iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2016 Salı

Terliksi Demokrasi


Başlık orijinal olmayabilir, bilemiyorum. Bir başkası bu başlığı ve benzetmeyi kullanmış da olabilir; emin değilim.

Ama aklıma İsrafil Kumbasar’ın  sanırım bugünkü yazısını okuyunca geldi. “Debil” denen ortalama zekâlardan bahsediyordu  yazısında.

O zaman aklıma Irak’a Amerikan askerleri girdiğinde, devrilen Saddam heykeline halkın yaptıkları geldi. Birileri ayaklarından çıkardıkları terlikleri heykelin kafasına vuruyorlardı. Eh dünyanın en demokratik ülkesinin askerleri, çantalarında demokrasiyi de getirmişlerdi işte.

Oysa belki altı ay önce o halk Saddam için sloganlar atıyordu. Saddam döneminde Irak halkının giyimi kuşamı yerinde görünüyordu. Herkes işinde gücündeydi. Bir  ev aldığınız ya da sattığınız zaman tapuda  bir memur bulabiliyordunuz belki.

Ama işte Saddam düşmüş, kel görünmüştü. Irak halkı aslında terlikli ve pespaye bir insan topluluğundan ibaretti.

Askerler Saddam heykelini devirirken Irak halkı -ki aslında Türkmenler dışında kendisinden uygar bir toplulukmuş gibi bahsedilebilecek bir Irak halkı da yoktu ya-  özgürlük şiirleri okumadı, meydanlarda çalgılı kutlamalar falan yapılmadı. Irak orkestraları zafer konserleri düzenlemedi. Ünlü sanatçılar o gün için besteler yapmadı. Irak’ın diktatörlükten kurtuluşu, diktatörlük zamanındaki düzenle kutlanmadı.

Egemenlik Saddam’dan halka geçmişti ama halk bunun farkında değildi. Egemenliğin ne olduğu ya da nasıl kullanılması gerektiği konusunda Irak halkının en ufak bir fikri bile yoktu.

Partileşerek yeni yönetim seçenekleri oluşturulmadı Irak’ta. İnsanlar derhal aşiretlerine ve mezheplerine göre ayrıştı. Diktatörlüğün bir arada yaşamalarını sağladığı halk, bir anda etnik ve mezhepsel topaklara döndü.   Irak halkı denen kitle, özgürlüğü, Saddam’ın heykelini, terliğiyle döverek kutladı.
Peki ama Irak’tan bize ne? Sonuçta bu onların ilkelliği olarak görülemez mi?
Yoksa iş daha mı vahim ve derindir? Korkarım ki öyledir.

Çünkü Türkiye İran bile değil ama hızla Irak olma yolundadır. Türkiye’de halkın zaten iyi kötü kullandığı egemenlik Irak benzeri bir BAASgil parti-devletine devredilmek üzeredir.

Ulus bir yandan “etnik halklara” diğer yandan dinsel  inanç kabilelerine bölünmekte ve sonra bunların hepsinden bir parti devletine kayıtsız şartsız itaat beklenmektedir.

Türkiye’de muktedirlerin, ulus ve laiklik allerjisi, toplumu Irak’taki gibi parçalanmaya götürüyor ve buna kimse aldırmıyor. Siyaset, dünyanın her yerinde ilkesiz ve menfaatperesttir. Ama dünyanın uygar uluslarında gerçek sivil irade, vekillere sınır çizmede daima etkilidir.

Mantıklı sorular soramayan, içinde yaşadığı çelişkilerden ve problemlerden acı duyan ama  bunları ortadan kaldırmakta aciz kalmayı seçen, tepkiselliğe tapan, duygusallıkla bölünmeye iman etmiş bir kitle, Türkiye’de gerçek demokrasinin yerleştiğine inanıyor.

Saddam heykeline inen terliklerin ayak kokusu dört bir yanı sarıyor.

Bilinçsizlikle sarhoş olup da alkolü toptan yasaklamak için sabırsızlanan kitlenin terliksi demokrasisi, insan beyinlerine resmen hükmedeceği günü bekliyor.


2 Ağustos 2016 Salı

Sevgi Korku Ve Saygı

Yönetim Biçimlerinde Temel Yönelimler

Din hakkında konuşulduğunda,  iş  kesinlikle kul- Tanrı ilişkisine  bağlanır. Böyle de olmak zorundadır; çünkü dine mensubiyetin temeli Tanrı inancıdır.


Kul- Tanrı ilişkisinde “başlangıç” sevgidir.  Dinin “pazarlanmasında” en etkili  ve popüler duygu sevgidir.  Tanrı’nın kayıtsız ve şartsız merhamet sahibi bir yaratıcı  olduğu fikri en güçlü ümit kayağıdır.  Böylece bir “din profesyoneli”, insanlara,  kurtuluşun ve nihai mutluluğun  kesin yolunun,  kayıtsız ve şartsız sevginin kaynağına ulaşmak olduğunu kabul ettirir. Bu yanlış mıdır? Buraya kadar yanlışolan ir şey yoktur. Çünkü kayıtsız şartsız bir sevgi ve merhamet,  kendince hatalar yapan, zarar veren, pişmanlık duyan fakat bunlara rağmen sevebilen  ve sevilmek isteyen herkes için tartışılmaz bir hedeftir.

Kayıtsız, şartsız sevgi ve merhamet, sınırlı bir varlık  olan insan için  ulaşılabilecek en büyük ödüldür. Bu, ödül olmanın ötesinde “çabalamaksızın” mutlu olmanın tek yoludur.

Bu durum sevginin “doğallığından” kaynaklanır. Sevginin doğallığı, insanın kendi çabası olmaksızın annesinden ona gelmesi demektir.  İnsan sevgiyi “edinir”. Bir müddet sonra  edindiği bu duyguyu çocuğuna aktarır. Sevgi bu yüzden “varoluşsaldır” ve varoluşun temelidir. Sevgi, kendimiz dışındaki varlıklarla paylaşılan var olmak isteğidir. Bu varlıklar  diğer bireyler olduğu kadar  doğanın parçalarıdır da aynı zamanda.

Edinilen bir başka “doğal” duygu da korkudur. Peki korkunun kaynağı nedir? Korkunun kaynağı “yok oluştur”, varlığın tehlikeye düşmesidir. Varoluşun ritmine ve akışına uymayan her olay, insanda korku uyandırır. Çünkü varoluşun algılanan ritmi dışında gelişen şeylerin “sınırlarımızı” aştığını görürüz. Sınırlarımızı aşan şeyin var oluşumuzla bağdaşmadığı sezgisi bizi “korkutur”. İnsan olarak algı sınırlarımız içindeki şeyleri anlamlandırarak var olduğumuz  ve algı sınırlarımız dışında kalan şeyleri de algı sınırlarımız içindeki  göstergelere tercüme ederek var olabildiğimiz için “gücümüzü aşan” yani “bilemediğimiz” şey bizi korkutur.

Bu durumda Tanrı’yı sevmeli miyiz  yoksa ondan korkmalı mıyız?

Dine mensubiyetin “reklam aşamasından” hemen sonra bir “ Tanrı korkusu” vaazı başlar.

İşlerin başında, herkesi istisnasız seven  ve   affeden  Tanrı, bir anda cezalandırıcı, kahredici bir hükümran haline gelir.  İş artık Tanrı’nın “öz niteliklerini” aşmıştır. Bundan sonra o, “insanlaştırılmış bir hükümran”  olmuştur.

“Tanrı’nın her şeyi bildiği ve gördüğü” vurgusu da bu aşamada yapılır. Bu sefer insan her şeye “muktedir” bir hükümranla karşı karşıya bırakılır.

Koşulsuz sevgisine doğru koşulan yaratıcı bu kez korkusundan gizlenmek isteyeceğiniz ama bunu asla başaramayacağınız bir hükümdar olmuştur.

Peki ama bir insanın davranışlarında hangi duygu egemen olacaktır?

Sevgi var olmak isteği olduğundan varoluşun mutlak kaynağıyla bütünleşilebileceğini bilmek insanı varoluşu sürdüren eylemlere yöneltecektir. Böylece “yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” var oluşu  koruyacak şeyleri yapmaya bizi yöneltir.

Korku, varoluşu tehdit eden şeylerden kaçınmak duygusudur. Özünde  bir uzaklaşmayı veya mücadeleyi içerir. Korkan hayvanlar ya kaçar ya da savaşır yani tehdidi yok etmeye çalışır.

Tanrının hem sevilip hem de ondan korkulacağını söyleyenler insan aklını sakatlarlar. Çünkü insan  yaklaşmak istediği varlıktan aynı zamanda kaçamaz ya da onu yok etmeye çalışamaz.

Tanrı korkusundan bahsedenlerin aslında habersiz oldukları bir başka duygu vardır ki o da “saygıdır”.

Saygı sadece insanda var olan bir duygudur ve “doğal” ya da kendiliğinden değildir. Saygı, türetilmiş bir duygudur. Saygı bir “zararsızlık mesafesi geliştirme duygusudur”. Zararsızlık geliştirme  duygusunun  yarattığı kurumun adı da “Ahlâktır”. Var oluşun kırılganlığının bilincine vararak ulaşılan “ Zarar vermemek iradesine”, AHLÂK denir.

Bu açıdan varoluşa yönelen ve onu koruyan ilgisiyle saygı,  sevgiyle ilgili gelişen bir duygudur. Bu yüzdendir ki  korkuya dayalı korunan mesafeyle hiçbir ilgisi yoktur. Korku o kadar karanlık bir kaçınma durumudur ki onun karanlığında “saygının” renkleri ayırt edilemez.

Dünyadaki bütün zorba liderler ve rejimler sevgi, saygı ve korku üzerinde Tanrısal bir irade kurmak yöntemini benimser. Bu yüzden bu varoluşsal duygularımızın Tanrı’ya yönelme şekilleri  birey-iktidar ilişkilerini incelemek açısından önem arz eder.

Sevgiyi benimsemiş toplumlarda iktidarların muhtemel tutumlarıyla, korkuya dayalı toplumların iktidarlarının tutumları arasındaki fark demokrasi ile diktatörlük arasındaki farktır.

Çünkü iktidarın barışçı şekilde el değiştirmesi  olarak tanımlanabilecek demokrasi ancak varoluşu korumayı isteyen saygı duygusuyla ayakta kalabilir.

Bir diktatörlük ise sonsuz dek korunmak istenen bir hükümranlık rejimidir. Bir diktatörlük için egemenliğin “ne pahasına olursa olsun” sürdürülmesi amacı, varoluşun korunmasına dair bütün kaygıların ve saygı duygusunun ötesindedir.

Burada dinden bahsedilmesinin sebebi, dinin, kul- tanrı ilişkisindeki emredici ve düzenleyici-aracı  varlığının önemine dikkat çekmektir. Çünkü dinsiz bir iktidar ve iktidarsız bir din olamaz.

Görünen odur ki sevgi, korku ve saygı üzerinde etraflıca düşünmeden varoluşu sürdürebilecek ve adil davranabilecek bir toplumsal düzen kurmak zordur.









28 Mart 2016 Pazartesi

Kutsal Neden Kitaplaşır?


Yazı sanırım insanlığın en büyük  ve ebedi icadı.
İnsanların artık göremedikleri hemcinslerine ulaşmalarını sağlayan, onları zaman içinde gezdiren büyük bir icat…

Öyle ki belki kayıtlar artık kâğıt üstüne yapılmasa bile mutlaka yazı yoluyla saklanacak.  Bundan yüzyıl sonra belki “zihin kayıtları” ile artık bilgi başka bir şekle bürünebilir, kim bilir? Gene de yazı, bir şeyleri ebedileştirmenin hâlâ en geçerli ve tek yolu.

Şu bir gerçek ki yazı matbaa yoluyla yaygınlaştırılana kadar pek çokları için sihrin  ta kendisiydi.  Yazı uzun bir süre o kadar az kişi  tarafından bilindi ki bu kadar uzun süre içinde onun ancak seçilmiş insanlara ait olduğuna dair öğrenilmiş bir hayranlık ve korku uzun zaman beyinleri işgal etti.

Yazıyı  sihirli kılan neydi? Öncelikle her şeyi zamandan korumasıydı şüphesiz. Dahası az sayıda işaretle  pek çok şeyi ifade edebilmesiydi. Bir yandan tekrarlanan karakterlerle eşsiz ifadelerin ortaya çıkarılmasını sağlamasıydı belki de…

Ve matbaanın icadıyla yazı bir anda herkesi bir biçimde ve oranda “eşitledi”. Ama daha önemlisi bütün iktidar mevkilerini “dünyevileştirdi”. Artık yazı sayesinde, yalnızca iktidarın bildiği veya insanları muktedir yapan bir sınırlı bilgi yoktu.

İnsanlar anlayabildikleri şeylerin, doğruların var olduğunu keşfettiler.

Gene de yazının sihirli bir şey olduğuna dair, öğrenilmiş ilkel zaman algısı herkesin kafasında duruyordu.

İlkel zamanların sihrini taşıyan yazı, iktidar kurumunun en dokunulmaz ve tartışılmaz dayanağı  olan Tanrı’nın bir ifadesi olarak kutsal kitaplarda belirdi.
Hangi uygarlık seviyesinde olursa olsunlar insanlar daima yaratıcı bir kudrete inanıyordu.  Kadere hükmeden bir tanrı fikri her zaman olmuştu. Çünkü insan, algısının sınırlılığının daima farkındaydı.
Tanrı ile ilgili sorun yazı icat olduktan sonra başladı.

Çünkü yazıya kadar Tanrı vardı ama o kadar. Onu ifade etmek, onu tekrar  tekrar tanıtmak, gücünü vurgulamak ve onun kudretinden bir pay almak pek de mümkün değildi.

Oysa yazı her şeyi değiştirdi. Yazının matbaanın icadına kadar iktidarın bir parçası olmuş din adamlarının tekelinde olması acaba tesadüf müydü?
Elbette hayır

İnsanların kafalarında oluşan Tanrı fikri ancak yazı ile beraber, yazıyı tekeline almış olan sınıfın tasvirleriyle şekillenmeye, çeşitlenmeye başladı.

Mısır hiyerogliflerindeki Tanrı tasvirleri acaba sıradan  Mısırlıların  hayal güçlerine veya tasavvurlarına açık mıydı? Ya da Tanrıların neden çakal, şahin vs biçimli olmaları gerektiğin dair herhangi bir akıl sahibi Mısırlının konuşması mümkün müydü?

Peki ama “Sizi kendime benzer bir surette yarattım!” diyen Tanrı’nın gerçekten böyle deyip demediğini kime sorabilirdik? Yazı yazan ve “Kutsal Kitapları” çoğaltanlar, gerçeğin böyle olduğunu söylediklerinde, onlarda olup da bizde olmayan bu üstün bilgiden dolayı onlara itaat etmemiz gerekmiyor muydu?

Yazıyla beraber Tanrı, siyasi bir  “muktedir” haline geldi. Artık o hayatımıza doğrudan müdahale eden, hayatımızı biçimlendiren bir  hükümdardı. Hiç kimse neden böyle olması gerektiğini sorgulayamadı çünkü Tanrı adına konuşan yazı tekeli , aynı zamanda zor kullanma tekelini de elinde bulunduruyordu.

Böylelikle zamanın en gelişmiş  ve ulaşılmaz iletişim aracı yazı, “kitaplaşarak” dokunulmaz, tartışılmaz bir hale geldi. Kitap tekrar tekrar okunabiliyordu. Sıradan insanları bu denli hacimli bir yazı tomarı yaratması pek mümkün değildi. Matbaanın icadı belki sıradan insanları   “okur” yaptı ama  yazmak hâlâ sınırlı bir elitin elindeydi. Üstelik matbaa teknolojisi de kendi sınırlı elitini yaratmıştı.

Hiç kimse  kutsal kitapların nasıl indirildiğini sorgulayamadı. Dahası indirilen bu denli hacimli metinlerin, peygamberlerce doğru anlaşılıp anlaşılmadığı bile düşünülmedi. Doğru anlaşıldığı varsayılsa bile doğru yazılıp yazılmadığı sorgulanmadı. Çünkü yazının sihri,  kavranması ve meydana getirilmesi en zor iletişim aracı olan kitap halinde somutlaşıyordu.

Öyle ki Hz. Musa’ya inen topu topu on emir, ondan sonra  hacmi gitgide büyüyen “Talmud” denen kitaba dönerken elinde hiçbir yazılı metin bulunmayan İsa’nın inancı, içinde Tevrat’ı ( EskiAhit) da barındıran dört  kitap haline geliveriyordu. Hz. Muhammed’in   müminlere aktardığı ayetler kaydedilmişti ama bunların bir kitap haline getirilmesi apayrı bir işti. Nitekim Kur’an kitaplaştırılırken ayetlerin indirilmesine sırasına riayet edilmediği biliniyor. Dahası bazı ayetlerin  siyasi iktidarca “neshedilmiş” ( hükümsüz) sayıldığı da biliniyor.

Teknolojinin gelişimi ile birlikte basılı kitap ortadan kalkacak mı? Eğer basılı kitaplar  oldukları gibi elektronik ortamlara aktarılıp da  bu ortamlarda varlıklarını sürdürürlerse eski sihirlerine ve iktidarlarına sahip olacaklar mı?

Kim bilir?




8 Ocak 2016 Cuma

Dil Din Ve İktidar


Dil ve din arasındaki ilişki öyle görünüyor ki modern zamanlarda  Avrupa’da reform ile  ete kemiğe bürünmüştür. Bu ilişki iktidar ilişkisidir.

Dil ve din arasındaki iktidar ilişkisi Vatikan’ın Lâtince üzerindeki tekeliyle  asırlarca  meşrulaştırılmıştır. Lâtince bildikleri için “dinin özünü”  bildiklerine inanılan Katolik rahipler, bütün Hıristiyan kralların kralı hükmündeki papanın dünyevi vekilleri olmuşlar.

Protestanlığın  Katoliklikten daha  az “tutucu” olduğunu düşünenler yanılıyorlar. Zira “püritan” Protestanlar ve daha pek çok Protestan mezhep son derece tutucudur.

O halde Protestanlık sanıldığı gibi “daha dünyevi” falan değildir. “İlk günah” paranoyası  Protestanlıkta da aynı şiddette devam eder. O halde Protestanlığı Katoliklikten ayıran nedir? Bunların arasındaki tek fark Luther’in İncil’i Almanca’ya tercüme etmiş olmasıdır. Bu şekilde  dünyevî krallar yetkilerini “aracısız” veya” doğal” olarak Tanrı’dan aldıkları söylemiyle , bu yetkilerini papayla paylaşmaktan kurtulmuşlardır. U aynı zamanda  dünyevi yasaların yapılabilmesine de imkân sağlamıştır.

Bunun bir başka  sonucu da “ulusal kiliselerin” kurulması olmuştur. Dikkat edilirse  İngiltere Protestanlığı kabul etmekle birlikte “Anglikan kilisesini” kurmuştur.  Elbette Protestanlığı  Katolikliğin “merkezi” yetkilerini protesto eden tavrı bu konuda etkili olmuş olabilir.

Ne olursa olsun, insanlar  uluslarına özgü bir din anlayışı geliştirmiş ve bu da en nihayetinde dinin toplumsal düzendeki belirleyiciliğinin zayıflamasına, bireyin bir değer haline gelmesine yol açmıştır.

Protestanlıkla beraber doğan “ulusal kilise” kavramı, dil tekeli ile ortaya çıkan dini otorite vasıtasıyla “ulusu aşan” bir Hıristiyan kimliği oluşturulamayacağını ortaya çıkarmıştır.

Çünkü Lâtince ile dayatılan dil tekeline rağmen kilise ulusal kimlikleri aşan bir aşkın Hıristiyan kimliği sağlayamamıştır. Çünkü  kimin kime nasıl selam vereceğinden, nasıl giyineceğine kadar her konuyu belirleyen bir “üst dinsel kimlik” yaratmak Vatikan için bile mümkün olmamıştır.  Kısacası din, kültürü aşamamıştır.

Aynı durum İslâm için de geçerlidir.

İslâm’ın ilk dönemlerinde Araplar basit ve anlaşılır bir tevhit/ birlik inancını, özellikle birlikte yaşadıkları, kültür ve medeniyetçe kendilerinden çok daha üstün Yahudilerin dinine benzetmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Karmaşık ritüelleri,  doğrudan doğruya eski inançlarından ve sözde dince emredilen toplumsal düzeni de kendi örflerinden meydana getirmişlerdir.

Bunları yaptıktan sonra da Yahudilerin  kendi milli dinleriyle ilgili duydukları gurura özenmiş ve bunu olduğu gibi taklit etmişlerdir.  Yahudilerin İbrani dilini ulusal ve kutsal bilmelerini aynen taklit ederek kendi dillerini Tanrı’nın dili sanmışlar bu yolda da telkinlerde ve hatta dayatmalarda bulunmuşlardır.


Tanrı’nın dilinin ne olduğunu kulların bilmesi mümkün değildir. “Tanrı’nın sözlerinin” bir kul tarafından anlaşılabilmesi içinse o kulun dilinde “inmiş “olması gerekir. Bu durumda Tanrı’nın sözleri, ancak herhangi bir peygamberin kendi dilinin grameri, yetkinliği ve bağlamı kadar anlaşılabilir olacaktı. Pigmelerden bir peygambere din inmiş olsaydı acaba o peygambere “miras hukukundan” veya giyim tarzından bahsetmek mümkün olabilir miydi?

Bu durumda ortaya çıkan gerçek şudur: Bugün din diye bildiğimiz şeyler, ancak  Arapların vahiyden anlayabildikleri kadarından ibarettir. Yani Arapça bir üstün veya kutsal dil falan değildir. O “kutsal emir “oldukları söylenen şeylerin Arapça tercümesinden ibarettir. Aksini iddia etmek Tanrı’nın Arapça konuştuğunu iddia etmektir ki inananlar için bu açık bir küfürdür, inanmayanlar için de açık bir mantıksızlık/safsatadır.


 Günümüz Arapça ibadet taassubunun temelinde,  İbranileştirilmiş tevhit inancının bu Arapça “sürümü” yatmaktadır.

Bu taassup “halifelik”  safsatasıyla Vatikan benzeri bir dinî merkezileşmeye de özenmekte.  Bütün bu safsataların temelinde de Arapça özentisi yatıyor.


Bu özenti basit bir taklitten ibaret olsa  sorun olmayabilir. Çünkü en nihayetinde Arap gibi giyinip Arap gibi davranan üç beş meczup ancak bir güldürü malzemesi olabilir.

6 Mart 2014 Perşembe

“Kamu Yararı” Teriminin Belirsizliğine Karşı Negatif Bir İçtihat Karinesi Olarak “Kamu Zararsızlığı”




"Kamu yararına" kim karar verecek? Rüşvetçi siyasiler mi mesela?
Dinde aklın yerine dair Maliki fakihi Necmüddin et Tufi’nin şu  ifadesi sanırım  hukuk felsefesinin en temel ilkesini de aynı zamanda  özetliyor: “ Muamelâtta hükümler, Maslahata( kamu yararına) göre belirlenir; bu alanda dinin verileri sadece birer örnektir, tüm zamanları bağlamaz.”(1)

Burada iki önemli husus var.

Bunlardan birincisi “muamelât” denen, dinin dünyaya dair uygulamalarında aklın esas alınması…

Diğeri de  akıl  yürütmede gözetilecek norm.

Dinde akıl yürütme, başka bir tartışma konusudur.

Burada dikkatimizi çeken “kamu yararı” normudur. Esasen bu, hukukta içtihatta temel alınan normdur.  Bunu anlamak da kolaydır, çünkü insanları gerektiğinde kendilerine   uymakta zorlayacağınız kuralların herkes için ve her zaman makul ve makbul olmasını sağlamanız gerekir.

Bu da ancak bütün bir toplumun “yararına” hitap eden kurallar keşfetmekle mümkündür. Burada “keşfetmekten” kastımız şudur:

Toplumda insanlar henüz otoritelerce yazılı hale getirilmemiş bazı kurallara da uyarlar. Montesqieu bunu “ İnsanlar kendi yaptıkları kanunlar kadar yapmadıkları kanunlara da uyarlar..” diye ifade etmiş. Burada tabiat kanunlarından bahsettiği düşünülebilir ama öte yandan davranışlarımıza yön veren henüz farkında varılmamış örflerden de bahsettiğini düşünmemiz son derece mantıklıdır.

Burada yasama organını ve müçtehid hâkimleri zora sokabilecek  temel sorun “yarar” teriminden kaynaklanmaktadır.

Neden böyledir?

Buradaki açmazın sebebi “yararın”/faydanın tamamen bireysel bir değer olmasıdır. Değerin, “ Elde edilmek istenen ve elde edildiğinde korunmaya çalışılan varlık” olduğunu düşünecek olursak  faydanın  neden bireysel olduğu daha rahat anlaşılabilir.  Bireylerin faydaları pek çeşitli ve çoğu zaman ilişkisizdir. Bireylerin fayda telâkkileri bir noktada çakıştığında iki şey meydana gelir: Mübadele/alışveriş veya savaş (dava).

Bu durumda toplum için ortak bir fayda belirlemek imkânsızdır. Toplumsal değerlerin varlığı dahi toplumsal faydayı tespit etmemizi mümkün kılamaz.

Vatan, bayrak, dili, egemenlik de birer değerdir ancak bunlar doğrudan doğruya bireye yçnelik fayda sağlayan değerler değildir. Bu değerlerin  varlığı, eğer olmak özelliği, birey için sağladığı doğrudan ve acil faydalardan kaynaklanmaz.

Oysa kanunların değer olmak özellikleri, her bir bireyin fayda algısını, toplumda davranış şeklini, sözleşmelerin şeklini doğrudan doğruya ve her an etkilediği için bireysel faydayla yakın ilgilidir.

Bireyde fayda telâkkisi sadece zarardan kaçınmakla teşekkül etmez. Birey elde etmekten zevk alacağı her şeyi de kendisi için bir fayda olarak telâkki eder. Sigara tüketiminin engellenememesinin en büyük sebebi budur. Normal olarak bireyin zarardan kaçınmak için sigaradan uzak durması gerekirken onun fayda telâkkisi, bundan elde edeceği zevkin daha üstün olduğu kanaatine dayanır.

Oysa bir başkası bunun aksini düşünebilir.

Veya  içki tüketimi aynı şekilde düşünülebilir. İçkinin muhtemel zararlı etkilerine rağmen “kamu yararına” olarak içkinin toptan yasaklanması düşünülemez. Böyle bir yasaklamanın hiç kimsenin fayda telâkkisini değiştirmediği tecrübe edilmiştir.

O halde “kamu yararı” asla objektif olarak tespit edilemez. Kamunun yararını düşünmeye çalışmak iktidarlar için  keyfiliğin bir mazereti olmaktan öteye gidememiştir. “Kamu yararı” terimi özellikle şeriatçı rejimlerin, yobazlıklarını topluma dayatmasının ilk gerekçesidir.

Bu  aynı zamanda iktidarın kendisi için faydalı bulduğu hareketlerin yapılması için toplumu zorlamasının da gerekçesidir.

Peki ama toplumu herhangi bir eylemin etkisinden korumak nasıl mümkün olacaktır?

Eğer  herhangi bir eylem türünün  toplumun tamamı için faydalı olup olmadığı tespit edilemiyorsa; o eylem türünün zararlı olup olmadığına bakılması gerekir.

Buradaki temel mantık da şu olmalıdır: “ Bu eylem toplumun genelince gerçekleştirildiğinde, emniyet ve adaletin teminine, temel haklara zarar verir mi vermez mi?”

Meselâ hırsızlık, hakkında hiçbir kanun  olmasa dahi toplumda yasaklanmış bir eylemdir. Neden? Çünkü herkes bir diğerinin malını, onun arzusu hilâfına almaya kalkarsa toplum ayakta kalamaz.

Burada akıl yürütmenin anahtar kelimesi “zarar”dır.

Çünkü faydaların bireyselliğine karşın zararın yaygın ve objektif etkilerini sezmek ve keşfetmek mümkündür. Faydanın genelliğine itiraz etmek mümkündür ama zararın genelliği su götürmez şekilde kanıtlanabilir.

Bunun sebebi de “faydanın” temel haklardan farklı şekilde bireylerce geliştirilmesi iken “zararın”,  herkesin asgari müştereği olan tartışılmaz, vazgeçilmez, dokunulmaz ve devredilmez temel hakları ihlal anlamına gelmesindendir.

Birisi “Dondurmak yemek kamu yararıdır!” dese buna rahatlıkla itiraz edebilirsiniz ama “ Birinin malını çalmak suçtur!” dediğinde buna itiraz edemezsiniz.

O halde ne yiyip ne içeceğimize de hazır siz karar verin? Bu nasıl olur?
Demek ki “kamu yararı” ila amaçlanan şey “kamu yararı” terimi ile sağlanamaz. Eğer amaç kamunun yani bütün bir toplumun  tartışmasız şekilde yararlanacağı kurallar koymak ise bunun yolu  toplumun fayda algısını ortaklaştırmaya çalışmak veya bunu keşfetmeye çalışmak değildir. Bu açıdan “kamu yararı” terimi maalesef basit bir  amaç yönelimi belirtmenin ötesinde yanlış şekilde bağlayıcı kabul edilmiştir.

Eğer daha doğru bir akıl yürütme yapılmak isteniyorsa terim “kamu zararsızlığı” olarak değiştirilmelidir.

Kamu yararı, birilerinin, elindeki iktidar gücüyle insanlara belli  eylem türlerini  keyfice dayatması veya yasaklaması dışında bir sonuç doğurmadığından veya doğuramaz. Bu yüzden “kamu yararı” terimi, yerini, herkesin, üzerinde mutabık kaldığı temel hakların ihlal edilip edilmediğinin denetimi veya muhakemesini sağlayabilecek “kamu zararsızlığı” terimine terk etmelidir.

Eğer bir eylem toplumun genelince uygulandığında  temel hakların genel yıkımına yol açacak bir zarar potansiyeli taşımıyorsa  onun serbestliği iktidarın fayda algısına /telâkkisine göre  ortadan kaldırılmamalıdır.

“Kamu zararsızlığı”,  bu açıdan  kanun yapıcının ve müçtehid hâkimlerin toplumdaki “pozitif/etkin”  veya âmir vesayetine karşın negatif/edilgen bir akıl yürütme anlamına gelir.

Kamu zararsızlığı, devletin, toplumsal düzendeki yerinin, bireyi temel haklarına göre belirlenmesi anlamına gelir. Bu açıdan, adaletin ve toplumsal mutabakatın temininde “kamu zararsızlığı” terimi “kamu yararı” terimine göre çok daha akılcı ve kesinlikle daha doğrudur.

Kamu yararı hele bizimki gibi dinci iktidarların hüküm sürdükleri memleketlerde toplumsal hayatın kısıtlanmasında kullanılan en büyük ahlâkî ve hukukî suiistimal aracıdır.

Bu suiistimalin engellenmesi da ancak “kamu  zararsızlığı” anlayışının yerleşmesiyle mümkün olabilecektir.




Cazim GÜRBÜZ : “Kartal Gözüyle Lâiklik”: Berfin: 2010: Shf:37

19 Temmuz 2013 Cuma

İktidarı Besleyen Parazit Sürüsü

Nasıl oluyor da bir kısmımız ülkenin hali hakkında her geçen gün daha fazla endişelenirken geri kalanlarımız tamamen rahat uyuyabiliyor?

Bu memlekette sabi sübyan daha altına işerken onu okula iten zihniyet hiç kimseyi mi düşündürmüyor?

" Hayır" demek kimsenin aklına gelmiyor mu?

Birilerinin keyfine, tutuculuğuna göre hayatımız sürekli kısıtlanıyor.

Bu ülke insanına hayranım! Boğula boğula yaşamak diye bir şeyin var olduğunu gösterdiler.

Yani elbette bizim gibi solunum yapmayan bakteriler falan var. Ama onlar bakteri ve hemcinsleri insanlar tarafından yendiği için asla bundan sorumlu tutulmuyorlar.

İnsan denen canlı nefes almak zorunda. Yani istesek de yoğurt bakterisi olamıyoruz.

Ama bakteri gibi yaşamaya çalışıp insan nimetleri elde etmek istiyoruz.

Nefes almaktan, insan olmaktan vazgeçerseniz nimetlerden de sorumluluktan da vazgeçersiniz.

Memleket insanı, mantar gibi yaşayıp insan gibi beslenmek isteyen bir parazit sürüsü.

Dinci seçmen insanlığını partiye teslim edip insanca muamele görmek bedava insanlık saygısı ve nimeti toplamak istiyor.  Dinci parti  ise kitleleri mantar gibi beslerken onları ve diğerlerini insan yerine koymadığını açık açık gösteriyor.

İnsan olmadan insan yerine konmadan yaşayabilen bir tuhaf canlı türünün işgali altında yaşıyoruz vesselam.