar,  ikinci kadına kendi hakları açısından karşı çıksalardı, kadını erkeğe taabi kılan din hükümlerine göre değil de  beşeri hukuka göre  kendi akıllarınca yaşamak istediklerini söyleselerdi, başörtüsünün toplumda  bir ahlâk ölçüsü olamayacağını söyleselerdi, açık kadınların tecavüzü hak etmediğini açıkça söyleyebilselerdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ancak ve yalnız uluslaşma ile ayakta kalabileceğini ve Müslümanların da ancak bu şekilde kendi akılları ve bireysel iradeleriyle ahlâkî ve normal bir hayat sürebileceğini söyleselerdi ya da  “Müslümanlar” diye bir kategori yaratılamayacağını, Müslümanların, tevhit inancını benimsemiş bireylerden oluştuğunu söyleselerdi, din adına işlenen cinayetleri, tecavüzleri kınayabilselerdi, “seks cihadı” denen sapıklığa karşı çıksalardı… Belki o zaman “normalleştiklerinden” bahsedebilirdik. Oysa bu gün baş örtüsü tartışmasız biçimde beşeri hukukun, akılcı  toplumsal düzenin yani lâikliğin, kanun önünde eşitlik idealinin karşıtı, mütecaviz ve saldırgan dinciliğin bir istismar aracından başka bir şey değil.
Hemşerim senin özgürlük anlayışına hayranım
 ama kafandakiyle olmuyor.

Başörtülü bacılar da çoğunluğu  içlerindeki kin duygusunu tatmin etmek için  bu simgeye sarılan ya da n iyi bir tahminle taabi oldukları erkeklerin emrinde yaşayan kadınlardan ibaret.

Yani yazarımız belki kızacak ama ortada ne normalleşme ne de sınıf  davranışı falan var. Ortada sadece dinin doğasından kaynaklanan bir riyakârlık ve hukuk sömürüsü var.


18 Mart 2016 Cuma

Bireyci Bir Milliyetçiliğin Gerekliliği

"Her ne zaman kendinizi çoğunluğun yanında bulursanız ,
durup düşünmenin zamanı gelmiş demektir." Mark Twain

Bireyci, bir milliyetçilik bir tür  çelişki gibi görünüyor, kabul ediyorum.
Çünkü milliyetçilik, milletin kollektif/ortak değerlerini savunmak demek. Ama öte yandan ve belki de daha geniş bir çerçevede “Her hal ve şartta milletin menfaatini gözetmek” demek.
Milletin kollektif değerlerini savunmak yönüyle milliyetçilik, “kültürel bir milliyetçilik” olarak ortaya çıkar.

“Her hal ve şartta milletin menfaatlerini gözetmek” anlamında ise siyasal milliyetçilik şeklinde ortaya çıkar.
Milliyetçilik hakkında yapılan yorumların en büyük hatası, milliyetçiliğin bu iki beliriminin farkını ortaya koymaksızın konuşmak.

Çünkü kültürel milliyetçilik, hayata cevap veriş tarzımız  hakkında düşünmeyi gerektirirken; siyasal milliyetçilik, doğrudan doğruya ,toplumsal düzen ve dış ilişkilerimiz konusunda kafa yormayı gerektirir.

Soruna böyle yaklaşınca “bireyci bir milliyetçiliğin” , milliyetçiliğin bu iki veçhesinden hangisine daha yakın durduğuna veya hangi milliyetçiliğin sorunsalıyla daha ilgili olduğuna bakmak gerekir.
Bireyci milliyetçilik, sorunun siyasal boyutuyla ilgilidir. Çünkü bu siyasal çerçeve, devlet –toplum ilişkisinin biçimlendirildiği yerdir. Bu da  yasamanın, yürütmenin ve yargının biçimlendirildiği sahadır.

İdeolojik tartışmalarda sorun genellikle “Niçin?” sorusunda düğümlenir.
Yasama , yürütme ve yargı niçin veya “kimin için” çalışmalıdır?
Kolektivist okul buna  doğrudan “toplum için” diye cevap verir ve bu da  en doğal şeymiş gibi kabul edilir. Bir şeyin “en doğal şeymiş gibi” kabul edilmesi, onun “en açık bir gerçek” olduğunu  göstermez, sadece o şeyin büyük ihtimalle yaygın bir önyargı olduğunu gösterir, o kadar.
“Toplu için” düşüncesinin temelinde “ toplumun faydasını gözetmek ve öncelemek” düşüncesi yatar.
Bu durumda yasama ve yürütme ve yargı, toplumun faydasını düşünerek çalıştıkları müddetçe her şey yolunda gidecektir.

Acaba gerçekten öyle mi olmaktadır? Maalesef  işler böyle yürümemekte ve her seferinde ya toplumun yozlaşması ya da kanunların içindeki büyük boşluklar bahane edilerek toplumsal düzen tekrar tekrar tahrip edilmektedir. Bu,  basit bir  kaporta  hasarını tamir etmek için arabanın geri kalanını da çekiçleyerek yamultmak gibidir. Ya da halk irfanının deyimiyle “Un fazla geldi su, su fazla geldi, un.”  durumuna benzer.

Toplumcu düşüncenin “toplum için” fayda kabulü, bireysel faydaların kaçınılmaz varlığına çarpar ve darmadağınık olur

Birilerinin topluma faydalı olmak niyetiyle bir şeyler yapması çoğu zaman topluma hiçbir fayda getirmez. Neden böyledir?
Çünkü  toplum yeknesak bir toz  kütlesi değildir. Önemsenmeyen her birey, aslında kendi başına değerler ve faydalar dizisine sahiptir.

Dolayısıyla her bireyin, sahip olmak ve korumak istediği şeylerin listesi farklıdır.
Kolektif değerlerin varlığı dahi bu gerçeği değiştiremez ve hatta bu gerçekle çelişmez. Oysa bize  öğretilen yaygın hurafe, kendi menfaatinin düşünenlerin milletlerinin menfaatini düşünmediğidir. Bu şu ön kabule dayanır: “Bireyin kendi başına düşünerek kendi  değerlerini ve faydalarını belirlemesi ahlâksızlıktır!  Çünkü birey kendini düşündüğünde, artık başkasını düşünmez olur!”

Acaba öyle midir? Bu durumda meselâ üniversite yemekhanesinde  yemek yiyecek öğrenci, önce başkası için yemek almalı, kendinden daha muhtaç olana verdikten sonra mı kendi yemeğini almalıdır? Ya da babalarımız eve geldikleri her seferinde, “ Ailemi düşünerek bencillik edemedim, bugün aldığım ekmeği komşuya verdim, ahlâk bunu gerektirirdi.” deseydi, acaba hayatta kalabilir miydik? Elbette bunun sürekli olması durumunda hayatta kalamazdık. “ Sürekli başkasını düşünen insanların var olduğu bir toplum” yaratmak mümkün müdür? Bu iki sebepten mümkün değildir. Birincisi  böylesi sızıntısız bir toplum yaratılamaz ve kendini düşünen ilk kişi böyle bir toplumun çökmesine yol açar. İkincisi, “başkasını düşünmenin” objektif bir sınır tespit edilemez ve dolayısıyla  “Hep başkasını düşünen insan” türü yaratılsa bile  insanlar  arasındaki zekâ ve güç farkı birilerini mutlaka “mutlak alıcı” ve daha güçlü olanları da “mutlak” verici haline getirir. Bu durumda da insan enerjisi bir tür lâğım kanalına akıtılmış olurdu.   Sosyalizmin  öldürücülüğünün ve imkânsızlığının sebebi bunlardır.

İnsanlara ulusal kollektif değerlerin aşılanmasının amacı, kendi varlıklarını, milletlerinin karşısında bir tür günah veya ayıp olarak görmelerini sağlamak değildir. Kolektif değerlerin aşılanmasının amacı, ailede edinilen toplumlaşma tecrübesinin çok daha geniş bir tecrübe olduğunu ve dolayısıyla yapılan her işin toplumda bir sonuca yol açtığını öğretmek; daha sonra da bu sonuçların en iyi olanlarına ulaşmak için zarar vermeksizin yaşamayı öğretmektir.
İnsanlara, “zarar vermeden yaşamayı” öğrettiğimizde onlar da  kendiliğinden yaşadıkları ülkede sorumluluk bilinciyle çalışırlar. Bir kere zarar vermemek konusunda eğittiğinizde birey artık kendi faydasını/menfaatinin temin etmenin toplumsal bir bedele yol açmaması için gereken hassasiyeti edinmiş olacaktır.

Toplumsal ilişkilerde tespit edilebilir tek fayda bireyin kendi varlığına ait olan ve kendisinin belirlediği  faydadır. Bunun dışında, tartışmasız şekilde yaygın olabilecek tek “ortak” fayda, bütün bireylerin, işlerinde zararsızlık ilkesini gözetmelerini sağlamaktır ki bu da zaten eğitimin/terbiyenin amacı/hedefi olan ahlâktır.

Ahlâk, milletin mücadele ile elde ettiği değerlerin neden birer “değer” olduğunu anlatmakla verilir. Milletin ferdine, bağımsızlığın, özgürlüğün,  bayrağın, dilin, hukukun hangi bedel ile kazanıldığı ve neden korunması gerektiğini bir kere öğrettiğimizde, artık onun, bireysel fayda listesiyle  toplumsal fayda arasında bir çelişki meydana gelmeyecektir. Çünkü o zaman milletin ferdi, kendi menfaatini kollayabilmesini sağlayan emniyet ve adalet ortamının ancak  hep berber korunması gereken kurumlar ve değerlerce  sağlanabileceğini anlar.

İşte bu sebepten milliyetçilerin bireyciliği bir ahlâksızlık olarak görmeleri yanlıştır.  Milliyetçilik millete topyekün bir politik fayda dayatmasıyla ilgilenmez, ilgilenmemelidir. O ancak milletin her bir bireyinin milli değrlerin neden korunması gerektiği hakkında bilinçlendirilmesi ile ilgilenmelidir.



21 Ocak 2016 Perşembe

Piyasanın Kısa Bir Ahlâkî Müdafaası


Fakirin de bir vakit içinde kısa bir müddet çalıştığı Old Spitalfields Pazarı
Kapitalizm hakkındaki yerleşmiş ahlâki önyargı neredeyse yıkılmazdır. Çünkü insanlar  kendi yaşadıkları ahlâk ile  özgürlük arasındaki ilişkiyi görmek yerine sürü psikolojisiyle bir önyargıya bağlanmayı genellikle daha “ahlâkî” bulurlar. Kapitalizme duyulan öfkenin temelinde de “piyasanın” ahlâksız bir şey olduğu kabulü yatar. Bu kabul de   ahlâksız bir takım bireylerin örneğiyle ispatlanmaya çalışılır.

Bazı kapitalistlerin ahlâksız olmaları piyasayı kötü yapmaz.

Zira ahlâksızlıkta iradi bir iştir ve bütün insanları ahlâklı kılacak bir toplumsal düzen  kurulamamıştır.

Herhangi bir toplumsal düzeni, “bütün insanları ahlâklı yapabileceği” kabulüyle veya arzusuyla savunmayız.

Bir toplumsal düzeni diğerine göre tercih edilebilir kılan şey, insanların özgürce ahlâklı davranmalarına izin  verip vermemesidir. İnsanların “özgürce” davranabilmelerinin tek yolu da onların temel haklarına saygı duyulmasıdır.  Ahlâk en kapsayıcı ve kısa bir tanımla “Zarar vermemek iradesidir.”

İnsanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarına saygı duyulmayan, bunların önemsenmediği hiçbir toplumsal düzende adalet sağlanamaz. İnsanların kendi mutluluklarının aranmasına izin verilmeyen hiçbir düzende gelişme de olmaz.

Bu da ancak kişinin kendi fayda skalasını başkalarının faydalarıyla etkileşime sokabildiği bir düzende meydana gelebilir. Bunun en basit hali pazar yerleridir. Pazarlarda sadece sebze meyve bulmayız. İğne iplikten hırdavata kadar hemen her şey kendine pazarda bir yer bulur.

Ekonomi öğrenimindeki terim kalabalığı, ekonominin, insan eyleminin kendisi olduğu  gerçeğini gölgelemiştir.

Ekonomi, insan eyleminin ta kendisi olduğuna göre insan iradesinden bağımsız mütalaa edilemez. Dolayısıyla ekonomideki ahlâksızlık da insan eyleminin bir parçasıdır. Bu gerçeği tespit etmek ekonomideki ahlâksızlıkları onaylamak değildir. Ekonomideki ahlâksızlıkları yani temel hak ihlallerini engelleyici şey adalet mekanizmasıdır ki bu da devletçe yürütülür.

Bir piyasa ortamı dışında insanların sahip oldukların başkalarıyla özgürce  mübadele edebilecekleri başka bir ortam yoktur. Bu ortama da kolektivistler “kapitalizm” diyerek onu aşağılamaya çalışırlar ama ondan daha  iyi veya kabul edilebilir bir ortam da yaratamazlar. Esasen piyasa zaten hiç kimsenin tek başına akıl ettiği, kurduğu, tasarladığı bir şey de değildir.

İnsanlara neyin ahlâki olduğunu söylemek yerine piyasanın bize sunduğu imkân, ahlâkdışı eylemleri dışlamak, ayıplamak veya kanunen engellemektir.

Piyasanın ahlâkı ile insan eyleminin özgürlüğü arasındaki ilişkiyi anlamak,   bazı ahlâksız kapitalistlerin neden dışlanması veya engellenmesi gerektiğini; buna karşılık geri kalanların haklarının aynen korunmaya neden devam edilmesi gerektiğini anlamak açısından elzemdir.

Kapitalizmi doğrudan doğruya piyasa ekonomisi olarak kabul edip bu kelime üzerindeki kolektivist  önyargı ve hakaret  kısıtlamasını reddederek insan eylemlerinin ahlâksız istisnalarını, zaman zaman düzeltmek ve engellemek dışında sürekli ve kabul edilebilir  bir  ekonomik  seçeneğimiz  olmadığını belirtmeliyiz.


4 Şubat 2015 Çarşamba

Ebedî Gerinin Yönü: Doğu



Bertrand Russel “Sorgulayan Denemeler” adlı kitabında makineleşmeyle ilgili olarak “ …Daha alt düzeyde duygularına hitap eden  yayınları kolaylaştırırlar” (1) der. ( Tahmin edebileceğiniz gibi  şu anda okuduğum kitaptır)

Sosyal  medya ortamlarının birinde, metroda kitap okuyan Japon kızları ve ellerinde son model akıllı telefonlarıyla Türk gençlerini beraber gösteren bir görsele rastladım.

Son olarak  sanalağ üzerinde pornografik sayfaların, Müslüman ülkelerde  inanılmaz boyutlarda olduğu sık sık telâffuz edilir, oldu. İslâm’a karşı batının önyargısına bağlayıverecek olsak da mesele o kadar basit değil.

Matbaanın yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde,   erotik/pornografik  kitapların veya dergilerin yaygın olarak basıldığını öğrendiğimde de çok şaşırmıştım. Demek ki modern uygarlığın kurucularında da  bu  cinsel açlık yaşanmış.

Bütün bunlardan ne çıkarmalıyım, ne anlamalıyım?

Bertrand Russel, “sanayii devrimini” yapan bir milletin mensubu. (İnsanları güdülerine göre yargılayan sığ ve ikiyüzlü  “Marksist ahlâka” göre onu reddedivermek elbette pek kolaydır… Marksist,  normatif ahlâkı başka bir yazıda düşünmeli… İlginç konudur.) O makineleşme hakkında düşünürken, makineleşmeyi yaratan zekâların düşünüş biçimlerini, felsefelerini birebir yaşayarak eleştiren bir insan. Dolayısıyla bizim gibi arabayı, elimizde tespit gibi taşınan bir uzaktan kumandayla çalıştırılan bir itibar nesnesi falan olarak görmüyor.

Beni düşündüren makineleşmenin, bugünkü yaygın kullanımıyla teknolojinin, “daha alt düzeyde duygularına hitap eden yayınlarla ilgisi… Aslında tam olarak bu da değil… Çünkü teknoloji bunu kendi başına yapmıyor. Yani hiçbir bilgisayar insanlara kendiliğinden bir porno sayfası hazırlamaz.

Batıda pornografi başlı başına bir sektör… İnsanlar bu işten ciddi paralar kazanıyorlar.

Müslüman toplumlar/toplulukların teknolojiye  ciddi bir katkıları yok. Kapitalist seri üretim ( ki böyle söylenince hemen arkasından “insanlık dışı” gibi bir kötüleme beklemek neredeyse refleks olmuştur…) her bir  birim tüketim malını, git gide daha ucuza mal ettiği için de Müslümanların teknoloji üretmek, yaratıcı süreçlere katılmak gibi bir heves duymalarını beklemek şu saatten sonra zor görünüyor. Teknolojinin yaratıcıları gerek maliyetleri düşürmek gerekse yaratıcılıktan duydukları zevkle her gün yeni yöntemler icat ediyor bu icatlarla yeni imkânlar keşfediyorlar. Bunu yaparken  ilk zamanlarda  yaygın pornografi ile kendisine gelir elde etmiş matbaanın birikimini, mirasını kullanıyorlar.

Akıllı cep telefonlarının mucitlerinin toplumlarında insanlar, birbirlerinin fikirlerinden aldıkları ilhamlarla yepyeni düşünce çerçeveleri çiziyor, yeni icatlar için bambaşka bilimsel önermeler ortaya koyuyorlar.

Oysa büyük bir Müslüman nüfus barındıran doğu, elindeki akıllı cep telefonundan dünyanın en aykırı porno sitelerine rahatlıkla girebilirken bütün bunlardan habersiz bir yaşam sürdürüyor…

Belki de doğuyu artık yeniden tanımlamalıyız. Doğu salt kültürel bir yön veya çerçeve değil artık. Doğu, insanı var eden uygarlık anlayışının birey kavramına, bu kavrama dayalı özgürlük, hukuk ve saygı kurumlarına karşı toplumsal direnç geliştirmiş, bütün insan beraberliklerinin genel adı veya yönü.

Doğunun en doğusundaki Japonya ve Güney Kore’de belki şirketler hâlâ eski kabile geleneklerine göre idare ediliyor ama toplumsal düzen, yani devletle bireyin  ilişkilerinde kabileciliğin yerini açıkça liberal demokrasini normları ve kuralları almıştır. Telif hakları, fikir mülkiyeti bu ülkelerin kültürel üretiminde de ciddi bir şekilde kendisini gösteriyor.

Doğunun uygarlığa katılması, batılılaşmayla oluyor. Belki içlerine, eskiden bilmedikleri pek çok aykırılık ve belki “ahlâksızlık” da giriyor ama kabileciliğin güce dayalı ikiyüzlülüğü yerine bireyin sorumluluğu anlayışıyla yaratıcılık için özgür bir ortam oluşturabiliyorlar.

Buna karşılık petrol zengini Arap ülkelerinde satın alınan en son teknoloji ne bir özgürlük ortamı yaratabiliyor  ne de hukuk devleti… Çünkü Arap toplumunun batınınki gibi sürdürebildiği ve dahası geliştirebildiği bir entelektüel mirası yok. Dolayısıyla doğu, teknolojiyi tuzluk  gibi kullanmaktan fazlasıyla tatmin olan bir  ilkel insan beraberliği olarak yaşamını sürdürüyor.
 
Buna karşılık, ellerindeki akıllı cep telefonlarını durmadan kurcalayan “Müslüman gençlerin” kaçta kaçının, o cep telefonlarındaki elektronik kitap seçeneğini kullandığını şahsen çok merak ediyorum.

Bütün bunlar bana doğunun bu üretim çağında, matbaanın icadından sonra meydana gelen ve aradaki kapanamayacak kadar derin bilgi ve felsefe mirası yüzünden ebediyen kendi başına gelişemeyeceği düşüncesini uyandırıyor. Elbette toplumsal olaylarda “çizgisel bir nedensellik” aranmaz ama “başımıza gelenler” de belli davranışlarımızın ve bunların “birikimlerinin” bir sonucu olmalı gibime geliyor.

1) Russel B.; "Sorgulayan Denemeler"; Shf:92: TÜBİTAK Yayınları:2005



18 Mayıs 2014 Pazar

Türban Hak mı Fitne mi?

Liberaller sureti haktan görünürken türbanı ifade hürriyeti içine sokuşturdular.
Öyle ya Fransa'da, Almanya'da serbestken neden Müslüman bir ülkede yasaklanıyordu?
Gözden kaçan nokta bu ülkelerin tartışılmaz biçimde lâik oluşlarıydı.

Bir diğer husus, bu ülkelerde Müslümanlara egemenlik tevdi edilmemesi idi.

Peki ama liberaller türbanı özgürlük alanına taşımışlarken türban kampı, bu konuda ne düşünüyordu?
Türban takan kadınlar erkeklerle eşit çalışma şartları, ekonomik özgürlük, herkes için ifade hürriyeti, sınırlı devlet, kanun önünde eşitlik, kayırmasız bir serbest piyasa mı arzuluyorlardı?

Ya da kanun önünde eşitliği sağlayacak bir uluslaşma ve hukuk birliği mi istiyorlardı?
Ya da şunu soralım: Almanya'da herhangi eb,rir türbanlı beşeri hukuka isyan edebiliyor muydu?
Türbanlı kadınlar bunların hiçbirini ne istiyor ne de onaylıyor.

Türbanlı kadınlar, kararları erkeklerin aldığı, hayatın şeriatla düzenlendiği, hukukun dindarlığa ve güce göre farklı uygulandığı - bir düzen arzuluyorlardı.

Kadının erkeğin tam anlamıyla oyunaağı edildiği din düzeni daha en başta türbanlı kadının talebi olarak haklılaştırılıyordu.

Dolayısıyla türbanı aslında hemen hepsi Türk düşmanı olan liberaller dışında kimse bir temel hak olarak görmüyordu ki aynı liberaller, ifade hürriyetinin bebek katillerince istismar edilmesini sağlamışlardı.
Türban en başta beşeri hukuka ve laik hayat tarzına sonra Türk ulusal egemenliğine karşı dincilerin v
e etnik ırkçı Kürt bölücülerinin ortak bayrağı haline getirildi.

Samimiyetsizliği, ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı ve Türk düşmanlığıyla türban artık "inancı gereği" taktığını söyleyen insanlara beslenen iyi niyeti daha fazla sömürememelidir.

Türban sadece resmi dairelerde değil hayatın her alanında yasaklanmalıdır.
Çünkü yaşananlar göstermiştir ki türban asla ulusal egemenliğe, hukuk birliğine, kanun önünde eşitliğe saygıyla kullanılmamıştır ve kullanılmayacaktır.

Türban kelle kesen vahşilerle bebek katlietnik ırkçıların, altına saklandıkları bir fitne örtüsüdür. Türkiye'nin vahşi Arap ülkelerine dönmemesi için türban fitnesi biran önce yasaklanmalıdır.

12 Kasım 2013 Salı

Sosyalist Ekonomi Safsatadır

Sosyalist ekonomi diye bir şey mümkün müdür?

Mises, "Sosyalizm'inde" bunun iktisadi hesaplama imkânsızlığına bağlamıştır. 

Aslında kendisi dev eseri"İnsan Eylemi'nde bunun cevabını vermiş, fakat bunun farkına varamamıştır.

O cevap da şudur: Ekonomi özel bir akçeli/ parasal faaliyet değildir. Ekonomi insan eyleminin ta kendisidir!

Ekonomide insan kendi varoluşundan ayrı bir eylem türü sergilemez. Bugün ekonomi olarak gördüğümüz etkileşimler, hepsi aynı güdülerle veya müşevviklerle hareket insanların, beklenti mübadelelerinden ibarettir.

Bu yüzden, bir şeyin "ekonomik" sayılması onun aslında var oluşumuzu sürdürmek için en uygun olduğunu anlatmak demektir.

Biz insanlar, varlığımızı, en az kayıpla sürdürerek aynı zamanda gelecek nesillerin de kaynak bulabilmesini gözeterek ekonomiyi icat etmiş olduk.

"Sermaye" akçeli hayata geçen insanın, ilkel devirlerde ve hatta günümüzde, neslini sürdürmek için gelecek yılın ekimlik buğdayını ayırması basiretini sürdürmesinin ürünüdür.

Dolayısıyla bir mübadele faaliyeti olarak kapitalizm, kendi başına lüzumsuz üretim yapan bir ekonomik canavar falan değildir. Kapitalizm insanın yapma ve cinayete yönelmeksizin mübadele yoluyla elde etmek eyleminin genel halidir ve adında "ekonomi" terimini içerenilecek yegâne sistemdir.

Sosyalist bir sistem insan eylemini onun iradesine değil de toplumun veya devletin iradesine tutsak ettiği için zaten ekonomiyi daha ortaya çıkamadan boğar. İnsanın kendi bilgisini kendi bildiği şekilde kullanmasını zaten ahlâksızlık olarak gördüğünden insan eylemini, dolayısıyla ekonomiyi  daha insan zihnindeyken öldürür.

İnsanın kendisi için üretmesini ahlâksızlık saydığınızda ona " Kendin için yaşayamazsın!" Dersiniz. Bu durumda da insanın kendi varlığı ile birlikte neslinin geleceğini düşünmek imkânını da ortadan kaldırmış olursunuz.

Sosyalizm bir takım plânlar, emirler, komplolar icat edebilir ama insan eyleminin doğasını değiştiremeyeceği gibi yeni bir insan da yaratamaz.

Bundan dolayıdır ki "sosyalist ekonomi" tamlaması, çelişkidir, safsatadır. 

2 Nisan 2013 Salı

Blog Her Yerde

Blogu telefondan yazmak ayrı bir duygu. Bu insanda her yerden sesini duyurabilmek duygusu uyandırıyor.

İnsan sesini neden duyurmak ister? Belki de bu insanın en temel işidir? İnsan sesini duyurmazsa var olduğunu nasıl anlar?

İnsan belki de var olduğunu ancak kendini ifade edebildiğinde anlar.

Ve bu yüzden ona var olduğunu söyleyen bir başkasından rahatsız olur.

Özgürlük nedir?

Özgürlük insanın var oluşunu idrak edebilmesi, bunun için de düşüncelerini seslendirebilmesidir.

Bu yüzden insan aslında düşünebildiği için değil konuşabildiği için özgürdür.
İnsan düşünebildiği için değil konuşabildiği için "vardır".

İşte bir blog yazmak ve hele cepten blog yazmak bu yüzden hoşuma gidiyor.