hak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2018 Pazar

Distopyalar ( Kara Ütopyalar) Neden Marksist Olmak Zorundadır?


 Distopyalar ya da kara ütopyalar, bildiğimiz  toplumsal düzenin bitmesine dayanan “kara/karanlık hayallerdir”.

Temel  dayanakları, mevcut  toplumsal düzenlerimizin “en iyisi” olmayabileceği ama geliştirebileceğimiz en iyi şeyler olduğu, düşüncesidir.

Kara ütopyalar, özlerinde “kendiliğinden doğmuş toplumsal düzenler” ile “inşa edilmiş düzenler “( Hayek) arasındaki farkı bize göstermek isterler.

Yaygın bir kavrayışla onlar kitleselliği, bireyselliğin karşısında öldürücü bir düşman olarak görür.

Kara ütopyaların en bilineni herhalde George Orwell’ın “1984”üdür.

Kara ütopyalarda bireyselliğin yok edilmesi, doğrudan doğruya insanlığın silinmesidir. Ya yaygın bir makine egemenliği ya da makineleştirilmiş insanların mahkûm edildiği bir otomatizm düzeni tasvir edilir. Her iki halde de kendi aklına ve vicdanına başvurması engellenmiş insanlarla karşı karşıyayızdır.

Distopik toplumlarda, belki bildiğimiz anlamda din yoktur ama dinleştirilmiş bir ideoloji , bu toplumların düzenlerinin omurgasıdır.

Distopik toplumlarda bireyi işaret eden her şey kesin şekilde engellenmiştir. Hiç kimse dokunulmaz bir mülkiyete sahip olamaz. Hiç kimse bırakınız siyasal bir eleştiri öne sürmeyi, memnuniyetsizliğini  bile ifade edemez.

Bütün bu olumsuzlukları  yaratan  ideoloji, kolektivist,  kitleci, immoralist ve otoriter olması gerekir ki bu niteliklerin hepsini haiz tek bir ideoloji vardır: Marksizm.

Marksistler Marx’ın, bireyin gereksinimlerden bağımsızlığını hedeflediğini iddia etseler de Marksizm, özünde bir dindir. O din, bildiğimiz evrenin bir günah evreni olduğunu düşünür ve bu günahın giderilmesi için “devrim” denen “kıyametle” her şeyin yıkılıp yeniden inşa edilmesi gerektiğini söyler.

Tüketimin üretimden, işbölümünden ve kişisel fayda  tutkusundan ayrı bir şekilde otoriter bir fayda odağınca belirlenmesi fikri Marksizmin temelini teşkil eder ki distopik toplumlar, tam da böyledirler.

Kara ütopyaların aslında birer hayalden ibaret olmadıkları, SSCB tecrübesiyle anlaşıldı.

Bazı kara ütopyaların “liberal cehennem tasavvurlarının” dayandığı entrikaların, özünde yine “devletin müdahale ettiği” toplum  düşüncesine dayandığını nedense kimse görmek istemiyor. Oysa özgürlüğün, temel hakların, “müdahalelerle” devlet ya da toplum lehine kısıtlandığı her düzen, ideolojik skalada sosyalizmin komşuluğundadır.

Bildiğimiz ve yaşadığımız liberal demokrasi, şüphesiz pek çok istismara ve yanlışa açıktır. Fakat burada hiç dikkat edilmeyen nokta, bütün bu yanlışlardan dönmek, aksaklıkları düzeltmek imkânına da sahip olduğumuzdur.

Oysa Tanrısal iyilik odaklarının hepimizi iyi olmağa zorladığı mekanik bir toplumda tam da Marx’ın, “yabancılaşma”  dediği şey, onun tasavvur ettiğinden çok daha geniş bir çapta ortaya çıkar.

Meleklerin ya da Tanrı’ların iyilik makinesi bir toplum kaçınılmaz olarak bizi soluksuz bırakacak ve en nihayetinde öldürecektir.  Marx’ın hayallerini gerçekleştirmeğe kalktığımızda karşımıza çıkacak tek şey, kaçınılmaz olarak bir kara ütopya olacaktır.



6 Ekim 2018 Cumartesi

Devlet Güdümlü Hodbinizme Merhaba!


Silahsız meşru kurbanlar üzerinde
 zor kullanma yetkisini elinde bulunduran bir hükümet,
insanın haklarına yönelik en tehlikeli tehdittir.

Bir röportajda Ayn Rand’a:
“ Amerika’yı Amerika yapan , Judeo-Hristiyan dinimize, devlet güdümlü kapitalizme,  ve çoğunluğun yönetimine karşı çıktığınız söyleniyor, doğru mu?” diye soruyorlar, en azından benim aklımda kalanlar böyle…

Amerika’yı Amerika yapan sözde değerler bunlar mıdır, o ayrı bir tartışma konusu ama herhangi bir devletin bu tür “değerlere” dayalı yaşatılıp yaşatılamayacağını ve ayrıca bugün yaşadığımız toplumsal düzenin ne tür bir şey olduğunu kısaca düşündüm.

Belki “Bugün kafam ağrıyor.” “  Güne  kahveyle merhaba!” “Keyifli bir cumartesiye başlıyoruz!” gibi  bir şeyler yazamıyorum ama idare ediverin gari!

Öncelikle bugün ne tür bir toplumsal düzende yaşıyoruz, ona bakalım. Elbette biz devleti ve kanunları “judeo hristiyan” bir şeriatla falan düzenlemiyoruz ama biz de kendimizce “ dine uygun” bir hayatı devlet zoruyla Türk insanına  yavaş yavaş dayatıyoruz. Söz gelimi Atatürk’e saygı duruşunun devlet eliyle kaldırılmasına az kalmış gibi görünüyor. Devletin çeşitli organlarında artık Atatürk’e hakaret  yavaş yavaş “hoş görülebilir” bir davranış olarak kabul görmeğe başladı bile. Atatürk’e “katil” gibi bir hakarette bulunan biri, Stalin’e serbestçe hakaret edilebilmesi  örneğiyle beraat ettirilmiş mesela…


Veya sözde taleplerle karma eğitim ki aslında başka türlü bir eğitim olamaz, yavaş yavaş  “şeriatın/dinin” emirlerine göre düzenleniyor. Gün geçmiyor ki din adına  birilerine saldıran,  sokak çalgıcılarını döven, kadına şiddet uygulayan vs. birilerine haberlerde rastlamayalım.

Yani bir televizyon sunucusunun “Amerikan toplumunun temellerinden biri” olarak saydığı “din” bizi resmi organlar eliyle dağıtmağa başlamış gibi görünüyor.

Şu “devlet güdümlü kapitalizm”  deyimine ise bayıldım. Bunu öyle de ciddi söylüyor ki Ayn Rand’ın yüzündeki inanamazlık ve şaşkınlık her şeyi ifade ediyor aslında.

“Atlas Silkindi” adlı kitapta temsilciler meclisindeki senatörleri satın alan sözde sanayicilerin, gerçek sanayicileri, sözde kanunlarla nasıl  köşeye sıkıştırdıklarından bahseder ki röportajı yapan sunucunun övüne övüne anlattığı, savunduğu “ devlet güdümlü kapitalizm” tam da böyle bir şeydir. “Devlet güdümlü kapitalizm”, devletin (her şeyin doğrusunu bildiğine inanılan bir devletin) “zor kullanma tekelini”, rüşvetçi, kayırmacı, ahlâksız bireylerin lehine kullanarak piyasada sözde adalet sağlamak üzere “düzenlemelere” gitmesidir.

Kitabın ana fikirlerinden birisi, bu tip bir düzenin yaşayamayacağı, çünkü devlet gücünü  sömüren sözde sanayicilerin, gerçekte hiçbir şey üretemeyeceği ve bunun da  topyekün ekonomik bir  çöküntüye yol açacağı…

Devletin yasama organı eliyle yapılmış kanunlarının birini diğerinin lehine kısıtlaması ne zaman kabul edilebilir?

Bu kısıtlama ancak “yaygınlaştığı takdirde toplumu çökertecek davranış türleri” için geçerli olabilir. Devlet, hayatımıza bir takım kısıtlamaları ancak bu kayıt ve şart altında getirebilir. Peki “Atlas Silkindi’deki” kısıtlamalar böyle midir? Hayır… Zaten kitabı okuyan gerçek demiryolcular, onu son derece gerçekçi bulmuşlar ve neredeyse birebir yaşadıkları zorlukların anlatıldığını söylemişler. Peki şu anda sanalağda biz bu eleştirileri mi okuyoruz ; yoksa “ Hayatın Kaynağı’ndaki” Elsworth Toohey’nin ve avanesinin kötülük dolu çığırtkanlıklarını mı? Kitapta devlet yetkilileri “kısıtlama” yetkilerini de aşarak doğrudan doğruya insanlara neyi ne zaman ve nasıl yapmaları gerektiğine dair keyfi fermanlar yazmağa başlıyorlar.

İşin garip yanı kitapta devlet bunu “vahşi kapitalizmi” dizginlemek için yapıyor ve aslında “vahşet” denen şeyi kendisi yaratıyor. Şu anda acaba  sürekli bahsedilen , herkesin her şeyi istediği gibi yapmasından dolayı “vahşi” sayılan o hayali kapitalizmi mi yaşıyoruz; yoksa devletin istediği kişileri  istediği gibi zengin edebildiği “devlet güdümlü  bir kapitalizmi” mi yaşıyoruz?

Akıllarımızda hırsızlık, cinayet ve yalanla beliriveren “vahşi kapitalizm” aslında hiç var olmadı. Sanayi Devrimi’nde yaşananlar, bizim vahşetimizden kaynaklanmıyordu, cehaletimizden kaynaklanıyordu ve yaşanan aksaklıklar da artan bilgi birikimi ile düzeltildi. Yani bugün artık sokaklarda insanların birbirlerini yağmalamalarına dayandığı sanılan ve aslında hiç de var olmamış olan  bir kapitalizm falan yok.

Ama “devlet güdümlü kapitalizm” televizyonlarımızda her gün karşımıza çıkıyor. Mesela kredi faizlerinin “ne kadar olması gerektiğini” emreden devlet yetkililerinin yol açtığı hasarlar derhal “vahşi kapitalizme” yükleniveriyor.

Veya her gün yok olan Türk tarımındaki karşılanamayan vergi yükü ortada dururken kendisi Türk toplumuna yiyecek bir lokma ekmek üretmeyen bir sürü inşaat baronu “devlet güdümüyle” korunuyor, kollanıyor.

Hele “Çoğunluğun yönetimine karşı mı çıkıyorsunuz?” sorusuna söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Akla ve bilgiye ilgisiz, sürüleşmekten başka bir davranış bilmeyen, öldüğünün farkına varamayan ve bütün bunları resmi bir din  rejimi haline getirmek için komşularını yok etmekten çekinmeyecek bir çoğunluğun “hodbinizmine” mi karşıyız? Yok canım! Olur mu öyle şey?

Hadi size bir kurtuluş reçetesi verelim; merhum Dolores O'Riordan'ı da burada anarak...



14 Nisan 2015 Salı

Dinci Ahlâk Yargısının Çelişkisi

İnsan eylemi ile ilgili bütün akıl yürütmelerin belki de en önemli ölçütü ahlâk.


Çünkü “Başkalarını etkilemeyen eylem” diye bir şey yok.  Tamam da etkilemenin önemi ne?

 

Buradaki etki “ zarar erme potansiyeline” işaret ediyor.

 

Yaptığımız her işin bir başkasına zarar verebilmek ihtimali bulunuyor. Her işimizin her yönünü hesap edebilmemiz şüphesiz mümkün değil. Belki bir yerden birine zarar veriyordur ama en nihayetinde kendi denetimimizin elverdiği sınırların dışında kalan şeylerden daha az sorumluyuz.

 

Bunların ahlâkla ne ilgisi var?

 

Bunların ahlâkla  ilgisi, herhangi bir iş yaparken  işimizin zarar verme potansiyelini hesaba katmamızdan kaynaklanıyor. Yani “Başkalarına zarar verecek işler yapmamak” konusunda  bir irade göstermemize dayanıyor. Dolayısıyla ahlâk için “ Zarar vermemek iradesidir.” diyebiliriz. Kaldı ki bu irade kendi varlığımıza  yönelik zararlardan da  kaçınmayı  kapsar. Hani içki ve zina gibi işlerden niye kaçınmamız gerektiği düşünülecek olursa bunlarla hem başkalarına doğrudan doğruya zarar vermek ihtimalimizin olduğunu hem de bu eylemlerle vücudumuzu doğrudan doğruya bazı tehlikelere açık hale getirdiğimizi hatırlamamız yeterli olur.

 

O halde ahlâk, özü itibariyle bireysel denetimle ilgili bir iştir. Bütün bireysel denetimi bir yana bırakarak doğrudan doğruya zararlı sonuçlar doğuracağını bilerek yapılan işler de ahlâkın ötesinde hak ihlâlleri olarak hukukî yaptırımların konusu olurlar.

 

“Zarar” kavramına bakmak gerekir belki. “Zarar” başkalarının meşru fayda beklentilerini ve fayda dizgelerini kabul edilemez bir  yolla engellemektir.  O halde “kabul edilemez” olmanın ölçüsü nedir? O ölçü, “Yaygınlaştıkları takdirde toplumsal beraberliğin bozulmasına yol açacak davranış tarzlarıdır”.

 

Buraya kadara ki ahlâk tanımlarımızda dine hiç yer vermedik. “Ahlâk  tanımında dine yer vermemek” ne demektir?

 

Bu şu demektir: “ Allah adına konuşan bazı  okur yazarların hiyerarşik üstünlüğüne dayalı yorumlar silsilesinin emrediciliğine  müracaat etmemek “ demektir. Çünkü “Din” ancak  bir takım profesyonel  okur yazarların, Allah adına  düşünüp konuşmasıyla meydana getirilmiş bir “kurumdur”. Bu profesyonellerin ortadan kalkması halinde, din, varlığını bir kurum olarak sürdüremez.

 

Bunların ülkemiz için önemi nedir? Eğer bütün bu akıl yürütmelerin günlük yaşantımızda bazı düzeltici etkileri olmayacaksa bunları düşünmemizin bir yararı olabilir mi?

 

Veya şöyle düşünelim: Günlük hayatımız din adına düzenlenmeye çalışılırken bunun doğru veya haklı olup olmadığını düşünmemiz, yargılamamız gerekir mi gerekmez mi? Şüphesiz böyle bir yargılamaya gitmemiz gerekir.

 

O halde dinci ahlâk anlayışına da bir bakmakta fayda var.

 

Dinci ahlâk anlayışı, ahlâkın, İslâm tarafından Kur’an emirler bütünüyle indirildiğini ve Müslüman bireyin de bunlar dışında herhangi bir ahlâkî prensibini benimsemesinin imana aykırı olduğu şeklinde özetlenebilir.

 

Böyle midir? Esasen “dinin getirdiği” söylenen bütün ahlâkî  iyilikler insani ilişkilerin deneme yanılma süreçlerinde ortaya çıkarılmıştır.

 

Buna bir başka açıdan bakacak olursak;  dincilere göre din ahlâkın kaynağı olduğuna göre dinin doğrudan emredici olduğu toplumsal düzenler insanların en fazla tatmin oldukları düzenler olmalıdır.

 

Oysa yaşananlar bunun aksini gösteriyor.  Dünyanın en zorba  yönetimleri, şeriatla yönetilen ülkelerde  görülüyor. Din adına insanların eylemlerine müdahale edilen ülkelerde, ahlâkî davranışlarda herhangi bir gelişme görülmüyor. Yalnızca insanlara müdahale etmek ayrıcalığına sahip bir din profesyonelleri sınıfıyla sıradan halk ayrışması gerçekleşiyor, o kadar.

 

Ayrıca  sıradan insanlar arasında din sahibi olmanın, her şeye yeteceğine dair bir  yanılsamanın yayılmasına sebep olunuyor. Oysa aynı dini paylaşmak en fazla psikolojik bir  dayanışma vesilesi olabilir. Ahlâkın dinle geldiğini düşünmek, dindar bireylerde,  din sahibi olmak dışında zararsızlığı gözetmek konusunda,  bir sorumluluk gerekmediği algısını yaratır.

 

Böylece ne olur? “Din”i va’z eden profesyonellerin din adına verdikleri emirler, hiçbir zararsızlık  denetimine sokulmadan  doğrudan yerine getirilir. Böylece  “Şeriat devleti  hedefine yardım edeceği düşünülen herkse” her şekilde yardım edilmesi ile karakterize edilebilecek siyasal İslâmcı popülizm ortaya çıkar.  Türk siyasetinde sağı yıllardır ahlâksız bir fırsatçılık haline getiren zihniyetin temeli ahlâka dair bu çarpık anlayıştır.

 

 

 

 

 

25 Ocak 2015 Pazar

Ahlâkı Yok Eden Din


Dindarın “ daha ahlâklı” olması gerektiğine dair kabulümüz  geleneksel bir içgüdü olarak içimize o kadar yerleşmiştir ki bunu tartışmak ciddi çatışmalara yol açabiliyor.

Günümüzde dinci siyasette, Müslümanlar arasındaki şiddet vakaları ve ahlâkî yozlaşma,   artık sorunun, dinin uygulanmas
ındaki yerindelik tartışmasının ötesine geçtiğini gösteriyor.

Sorun ahlâkın anlaşılmaması olduğu kadar aynı zamanda din kurumunun ahlâkla yaşadığı varoluşsal  çelişkiye dayanıyor.

Oysa hepimiz dini, ahlâkın kaynaklarından biri hatta birincisi saymaz mıyız?

Belki de ahlâkın tanımından başlasak sorunu daha kolay çözeriz. Çünkü aslolan ahlâklı davranmaktır. Bütün öğretiler, ahlâklı davranmanın psikolojik güdülenmesini sağlamaya çalışır.

O halde ahlâk nedir? Ahlâk , zarar vermemek iradesidir.

Zarar vermemek de diğer bireylerin hayat, mülkiyet ve hürriyet  temel haklarını ihlâl etmemekten ibarettir. Yani ahlâk verili bir emir değildir. Ahlâk  bireye ait  bir seçimdir. Bunun yanı sıra ahlâk, yapmaktan ziyade yapmamayı tercih etmeye dayalı “negatif emir kategorisinde” bir koddur.

Nitekim kadim Ortadoğu inançların temelinde, altı üstü on tane “negatif emir” vardır.

Tanrı inançlarının temelinde, varoluşun nihaî gerçekliği Tanrı’dır.  O iyiliğin  ve varoluşun kaynağıdır. O sonsuz merhametli yaratıcıdır. Ve bizim ona inanmamızı, varoluşu idrak etmemiz için ister. O sonsuz merhametinin bizim tercihimizde tecelli etmesini ister. Böylece  onun varlığı sadece emrindeki canlılarda değil, kendisininkine benzer bir iradeye sahip olan tek canlıda da yani insanda da tecelli edecektir.

Böylece ahlâk inanç veçhesinden varoluşa uygunlukla  özdeşleşir. Diğer taraftan ahlâk, insan varoluşunun fiziksel şartları olan temel hakların korunması açısından da “varoluşa uygunluk” ile özdeşleştirilebilir.
Peki ama din kurumunun bütün bunlarla ne ilgisi vardır? Din maalesef bu konularla ilgilenmez.

Din kurumu için ahlâk, ancak  din   otoritelerince belirlenmiş belli şekil şartlarına ve hikmetinden sual olunmaz  “pozitif/belirleyici” emirlere uymaktan ibarettir. Din, bu emirlerin gerçek mahiyetleriyle de varoluşa uygun olup olmadıklarıyla da ve gerçekten temel hakları koruyup korumadıklarıyla da ilgilenmez.

Neden böyledir? Çünkü din,  bireylerin Tanrı’yı idrak etmek için kabul ettikleri inanç temellerinin ötesinde, Tanrı ile onlar arasında aracı olmaya soyunanların yorumlarıyla şekillendirdikleri yapay bir kurumdur da ondan. İnanç ne kadar sade ve “negatif sınırlayıcıysa” din tam tersi o kadar çetrefilli ve “pozitif/buyurgan ve belirleyicidir”.

Din, inancı  kendi iktidarlarına yıkılmaz, tartışılmaz bir dayanak  yapmak isteyenlerin icat ettikleri bir kurum. Nitekim peygamberlerin  din  olarak vaz ettikleri  inançların, onların ölümünden hemen sonra  yıkıcı ve kahredici birer şeriat rejimine dönüşmesi bunun kanıtıdır. Nitekim örtünme emirlerinden, cinsellikle ilgili kılı kırk yaran içtihatlara kadar din profesyonellerinin uğraştığı sayısız konunun,  ahlâkın kendisiyle hiçbir ilgisi yok. Bu yüzdendir ki kadınlara baş örttürüp onları parası ya da bileği kuvvetli olanların cinsel iştahlarına meze eden insanların temel hakların din ile ihlal edilmesine kalp huzuru ile sessiz kalması da bu yüzden.


Din ayrıca  vaz ettiği “ahlâkla” ikiyüzlülüğü ve gösterişi teşvik ediyor. Din nazarında “ahlâklı” görünmek ahlâklı olmaktan daha makbul. Çünkü artık dine mensubiyet başlı başına bir erdem kabul ediliyor ve bunu göstermekse itibar edinmenin en güvenceli yolu oluyor. Yaptıkları  yardımları siyaset için reklâm eden dinciler, bunu kişisel ahlâksızlıklarından dolayı yapmıyorlar. Din kurumunun bizatihi âmir/ buyurgan emirler kategorisine uydukları için iyilikle gösteriş yapmakta beis görmüyorlar.

Artık açıkça görünüyor ki dinin,  müminlere ahlâk olarak verecek hiçbir şeyi yok. Çünkü din ve din profesyonelleri artık  ne müminlerin inancını ne de o inancın zarar vermemek iradesi olarak ahlâkla ilgisini umursuyor. Din ancak  ve yalnız kendisine kayıtsız şartsız bir itaati hedefliyor ki bunun “iman” olarak  adlandırılmasının cezasını hepimiz çekiyoruz.







13 Ocak 2015 Salı

Din, İktidar Ve Demokrasi


Genel olarak söyleyecek olursak dindeki hatalar tehlikelidir;
felsefedeki hatalarsa yalnızca gülünç...

Bazı sosyal bilimciler İslâm ile demokrasinin bağdaşabileceğini ama bunun için İslâm’da bazı unsurların terk edilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Buna benzer görüşlerin temelinde İslâm’ın “özünde” demokratik olabileceği kabulü yatıyor.

Temel sorun “İbrahimî” dinler  diye anılan Ortadoğu dinlerinin  yapısal sorunu: Şeriat

Bu  üç din, adına “din” denebilecek öğretilerin en kurumlaşmış olanları.

Sorun kurumlarla insanın bireysel varlığı arasındaki kaçınılmaz çatışma.

“Kurum” kavramının, insan tasarımı olan ve kendiliğinden gelişmiş iki şekli olduğunu biliyoruz.

Gelenekler, toplumsal yaşayış içinde deneme yanılmalarla başarıları sınanmış davranış kalıplarından köken alan kurumlar. “Başarı”  ölçüsü, toplumda genelleştiği takdirde  genel bir mutabakat ve takdir kazanabilmek, vicdanlarda yaygın bir adalet kanaati uyandırmaktır.

Kendiliğinden gelişen kurumların temel açmazı, toplumlar arası ilişkilerin artmasıyla meydana gelen kültürel değişmelere karşın geleneklerin aynı hızda uyum sağlayamamasıdır.  İzole toplumsal yapılarda  geleneklerin değişmeksizin asırlarca yaşatılabilmesi ancak böyle açıklanabilir.

Dinin “kendiliğinden gelişmiş bir kurum” olduğuna dair bütün söylemler bir “aklama” girişimidir.

Dinin belli bir akıl yürütmenin veya doğal ilerlemenin sonucunda edinilmiş bir çıkarım olduğunu söylemek onun “varoluşsal” ve dolayısıyla akıl ile değiştirilemeyecek bir öz olduğu kanaatini  yerleştirmeye çalışmaktır. Dinin bir tasarım olmadığını söylemek, onun metafizik meşruiyetini kabul etmek demektir.

Eğer bütün “amaç” insana, üstün bir yaratıcının  olağanüstü tasarımını, hayra ve adalete götüren olağanüstü bilgeliğini göstermek ve onu buna ikna etmekten ibaret olsa bu metafizik meşruiyeti kabul etmemek için hiçbir gerekçe olamazdı.

Oysa “din” bir kurum olarak bunun ötesine geçmiştir. Din, köken aldığı  ve ahlâk yaratıcı inançsal kökeninin ötesine taşınmıştır.

Hıristiyanlığın üç yüz yıl, İslâm’ın Hz. Peygamberin ölümünden sonrası başına gelen budur. Keza topu topu on emirden ibaret olan  bir din olan Museviliğin bugün yüzbinlerce sayfalık bir Talmud yığınına dönüşmesi de aynı dönüşümün bir başka örneğidir.

Dinin temel açmazı, kökenindeki “ahlâkî emir”  ile sonrasında yaratılan “otorite emri” arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır.

Dinin kökeninden gelen “metafizik meşruiyeti”  onun ahlâkî saflığından ve tarafsızlığından kaynaklanmaktadır. İbrahimî dinlerin evrensellik iddiaları buna dayanır. Oysa  bir aşamadan sonra bu dinlerin hiçbir evrenselliği kalmaz ve hepsi birer kabile kör inancı haline gelir.

Çünkü Tanrı’dan gelen, genel metafizik ile insanın emri olanlar asla uzlaşamaz. Dikkat edilirse hiçbir dinin kökeninde ruhban sınıfına  rastlanmaz. Peygamberler  yaşarken ruhbanlaşma olmamıştır. Peygamberler de birer  mutlak siyasi otorite  figürü olmamışlardır. Bir devlet kurmasına rağmen Hz. Peygamber asla “kadir-i mutlak” bir hükümdar yetkisi taşımamıştır.

Peygamberlerin ölümü ile peygamberlerin istisnai yetkilerini devralarak bir otorite tesis etme girişiminin adı ruhbanlıktır. İslâm’da ruhbanlık olmadığını söyleyip duranların Şii ayetullahları, sünni mezhep imamlarını, mevcut şeyhleri, cemaat imamlarını vs.açıklamaları imkânsızdır.

Burada “dinin”  metafizik bir genel inancın otorite yoluyla nasıl bir tasarımsal bir kurum haline getirildiğini görüyoruz. O, insan eliyle doğasındaki ahlâk oluşturucu inançtan koparılarak bir iktidar kurumu haline getirilmiştir.

Daha açık söylemek gerekirse “din”, kökeninde  ahlâkî bir inanç olduğunu iddia eden ama amacı hükmetmek  olan  âmir bir iktidar kurumudur.

Bu açıdan “din”  her ne kadar tanım olarak “Dünya ve ahiret saadetini sağlayıcı bir kurallar bütünü” olarak sunulsa da doğası itibariyle  insana yol gösteren metafizik ahlâkî rehberle ilgisizdir.

Bu temel çelişki her ne kadar İslâm fıkhında “Amel imandan bir cüz değildir” diyerek giderilmiş gibi görünse de  insan yorumlarının her birine  nas kudreti izafe edilmesi yüzünden dinin iktidar  kaynağı haline getirilmesinin önüne geçilememiştir.

Tekrar belirtmek gerekirse  “din” zaten ancak ve yalnız bir iktidar ile var olabilmektedir.  Bireyin tercihine bırakılmış tevhid inancının Hz. Peygamber’in sağlığında, “din” olarak “tamamlandığının” vahyedilmesine rağmen  asırlardır  onun adına sayısız hurafelerin üretilmesinin sebebi de budur. Böylece Tanrı’dan gelen tutarlı ahlâkî yol gösterici, bütünlüğü bozularak her gün  tabiatına aykırı şekilde genişletilen Arapça egemen bir talimatlar  yığını haline getirilmiştir.

Tanrısal varlığın insan tutkularına sahip olduğunu söylemek saçmalıktır.
Ve en aşağılık insan tutkularından biri, dindirilemeyen bir alkışlanma  arzusudur.
Bu yüzden “Gerçek İslâm nerede?” diye  sorulduğunda ortada bir tevhid inancının falan olmadığı sadece  o inancın kutsallığına dayanan bir kurumun yani dinin var olduğunu hiç kimse itiraf edememekte.

Din bir kurumdur ve amacı genel bir ahlâk va’z etmek değildir, sadece iktidar oluşturmaktır. Bu büyük bir iddia gibi gelebilir ama dünya üzerindeki dinlerin gelişimleri yalnızca muamelatta farklılıklar oluşturmak, bu farklılıklara ait yapay mensubiyetler yaratmak ve sonra da bunlar üzerinden “doğal düşmanlıklar”  meydana getirmek olmuşsa hiç kimse din kavramıyla demokrasi gibi hukuk ve ahlâk gerektiren bir yönetim biçiminin bağdaşabileceğini iddia edemez.

Batı demokrasileri  din ve devlet arasındaki iktidar rekabetini lâiklikle aşmışlardır. Böylece dinlerin toplumdaki ayrıştırıcı iktidar odakları oluşturma etkisini ortadan kaldırmışlar ve işin siyasal bölünmeye varmasını engellemişlerdir.

Dinin bir kurum olarak otoriter ve âmir karakteri onu çağdaş demokrasilerin kurumlarıyla uzlaşmaz kılmaktadır. Din denen kurumun kökeni her ne kadar bir inanç ortaklığıysa da  bu kurum ancak ve yalnız kökeniyle ilgisi olmayan bir  dünyevi iktidar etme biçimi ile var olabilmektedir.

Bundan dolayıdır ki “İslâm’ı savunan bir parti” baştan çelişkidir. Dine siyasette bir yer vermek demek dinin iktidar iddialarını insanların temel hakları karşısında meşru saymak demektir ki bu ancak vahşet doğurabilir. Türkiye şu anda hâlâ lâikliğin kırıntılarını tüketmekle meşgul olduğu için  dinin egemenliğinde, içine düşeceği vahşeti görmezden gelebilmektedir.

Din denen kurum, Tanrı’dan gelen saf ahlâkî ilkelerle  insanların sınırsız iktidar arzularının bir arada yaşayabileceği iddiasının bir sonucudur.

Bu yüzdendir ki “inanç” insanların ruhlarına bir nebze huzur verirken içinde sayısız yorum ve hurafe bulunduran dinin, insanların mutluluğuyla hiçbir ilgisi kurulamamaktadır.

Lâiklik demokrasinin dinle bozulmasına karşı tek güvencedir. Çünkü Tanrı kelâmı üzerinden insanlara hükmetmeye çalışanların yarattığı bir kurum asla insanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarıyla uzlaşamaz.





12 Ağustos 2014 Salı

Geri Kalmışlık Tercihi Olarak Sağ


Ülkemizde sağın ideolojik anlamda var olmadığına inanıyorum

Ülkemizde “sağ” denen politik bakış, toplum ve devlet ilişkilerinin  yani toplumsal düzenin dine göre kurulması gerektiğine inanmak demektir. Özetle Türkiye’de sağcılık kısmen milliyetçi tonlu söylemlere rağmen açıkça dinciliktir.

Bunun geri kalmışlıkla ilgisi ne olabilir?

Şunu anlamalıyız ki bir toplumda nereye gidilmesi veya nerede durulması gerektiğine dairkurumsal tercihler yapılır.

“Kurum” kelimesini  Hayek’e dayanan bir anlamda kullanıyorum. Onu  yasama eliyle olduğu kadar kendiliğinden oluşmuş yönlendirici ve sınırlayıcı toplumsal yapılar olarak kullanıyorum.

Din bu  yapılardan biri. Dinden ne anlaşılması gerektiği de en nihayetinde bir tercih meselesi. Eski devirlerde din tercihleri kadar dinin anlaşılma biçimi de devlet  otoritesince yapılırken bugün modern siyasetteki demokratik yönelim için bu  durum tamamen mantıksız ve geridir.

“Gerilikten” ne anlamalıyız? “Geri” toplumsal düzenin var oluşuna artık imkân vermeyen, zamana içinde cevap vermek kabiliyetini yitirip ancak geçmiş için geçerli olduğu kaydedilen her şeydir.

Günümüzde biz de dahil olmak üzere Müslüman ülkelerde dinin algılanışı, kesinlikle ideal, özgürlükçü bir demokrasideki temel haklar, hürriyet ve adalet kavramlarıyla uyuşmuyor. İnsanları bir arada tutan bir rıza  meyvesi olan devleti, dünün din algısı ve yorumuyla sürdürmemiz mümkün olmadığı içindir ki dünkü hayali bir asr-ı saadeti, geçmişi birebir taklit ederek yaşayacağını sanan “sağ” geridir, gericidir.

Peki bu kendiliğinden mi olmaktadır?

Elbette hayır…

Öncelikle  bizimki gibi ülkelerde  siyaset oluşturucular topluma dinci bir toplumsal düzen tasavvurunu bir kurumsal öneri olarak sunar. Bu sadece siyasi bir teklif olarak kalmaz. Bu teklif, “sivil” çabalarla toplumda sevimli hale getirilip meşrulaştırılır.

Böylece siyasi oyuncular ideolojleştirilmiş dini, yasama organı eliyle yasal bir kurum  haline getirirken cemaat ve tarikatler de dinciliğin, toplumsal rıza içerisinde, kendiliğinden yerleşmesine aracılık ederler.

İdeolojileştirilmiş din,  dini bir toplumsal düzen olarak aynen uygulamak isteyenlerce bir tercih olarak her şeyi yönlendirir. Öyle ki akla dayanan hiçbir geliştirme önce ideolojileştirilmiş dine göre muhakeme edilmeden kabul edilemez.

Dinin “en doğru” hali de geçmişteki asr-ı saadette yaşandığına göre ihtiyacımız yenilik veya geliştirme değildir, bütün ihtiyacımız, bedeli ne olursa olsun geçmişi taklit etmektir. Geçmişin tam bir taklidi bugünkü anlayışımızla, ihtiyaçlarımızla bağdaşmayacağından, neticede gene de akla muhtaç olmamızdan ama  aklın sözde vahye göre yetersiz kaldığı iddiası bir iman esası olarak “sağ” tarafından kabul edildiğinden, sağ bir geri kalmışlık tercihi haline gelir.

Sağın sola karşıt ideolojik anlamı kavranmazsa yönelebileceği yegâne mecra din olarak görünüyor. Türkiye’de sağın en acil ihtiyacı düzgün bir ideolojik okumayla yerini belirlemesidir. Aksi takdirde Ortadoğu’yu kana bulayan dinci şiddetin  yardakçısı olmak dışında bir işe yarayamacaktır.



Üstaddan bir alıntı daha yapalım, blogun tadı, tuzu...
Nihat Genç - Tayyip Erdoğan'ın Büyük Başarısı | Alkışlarla Yaşıyorum

31 Temmuz 2014 Perşembe

Türk Hukukuna Karşı Cemaatler Koalisyonu


Son günlerde sokaklarda, Selahattin Demirtaş’ı destekleyen bir grup “aydın” insan görüyorum .

Bu insanlar Selahattin Demirtaş’ta ezilmiş halkların yükselen genç ve dinamik temsilcisini görüyorlar, anladığım kadarıyla. Zaten Demirtaş da sürekli “Bu topraklarda halkların çok acı çektiğinden” bahsedip duruyor.

Yani aslında bu topraklarda “halklar” denen topluluklar varmış da bir de onları ezen başka bir halk varmış gibi bir hava yaratılıyor ve bu da   yarı aydınlarımızın hümanizmini gıdıklıyor.

Seçim propagandaları, demokrasi, insan hakları,  hukuk devleti vs. sürekli vurgulanıyor. Bu çağdaş değerlerin egemen kılınması gerektiği söylenip bunların yerleşmesine türk egemenliğinin engel olduğu söyleniyor.

Sokaklarda demokrasi adına  bebek katillerinin propagandası yapılabiliyor, Türk adını ağza almanın faşizm ve ırkçılık olduğu her ortamda söylenebiliyor ve hâlâ Türkiye’de  faşist, ırkçı bir Türk egemenliğinin olduğu düşünülebiliyor. Üstelik de bunu, ülkeyi   fiilen şeriat rejimiyle yönetip Türk bilincine sahip asker ve sivil bürokratlara karşı devletin bütün gücüyle saldırıp da hâlâ mağdur olduğunu söyleyen bir parti yapıyor.

Bunları yaparken arkasına halk desteğini aldığını görüyoruz.

Peki ama Türk Ulusu böyle bir partiyi neden ve nasıl destekleyebiliyor?

Cevabı aslında basit: Türk Ulusu, bugün insanlara mücadele azmi ve kararlılığı kazandıran, onlarda hukuk idealine bağlanmak arzusu uyandıran şeyin ne olduğunu, kısacası özgürlüğün maliyetini unutmuş durumda.

Şayet Demirtaş vb bebek katili yardakçılarının söyledikleri gibi bir  halklar kırımı söz konusu olsaydı ve bu tutum bir resmi bir tutum olarak sürdürülseydi, ortada “halkaların kardeşliği” denen sovyetik Stalinist  safsatayı savunacak herhangi bir yarım akıllı yarı aydın kalmamış olurdu.

Atatürk bir toplumun barış içinde yaşayabilmesinin ancak  ve yalnız, hukuk önünde eşitlik idealine sarsılmaz bir bağlılıkla gerçekleştirilebileceğini biliyordu. Bu da ancak toplumdaki cemaatleşmeye dayalı  bütün kabilesel, mezhepsel gerilimlerin  üstünde bir hukuk uygulayıcılığıyla olacağını biliyordu.

Sorun şuydu: Bunu kim uygulayacaktı?

Atatürk Türk uluslaşmasının tarihini gayet iyi bilen bir insandı. O sadece Ziya Gökalp’i değil, Sadri Maksudi ARSAL  gibi bir dehayı da tanıyordu. Dolayısıyla tarihimizdeki uluslaşma-devletleşme ilişkisinin fazlasıyla farkındaydı. O, bu yüzdendir ki “Türk” derken Arap, Rum, Ermeni, Sırp, Kürt gibi kabile bilinçli topluluklardan bahsetmiyordu. O bu tip kabileleri bir hukuk çatısı altında birleştirip kendi hukuk  ve emniyet sağlayıcı kimliği içinde birleştirebilecek bir büyük ulustan bahsediyordu.

Kendilerine “halklar” denen Kürt, Ermeni, Rum kabile topluluklarının bunu anlayabilmeleri mümkün müydü?  Ulusal bütünlüklerini tavizsiz savunan ve kabile mensubiyetlerini ulusal mensubiyetin üstünde tutmayı ihanet sayan ülkelerde  bu mümkün kılındı.

Oysa Atatürk’ün bütün ulusal bakışına rağmen Türkiye’de cemaatleşmenin uluslaşmaya karşı direnci kırılamadı. Cemaat yapıları kabileler veya mezhepler olarak varlıklarını ulusal bütünlüğe karşı korudular. Türkiye’de siyaset esnafı maalesef  oy kazancını, cemaatlerin mensubiyetlerini kaşıyarak elde etmek yolunu seçti ve uluslaşmayı sürekli baltaladı. Demokrasimiz de bu yüzden toplumun eğri kalanından kendini yalıtarak hukuk devletini sömürebileceğini keşfeden cemaatlerin güç veya dehşet dengesi haline getirildi.

Cemaat yapıları bundan şikâyetçi değildi. Çünkü onlar zaten kendi kokularını ve dokularını tanıyarak bir arada bulunabilen ve beraber olmak için de bundan gayrısına ihtiyaç duymayan toplumsal yapılardı.

Dolayısıyla kapitalizm benzeri yarı pazar ekonomisiyle Türk toplumsal yapısı, bireysel bir atomizasyona sürüklenmedi ama  cemaatlerin bölünmez  moleküler yapısına indirgendi. Cemaatler, Kürt aşiretleriyle, Nakşi- Kadiri tarikatleriyle Nur vb cemaatleriyle hukuk ve ulus tanımayan  bireylerin birbirine yapıştırıldığı, içine  nüfuz edilemez, hukuk ve medeniyet dışı yapılar haline geldi.

Bugün başımıza gelen şey, uluslaşmanın sağladığı hukuk birliği ve demokrasi idealini kullanıp da ülkeyi ulus dışı bir kabileler konfederasyonu haline getirmek isteyen cemaatlerin Türk düşmanlığı üzerine kurulu koalisyonu. Bu koalisyon belki bugün yasal görünüyor ama ülkenin meşruiyetini ve hukuk düzenini yaratan Türk uluslaşmasını reddettiği için aslında özünde gayri meşru. PKK veya cemaatler bu yüzden aslında tam anlamıyla  varoluşsal olarak düşman yapılanmalar. Bunların varlığına izin verilerek Türk Ulusu’nun  yaşayabilmesi mümkün değildir.  Hukuk birliğine karşı dini veya etnik  bir sebeple karşı çıkıldığında Türk Ulusu’nun  egemenliği için savaşması gerekeceği de asla unutulmamalı.


18 Mayıs 2014 Pazar

Türban Hak mı Fitne mi?

Liberaller sureti haktan görünürken türbanı ifade hürriyeti içine sokuşturdular.
Öyle ya Fransa'da, Almanya'da serbestken neden Müslüman bir ülkede yasaklanıyordu?
Gözden kaçan nokta bu ülkelerin tartışılmaz biçimde lâik oluşlarıydı.

Bir diğer husus, bu ülkelerde Müslümanlara egemenlik tevdi edilmemesi idi.

Peki ama liberaller türbanı özgürlük alanına taşımışlarken türban kampı, bu konuda ne düşünüyordu?
Türban takan kadınlar erkeklerle eşit çalışma şartları, ekonomik özgürlük, herkes için ifade hürriyeti, sınırlı devlet, kanun önünde eşitlik, kayırmasız bir serbest piyasa mı arzuluyorlardı?

Ya da kanun önünde eşitliği sağlayacak bir uluslaşma ve hukuk birliği mi istiyorlardı?
Ya da şunu soralım: Almanya'da herhangi eb,rir türbanlı beşeri hukuka isyan edebiliyor muydu?
Türbanlı kadınlar bunların hiçbirini ne istiyor ne de onaylıyor.

Türbanlı kadınlar, kararları erkeklerin aldığı, hayatın şeriatla düzenlendiği, hukukun dindarlığa ve güce göre farklı uygulandığı - bir düzen arzuluyorlardı.

Kadının erkeğin tam anlamıyla oyunaağı edildiği din düzeni daha en başta türbanlı kadının talebi olarak haklılaştırılıyordu.

Dolayısıyla türbanı aslında hemen hepsi Türk düşmanı olan liberaller dışında kimse bir temel hak olarak görmüyordu ki aynı liberaller, ifade hürriyetinin bebek katillerince istismar edilmesini sağlamışlardı.
Türban en başta beşeri hukuka ve laik hayat tarzına sonra Türk ulusal egemenliğine karşı dincilerin v
e etnik ırkçı Kürt bölücülerinin ortak bayrağı haline getirildi.

Samimiyetsizliği, ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı ve Türk düşmanlığıyla türban artık "inancı gereği" taktığını söyleyen insanlara beslenen iyi niyeti daha fazla sömürememelidir.

Türban sadece resmi dairelerde değil hayatın her alanında yasaklanmalıdır.
Çünkü yaşananlar göstermiştir ki türban asla ulusal egemenliğe, hukuk birliğine, kanun önünde eşitliğe saygıyla kullanılmamıştır ve kullanılmayacaktır.

Türban kelle kesen vahşilerle bebek katlietnik ırkçıların, altına saklandıkları bir fitne örtüsüdür. Türkiye'nin vahşi Arap ülkelerine dönmemesi için türban fitnesi biran önce yasaklanmalıdır.

15 Mart 2013 Cuma

Liberal Demokrasi Pratiğinde Metodolojik Bireyden Sapma


Liberalizmin temel değerlerinden biri birey… Bunun anlamı şu: 

Toplumsal düzenler, yapıp ettiklerinin bilincinde olan, sorumluluk sahibi özgür bireylerin eylemlerinin etkileşimi ile meydana geliyor. Bundan dolayı da liberal teori, bu sorumluluk sahibi özgür bireylerin davranışlarındaki genel düzenliliği keşfetmeye çalışıyor. Ve “ metodolojik bireyden” bahsettiğinde de  dünyanın her yerinde görülen  genel davranış  düzenliliklerini anlatmaya çalışıyor.

Bunun ne önemi var? Bunun önemi şu: Herkes için ve her zaman geçerli kuralların yani hukukun uygulanabilmesi için herkes için ve her zaman geçerli insanî davranış düzenliliklerinin anlaşılması gerekiyor.

Öyleyse liberalizmin sorunlarımıza bir türlü çözüm getirememesinin sebebi nedir?

Yanlışlık liberalizmde midir? Yani aslında temel haklar, bireyin korunması, hukuk devleti, sınırlı demokrasi, piyasa ekonomisi gibi kavramlar yanlıştır ve zararlıdır da  insanlar bunu sadece çevrelerine zarar vermek için mi kullanırlar?

Yaygın akıl yürütme, bu değerleri savunduğunu söyleyen batı ülkelerinin,  başkaları için aynı ilkelere uymadığı yönündedir.

Bu doğrudur. Kendilerine benzemeye çalıştığımız, sakatlanmış da olsa liberal demokrasi ile idare edilen ülkeler, söz konusu diğer ülkeler olunca hiç de liberal davranmamaktadırlar.

Aslına bakılırsa onlar liberalizmin  kurucu babası sayılabilecek Adam SMITH’in “Milletlerin Zenginliği’nde”  daha en başta kendilerinden şikâyet ettiği  “kayırmacı ekonominin” başrol oyuncularıdır.

O halde aslında, liberal kuram bir hayal dünyasından mı ibarettir?

Hayır elbette değildir. Liberal kuram insan davranışlarının düzenliliklerinin barış, dürüstlük ve hayata saygıya dayandığı kabulünü geliştirmiştir ki bunun en büyük delili insan neslinin korunması ve kötülüğün istisnaî olmasıdır.
Sorunun iki sebebi var:
Bunlardan birincisi batı ülkelerinin, liberal demokrasiyi kendi gelişmiş toplumlarına özgü bir şey olarak kabul etmeleri. Böylece onlar “metodolojik bireyden” bahsederken kendi toplumlarının bireylerinden bahsederler.

Bu  ciddi bir kibirdir. Aslı da yoktur. Çünkü liberal demokratik ülkelerde bile  seçmenler, ekonomik gerçeklerin ve gerçek yararın  gereklerine rağmen serbest ticaretin kısıtlanmasını kıyasıya talep ederler. AB emeğin ve sermayenin serbest dolaşımı hedefiyle kurulmuş olmasına rağmen bunu aşan bürokratik kitlesiyle üye ülkelerde bile ciddi sıkıntılara yol açmıştır. İngiltere  Euro’ya geçmemiş, birkaç ülke ortak bir emirname gibi görünen AB Anayasası’nı  reddetmiştir. Amerikan seçmenleri,  lobicilikle yürütülen ekonominin bütün bir ulusu fakirleştirdiğinden bihaberdir.  Vergi mükelleflerinin parasıyla kayırılan  sözde kapitalistlere karşı durmanın sosyalizmin değil, bilakis liberalizmin bir gereği olduğunu dahi  idrak edememektedirler.

Metodolojik bireyden sapmanın birinci sebebi,  bireyi esas alan bir temel haklar sisteminin liberal demokratik ülkelerde bile hükümetlerce alabildiğine ifsat edilmesi ve ortalama insanın, dünyanın hemen her yerinde, genellikle  kısa vadeli fayda dışında  pek bir şeye önem vermemesidir.

Metodolojik bireyden sapmanın ikinci sebebi   veya menbaı ise  demokrasinin, hukuk ilkeleriyle sınırlandırılamadığı bizimki  gibi ülkeler ve yönetimlerdir.

Böyle memleketlerde demokrasinin çarpık algılanışı bazı sonuçlar doğurur.
Bu sonuçlardan bazıları şunlar

Demokrasinin  her şeyin talep edilebildiği  ve  her talebin de karşılanması gerektiği bir rejim olarak addedilmesi…

Demokrasinin, bir sayısal güç dengesi olarak kabul edilmesi…  Sahip olunan oysa ayısınca özerklik gücüne de sahip olunabileceği yanılgısı…

Demokrasinin, çoğunluğun sınırsız iktidarı olarak kabul edilmesi…

Bütün bunların yanında geri kalmış ülkelerin  liberallerinde, toplumsal düzenlerin “kimliksiz bireylerce oluşturulduğu” kanaati, evdeki hesabın çarşıya uymamasının bir sebebi…

Meselâ Türk liberalleri, Türkiye’nin Türk insanına göre şekillenmesini  gayri demokratik bulmaktadır. Ama ayni liberaller Almanya’da Alman, Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan uluslarının kendi hayat tarzlarını, içlerindeki azınlıklara rağmen kendilerinin belirlediğini nedense görmezden gelmektedir.

Bunun da sebebi,  uluslaşmanın büyük ve karmaşık çeşitliliğine akıl erdirememeleri.

Bugün Türkiye  artık kenar mahalleden beslenen bir cemaat ve etnik ırkçılık kapalı toplum koalisyonunun elinde olduğundan; bu yapıların, “egemenliğin” kullanıcısı ulusa göre bir demokratik siyaset belirlemesi de mümkün değil.

Liberal bir metodolojik birey ancak dinsel ve ırksal mensubiyetlerin ötesinde, kural altında bütünleşmekle birbirine kendiliğinden benzeşmiş  bireylerin, yani ulusların bireyleri arasında ete kemiğe bürünebilir. Ancak uluslaşma yolu  ile  hukuk teminatının “her bir birey için ayrımsız”  geçerli olduğu bir düzen kurulabilir.

Liberal kuramın “hukuk önünde eşitlik” ilkesinin gereği olan metodolojik birey, bugün  batı ülkelerinde bile  kayırmacılık, korumacılık ve  siyasi kibir yüzünden tehdit altındadır.

Hele demokrasinin kuralsız ve sınırsız işletildiği bizimki gibi memleketlerde “ taraf olmayan bertaraf” olur gibi bir ilkelliği, siyaset metodu olarak kullanan,  kenar mahalle dindarlığı ve etnik ırkçılık için “metodolojik birey” açıkça saçmalıktır.

Türkiye, yiyip içip itaat eden bir tür muti birey tipi yetiştiriyor. Azıcık vicdanı olan liberallerin yapması gereken, yetiştirilen bu birey tipinin,  liberal kuramın özündeki, aklı başında ve sorumluluk sahibi özgür “metodolojik birey” olup olmadığına bakmak…