ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2023 Perşembe

Yaratıcı Fikirler Ve imkânlar Kuramı Üzerine Kısa Bir Deneme

 


Fikri mülkiyetle refah arasındaki ilişki “imkânlar kuramıyla” açıklanabilir.



İmkânlar kuramı, fikirlerin yarattığı imkânların malları
n üretiminde meydana getirdiği artışın yanı sıra, mallarla meydana getirilen katma değerin artışını da açıklar. Bu açıdan imkânlar kuramı malların miktarıyla nitelikleri arasında bir köprü görevi görür.

İmkânlar kuramı, yaratıcı fikirlerin, üretim süreçlerindeki etkisi ile ilgilidir. Buna göre yaratıcı fikirler, üretim süreçlerini hızlandırır, ayrıntılandırır ve özelleştirir.

Bu üç özelliği ile üretim süreci aynı malın daha yüksek miktarda üretimini sağladığı gibi otomotiv sektöründe olduğu gibi zaman içinde aynı ürünün daha kaliteli formlarının üretilmesini “sağlar”.

Ayrıca yaratıcı fikirler, daha önce var olmayan malların ortaya çıkarılmasını da sağlar ki genellikle fikri mülkiyet onun “icattan ibaret” olduğu yanılgısıyla anılır. Oysa bir “imkân”, üretim unsurlarının yaratılmasında enerjinin en verimli kullanılmasını sağlayabilecek bir etkendir.

İktisatta üzerinde düşünülen şeyler genellikle malların içerdikleri “doğal değerdir”. Oysa mallar böyle bir değer taşımazlar. Malların değeri onlara duyulan ilgi ve beklentiyle ortaya çıkar.

Bir mala duyulan ilgi veya onun değerler çizelgesindeki yeri, malın taşıdığı potansiyelle yani imkânla ilgilidir. Bu potansiyel, o malın kendinden sonraki aşamada yaratabileceği katma değerle ilgili sezgilerin bir bulutsusudur. Bu bulutsu, bilimin verileriyle ne kadar desteklenirse kütle kazanmaya o kadar yaklaşır. İşte “imkânlar” bu aşamada birbiriyle ilgili dağınık bilgilerin cisimleşmesi hakkında neredeyse ölçülebilir bir istatistiktir. Burada “neredeyse” nitelemesi önemlidir, çünkü bulutsunun yani bir  gezegen ihtimalinin parçacıkları gibi düşünebileceğimiz veriler ne kadar belirliyse hesaplanabilirlik o kadar artar. Yine de bu hesaplama malın nihai fiyatını asla belirleyemez.

 Bu hesaplama sadece mevcut enerjinin ve kaynakların ne kadar uyumlu ve verimli olabileceğine dair bir tahmin olabilir. Burada enerji, aslında hesaplamalarda ya da analizlerde üstünde hemen hemen hiç düşünülmeyen temel bir faktördür ki Marx bunun “emek” olduğunu düşünmüştür. Oysa tam otomatik bir üretim bandında insan emeğinden çok daha verimli gerçekleştirilen üretim, bize emeğim bir enerji olmadığını açıkça gösterir. İnsan olmaksızın da devam edebilecek bir üretimin ihtiyacı, enerjidir.

İşte bir imkân bu yüzdendir ki üretim unsurlarının yaratılmasında enerjinin en verimli kullanılmasını sağlayabilecek bir etkendir.

Marx’ın yanılgısı, enerjinin, ebediyen insan emeğinden oluşacağını sanmasıydı.

Bu açıdan bakıldığında en büyük patent ateşi icat eden insana verilmeliydi. Çünkü ateşin insan eliyle yaratılması sayesinde maddeyi enerjiye dönüştürmenin yolunu bulduk ve bu bize neredeyse sınırsız “imkânlar” sağladı.

Bu yüzden de bir teknolojik yeniliğin “değeri” onun içindeki emek- zaman ilişkisinden kaynaklanmaz. Bir teknolojik yeniliğin “değeri”, bize uzun süreli ve çeşitli üretim faktörleri elde etmek imkânı vermesinde aranır ki bu da “fikri mülkiyetle” değerlendirilir ve korunur.

Bunun bir başka örneği sanat eserleridir. Sanat eserleri, yaratıcı zekâların bize kazandırdıkları ölümsüz tüketim ürünleridir. Dolayısıyla onları yaratanları, sadece yaşadıkları dönemin değil, hayatlarından sonraki insanlara bile estetik bir yarar sağlayacak eserlerinin içerdikleri “akıl ve duygu imkânlarından” dolayı korur ve ödüllendiririz.

İmkânlar kuramı romantik bir ödüllendirmeyle ilgilenmez. O değerin gerçek doğasına dair bir yaklaşımdır.

 

 

 

5 Şubat 2017 Pazar

Müslüman Türk Toplumunun Trajedisi


Türk Ekonomisinde Psikopatolojik Sapma



Psikolojizm iktisatçıların biraz da küçümsemeyle yad ettikleri bir anlayış. Ekonomik davranışları psikolojik güdülenmelerle açıklamaya çalışmaya karşı özellikle liberal  iktisatçılar şüpheyle yaklaşıyor.

Bu şüphecilik sanırım, Homo economicus’un akılcı davranışlarının “duygulardan arındırılmış” olduğu kabulüne dayanıyor.  Normal bir  insanın hazzzı acıya ve çok olanı da az olana tercih edeceği  kesindir. Zahitler sahi bu konuşan ayrık değildir. Çünkü onlar da en nihayetinde “mutlulukların en büyüğüne” ulaşmak arzusuyla bugünkü ömür  sermayelerinden tasarruf ederler. Yani özünde cennete veya doğrudan Tanrı’ya ulaşmak vaadinin getirisini bugünkü zevklerden üstün tutarlar. Bu da özünde bir “zaman tercihidir” ve bizatihi ekonomik bir davranıştır.

Homo economicus’u tanımlayan iktisatçıların ülkelerinde, insanların davranışları, ekonomiyi tanımlayan davranış düzenliliklerini oluşturmuştur. Dolayısıyla meselâ Mises  insan eyleminin doğrudan doğruya ekonomi veya ekonominin doğrudan doğruya  insan eyleminin kendisi olduğunu düşünebilmiştir. Buna göre insan eyleminden ayrı bir ekonomi yoktur. Misesin bu yaklaşımına “prakseolojik açıklama” diyebiliriz. ( Mises, “eylemle” “davranış” arasında, bilinçlilik ve istençlilik (iradilik) yönlerinden bir ayrıma gider. Eylem, amaç ve araç gösteren özel bir davranıştır. Oysa bakteriler de bilinçli olmamakla beraber tepkisellikleriyle vs “davranışta” bulunabilirler.)

Doğu toplumları için bir genelleme yapmak orientalist bir mübalâğa olabileceğinden  sadece  Türkiye örneğinde prakseolojik sapmanın üzerinde durmak belki de daha anlamlı ve yararlı olacaktır.

Türkiye örneğinde Türk insanının ekonomik davranışlarındaki sapmaların temelinde, “tersine zaman tercihini” görebiliriz. Batı insanı “tasarrufu” ,  birikime dayalı  uzun vadeli bir  önlem olarak görürken Türk insanında tasarruf, “mümkün olan en kısa sürede mümkün olabilecek en yüksek kârı elde etmeğe” yönelik  bir tür kumar halini almaktadır.

 Bu tespiti yapıp da burada bırakmak bir ölçüde faydalı olabilir ama yetersizdir. Çünkü bu eylem, bir tür panik kalıbı göstermektedir.  Önemli olan bu kalıbın hangi algıya  dayandığını bulabilmektir. Çünkü  panik kalıbına yol açan temel algı kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Hele Türk toplumundaki katı ve dirençli etnik  ve dinsel kistlerin uluslaşmaya ve uygarlaşmaya gösterdikleri direnç göz önüne alındığında, Türk toplumunun akılcı bir ekonomik eyleme yöneltilmesi daha acil bir sorun halini almaktadır. Çünkü uzun vadede birikime dayalı tasarruf anlayışıyla işleyen çağdaş dünya ekonomilerinin içinde yer alabilmek için bu düşünüş biçimini içselleştirmemiz artık hayatî bir zorunluluktur.

Muhtemel Türk insanındaki “panik kalıbının” temelinde açlık korkusu yatmaktadır. Peki ama açlık korkusu, ekonominin bunca geliştiği bir dönemde hâlâ nasıl yaşayabilmektedir?
Türk insanı    üretim süreçlerinin gerektirdiği  uzmanlaşmaya ve sabra sahip değildir.

Çünkü Türk insanı diniyle çağdaş kapitalist dünyanın üretim kalıpları arasındaki tercihini dinden yana yapmış, “namaz vakitlerini” vardiyaya tercih ederek hayatının ritmini namaza teslim etmiştir. Peki ama bunu neden yapmıştır?

Bunu yapmasının temel sebebi dinle yozlaştırılmış otoriter kişilik yapısıdır. Emir almayı ve emir vermeyi benimseyen yapısıyla Türk insanı  asker tabiatlıdır. Sorun asker tabiatıyla meydana getirdiği töresinin yerine Arap şeriatını getirmesidir.

Arap şeriatıyla beraber Türk disiplini, “soyut değerlere bağlılık” amacından sapmıştır. Türk bilincindeki Türk  ahlâkına kaynaklık eden Tanrı’nın yerini, İslâmla beraber, kendisine her ne pahasına olursa olsun yaranılması gereken bir İbranî tanrısı almıştır.

Kendisine yaranılması gereken bir Tanrı’nın insanlarda yarattığı ahlâk, kalıcı ve aktarılabilir bir ahlâk olmamıştır. Bu ahlâk “bugün için yapılması gerekeni” esas alan bir çıkar ahlâkıdır. Çünkü İbrani  telâkkisinde Tanrı, “insan üstü bir merhamet kaynağı” değildir; sadece “sonsuz güçte bir başka insandır”. Dolayısıyla İbrani  Tanrısı, hepimiz gibi kin güdüp, aldatabilen, öfkelenen ve intikam alan bir aşkın insandır.

Bu telâkki İslâmla beraber bütün Müslüman toplumlara da sirayet etmiştir. Böyle düşünen, “Tanrısına yaranmak için” kendini patlatan bombacının , “  mümkün olduğunca başkalarına zarar vermemek iradesini” esas alan bir  ahlâkı anlayabilmesi mümkün değildir.

Çünkü bombacı, “ Bugün elde edilebilecek en yüksek kârı, yarın elde edilebilecek daha büyük bir kâra tercih etmektedir.”

Türkiye’de seçmen davranışı da aynı zaman tercihiyle güdülenmektedir. Çünkü aslında Müslüman Türk seçmeni,  İbrani/Arap  söyleminden öğrendiği öfkeli , “oyun kuran”, Tanrı’nın yarın ne yapacağından da çok emin olmadığı için bugün mümkün olan en büyük yararı ve yiyeceği temin etmeyi gözetmektedir.

Buradaki ayırt edici eylem, belirsiz de olsa bir iktidara yaranmanın, nispeten çok daha belirlenebilir, kestirilebilir  faydalara tercih edilmesidir. Bu eylemin gündelik yansıması da siyasal iktidara yaranmanın, doğru ekonomik eyleme tercih edilmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla meselâ yükseleceği neredeyse muhakkak olan döviz kuruna rağmen iktidarın sözüne itaat ederek zarara uğramak Türk insanını rahatsız etmemektedir.

Aklın verilerine karşı,  tehdit algısının yarattığı korkuya boyun eğmek, saf akılcı bir ekonomik analizin konusu olamaz. Bu doğrudan doğruya  psikiyatrinin ve psikolojinin konusudur. Türk toplumunun psikolojisindeki patolojik sapma üzerinde artık ciddi şekilde durulmalıdır. Çünkü bu sapma yalnızca ülke ekonomisini tahrip etmekle kalmamaktadır.

Bu psikoloji bir intihar histerisine dönmektedir. Bu ayrı bir tartışma konusudur.

Türk ekonomisinin düzelmesinde hükümetlerin çıkar güdülü kısa vadeli  düzenlemeleri yerine artık eylemde bulunan Homo economicusların akıl ve ruh sağlığının düzeltilmesine öncelik verilmelidir.



21 Ağustos 2016 Pazar

Gelir Dağılımı Hurafesi


Gelir dağılımı ekonomistlerin en sevdikleri terimlerden biridir. Bu terime duygusal bağlılıkları öyle yüksektir ki gerçek olup olmadığını düşünmeye bile yanaşmazlar.
Gelir dağılımı kutsal bilgi kaynağı Wikipedia’da şöyle tanımlanıyor:
“Gelir dağılımı, bir ekonomide ortaya çıkan gelirin, oyunculara nasıl paylaştırıldığını gösteren ekonomik göstergedir. Ülkeler düzeyinde, gelirin sosyal sınıflar arasındaki dağılımıdır.”

Tanımın başlangıcına baktığımızda  “ortaya çıkan gelir”  anlatımının ne kadar  iktisat dışı olduğunu derhal görebiliriz. Aynı kutsal bilgi kaynağında gelir de şöyle tanımlanıyor:
“Gelir, kişinin dönem başındaki servetinin dönem sonundaki servetine eşit olması koşuluyla, o dönem içinde tüketebileceği mal ve hizmet miktarı toplamıdır.”

Bu tanım iktisadi açıdan daha da anlamsızdır.   Çünkü tanımda geçen servetin kökenine dair hiç bir  açıklama getirmediği gibi neden belli süre boyunca değişmemesi gerektiğine dair de hiçbir  açıklama sunmamaktadır.  En azından “gelire” esas olarak yapılan vergi hesaplamasında kullanılan “gelir” olgusuyla hiçbir ilgisi görünmemektedir.

Gelir, mal veya hizmet üretenlere, müşterilerin ödemeye razı oldukları fiyattır. Bu da “değişmeyen servetle” vs ilgisi olmayan, aksine piyasanın değişen şartları altında sürekli değişebilecek bir değerdir.

Dolayısıyla  bir ekonomide ortaya çıkan gelir  diye bir şey yoktur. Ekonomide ortaya çıkan şey, sadece üretimdir. Bu üretim de somut mallar veya hizmetlerden ibarettir.  Burada  “ortaya çıkan gelir” ile kast edilen ancak bir toplumun belli bir süre içinde  yaptığı toptan üretimin, üretilen malların fiyatları üzerinden  hesaplanan değeri  olabilir.

Öyleyse gelir dağılımı tanımında bahsedilen gayri safi  milli hasılanın “paylaştırılması” söz konusu olamaz. Yani insanlar, üretimden elde etmeyi umdukları gelirin bir havuzda toplanarak başkalarına paylaştırılması amacıyla herhangi bir üretim yapmazlar. Onlar  kâr etmek amacıyla üretim yaparlar ve ürünleri için istedikleri fiyatların içinde ,  onların kâr taleplerinin olduğunu bilgisi de herkes tarafından paylaşılır.

Kâr , başkalarıyla paylaşmak için elde edilmez ve salt bencilce   edinilse bile, insanlara  rızaları karşılığında gerçek bir değer sunmaktan dolayı elde edildiği  sürece, kesinlikle dokunulmaz bir menfaattir.
İnsanları dolandırmadan, tehdit etmeden, onların rızasıyla oluşmuş bir fiyatı elde edebilen insanların topluma tek borçları,  topluma, gerçek değerler sunmalarıdır.

Dolaysıyla “gelir  dağılımı” terimi, gelir elde edebilen gerçek üreticiler, girişimciler ve tüccarların meşru  menfaatlerini, bir tür kolektif mülkiyet olarak görmeyi gerektirir ki bu açıkça “toplum adına gaspa kalkışmak” demektir.

 Elindeki bir kilo limonla herkesin sevdiği  bir limonata yapıp daha sonra işinin büyüten bir girişimcinin elde ettiği gelir, toplumda ortaya çıkan gelirden bir pay mıdır? Yoksa öyle bir “gelirin” oluşmasını sağlayan bireysel bir çabadan mıdır?

Öncelikle toplum, kendi başına bir üretim yapabilecek bir birey falan değildir. Bireyler de onun  niteliksiz  ve homojen parçaları değildir. Homo economicus  bile insanları bu şekilde tekdüzeleştiremez.

Ekonomi denen şey öncelikle bireylerin niteliksel eşitsizliğine sonra da fayda ölçeklerinin eşitsizliğine dayanır. Çok olanın az olana, malını  “değeri karşılığı” aktarması olmazsa üretim yani “çoğaltım” meydana gelmeyeceği gibi “aktarım” yani ticaret/mübadele de meydana gelemez.

Dolayısıyla üreticilerin/ girişimcilerin kendi sınırlı bilgileriyle  müşterileriyle karşılaştıkları devasa piyasa hiç kimsenin toptan bilebileceği ve hele düzenleyebileceği bir  “dağılım” veya “bölüşüm” ortamı değildir.

Toplumda hiçbir gelir elde edemeyen şanssızlar elbette var olabilir  Ama bir toplumda bunların istisnai olması gerekir ki ancak bu şekilde  ekonomi denen üretim ve mübadele eylemi yürütülebilsin.

Eğer bir toplumda “gelir dağılımı bozuksa” bu ne anlama gelir? Bu iki anlama gelir:
1-       O toplumda  herhangi bir gelir elde etmek yeteneğinden mahrum insanların son derece yüksek olduğu anlamına gelir. Yani üretmeden tüketmeye alışmış insanların oranı ne kadar artarsa “gelir elde edebilecek” insanların yüzdesi o kadar azalır.
2-      O toplumda devletin, her insana bir gelir sağlamayı vaat ettiği ve bunun içinde sürekli olarak  gerçek gelirleri siyasi menfaatler vs için gasp ettiği, etmek istediği anlamına gelir.

Gelir dağılımı bir tür istatistiki terim olarak bir topludaki bireylerin genel refahı hakkında bir ölçü verebilir ama bunun dışında hiçbir anlamı yoktur.

Çünkü en gelişmiş ve müreffeh topluluklarda bile niteliksiz işçiler en düşük gelire sahip olacaktır.  Ve böyle toplumlarda da hiç kimse  “ Toplam gelirin yüzde seksenini toplumun yüzde yirmisi alıyor!” gibi saçmalıklara iktisadi bir anlam yüklemeye falan çalışmayacaktır. Çünkü böylesi bir cehalet veya yalan  bahsedilen yüzde yirmilik kesimin aslında elimizdeki malların neredeyse tamamını ürettiğini gizlemeden ifade edilemez.

Eğer gelir dağılımında ciddi ve samimiysek "ortaya çıkan gelirde” meselâ Afrika ülkelerinin  ne kadar payı olduğunu  göstermemiz gerekir. Batı teknolojisinden tarımda veya enerji üretiminde yararlanmak yerine “özgürlük soslu” diktatörlüklerin silahlı devamı için yararlanan ilkel toplulukların, hibrid motorların yarattığı  servetten veya tasarruftan yararlanmak için ne tür bir “hakları” olabilir?

Bu durum ülke içi ekonomik faaliyetlerde de geçerlidir. Eline sadece  yasama gücünü geçirmiş ve gerçekte bu gücün hukukiliği konusunda hiçbir  endişesi olmayan seçilmiş iktidarların akıllarının asla eremeyeceği üretim  ve mübadele süreçlerini,  aptalca dört işlem mantıklarıyla  düzenlemelerine “gelir dağılımı” gibi  saçma sapan bir terimle izin verilebilir mi; dahası buna izin vermeli miyiz?

İnsanların  zorlamasız ve yalansız  bir mübadelede hür iradeleriyle  elde  edilmiş gelirlerin “ daha adil” olması mümkün değildir. Gelirin miktarı konusunda  tek “adalet”, tüketicinin  kendi fayda algısıdır.  Tüketici kendi faydası için “değecek” bir fiyat olduğunu düşündükçe üreticinin  bu  rızadan elde ettiği gelirin adil olup olmadığın sorgulamaya hiçbir memurun veya siyasetçinin hakkı yoktur.

Gelirin gönüllü ve adil bir mübadeleye dayandığı, topraktan bitmediği ve bu yüzden de hiç kimse tarafından paylaştırılmasının mümkün olmadığı anlaşılmadığı müddetçe  üretim dışı gelir elde etme algısının, beklenti  manipülasyonlarının, siyasi kayırmacılığın ve enflasyonun  önüne geçmek mümkün olamaz.

İktisatçılar basit bir ekonomik gösterge olmaktan ileri gitmeyen  “gelir dağılımına” , evrensel bir siyasi yol gösterici gibi bakmaktan acilen vazgeçmelidir. Çünkü “gelir dağılımı” saçmalığının varacağı nokta, sosyalist bir yağma cehenneminden başka bir şey değildir.




25 Mayıs 2016 Çarşamba

Dağdaki Çobana Karşı Mıyım?



Siz "aptal bir sarışın" görüyor olabilirsiniz...
Kimse kızmasın ama evet, karşıyım. Neden mi? Aklı  fikri  siyasetten menfaat temin etmek olan, yazın parayı kırıp kışın yatmaktan başka zanaat bilmeyen, koyunları güdüp de koyun gibi güdülmekte mahzur görmeyen  herkesi küçümserim.

Dağdaki çoban bu ülkenin köylü tipolojisidir. Onun taşralı/ kasabalı  türü de “Zübüktür”.

Ülkeyi kuran Atatürk ve arkadaşlarından , Türk milliyetçiliğinin çeşitli düşünürlerine kadar pek çok  vatanseverin köylüyü ululadığı bir gerçek.

Sorun  bahsi geçen kişilerin dönemindeki köy şartlarıyla Dağdaki çoban’in bugün yaşadığı şartların  arasındaki büyük ve aşılamaz fark.

Türk köylüsünün ululandığı dönemde,  köylü yaşayışı, şehir yaşantısından hemen hemen tamamen kopuktur. Bu dönemde köy toplumu, dışarıya kapalı ve kendi geleneklerini üreten, kendi çapında medeniyet yaratıcısı bir toplumdur. Hayatın hemen her anının belli törenlerle biçimlendirildiği  bir yaşayış söz konusudur. Halk kültürü bu dönemde üretken ve sıcaktır.

Oysa özellikle kara yollarının, ABD’nin  petrol politikalarıyla  yaygınlaştırıldığı dönemlerden itibaren köylü, artık “elinin emeğinden” gayrısıyla geçinebileceğini, siyasete yaslanarak  geleneklerin üstünde  ayrıcalıklı bir yaşayış sürebileceğini keşfetmiştir. Zübük tipolojisinin DP  dönemi ile ilişkilendirilmesi  tesadüfî değildir.

1950 sonrasında karayolları köylüleri şehrin konforuyla öyle hızlı buluşturmuştur ki köylü için geleneklerini seremonilerin vs bir önemi kalmamıştır.

Gelişen iletişim araçları köylünün,  halk kültürünün üretici yönlerinin  törpülenmesine sebep olmuştur. Köy seyirlik oyunları, halk oyunları, çocuk oyunları yerini önce radyonun, sonra televizyonun paketlenmiş eğlencelerine bırakmışlardır. Şehrin kenar mahallelerine yerleşip de  elindeki avcundaki gelenekleri  de yitiren köylü yığınları arabesk ile avunur olmuşlardır.

İş bu kadarla kalsa belki bir giderilebilir bir hasardan bahsedilebilirdi. Oysa köyden kent göç durmamış ve hatta artmıştır.

Şehrin konforu köylünün gözünü kamaştırmıştır. Özellikle  Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt köylüsü hâlâ elindeki mal varlığını  nakde çevirerek  kentin  ya da batı ülkelerinin konforuna herhangi bir   şekilde eklemlenmek için çırpınmaktadır.

Bu  yüzden özellikle Doğu ve Güneydoğu  Kürt köylüsü, kendisinden başka bir hayat süren insanların propagandalarına açık bir hale gelmiştir.

Veya kadınını eve kapamayı namusun yegâne amacı sayan ama haberlerdeki sunucunun açık saçlarına ve belki göğüs dekoltesine bakmaktan kendini alamayan köylü erkek için dünya  bazen anlaşılamaz bir çelişkiler yumağı haline gelmiştir.

Karayollarıyla başlayan yıpratıcı kültür el etkileşim içinde  köylü, eski kapalı toplum yapısını sürdürmek için şeriatçılığın çeşitli şekillerine bağlanmayı bir çözüm sanmıştır. Dinin emrettiği  tutucu yaşam biçimini, kapalı toplum yapısını sürdürmenin yegâne yolu olarak görmüştür. Özellikle Süleymancılar gibi  şeriatçı grupların köylerde kurdukları sözde yurtlarda pek çok köylü çocuğu Arap özentisiyle ve şeriat tutkusuyla şekillendirilmiştir.

Köylü toplumundaki dine dayalı içe kapanma  siyasetin de derhal ilgisini çekmiştir elbette. Böylece özellikle “sağ” siyaset dine dayalı söylemleriyle köyleri birer oy paketi olarak görmüştür. Bu dönüşümden, zihniyet açısından maalesef şehirli olmaktan çok uzak olan  meselâ milliyetçi bir parti olarak MHP bile etkilenmiş, halka Türk Ülküsünü ve uygarlaşmasını anlatmak yerine halkın hurafelerini kutsayan fırsatçı  ve dalkavukça bir  biçimde yaklaşmayı kendince aklîleştirmiştir.

1950 Türk köylüsü için bir kırılma noktasıdır. Kürt köylüsü hâlâ etnik kabile bilinciyle yaşadığı için onun yaşantısında değişen  şeyler sadece bu  etnik labileci bilinci besleyen araçların  daha modern bir hale gelmesi olmuştur.

Bugün siyasetin Türk Ulusu’nun bekası için bir tehdit haline gelmesinin en büyük sebebi, köylünün ve köylü zihniyetinin topluma egemen olmasıdır.

AKP denen şeriatçı parti,  ( AYM 2008 Kararı) kendi içine kapalı köylü toplum yapısının, yasaları kendince sömürerek  kanserli bir biçimde büyümüş halinden başka bir şey değildir. Bu partinin Anadolu şehirlerindeki tabanı, zengin veya fakir, apartmanlarında hâlâ köy yaşantısı sürdüren, kadını  dışlamayı ahlâk sayan, cinsiyet tutuculuğu dışında hiçbir konuda ciddi bir ahlâkî endişe taşımayan, hileyi şeriyeci bir  cemaatten ibarettir.

Bir kâğıda bir leke bırakmakla
o lekenin sonucu hesap etmek aynı  şey midir?
Bu toplumsal yapının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleriyle de Atatürk ilke ve devrimleriyle de hiçbir  ilgisi yoktur. (Kürt köylülerinin zaten kendilerini menfaat sağlamak dışında büyük ölçüde bizimle herhangi bir şekilde “kardeş” vs saymadığını belirtmeliyiz. Çünkü artık toplumsal yarılma Kürt köylülerinin  PKK propagandasıyla  iyice belirgin hale gelmiştir. Kürt köylü toplumsal yapısı,  etnik teröre,  ayrılıkçılığa desteği,  israfa  düşkünlüğü, şeriatçılığa yakınlığıyla ayrıca incelenmesi gereken ciddi bir sorundur.)

Türkiye’de Türk köylüsü, hükümetlerin gelip geçici oluşları, siyasi heveslerinin ve menfaatlerinin devletin ve milletin bekasına tesirleri gibi şeyler hakkında asla düşünmemiştir.  Türk köylüsü  sadece oyu karşılığında elde edeceği menfaatle  ilgilenmiştir. 1999 seçimlerinde sağın en popüler siyasetçisinin fındık taban fiyatı ile oy satın almaya çalışması bunun kanıtlarından yalnızca biridir.

Türkiye’de köy toplumu şehre ölçüsüzce akın etmiştir. Şehrin konforu ölçüsüzce ve kuralsızca sömürülürken bu konforu yaratan iş bölümüne hiçbir katkı yapılmamıştır. Bunun sebebi köy toplumunun kapalı yapısındaki iş bölümünün, şehrin karmaşık ve üretici işbölümüyle kıyaslanamayacak kadar  basit olmasıdır. Diğer yandan kapalı toplum yapısının sürdürülmesi için gereken kuralların sayısının az ve bu kuralların genellikle pek somut şeyler olmasından ötürü köylü bireyi için şehrin  yaşayışındaki  sebep sonuç ilişkileri , korkutucu  derecede karmaşıktır. Şüphesiz şehir insanı da bu ilişkileri bütünüyle kavrayamamıştır fakat  hoşuna gitsin gitmesin, iş bölümündeki her işin şehir yaşayışının konforu için elzem olduğunu sezecek kadar uygarlaşmıştır.

Türkiye’de Türk köylü toplumsal yapısı özellikle sağ siyaset tarafından ciddi menfaat temini ile güdülendirilmiştir.  Sebep sonuç ilişkileri ile sezgisi zayıf ve  menfaatleri ancak kısa vadeli ve neredeyse hayvani düzeyde olan köylü toplumu siyaseti ancak  “devleti seçimler yoluyla  sömürmek” şeklinde  anlayabilmiştir. Ne yazık ki CKMP’den   dönüşmüş milliyetçi MHP dahi  bu yöntemin dışına çıkamamıştır.

Türk köylüsü “sağ” denen dine dayalı siyasî kampın  biri menfaat diğeri din olan iki söylemiyle  kendi  ulusal köklerinden ve bilincinden uzaklaştırılmıştır.

Hal böyle olunca Suriye ve Kuzey Irak Kürt yığışmalarının  millî bekamız üzerindeki tesiri gibi konuları düşünmekten bile uzak kalmıştır. Çünkü  din  simsarlarının onlar yerine düşünmeleri ve hatta siyasi yön göstericilikleriyle köylüler dağdaki çobanın cehaletini, şehirde kalabalık nüfusları ve bulaşıcı dinî hurafeleriyle  şehir yaşantısına  egemen kılmışlardır.

Özellikle uydu çanaklarının yaygınlaşmasıyla  yerli, yabancı pek çok yayına bir anda ulaşabilmenin yarattığı kültür şoku belki de ancak on yıllar sonra anlaşılabilecektir. Bu yayınlar özellikle Kürt kökenli yurttaşlarda, yabancılaşmayı ve Türk düşmanlığını  arttırmıştır.

Bugün Türkiye’de köylü toplumu, verimli ziraatten ve hayvancılıktan koparak şehrin üretimini ekonomik ve insani olarak sömüren,  şehre de  uyum sağlayamamış, üretici olmayan  kültürünü her yere bulaştıran, akıl yürütmeden ve vicdani sorumluluklardan uzak bir sağ seçmen kitlesidir.

Bu seçmen kitlesinin, Türk Ulusu’nun ve devletinin bekası hakkında  hiçbir endişesi yoktur. Milliyetçi siyaset artık bu kitleye dalkavukluk  etmekten vazgeçmeli; devletin, bu kitleye ulusal bütünlüğü benimsetmesi için uygun projeler  tasarlamalıdır.

Dağdaki çobanın şehirdeki insanın, Türk Ulusu’nun kaderi hakkında  keyfî  ve cahilce egemenliği  basit bir “seçkinlik problemi” değildir; bu Türk Ulusu’nun hayat memat meselesidir.







Katılırsınız katılmazsınız ama sanırım o ülkenin yarısından çok daha fazla "düşünüyordu"....

21 Ocak 2016 Perşembe

Piyasanın Kısa Bir Ahlâkî Müdafaası


Fakirin de bir vakit içinde kısa bir müddet çalıştığı Old Spitalfields Pazarı
Kapitalizm hakkındaki yerleşmiş ahlâki önyargı neredeyse yıkılmazdır. Çünkü insanlar  kendi yaşadıkları ahlâk ile  özgürlük arasındaki ilişkiyi görmek yerine sürü psikolojisiyle bir önyargıya bağlanmayı genellikle daha “ahlâkî” bulurlar. Kapitalizme duyulan öfkenin temelinde de “piyasanın” ahlâksız bir şey olduğu kabulü yatar. Bu kabul de   ahlâksız bir takım bireylerin örneğiyle ispatlanmaya çalışılır.

Bazı kapitalistlerin ahlâksız olmaları piyasayı kötü yapmaz.

Zira ahlâksızlıkta iradi bir iştir ve bütün insanları ahlâklı kılacak bir toplumsal düzen  kurulamamıştır.

Herhangi bir toplumsal düzeni, “bütün insanları ahlâklı yapabileceği” kabulüyle veya arzusuyla savunmayız.

Bir toplumsal düzeni diğerine göre tercih edilebilir kılan şey, insanların özgürce ahlâklı davranmalarına izin  verip vermemesidir. İnsanların “özgürce” davranabilmelerinin tek yolu da onların temel haklarına saygı duyulmasıdır.  Ahlâk en kapsayıcı ve kısa bir tanımla “Zarar vermemek iradesidir.”

İnsanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarına saygı duyulmayan, bunların önemsenmediği hiçbir toplumsal düzende adalet sağlanamaz. İnsanların kendi mutluluklarının aranmasına izin verilmeyen hiçbir düzende gelişme de olmaz.

Bu da ancak kişinin kendi fayda skalasını başkalarının faydalarıyla etkileşime sokabildiği bir düzende meydana gelebilir. Bunun en basit hali pazar yerleridir. Pazarlarda sadece sebze meyve bulmayız. İğne iplikten hırdavata kadar hemen her şey kendine pazarda bir yer bulur.

Ekonomi öğrenimindeki terim kalabalığı, ekonominin, insan eyleminin kendisi olduğu  gerçeğini gölgelemiştir.

Ekonomi, insan eyleminin ta kendisi olduğuna göre insan iradesinden bağımsız mütalaa edilemez. Dolayısıyla ekonomideki ahlâksızlık da insan eyleminin bir parçasıdır. Bu gerçeği tespit etmek ekonomideki ahlâksızlıkları onaylamak değildir. Ekonomideki ahlâksızlıkları yani temel hak ihlallerini engelleyici şey adalet mekanizmasıdır ki bu da devletçe yürütülür.

Bir piyasa ortamı dışında insanların sahip oldukların başkalarıyla özgürce  mübadele edebilecekleri başka bir ortam yoktur. Bu ortama da kolektivistler “kapitalizm” diyerek onu aşağılamaya çalışırlar ama ondan daha  iyi veya kabul edilebilir bir ortam da yaratamazlar. Esasen piyasa zaten hiç kimsenin tek başına akıl ettiği, kurduğu, tasarladığı bir şey de değildir.

İnsanlara neyin ahlâki olduğunu söylemek yerine piyasanın bize sunduğu imkân, ahlâkdışı eylemleri dışlamak, ayıplamak veya kanunen engellemektir.

Piyasanın ahlâkı ile insan eyleminin özgürlüğü arasındaki ilişkiyi anlamak,   bazı ahlâksız kapitalistlerin neden dışlanması veya engellenmesi gerektiğini; buna karşılık geri kalanların haklarının aynen korunmaya neden devam edilmesi gerektiğini anlamak açısından elzemdir.

Kapitalizmi doğrudan doğruya piyasa ekonomisi olarak kabul edip bu kelime üzerindeki kolektivist  önyargı ve hakaret  kısıtlamasını reddederek insan eylemlerinin ahlâksız istisnalarını, zaman zaman düzeltmek ve engellemek dışında sürekli ve kabul edilebilir  bir  ekonomik  seçeneğimiz  olmadığını belirtmeliyiz.


12 Kasım 2013 Salı

Sosyalist Ekonomi Safsatadır

Sosyalist ekonomi diye bir şey mümkün müdür?

Mises, "Sosyalizm'inde" bunun iktisadi hesaplama imkânsızlığına bağlamıştır. 

Aslında kendisi dev eseri"İnsan Eylemi'nde bunun cevabını vermiş, fakat bunun farkına varamamıştır.

O cevap da şudur: Ekonomi özel bir akçeli/ parasal faaliyet değildir. Ekonomi insan eyleminin ta kendisidir!

Ekonomide insan kendi varoluşundan ayrı bir eylem türü sergilemez. Bugün ekonomi olarak gördüğümüz etkileşimler, hepsi aynı güdülerle veya müşevviklerle hareket insanların, beklenti mübadelelerinden ibarettir.

Bu yüzden, bir şeyin "ekonomik" sayılması onun aslında var oluşumuzu sürdürmek için en uygun olduğunu anlatmak demektir.

Biz insanlar, varlığımızı, en az kayıpla sürdürerek aynı zamanda gelecek nesillerin de kaynak bulabilmesini gözeterek ekonomiyi icat etmiş olduk.

"Sermaye" akçeli hayata geçen insanın, ilkel devirlerde ve hatta günümüzde, neslini sürdürmek için gelecek yılın ekimlik buğdayını ayırması basiretini sürdürmesinin ürünüdür.

Dolayısıyla bir mübadele faaliyeti olarak kapitalizm, kendi başına lüzumsuz üretim yapan bir ekonomik canavar falan değildir. Kapitalizm insanın yapma ve cinayete yönelmeksizin mübadele yoluyla elde etmek eyleminin genel halidir ve adında "ekonomi" terimini içerenilecek yegâne sistemdir.

Sosyalist bir sistem insan eylemini onun iradesine değil de toplumun veya devletin iradesine tutsak ettiği için zaten ekonomiyi daha ortaya çıkamadan boğar. İnsanın kendi bilgisini kendi bildiği şekilde kullanmasını zaten ahlâksızlık olarak gördüğünden insan eylemini, dolayısıyla ekonomiyi  daha insan zihnindeyken öldürür.

İnsanın kendisi için üretmesini ahlâksızlık saydığınızda ona " Kendin için yaşayamazsın!" Dersiniz. Bu durumda da insanın kendi varlığı ile birlikte neslinin geleceğini düşünmek imkânını da ortadan kaldırmış olursunuz.

Sosyalizm bir takım plânlar, emirler, komplolar icat edebilir ama insan eyleminin doğasını değiştiremeyeceği gibi yeni bir insan da yaratamaz.

Bundan dolayıdır ki "sosyalist ekonomi" tamlaması, çelişkidir, safsatadır. 

5 Eylül 2013 Perşembe

Savaşın Ekonomisi Sosyalizm


Sosyalist ekonomi, açlık algısı ile yönetilen bir savaş ekonomisidir.


Bütün amacı malların, devlet tarafından ve devlete göre âdil dağıtılmasından ibarettir. 

Üretim araçları devletin emrinde olduğundan üretim verimliliğe göre yapılmaz.

Fabrika müdürleri üretimi   her an kıtlık ve savaş içindeymişçesine yaparlar.

Sosyalizmde insanlar piyasanın barış ve huzur ortamını bilemezler. Onlar ancak hiç bitmeyen bir savaş ve kıtlık içinde yürütülen fiilî savaş ekonomisinin karneye dayalı ortamını bilirler.

Sosyalist ekonomi barışın ekonomisi değildir, savaşın ekonomisidir.

Sosyalist ekonomi kısıtlı kaynaklar ve üretim araçlarının, savaş ortamında, en uygun şekilde üretime tahsisi ve temel  ihtiyaç maddelerinin üretimini plânlamakta başarılı olabilir.

Ama insanları sürekli bir savaş durumunda yaşatamazsınız.

Savaşın kısıtlamaları altında kuru ekmekle yaşattığınız insanları, sürekli buna makûm edemezsiniz.

İnsanlara ekmek, ayakkabı, palto dağıtarak onları açlıktan ve soğuktan koruyabilirsiniz. 

Ama bunların dışında bir şey istemelerine izin vermemelisiniz. Çünkü ideolojik olarak insanlar arasında eşitliğin bozulmasına izin veremezsiniz. İnsanlar, ihtiyaçlarını sizin emirlerinize göre ancak belli bir müddet, meselâ savaş hallerinde ,ayarlayabilir. 

Üretimin, savaş hâli dışında, insanların talepleri doğrultusunda çeşitlemesi ihtiyacı hasıl olduğunda ise ayakkabı, ekmek ve paltodan ibaret olan plânlamakta yeteneğinizin sınırlarını fark edersiniz. Carl Menger şeylerin " mal özelliği" kazanabilmesi için onların ihtiyaçlarla ilişkilendirilebilmesi gerektiğini söyler. 

Bu ilişkiyi birey kurmuyorsa, üretilen şeylerin gerçekte iktisadî bir öneminin olup olmayacağı tartışmalıdır. 

Çünkü belli  kalem malların emirlerinize üretiliyor tüketilmesi ancak bu emirleri haklı çıkaracak bir olağanüstü hale bağlıdır.

İş poşet dosya, çöp poşeti, işaretleme kalemi üretimine geldiğinde, eğer insanlara bunları tüketmemelerini  emredemiyorsanız, elinizde sadece güce dayalı bir sadaka dağıtım makinesi kalmış demektir.

Çünkü sosyalist ekonomi insanların, kendi ihtiyaçlarını belirlyebilmeleri durumunda ayakta kalamaz.

Çünkü ne her bir ihtiyaca  hızla cevap verebilecek kaynaklara ve sermaye mallarına ne de bu ihtiyaçları giderebilecek girişimci lik hesaplamasına ve yeteneğine sahiptir.

Bu yüzdendir ki sosyalizm ancak bitmeyen bir savaş gerilimi ile vatandaşlarını uyutur, uyuşturur. 

Savaş tehdidini aklileştirmeden sosyalist ekonominin baskısını sürdürmezsiniz.

Bu yüzden sosyalistler insanları, hiç bitmeyecek  hayalî bir emek sermaye savaşı hurafesiyle açlığa ve sefalete razı etmek isterler. Refahı ahlaken küçümseyip insanları bir  lokma ekmek için Nike devlete minnettar kılmak gayretleri bu yüzdendir.

Sosyalizmi barış içinde sürdürmek imkânsızdır. O savaşın ekonomipolitiğidir.








4 Mart 2013 Pazartesi

Türkiye’nin Sağı Solu Neresi?

Üç katil de sosyalisttir... Ne ilginç tesadüf değil mi?

Bir okurumuz -ki  okunduğumuza inanmak zor ama- Türkiye'nin sağıyla solunun ideolojik anlamda ne farkı olduğunu, eğer  aralarında belirgin bir fark yoksa  niye çatıştıklarını sordu.

Sağ ve sol kavramının Fransız meclisindeki genel  felsefî ve yerleşimden kaynaklandığını hepimiz biliriz. Buna göre sağ  muhafazakâr, sol yenilikçidir. Daha sonra  tarihsel materyalizmin köktenci ilericilik anlayışı solun karakteristiği haline gelmiştir.

Fakat solun karakteristiği artık ilericlik vs. değildir. Solun  Marx’la yönelimi değişip ekonomik bakışla temellenmiştir.

Keza Marx’ın ekonomik felsefesi dışındaki tarihsel yorumları tamamen materyalist birer Talmud yorumundan başka bir şey değildir.  Tarihe saçma sapan bir yorum ve tarihten saçma sapan bir kehanet çıkarmak gayreti Marx’ın romantik özelliğidir. Buna mukabil,  dört işlem hakkındaki cehaleti ve  toplama çıkarmayı yanlış anlamasından başka bir şey olmayan   “kâr analizi” solun, onun  “akıl” niyetine kabul edebileceği tek yönüydü. Marx’ın kârı, sömürüde gören bu analizi  “zarar” denen olayı açıklamakta hiçbir işe yaramıyordu. Sol, bu matematiksel şaşılığın üzerine, bütün bir komuta ekonomisi kurulabileceği kör inancından başka bir şey değildi artık…

Öncelikle solun ne olduğuna bakarak sağın ne olması gerektiğini görmeliyiz. Sonra Türkiye’de gerçekten bir sağ ve sol ayrımı  yapılabilir mi ona bakmalıyız.

Sol denen ideoloji iki  ayak üzerinde durur:
Temel hakların reddi ve tarihsel kehanet tutkusu…

Türkiye’de ekonomistler, Marx’ın kadim Yahudi hikâyelerine benzeyen ekonomik tarih hurafelerini gerçek sanır, bir de  bu hurafelerin üzerine kapitalizmin geleceğine dair kehanetler   yumurtlamayı severler… “Kapitalizm çökecek!” diye  mistik hayaller kurar, bunu yazarken de  son donanımlı bilgisayar kullanmaya dikkat ederler. Ama bilgisayarlarının üzerinde özel mülkiyeti gösteren birer markanın bulunduğuna hiç dikkat etmezler.

Sol, bireyi kendi başına bir değer olarak kabul etmediği için hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını da reddeder. Sola göre birey, içinde yaşadığı toplumun ürünüdür. Dolayısıyla kendi başına bir mana ifade etmez. Bundan dolayı da kendi başına hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarına da sahip değildir. Bunun ne önemi vardır?

Şu önemi vardır ki bireyin hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını, ona değil de topluma ait  şeyler olarak gördüğünüzde ekonomi denen faaliyeti ortadan kaldırırsınız. Yani sosyalizm ile ekonomi bir arada olmaz! Neden olmaz? İnsanlar birbirleriyle fayda mübadelesine giremediği için olmaz. Bundan önce insanların kendilerine ait fayda kabulleri meydana gelemediği için olmaz. Bundan da önce insanların kendilerine ait hayatları, fikirleri ve mülkiyetleri olmadığı için olmaz.

Demek ki şunu bilmeliyiz. Kim ki alışverişin, mübadelenin birileri tarafından düzenlenmesinden, komuta edilmesinden bahsediyorsa; o kişi aslında size ait olanlar üzerinde hak iddia ediyor demektir. Bu, “Senin özgürce alışveriş etmene izin verirsem, ne yapacağın belli olmaz! Senin hırsızlık edip etmeyeceğini bilemeyeceğime göre senin ne yapman gerektiğini benim söylemem, emretmem gerekir!” demektir.

Bundan dolayıdır ki Türkiye’de aslında sağ diye bir şey yoktur! Türkiye’de sağ sanılan partilerin tamamı, bireyin özgür mübadele eylemine kuşkuyla bakan ve bireyin her türlü işinde devletin tasallutunu savunan koyu otoriter sosyalist partilerdir. Türkiye’de sağ denen kitle, temel haklara dayanan bir piyasa düzeninden yana olmayı ayıp, günah sayan,  mutaassıp bir kitledir.

Bu kitleye “muhafazakâr” demek yanlıştır. Çünkü muhafazakârlar değişime toptan karşı değildir. Değişimin kendiliğinden ve tedrici olmasından yanadır. Türkiye tam bir dil fakiri memleket olduğundan bugün aslında muhafazakârlık diye bilinen şeyin tam adı “taassuptur”/ tutuculuktur. Türkiye’de bu yüzden sağ adı altında   temel haklara düşmanlıkta  mutaassıp/ tutucu bir kitle,  ekonomiyi sürekli berbat eder.

Milliyetçilerle dinciler muhafazakârlık asgari müştereğinden dolayı sağ gibi  görünürler. Tek ortak noktaları dindir. Buna mukabil bu iki grubun dine bakışlarını belirleyen de dincilerdir. Türkiye’de sağcılık, sosyalizmin ekonomik muhalifi olarak değil genelde dine dayalı bir sosyalizm karşıtlığı şeklinde gelişmiştir. Milliyetçiler “ esir Türkler” söylemiyle  sosyalist blok içindeki Türkleri hatırlamışsa da sonradan hareketin rengi dinci eğilimlerce belirlenmiştir, hâlâ da böyledir.

Dolayısıyla Türkiye’de temel hakları ( hayat, mülkiyet, ifade hürriyeti) haklarını savunan, sosyalizm karşıtı bir sağ falan yoktur! Türkiye dinine tutucu şekilde bağlı, bazıları milliyetinin bilincinde olan ama kesinlikle ekonomiyi devletin icat edip yönettiğini sanan sosyalist zihinli bir siyasal çoğunluk vardır. Türkiye, ekonomiyi devletin yönetmesi gerektiğini sanan  bir siyasal anlayışın toptan egemenliğindedir. Yani aslında hepimiz sosyalistiz, hepimiz Marksistiz! Olay budur!

11 Ocak 2012 Çarşamba

Tamir Etmek Mi Değiştirmek Mi?

Tasarruf alışkanlıklarımıza göre bu soruya derhal, “ Elbette tamir etmek!” diye cevap veririz.

Bu, yerleşik bir kadim kıtlık psikolojisinin cevabıdır, aslında.  Her şeti korumanın tutumluluk olması gerektiği kanaati içimize öyle yer etmiştir ki yakın zamana kadar herhangi bir eşyayı yenisiyle değiştirmeyi bile israf gibi görürdük. Şu anda yaşadığımız ölçüsüz tüketim çılgınlığının sebebi de aslında bu yerleşik kıtlık ve açlık duygusudur. Bu duygudan kurtulmak için  “harcayabileceğimizi kendimize göstermek isteriz.”

Somut bir örnek verelim:

Annemin mikrodalga fırını yüz lira civarında bir fiyata satılıyor. Arızalanan sigortasını değiştirmemiz otuz beş liraya mal oldu. Yüz liralık bir malın basit bir parçasının onun fiyatının üçte birine denk gelmesi kıtlık duygusuyla yaşayan bir topluma şüphesiz tuhaf gelmektedir. Eğer mal yüz  lira ediyorsa, parçalarının çok daha ucuza gelmesi gerekmez mi? O halde tamirat toplumunun bireylerine şunu sormak isterdim: neden bütün parçaları edinerek basit bir montaj şemasıyla kendi mikrodalga fırınınızı yapmak yerine gidip onu satın alıyorsunuz?

Ticaret hakkında asgari bir bilgisi olanlar derhal olayın maliyetle ilgili olduğunu söyleyecektir. Cevap doğrudur. Ürünlerin üretim faktörleri, yani  büyük oranda parçaları, tedarikçi işletmelerden, üretici  firmalarca çok büyük miktarlarda, toptan alınır. İşte bu yüzdendir ki her bir mikrodalga fırının fiyatı  daha en baştan  düşük maliyet baskısıyla şekillenebilir.

Peki bu nasıl mümkün olur? Her şeyden önce büyük miktarlarda mikro dalga fırını üretebilmenin tek yolu, mikrodalga fırının parçalarının da ( üretim faktörlerinin bir kısmı) aynı şekilde büyük miktarlarda ve sür’atle  üretilebilmesidir. Böylece  her biri, birbirinden bağımsız ve uzmanlaşmış şekilde çalışan onlarca  iş bölümleri parçalara ayrılarak basitleştirilmiş büyük üretimin her bir basit parçasını büyük hızda gerçekleştirerek kaynakların  israf edilmesinin önüne geçer ve bunlardan en büyük miktarda sermaye mallarının üretilmesini sağlarlar. Kumdan silikon devre yapılmasına dair meşhur örneğin esprisi budur.  Bundan dolayıdır ki üretici tarafından üretime katılmayan sermaye malları, sermaye malı üreticisinin elinde kalır. Bunlar az miktarda ve ancak üreticinin işine yarayan şeyler olduklarından marjinal fayda kanunu gereği fiyatları, daima üretime dahil edilen hemcinslerinden daha yüksek olur.

Mikrodalga fırının, üretime giren sigortaları, her partide  binlerle ifade edilen şekilde  satın alındığında, sigorta üreticisi firma elindekileri kâra dönüştürebilir. Oysa  fabrikanın almadığı sigortalar, başka çok nadir üretimlerde o da belki kullanılabilir. Bu durumda sigorta üreticisi için elindeki mal günden güne artan bir risk anlamına gelir. Bu durumda bu riskin maliyetini karşılayabilmek için, kırk yılda bir meydana gelecek arızlarda kullanılacak bu “kıt” mallar için alabildiğine yüksek bir fiyat ister.

Bundan dolayıdır ki mikrodalga fırını tamir ettirmek her halükârda daha pahalıdır.

Yani malları ucuzlatan şey, işçinin emeğinden çalınması değildi. Marx, maliyeti düşürmenin, emekten çalmakla mümkün olacağını sanırken yaptığı hata, buydu.  Maliyeti düşüren, işçinin emeğinden çalmak değil, onun emeğini verimli hale getirmekti ki bu da ancak sınırlı bilgisi ve yeteneği olan vasat işçilerin dahi  verimli çalışabilecekleri,  verimli üretim imkânlarını yaratmakla mümkün oluyordu. Böylece işçilerin çoğu, hayatlarında aklılarına gelmeyecek kadar karmaşık teknolojilerin başında, onlar için basitleştirilmiş yöntemlerle, kendi başlarına asla gerçekleştiremeyecekleri üretim işlerini yürütebildiler.

Yine bu yüzdendir ki gelişmiş ülkeler geri  dönüşüm teknolojilerinde liderdir. Eskiyen sistemleri tamir etmenin maliyeti yerine, maliyeti  düşüren ve bu yüzden eskiyi daha pahalı kılan teknolojileri  geliştirmeyi ve sermaye mallarının  sürekli yeniden kaynak halinde kullanılmasını bu yüzden tercih etmektedirler. Yani  Marx’ın “yeniden üretim” dediği, aynı malların  sürekli birbirleri üzerinden veya kaynak israfıyla  üretimi gibi bir şey yoktur. Çünkü eğer maliyetleri düşürmeye yönelik sürekli bir çabamız olmasaydı, ne kaynaklarımızı koruyabilir ne de fabrikaları tahrip ederek karnını doyurabileceğini sanan bir kısım  işçileri istihdam edebilirdik.

Bu yüzden meselâ ABD’de  kullanım ömürlerini dolduran mallar mutlaka hurdaya ayrılır. Çünkü kullanım  ömrünü dolduran malların, gelişen teknolojiye göre geri kalmış bir teknolojiyle yapılmış üretim faktörlerinin temini, her geçen gün daha pahalı hale gelmektedir. Bu da tamiratın maliyetinin, yeni mala göre daha fazla olmasına sebep olmaktadır.

Bizimki gibi yaratıcı olmayan montaj ekonomilerinin tüketicileri ise bu maliyet hesabını yapamadıkları içindir ki  gelenekleşen israf, sürekli bir negatif kurum olarak bizi fakirleştirmektedir.