Fikri mülkiyetle
refah arasındaki ilişki “imkânlar kuramıyla” açıklanabilir.
İmkânlar kuramı,
fikirlerin yarattığı imkânların malları n üretiminde meydana getirdiği artışın
yanı sıra, mallarla meydana getirilen katma değerin artışını da açıklar. Bu açıdan
imkânlar kuramı malların miktarıyla nitelikleri arasında bir köprü görevi
görür.
İmkânlar kuramı,
yaratıcı fikirlerin, üretim süreçlerindeki etkisi ile ilgilidir. Buna göre
yaratıcı fikirler, üretim süreçlerini hızlandırır, ayrıntılandırır ve
özelleştirir.
Bu üç özelliği ile
üretim süreci aynı malın daha yüksek miktarda üretimini sağladığı gibi otomotiv
sektöründe olduğu gibi zaman içinde aynı ürünün daha kaliteli formlarının
üretilmesini “sağlar”.
Ayrıca yaratıcı
fikirler, daha önce var olmayan malların ortaya çıkarılmasını da sağlar ki genellikle
fikri mülkiyet onun “icattan ibaret” olduğu yanılgısıyla anılır. Oysa bir “imkân”,
üretim unsurlarının yaratılmasında enerjinin en verimli kullanılmasını sağlayabilecek
bir etkendir.
İktisatta üzerinde
düşünülen şeyler genellikle malların içerdikleri “doğal değerdir”. Oysa mallar
böyle bir değer taşımazlar. Malların değeri onlara duyulan ilgi ve beklentiyle ortaya
çıkar.
Bir mala duyulan
ilgi veya onun değerler çizelgesindeki yeri, malın taşıdığı potansiyelle yani
imkânla ilgilidir. Bu potansiyel, o malın kendinden sonraki aşamada
yaratabileceği katma değerle ilgili sezgilerin bir bulutsusudur. Bu bulutsu,
bilimin verileriyle ne kadar desteklenirse kütle kazanmaya o kadar yaklaşır.
İşte “imkânlar” bu aşamada birbiriyle ilgili dağınık bilgilerin cisimleşmesi
hakkında neredeyse ölçülebilir bir istatistiktir. Burada “neredeyse” nitelemesi
önemlidir, çünkü bulutsunun yani bir gezegen ihtimalinin parçacıkları gibi
düşünebileceğimiz veriler ne kadar belirliyse hesaplanabilirlik o kadar artar.
Yine de bu hesaplama malın nihai fiyatını asla belirleyemez.
Bu hesaplama sadece mevcut enerjinin ve
kaynakların ne kadar uyumlu ve verimli olabileceğine dair bir tahmin olabilir.
Burada enerji, aslında hesaplamalarda ya da analizlerde üstünde hemen hemen hiç
düşünülmeyen temel bir faktördür ki Marx bunun “emek” olduğunu düşünmüştür.
Oysa tam otomatik bir üretim bandında insan emeğinden çok daha verimli
gerçekleştirilen üretim, bize emeğim bir enerji olmadığını açıkça gösterir.
İnsan olmaksızın da devam edebilecek bir üretimin ihtiyacı, enerjidir.
İşte bir imkân bu yüzdendir ki üretim unsurlarının yaratılmasında
enerjinin en verimli kullanılmasını sağlayabilecek bir etkendir.
Marx’ın yanılgısı, enerjinin,
ebediyen insan emeğinden oluşacağını sanmasıydı.
Bu açıdan
bakıldığında en büyük patent ateşi icat eden insana verilmeliydi. Çünkü ateşin
insan eliyle yaratılması sayesinde maddeyi enerjiye dönüştürmenin yolunu bulduk
ve bu bize neredeyse sınırsız “imkânlar” sağladı.
Bu yüzden de bir
teknolojik yeniliğin “değeri” onun içindeki emek- zaman ilişkisinden
kaynaklanmaz. Bir teknolojik yeniliğin “değeri”, bize uzun süreli ve çeşitli
üretim faktörleri elde etmek imkânı vermesinde aranır ki bu da “fikri
mülkiyetle” değerlendirilir ve korunur.
Bunun bir başka
örneği sanat eserleridir. Sanat eserleri, yaratıcı zekâların bize
kazandırdıkları ölümsüz tüketim ürünleridir. Dolayısıyla onları yaratanları,
sadece yaşadıkları dönemin değil, hayatlarından sonraki insanlara bile estetik
bir yarar sağlayacak eserlerinin içerdikleri “akıl ve duygu imkânlarından”
dolayı korur ve ödüllendiririz.
İmkânlar kuramı
romantik bir ödüllendirmeyle ilgilenmez. O değerin gerçek doğasına dair bir
yaklaşımdır.
Psikolojizm iktisatçıların biraz
da küçümsemeyle yad ettikleri bir anlayış. Ekonomik davranışları psikolojik
güdülenmelerle açıklamaya çalışmaya karşı özellikle liberal iktisatçılar şüpheyle yaklaşıyor.
Bu şüphecilik sanırım, Homo
economicus’un akılcı davranışlarının “duygulardan arındırılmış” olduğu kabulüne
dayanıyor. Normal bir insanın hazzzı acıya ve çok olanı da az olana
tercih edeceği kesindir. Zahitler sahi
bu konuşan ayrık değildir. Çünkü onlar da en nihayetinde “mutlulukların en
büyüğüne” ulaşmak arzusuyla bugünkü ömür
sermayelerinden tasarruf ederler. Yani özünde cennete veya doğrudan
Tanrı’ya ulaşmak vaadinin getirisini bugünkü zevklerden üstün tutarlar. Bu da
özünde bir “zaman tercihidir” ve bizatihi ekonomik bir davranıştır.
Homo economicus’u tanımlayan
iktisatçıların ülkelerinde, insanların davranışları, ekonomiyi tanımlayan
davranış düzenliliklerini oluşturmuştur. Dolayısıyla meselâ Mises insan eyleminin doğrudan doğruya ekonomi veya
ekonominin doğrudan doğruya insan eyleminin
kendisi olduğunu düşünebilmiştir. Buna göre insan eyleminden ayrı bir ekonomi
yoktur. Misesin bu yaklaşımına “prakseolojik açıklama” diyebiliriz. ( Mises, “eylemle”
“davranış” arasında, bilinçlilik ve istençlilik (iradilik) yönlerinden bir
ayrıma gider. Eylem, amaç ve araç gösteren özel bir davranıştır. Oysa
bakteriler de bilinçli olmamakla beraber tepkisellikleriyle vs “davranışta”
bulunabilirler.)
Doğu toplumları için bir
genelleme yapmak orientalist bir mübalâğa olabileceğinden sadece Türkiye
örneğinde prakseolojik sapmanın üzerinde durmak belki de daha anlamlı ve
yararlı olacaktır.
Türkiye örneğinde Türk insanının
ekonomik davranışlarındaki sapmaların temelinde, “tersine zaman tercihini”
görebiliriz. Batı insanı “tasarrufu” ,
birikime dayalı uzun vadeli bir önlem olarak görürken Türk insanında tasarruf,
“mümkün olan en kısa sürede mümkün
olabilecek en yüksek kârı elde etmeğe” yönelik
bir tür kumar halini
almaktadır.
Bu tespiti yapıp da burada bırakmak bir ölçüde
faydalı olabilir ama yetersizdir. Çünkü bu eylem, bir tür panik kalıbı göstermektedir. Önemli olan bu kalıbın hangi algıya dayandığını bulabilmektir. Çünkü panik kalıbına yol açan temel algı kuşaktan
kuşağa aktarılmaktadır. Hele Türk toplumundaki katı ve dirençli etnik ve dinsel kistlerin uluslaşmaya ve
uygarlaşmaya gösterdikleri direnç göz önüne alındığında, Türk toplumunun akılcı
bir ekonomik eyleme yöneltilmesi daha acil bir sorun halini almaktadır. Çünkü
uzun vadede birikime dayalı tasarruf anlayışıyla işleyen çağdaş dünya
ekonomilerinin içinde yer alabilmek için bu düşünüş biçimini içselleştirmemiz
artık hayatî bir zorunluluktur.
Muhtemel Türk insanındaki “panik
kalıbının” temelinde açlık korkusu yatmaktadır. Peki ama açlık korkusu,
ekonominin bunca geliştiği bir dönemde hâlâ nasıl yaşayabilmektedir?
Türk insanı üretim süreçlerinin gerektirdiği uzmanlaşmaya ve sabra sahip değildir.
Çünkü Türk insanı diniyle çağdaş
kapitalist dünyanın üretim kalıpları arasındaki tercihini dinden yana yapmış, “namaz
vakitlerini” vardiyaya tercih ederek hayatının ritmini namaza teslim etmiştir.
Peki ama bunu neden yapmıştır?
Bunu yapmasının temel sebebi dinle
yozlaştırılmış otoriter kişilik yapısıdır. Emir almayı ve emir vermeyi
benimseyen yapısıyla Türk insanı asker
tabiatlıdır. Sorun asker tabiatıyla meydana getirdiği töresinin yerine Arap
şeriatını getirmesidir.
Arap şeriatıyla beraber Türk disiplini,
“soyut değerlere bağlılık” amacından sapmıştır. Türk bilincindeki Türk ahlâkına kaynaklık eden Tanrı’nın yerini,
İslâmla beraber, kendisine her ne pahasına olursa olsun yaranılması gereken bir
İbranî tanrısı almıştır.
Kendisine yaranılması gereken bir
Tanrı’nın insanlarda yarattığı ahlâk, kalıcı ve aktarılabilir bir ahlâk
olmamıştır. Bu ahlâk “bugün için yapılması gerekeni” esas alan bir çıkar ahlâkıdır. Çünkü İbrani telâkkisinde Tanrı, “insan üstü bir merhamet
kaynağı” değildir; sadece “sonsuz güçte bir başka insandır”. Dolayısıyla
İbrani Tanrısı, hepimiz gibi kin güdüp,
aldatabilen, öfkelenen ve intikam alan bir aşkın insandır.
Bu telâkki İslâmla beraber bütün
Müslüman toplumlara da sirayet etmiştir. Böyle düşünen, “Tanrısına yaranmak
için” kendini patlatan bombacının , “
mümkün olduğunca başkalarına zarar vermemek iradesini” esas alan bir ahlâkı anlayabilmesi mümkün değildir.
Çünkü bombacı, “ Bugün elde
edilebilecek en yüksek kârı, yarın elde edilebilecek daha büyük bir kâra tercih
etmektedir.”
Türkiye’de seçmen davranışı da
aynı zaman tercihiyle güdülenmektedir. Çünkü aslında Müslüman Türk seçmeni, İbrani/Arap söyleminden öğrendiği öfkeli , “oyun kuran”, Tanrı’nın
yarın ne yapacağından da çok emin olmadığı için bugün mümkün olan en büyük
yararı ve yiyeceği temin etmeyi gözetmektedir.
Buradaki ayırt edici eylem,
belirsiz de olsa bir iktidara yaranmanın, nispeten çok daha belirlenebilir,
kestirilebilir faydalara tercih
edilmesidir. Bu eylemin gündelik yansıması da siyasal iktidara yaranmanın,
doğru ekonomik eyleme tercih edilmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla
meselâ yükseleceği neredeyse muhakkak olan döviz kuruna rağmen iktidarın sözüne
itaat ederek zarara uğramak Türk insanını rahatsız etmemektedir.
Aklın verilerine karşı, tehdit algısının yarattığı korkuya boyun
eğmek, saf akılcı bir ekonomik analizin konusu olamaz. Bu doğrudan
doğruya psikiyatrinin ve psikolojinin
konusudur. Türk toplumunun psikolojisindeki patolojik sapma üzerinde artık
ciddi şekilde durulmalıdır. Çünkü bu sapma yalnızca ülke ekonomisini tahrip
etmekle kalmamaktadır.
Bu psikoloji bir intihar
histerisine dönmektedir. Bu ayrı bir tartışma konusudur.
Türk ekonomisinin düzelmesinde
hükümetlerin çıkar güdülü kısa vadeli
düzenlemeleri yerine artık eylemde bulunan Homo economicusların akıl ve
ruh sağlığının düzeltilmesine öncelik verilmelidir.
Gelir dağılımı ekonomistlerin en sevdikleri
terimlerden biridir. Bu terime duygusal bağlılıkları öyle yüksektir ki gerçek
olup olmadığını düşünmeye bile yanaşmazlar.
Gelir dağılımı kutsal bilgi
kaynağı Wikipedia’da şöyle tanımlanıyor:
“Gelir dağılımı, bir ekonomide ortaya çıkan gelirin, oyunculara nasıl
paylaştırıldığını gösteren ekonomik göstergedir. Ülkeler düzeyinde, gelirin
sosyal sınıflar arasındaki dağılımıdır.”
Tanımın başlangıcına
baktığımızda “ortaya çıkan gelir” anlatımının ne kadar iktisat dışı olduğunu derhal görebiliriz.
Aynı kutsal bilgi kaynağında gelir de şöyle tanımlanıyor:
“Gelir, kişinin dönem başındaki servetinin dönem sonundaki servetine
eşit olması koşuluyla, o dönem içinde tüketebileceği mal ve hizmet miktarı
toplamıdır.”
Bu tanım iktisadi açıdan daha da
anlamsızdır. Çünkü tanımda geçen
servetin kökenine dair hiç bir açıklama
getirmediği gibi neden belli süre boyunca değişmemesi gerektiğine dair de hiçbir
açıklama sunmamaktadır. En azından “gelire” esas olarak yapılan vergi hesaplamasında kullanılan “gelir” olgusuyla hiçbir ilgisi
görünmemektedir.
Gelir, mal veya hizmet üretenlere, müşterilerin ödemeye razı oldukları
fiyattır. Bu da “değişmeyen servetle” vs ilgisi olmayan, aksine piyasanın
değişen şartları altında sürekli değişebilecek bir değerdir.
Dolayısıyla bir
ekonomide ortaya çıkan gelir diye
bir şey yoktur. Ekonomide ortaya çıkan şey, sadece üretimdir. Bu üretim de
somut mallar veya hizmetlerden ibarettir.
Burada “ortaya çıkan gelir” ile
kast edilen ancak bir toplumun belli bir süre içinde yaptığı toptan üretimin, üretilen malların
fiyatları üzerinden hesaplanan
değeri olabilir.
Öyleyse gelir dağılımı tanımında
bahsedilen gayri safi milli hasılanın “paylaştırılması”
söz konusu olamaz. Yani insanlar, üretimden elde etmeyi umdukları gelirin bir
havuzda toplanarak başkalarına paylaştırılması amacıyla herhangi bir üretim
yapmazlar. Onlar kâr etmek amacıyla üretim
yaparlar ve ürünleri için istedikleri fiyatların içinde , onların kâr taleplerinin olduğunu bilgisi de
herkes tarafından paylaşılır.
Kâr , başkalarıyla paylaşmak için
elde edilmez ve salt bencilce edinilse
bile, insanlara rızaları karşılığında
gerçek bir değer sunmaktan dolayı elde edildiği
sürece, kesinlikle dokunulmaz bir menfaattir.
İnsanları dolandırmadan, tehdit
etmeden, onların rızasıyla oluşmuş bir fiyatı elde edebilen insanların topluma
tek borçları, topluma, gerçek değerler
sunmalarıdır.
Dolaysıyla “gelir dağılımı” terimi, gelir elde edebilen gerçek
üreticiler, girişimciler ve tüccarların meşru
menfaatlerini, bir tür kolektif mülkiyet olarak görmeyi gerektirir ki bu
açıkça “toplum adına gaspa kalkışmak” demektir.
Elindeki bir kilo limonla herkesin
sevdiği bir limonata yapıp daha sonra
işinin büyüten bir girişimcinin elde ettiği gelir, toplumda ortaya çıkan gelirden bir pay mıdır? Yoksa öyle bir “gelirin”
oluşmasını sağlayan bireysel bir çabadan mıdır?
Öncelikle toplum, kendi başına
bir üretim yapabilecek bir birey falan değildir. Bireyler de onun niteliksiz
ve homojen parçaları değildir. Homo economicus bile insanları bu şekilde tekdüzeleştiremez.
Ekonomi denen şey öncelikle
bireylerin niteliksel eşitsizliğine sonra da fayda ölçeklerinin eşitsizliğine
dayanır. Çok olanın az olana, malını “değeri
karşılığı” aktarması olmazsa üretim yani “çoğaltım” meydana gelmeyeceği gibi “aktarım”
yani ticaret/mübadele de meydana gelemez.
Dolayısıyla üreticilerin/
girişimcilerin kendi sınırlı bilgileriyle
müşterileriyle karşılaştıkları devasa piyasa hiç kimsenin toptan bilebileceği
ve hele düzenleyebileceği bir “dağılım”
veya “bölüşüm” ortamı değildir.
Toplumda hiçbir gelir elde
edemeyen şanssızlar elbette var olabilir Ama bir toplumda bunların istisnai olması
gerekir ki ancak bu şekilde ekonomi
denen üretim ve mübadele eylemi yürütülebilsin.
Eğer bir toplumda “gelir dağılımı
bozuksa” bu ne anlama gelir? Bu iki anlama gelir:
1- O
toplumda herhangi bir gelir elde etmek
yeteneğinden mahrum insanların son derece yüksek olduğu anlamına gelir. Yani
üretmeden tüketmeye alışmış insanların oranı ne kadar artarsa “gelir elde
edebilecek” insanların yüzdesi o kadar azalır.
2-O toplumda devletin, her insana bir gelir
sağlamayı vaat ettiği ve bunun içinde sürekli olarak gerçek gelirleri siyasi menfaatler vs için
gasp ettiği, etmek istediği anlamına gelir.
Gelir dağılımı bir tür istatistiki
terim olarak bir topludaki bireylerin genel refahı hakkında bir ölçü verebilir
ama bunun dışında hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü en gelişmiş ve müreffeh
topluluklarda bile niteliksiz işçiler en düşük gelire sahip olacaktır. Ve böyle toplumlarda da hiç kimse “ Toplam gelirin yüzde seksenini toplumun
yüzde yirmisi alıyor!” gibi saçmalıklara iktisadi bir anlam yüklemeye falan
çalışmayacaktır. Çünkü böylesi bir cehalet veya yalan bahsedilen yüzde yirmilik kesimin aslında
elimizdeki malların neredeyse tamamını ürettiğini gizlemeden ifade edilemez.
Eğer gelir dağılımında ciddi ve samimiysek "ortaya çıkan gelirde” meselâ Afrika ülkelerinin ne kadar payı olduğunu göstermemiz gerekir. Batı teknolojisinden
tarımda veya enerji üretiminde yararlanmak yerine “özgürlük soslu” diktatörlüklerin
silahlı devamı için yararlanan ilkel toplulukların, hibrid motorların
yarattığı servetten veya tasarruftan
yararlanmak için ne tür bir “hakları” olabilir?
Bu durum ülke içi ekonomik
faaliyetlerde de geçerlidir. Eline sadece
yasama gücünü geçirmiş ve gerçekte bu gücün hukukiliği konusunda hiçbir endişesi olmayan seçilmiş iktidarların akıllarının
asla eremeyeceği üretim ve mübadele
süreçlerini, aptalca dört işlem
mantıklarıyla düzenlemelerine “gelir
dağılımı” gibi saçma sapan bir terimle
izin verilebilir mi; dahası buna izin vermeli miyiz?
İnsanların zorlamasız ve yalansız bir mübadelede hür iradeleriyle elde
edilmiş gelirlerin “ daha adil” olması mümkün değildir. Gelirin miktarı
konusunda tek “adalet”, tüketicinin kendi fayda algısıdır. Tüketici kendi faydası için “değecek” bir
fiyat olduğunu düşündükçe üreticinin
bu rızadan elde ettiği gelirin
adil olup olmadığın sorgulamaya hiçbir memurun veya siyasetçinin hakkı yoktur.
Gelirin gönüllü ve adil bir
mübadeleye dayandığı, topraktan bitmediği ve bu yüzden de hiç kimse tarafından
paylaştırılmasının mümkün olmadığı anlaşılmadığı müddetçe üretim dışı gelir elde etme algısının,
beklenti manipülasyonlarının, siyasi
kayırmacılığın ve enflasyonun önüne
geçmek mümkün olamaz.
İktisatçılar basit bir ekonomik
gösterge olmaktan ileri gitmeyen “gelir
dağılımına” , evrensel bir siyasi yol gösterici gibi bakmaktan acilen
vazgeçmelidir. Çünkü “gelir dağılımı” saçmalığının varacağı nokta, sosyalist
bir yağma cehenneminden başka bir şey değildir.
Kimse kızmasın ama evet,
karşıyım. Neden mi? Aklı fikri siyasetten menfaat temin etmek olan, yazın
parayı kırıp kışın yatmaktan başka zanaat bilmeyen, koyunları güdüp de koyun
gibi güdülmekte mahzur görmeyen herkesi
küçümserim.
Dağdaki çoban bu ülkenin köylü
tipolojisidir. Onun taşralı/ kasabalı
türü de “Zübüktür”.
Ülkeyi kuran Atatürk ve
arkadaşlarından , Türk milliyetçiliğinin çeşitli düşünürlerine kadar pek
çok vatanseverin köylüyü ululadığı bir
gerçek.
Sorun bahsi geçen kişilerin dönemindeki köy
şartlarıyla Dağdaki çoban’in bugün yaşadığı şartların arasındaki büyük ve aşılamaz fark.
Türk köylüsünün ululandığı
dönemde, köylü yaşayışı, şehir
yaşantısından hemen hemen tamamen kopuktur. Bu dönemde köy toplumu, dışarıya
kapalı ve kendi geleneklerini üreten, kendi çapında medeniyet yaratıcısı bir
toplumdur. Hayatın hemen her anının belli törenlerle biçimlendirildiği bir yaşayış söz konusudur. Halk kültürü bu
dönemde üretken ve sıcaktır.
Oysa özellikle kara yollarının,
ABD’nin petrol politikalarıyla yaygınlaştırıldığı dönemlerden itibaren
köylü, artık “elinin emeğinden” gayrısıyla geçinebileceğini, siyasete
yaslanarak geleneklerin üstünde ayrıcalıklı bir yaşayış sürebileceğini
keşfetmiştir. Zübük tipolojisinin DP
dönemi ile ilişkilendirilmesi tesadüfî değildir.
1950 sonrasında karayolları
köylüleri şehrin konforuyla öyle hızlı buluşturmuştur ki köylü için
geleneklerini seremonilerin vs bir önemi kalmamıştır.
Gelişen iletişim araçları
köylünün, halk kültürünün üretici
yönlerinin törpülenmesine sebep
olmuştur. Köy seyirlik oyunları, halk oyunları, çocuk oyunları yerini önce
radyonun, sonra televizyonun paketlenmiş eğlencelerine bırakmışlardır. Şehrin
kenar mahallelerine yerleşip de elindeki
avcundaki gelenekleri de yitiren köylü
yığınları arabesk ile avunur olmuşlardır.
İş bu kadarla kalsa belki bir
giderilebilir bir hasardan bahsedilebilirdi. Oysa köyden kent göç durmamış ve
hatta artmıştır.
Şehrin konforu köylünün gözünü
kamaştırmıştır. Özellikle Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’da Kürt köylüsü hâlâ elindeki mal varlığını nakde çevirerek kentin
ya da batı ülkelerinin konforuna herhangi bir şekilde eklemlenmek için çırpınmaktadır.
Bu yüzden özellikle Doğu ve Güneydoğu Kürt köylüsü, kendisinden başka bir hayat
süren insanların propagandalarına açık bir hale gelmiştir.
Veya kadınını eve kapamayı
namusun yegâne amacı sayan ama haberlerdeki sunucunun açık saçlarına ve belki
göğüs dekoltesine bakmaktan kendini alamayan köylü erkek için dünya bazen anlaşılamaz bir çelişkiler yumağı
haline gelmiştir.
Karayollarıyla başlayan yıpratıcı
kültür el etkileşim içinde köylü, eski
kapalı toplum yapısını sürdürmek için şeriatçılığın çeşitli şekillerine
bağlanmayı bir çözüm sanmıştır. Dinin emrettiği
tutucu yaşam biçimini, kapalı toplum yapısını sürdürmenin yegâne yolu
olarak görmüştür. Özellikle Süleymancılar gibi
şeriatçı grupların köylerde kurdukları sözde yurtlarda pek çok köylü
çocuğu Arap özentisiyle ve şeriat tutkusuyla şekillendirilmiştir.
Köylü toplumundaki dine dayalı
içe kapanma siyasetin de derhal ilgisini
çekmiştir elbette. Böylece özellikle “sağ” siyaset dine dayalı söylemleriyle
köyleri birer oy paketi olarak görmüştür. Bu dönüşümden, zihniyet açısından
maalesef şehirli olmaktan çok uzak olan
meselâ milliyetçi bir parti olarak MHP bile etkilenmiş, halka Türk
Ülküsünü ve uygarlaşmasını anlatmak yerine halkın hurafelerini kutsayan
fırsatçı ve dalkavukça bir biçimde yaklaşmayı kendince aklîleştirmiştir.
1950 Türk köylüsü için bir kırılma
noktasıdır. Kürt köylüsü hâlâ etnik kabile bilinciyle yaşadığı için onun
yaşantısında değişen şeyler sadece
bu etnik labileci bilinci besleyen
araçların daha modern bir hale gelmesi
olmuştur.
Bugün siyasetin Türk Ulusu’nun
bekası için bir tehdit haline gelmesinin en büyük sebebi, köylünün ve köylü
zihniyetinin topluma egemen olmasıdır.
AKP denen şeriatçı parti, ( AYM 2008 Kararı) kendi içine kapalı köylü
toplum yapısının, yasaları kendince sömürerek
kanserli bir biçimde büyümüş halinden başka bir şey değildir. Bu
partinin Anadolu şehirlerindeki tabanı, zengin veya fakir, apartmanlarında hâlâ
köy yaşantısı sürdüren, kadını dışlamayı
ahlâk sayan, cinsiyet tutuculuğu dışında hiçbir konuda ciddi bir ahlâkî endişe
taşımayan, hileyi şeriyeci bir cemaatten
ibarettir.
Bir kâğıda bir leke bırakmakla
o lekenin sonucu hesap etmek aynı şey midir?
Bu toplumsal yapının, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleriyle de Atatürk ilke ve devrimleriyle de
hiçbir ilgisi yoktur. (Kürt köylülerinin
zaten kendilerini menfaat sağlamak dışında büyük ölçüde bizimle herhangi bir
şekilde “kardeş” vs saymadığını belirtmeliyiz. Çünkü artık toplumsal yarılma
Kürt köylülerinin PKK
propagandasıyla iyice belirgin hale
gelmiştir. Kürt köylü toplumsal yapısı,
etnik teröre, ayrılıkçılığa
desteği, israfa düşkünlüğü, şeriatçılığa yakınlığıyla ayrıca
incelenmesi gereken ciddi bir sorundur.)
Türkiye’de Türk köylüsü,
hükümetlerin gelip geçici oluşları, siyasi heveslerinin ve menfaatlerinin
devletin ve milletin bekasına tesirleri gibi şeyler hakkında asla
düşünmemiştir. Türk köylüsü sadece oyu karşılığında elde edeceği
menfaatle ilgilenmiştir. 1999
seçimlerinde sağın en popüler siyasetçisinin fındık taban fiyatı ile oy satın
almaya çalışması bunun kanıtlarından yalnızca biridir.
Türkiye’de köy toplumu şehre
ölçüsüzce akın etmiştir. Şehrin konforu ölçüsüzce ve kuralsızca sömürülürken bu
konforu yaratan iş bölümüne hiçbir katkı yapılmamıştır. Bunun sebebi köy toplumunun
kapalı yapısındaki iş bölümünün, şehrin karmaşık ve üretici işbölümüyle
kıyaslanamayacak kadar basit olmasıdır.
Diğer yandan kapalı toplum yapısının sürdürülmesi için gereken kuralların
sayısının az ve bu kuralların genellikle pek somut şeyler olmasından ötürü köylü
bireyi için şehrin yaşayışındaki sebep sonuç ilişkileri , korkutucu derecede karmaşıktır. Şüphesiz şehir insanı da
bu ilişkileri bütünüyle kavrayamamıştır fakat
hoşuna gitsin gitmesin, iş bölümündeki her işin şehir yaşayışının
konforu için elzem olduğunu sezecek kadar uygarlaşmıştır.
Türkiye’de Türk köylü toplumsal
yapısı özellikle sağ siyaset tarafından ciddi menfaat temini ile
güdülendirilmiştir. Sebep sonuç
ilişkileri ile sezgisi zayıf ve
menfaatleri ancak kısa vadeli ve neredeyse hayvani düzeyde olan köylü
toplumu siyaseti ancak “devleti seçimler
yoluyla sömürmek” şeklinde anlayabilmiştir. Ne yazık ki CKMP’den dönüşmüş milliyetçi MHP dahi bu yöntemin dışına çıkamamıştır.
Türk köylüsü “sağ” denen dine
dayalı siyasî kampın biri menfaat diğeri
din olan iki söylemiyle kendi ulusal köklerinden ve bilincinden uzaklaştırılmıştır.
Hal böyle olunca Suriye ve Kuzey
Irak Kürt yığışmalarının millî bekamız
üzerindeki tesiri gibi konuları düşünmekten bile uzak kalmıştır. Çünkü din
simsarlarının onlar yerine düşünmeleri ve hatta siyasi yön göstericilikleriyle
köylüler dağdaki çobanın cehaletini, şehirde kalabalık nüfusları ve bulaşıcı dinî
hurafeleriyle şehir yaşantısına egemen kılmışlardır.
Özellikle uydu çanaklarının
yaygınlaşmasıyla yerli, yabancı pek çok
yayına bir anda ulaşabilmenin yarattığı kültür şoku belki de ancak on yıllar
sonra anlaşılabilecektir. Bu yayınlar özellikle Kürt kökenli yurttaşlarda,
yabancılaşmayı ve Türk düşmanlığını
arttırmıştır.
Bugün Türkiye’de köylü toplumu,
verimli ziraatten ve hayvancılıktan koparak şehrin üretimini ekonomik ve insani
olarak sömüren, şehre de uyum sağlayamamış, üretici olmayan kültürünü her yere bulaştıran, akıl yürütmeden
ve vicdani sorumluluklardan uzak bir sağ seçmen kitlesidir.
Bu seçmen kitlesinin, Türk Ulusu’nun
ve devletinin bekası hakkında hiçbir endişesi
yoktur. Milliyetçi siyaset artık bu kitleye dalkavukluk etmekten vazgeçmeli; devletin, bu kitleye
ulusal bütünlüğü benimsetmesi için uygun projeler tasarlamalıdır.
Dağdaki çobanın şehirdeki
insanın, Türk Ulusu’nun kaderi hakkında
keyfî ve cahilce egemenliği basit bir “seçkinlik problemi” değildir; bu
Türk Ulusu’nun hayat memat meselesidir.
Katılırsınız katılmazsınız ama sanırım o ülkenin yarısından çok daha fazla "düşünüyordu"....
Fakirin de bir vakit içinde kısa bir müddet çalıştığı Old Spitalfields Pazarı
Kapitalizm hakkındaki yerleşmiş ahlâki önyargı neredeyse
yıkılmazdır. Çünkü insanlar kendi
yaşadıkları ahlâk ile özgürlük
arasındaki ilişkiyi görmek yerine sürü psikolojisiyle bir önyargıya bağlanmayı genellikle
daha “ahlâkî” bulurlar. Kapitalizme duyulan öfkenin temelinde de “piyasanın”
ahlâksız bir şey olduğu kabulü yatar. Bu kabul de ahlâksız bir takım bireylerin örneğiyle
ispatlanmaya çalışılır.
Bazı kapitalistlerin ahlâksız olmaları piyasayı kötü yapmaz.
Zira ahlâksızlıkta iradi bir iştir ve bütün insanları
ahlâklı kılacak bir toplumsal düzen
kurulamamıştır.
Herhangi bir toplumsal düzeni, “bütün insanları ahlâklı
yapabileceği” kabulüyle veya arzusuyla savunmayız.
Bir toplumsal düzeni diğerine göre tercih edilebilir kılan
şey, insanların özgürce ahlâklı davranmalarına izin verip vermemesidir. İnsanların “özgürce”
davranabilmelerinin tek yolu da onların temel haklarına saygı duyulmasıdır. Ahlâk en kapsayıcı ve kısa bir tanımla “Zarar
vermemek iradesidir.”
İnsanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarına saygı duyulmayan,
bunların önemsenmediği hiçbir toplumsal düzende adalet sağlanamaz. İnsanların
kendi mutluluklarının aranmasına izin verilmeyen hiçbir düzende gelişme de olmaz.
Bu da ancak kişinin kendi fayda skalasını başkalarının
faydalarıyla etkileşime sokabildiği bir düzende meydana gelebilir. Bunun en
basit hali pazar yerleridir. Pazarlarda sadece sebze meyve bulmayız. İğne
iplikten hırdavata kadar hemen her şey kendine pazarda bir yer bulur.
Ekonomi öğrenimindeki terim kalabalığı, ekonominin, insan
eyleminin kendisi olduğu gerçeğini
gölgelemiştir.
Ekonomi, insan eyleminin ta kendisi olduğuna göre insan
iradesinden bağımsız mütalaa edilemez. Dolayısıyla ekonomideki ahlâksızlık da
insan eyleminin bir parçasıdır. Bu gerçeği tespit etmek ekonomideki
ahlâksızlıkları onaylamak değildir. Ekonomideki ahlâksızlıkları yani temel hak
ihlallerini engelleyici şey adalet mekanizmasıdır ki bu da devletçe yürütülür.
Bir piyasa ortamı dışında insanların sahip oldukların
başkalarıyla özgürce mübadele
edebilecekleri başka bir ortam yoktur. Bu ortama da kolektivistler “kapitalizm”
diyerek onu aşağılamaya çalışırlar ama ondan daha iyi veya kabul edilebilir bir ortam da
yaratamazlar. Esasen piyasa zaten hiç kimsenin tek başına akıl ettiği, kurduğu,
tasarladığı bir şey de değildir.
İnsanlara neyin ahlâki olduğunu söylemek yerine piyasanın
bize sunduğu imkân, ahlâkdışı eylemleri dışlamak, ayıplamak veya kanunen engellemektir.
Piyasanın ahlâkı ile insan eyleminin özgürlüğü arasındaki ilişkiyi
anlamak, bazı ahlâksız kapitalistlerin neden
dışlanması veya engellenmesi gerektiğini; buna karşılık geri kalanların haklarının
aynen korunmaya neden devam edilmesi gerektiğini anlamak açısından elzemdir.
Kapitalizmi doğrudan doğruya piyasa ekonomisi olarak kabul
edip bu kelime üzerindeki kolektivist önyargı
ve hakaret kısıtlamasını reddederek
insan eylemlerinin ahlâksız istisnalarını, zaman zaman düzeltmek ve engellemek
dışında sürekli ve kabul edilebilir bir ekonomik seçeneğimiz olmadığını belirtmeliyiz.
Mises, "Sosyalizm'inde" bunun iktisadi hesaplama imkânsızlığına bağlamıştır.
Aslında kendisi dev eseri"İnsan Eylemi'nde bunun cevabını vermiş, fakat bunun farkına varamamıştır.
O cevap da şudur: Ekonomi özel bir akçeli/ parasal faaliyet değildir. Ekonomi insan eyleminin ta kendisidir!
Ekonomide insan kendi varoluşundan ayrı bir eylem türü sergilemez. Bugün ekonomi olarak gördüğümüz etkileşimler, hepsi aynı güdülerle veya müşevviklerle hareket insanların, beklenti mübadelelerinden ibarettir.
Bu yüzden, bir şeyin "ekonomik" sayılması onun aslında var oluşumuzu sürdürmek için en uygun olduğunu anlatmak demektir.
Biz insanlar, varlığımızı, en az kayıpla sürdürerek aynı zamanda gelecek nesillerin de kaynak bulabilmesini gözeterek ekonomiyi icat etmiş olduk.
"Sermaye" akçeli hayata geçen insanın, ilkel devirlerde ve hatta günümüzde, neslini sürdürmek için gelecek yılın ekimlik buğdayını ayırması basiretini sürdürmesinin ürünüdür.
Dolayısıyla bir mübadele faaliyeti olarak kapitalizm, kendi başına lüzumsuz üretim yapan bir ekonomik canavar falan değildir. Kapitalizm insanın yapma ve cinayete yönelmeksizin mübadele yoluyla elde etmek eyleminin genel halidir ve adında "ekonomi" terimini içerenilecek yegâne sistemdir.
Sosyalist bir sistem insan eylemini onun iradesine değil de toplumun veya devletin iradesine tutsak ettiği için zaten ekonomiyi daha ortaya çıkamadan boğar. İnsanın kendi bilgisini kendi bildiği şekilde kullanmasını zaten ahlâksızlık olarak gördüğünden insan eylemini, dolayısıyla ekonomiyi daha insan zihnindeyken öldürür.
İnsanın kendisi için üretmesini ahlâksızlık saydığınızda ona " Kendin için yaşayamazsın!" Dersiniz. Bu durumda da insanın kendi varlığı ile birlikte neslinin geleceğini düşünmek imkânını da ortadan kaldırmış olursunuz.
Sosyalizm bir takım plânlar, emirler, komplolar icat edebilir ama insan eyleminin doğasını değiştiremeyeceği gibi yeni bir insan da yaratamaz.
Bundan dolayıdır ki "sosyalist ekonomi" tamlaması, çelişkidir, safsatadır.
Sosyalist ekonomi, açlık algısı ile yönetilen bir savaş ekonomisidir.
Bütün amacı malların, devlet tarafından ve devlete göre âdil dağıtılmasından ibarettir.
Üretim araçları devletin emrinde olduğundan üretim verimliliğe göre yapılmaz.
Fabrika müdürleri üretimi her an kıtlık ve savaş içindeymişçesine yaparlar.
Sosyalizmde insanlar piyasanın barış ve huzur ortamını bilemezler. Onlar ancak hiç bitmeyen bir savaş ve kıtlık içinde yürütülen fiilî savaş ekonomisinin karneye dayalı ortamını bilirler.
Sosyalist ekonomi barışın ekonomisi değildir, savaşın ekonomisidir.
Sosyalist ekonomi kısıtlı kaynaklar ve üretim araçlarının, savaş ortamında, en uygun şekilde üretime tahsisi ve temel ihtiyaç maddelerinin üretimini plânlamakta başarılı olabilir.
Ama insanları sürekli bir savaş durumunda yaşatamazsınız.
Savaşın kısıtlamaları altında kuru ekmekle yaşattığınız insanları, sürekli buna makûm edemezsiniz.
İnsanlara ekmek, ayakkabı, palto dağıtarak onları açlıktan ve soğuktan koruyabilirsiniz.
Ama bunların dışında bir şey istemelerine izin vermemelisiniz. Çünkü ideolojik olarak insanlar arasında eşitliğin bozulmasına izin veremezsiniz. İnsanlar, ihtiyaçlarını sizin emirlerinize göre ancak belli bir müddet, meselâ savaş hallerinde ,ayarlayabilir.
Üretimin, savaş hâli dışında, insanların talepleri doğrultusunda çeşitlemesi ihtiyacı hasıl olduğunda ise ayakkabı, ekmek ve paltodan ibaret olan plânlamakta yeteneğinizin sınırlarını fark edersiniz. Carl Menger şeylerin " mal özelliği" kazanabilmesi için onların ihtiyaçlarla ilişkilendirilebilmesi gerektiğini söyler.
Bu ilişkiyi birey kurmuyorsa, üretilen şeylerin gerçekte iktisadî bir öneminin olup olmayacağı tartışmalıdır.
Çünkü belli kalem malların emirlerinize üretiliyor tüketilmesi ancak bu emirleri haklı çıkaracak bir olağanüstü hale bağlıdır.
İş poşet dosya, çöp poşeti, işaretleme kalemi üretimine geldiğinde, eğer insanlara bunları tüketmemelerini emredemiyorsanız, elinizde sadece güce dayalı bir sadaka dağıtım makinesi kalmış demektir.
Çünkü sosyalist ekonomi insanların, kendi ihtiyaçlarını belirlyebilmeleri durumunda ayakta kalamaz.
Çünkü ne her bir ihtiyaca hızla cevap verebilecek kaynaklara ve sermaye mallarına ne de bu ihtiyaçları giderebilecek girişimci lik hesaplamasına ve yeteneğine sahiptir.
Bu yüzdendir ki sosyalizm ancak bitmeyen bir savaş gerilimi ile vatandaşlarını uyutur, uyuşturur.
Savaş tehdidini aklileştirmeden sosyalist ekonominin baskısını sürdürmezsiniz.
Bu yüzden sosyalistler insanları, hiç bitmeyecek hayalî bir emek sermaye savaşı hurafesiyle açlığa ve sefalete razı etmek isterler. Refahı ahlaken küçümseyip insanları bir lokma ekmek için Nike devlete minnettar kılmak gayretleri bu yüzdendir.
Sosyalizmi barış içinde sürdürmek imkânsızdır. O savaşın ekonomipolitiğidir.
Üç katil de sosyalisttir... Ne ilginç tesadüf değil mi?
Bir okurumuz -ki okunduğumuza inanmak zor ama- Türkiye'nin sağıyla solunun ideolojik anlamda ne farkı olduğunu, eğer aralarında belirgin bir fark yoksa niye çatıştıklarını sordu.
Sağ ve sol kavramının Fransız
meclisindeki genel felsefî ve
yerleşimden kaynaklandığını hepimiz biliriz. Buna göre sağ muhafazakâr, sol yenilikçidir. Daha
sonra tarihsel materyalizmin köktenci
ilericilik anlayışı solun karakteristiği haline gelmiştir.
Fakat solun karakteristiği artık
ilericlik vs. değildir. Solun Marx’la
yönelimi değişip ekonomik bakışla temellenmiştir.
Keza Marx’ın ekonomik felsefesi
dışındaki tarihsel yorumları tamamen materyalist birer Talmud yorumundan başka
bir şey değildir. Tarihe saçma sapan bir
yorum ve tarihten saçma sapan bir kehanet çıkarmak gayreti Marx’ın romantik
özelliğidir. Buna mukabil, dört işlem
hakkındaki cehaleti ve toplama çıkarmayı
yanlış anlamasından başka bir şey olmayan
“kâr analizi” solun, onun “akıl” niyetine kabul edebileceği tek yönüydü.
Marx’ın kârı, sömürüde gören bu analizi “zarar”
denen olayı açıklamakta hiçbir işe yaramıyordu. Sol, bu matematiksel şaşılığın
üzerine, bütün bir komuta ekonomisi kurulabileceği kör inancından başka bir şey
değildi artık…
Öncelikle solun ne olduğuna
bakarak sağın ne olması gerektiğini görmeliyiz. Sonra Türkiye’de gerçekten bir
sağ ve sol ayrımı yapılabilir mi ona
bakmalıyız.
Sol denen ideoloji iki ayak üzerinde durur:
Temel hakların reddi ve tarihsel
kehanet tutkusu…
Türkiye’de ekonomistler, Marx’ın
kadim Yahudi hikâyelerine benzeyen ekonomik tarih hurafelerini gerçek sanır,
bir de bu hurafelerin üzerine
kapitalizmin geleceğine dair kehanetler
yumurtlamayı severler… “Kapitalizm çökecek!” diye mistik hayaller kurar, bunu yazarken de son donanımlı bilgisayar kullanmaya dikkat
ederler. Ama bilgisayarlarının üzerinde özel mülkiyeti gösteren birer markanın
bulunduğuna hiç dikkat etmezler.
Sol, bireyi kendi başına bir
değer olarak kabul etmediği için hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını
da reddeder. Sola göre birey, içinde yaşadığı toplumun ürünüdür. Dolayısıyla
kendi başına bir mana ifade etmez. Bundan dolayı da kendi başına hayat,
mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarına da sahip değildir. Bunun ne önemi vardır?
Şu önemi vardır ki bireyin hayat,
mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını, ona değil de topluma ait şeyler olarak gördüğünüzde ekonomi denen faaliyeti
ortadan kaldırırsınız. Yani sosyalizm ile ekonomi bir arada olmaz! Neden olmaz?
İnsanlar birbirleriyle fayda mübadelesine giremediği için olmaz. Bundan önce insanların
kendilerine ait fayda kabulleri meydana gelemediği için olmaz. Bundan da önce
insanların kendilerine ait hayatları, fikirleri ve mülkiyetleri olmadığı için
olmaz.
Demek ki şunu bilmeliyiz. Kim ki
alışverişin, mübadelenin birileri tarafından düzenlenmesinden, komuta
edilmesinden bahsediyorsa; o kişi aslında size ait olanlar üzerinde hak iddia
ediyor demektir. Bu, “Senin özgürce
alışveriş etmene izin verirsem, ne yapacağın belli olmaz! Senin hırsızlık edip
etmeyeceğini bilemeyeceğime göre senin ne yapman gerektiğini benim söylemem,
emretmem gerekir!” demektir.
Bundan dolayıdır ki Türkiye’de
aslında sağ diye bir şey yoktur! Türkiye’de sağ sanılan partilerin tamamı,
bireyin özgür mübadele eylemine kuşkuyla bakan ve bireyin her türlü işinde
devletin tasallutunu savunan koyu otoriter sosyalist partilerdir. Türkiye’de
sağ denen kitle, temel haklara dayanan bir piyasa düzeninden yana olmayı ayıp,
günah sayan, mutaassıp bir kitledir.
Bu kitleye “muhafazakâr” demek
yanlıştır. Çünkü muhafazakârlar değişime toptan karşı değildir. Değişimin
kendiliğinden ve tedrici olmasından yanadır. Türkiye tam bir dil fakiri
memleket olduğundan bugün aslında muhafazakârlık diye bilinen şeyin tam adı “taassuptur”/
tutuculuktur. Türkiye’de bu yüzden sağ adı altında temel haklara düşmanlıkta mutaassıp/ tutucu bir kitle, ekonomiyi sürekli berbat eder.
Milliyetçilerle dinciler
muhafazakârlık asgari müştereğinden dolayı sağ gibi görünürler. Tek ortak noktaları dindir. Buna
mukabil bu iki grubun dine bakışlarını belirleyen de dincilerdir. Türkiye’de
sağcılık, sosyalizmin ekonomik muhalifi olarak değil genelde dine dayalı bir
sosyalizm karşıtlığı şeklinde gelişmiştir. Milliyetçiler “ esir Türkler”
söylemiyle sosyalist blok içindeki
Türkleri hatırlamışsa da sonradan hareketin rengi dinci eğilimlerce
belirlenmiştir, hâlâ da böyledir.
Dolayısıyla Türkiye’de temel
hakları ( hayat, mülkiyet, ifade hürriyeti) haklarını savunan, sosyalizm
karşıtı bir sağ falan yoktur! Türkiye dinine tutucu şekilde bağlı, bazıları
milliyetinin bilincinde olan ama kesinlikle ekonomiyi devletin icat edip
yönettiğini sanan sosyalist zihinli bir siyasal çoğunluk vardır. Türkiye,
ekonomiyi devletin yönetmesi gerektiğini sanan
bir siyasal anlayışın toptan egemenliğindedir. Yani aslında hepimiz
sosyalistiz, hepimiz Marksistiz! Olay budur!
Tasarruf alışkanlıklarımıza göre bu soruya derhal, “ Elbette tamir etmek!” diye cevap veririz.
Bu, yerleşik bir kadim kıtlık psikolojisinin cevabıdır, aslında. Her şeti korumanın tutumluluk olması gerektiği kanaati içimize öyle yer etmiştir ki yakın zamana kadar herhangi bir eşyayı yenisiyle değiştirmeyi bile israf gibi görürdük. Şu anda yaşadığımız ölçüsüz tüketim çılgınlığının sebebi de aslında bu yerleşik kıtlık ve açlık duygusudur. Bu duygudan kurtulmak için “harcayabileceğimizi kendimize göstermek isteriz.”
Somut bir örnek verelim:
Annemin mikrodalga fırını yüz lira civarında bir fiyata satılıyor. Arızalanan sigortasını değiştirmemiz otuz beş liraya mal oldu. Yüz liralık bir malın basit bir parçasının onun fiyatının üçte birine denk gelmesi kıtlık duygusuyla yaşayan bir topluma şüphesiz tuhaf gelmektedir. Eğer mal yüz lira ediyorsa, parçalarının çok daha ucuza gelmesi gerekmez mi? O halde tamirat toplumunun bireylerine şunu sormak isterdim: neden bütün parçaları edinerek basit bir montaj şemasıyla kendi mikrodalga fırınınızı yapmak yerine gidip onu satın alıyorsunuz?
Ticaret hakkında asgari bir bilgisi olanlar derhal olayın maliyetle ilgili olduğunu söyleyecektir. Cevap doğrudur. Ürünlerin üretim faktörleri, yani büyük oranda parçaları, tedarikçi işletmelerden, üretici firmalarca çok büyük miktarlarda, toptan alınır. İşte bu yüzdendir ki her bir mikrodalga fırının fiyatı daha en baştan düşük maliyet baskısıyla şekillenebilir.
Peki bu nasıl mümkün olur? Her şeyden önce büyük miktarlarda mikro dalga fırını üretebilmenin tek yolu, mikrodalga fırının parçalarının da ( üretim faktörlerinin bir kısmı) aynı şekilde büyük miktarlarda ve sür’atle üretilebilmesidir. Böylece her biri, birbirinden bağımsız ve uzmanlaşmış şekilde çalışan onlarca iş bölümleri parçalara ayrılarak basitleştirilmiş büyük üretimin her bir basit parçasını büyük hızda gerçekleştirerek kaynakların israf edilmesinin önüne geçer ve bunlardan en büyük miktarda sermaye mallarının üretilmesini sağlarlar. Kumdan silikon devre yapılmasına dair meşhur örneğin esprisi budur. Bundan dolayıdır ki üretici tarafından üretime katılmayan sermaye malları, sermaye malı üreticisinin elinde kalır. Bunlar az miktarda ve ancak üreticinin işine yarayan şeyler olduklarından marjinal fayda kanunu gereği fiyatları, daima üretime dahil edilen hemcinslerinden daha yüksek olur.
Mikrodalga fırının, üretime giren sigortaları, her partide binlerle ifade edilen şekilde satın alındığında, sigorta üreticisi firma elindekileri kâra dönüştürebilir. Oysa fabrikanın almadığı sigortalar, başka çok nadir üretimlerde o da belki kullanılabilir. Bu durumda sigorta üreticisi için elindeki mal günden güne artan bir risk anlamına gelir. Bu durumda bu riskin maliyetini karşılayabilmek için, kırk yılda bir meydana gelecek arızlarda kullanılacak bu “kıt” mallar için alabildiğine yüksek bir fiyat ister.
Bundan dolayıdır ki mikrodalga fırını tamir ettirmek her halükârda daha pahalıdır.
Yani malları ucuzlatan şey, işçinin emeğinden çalınması değildi. Marx, maliyeti düşürmenin, emekten çalmakla mümkün olacağını sanırken yaptığı hata, buydu. Maliyeti düşüren, işçinin emeğinden çalmak değil, onun emeğini verimli hale getirmekti ki bu da ancak sınırlı bilgisi ve yeteneği olan vasat işçilerin dahi verimli çalışabilecekleri, verimli üretim imkânlarını yaratmakla mümkün oluyordu. Böylece işçilerin çoğu, hayatlarında aklılarına gelmeyecek kadar karmaşık teknolojilerin başında, onlar için basitleştirilmiş yöntemlerle, kendi başlarına asla gerçekleştiremeyecekleri üretim işlerini yürütebildiler.
Yine bu yüzdendir ki gelişmiş ülkeler geri dönüşüm teknolojilerinde liderdir. Eskiyen sistemleri tamir etmenin maliyeti yerine, maliyeti düşüren ve bu yüzden eskiyi daha pahalı kılan teknolojileri geliştirmeyi ve sermaye mallarının sürekli yeniden kaynak halinde kullanılmasını bu yüzden tercih etmektedirler. Yani Marx’ın “yeniden üretim” dediği, aynı malların sürekli birbirleri üzerinden veya kaynak israfıyla üretimi gibi bir şey yoktur. Çünkü eğer maliyetleri düşürmeye yönelik sürekli bir çabamız olmasaydı, ne kaynaklarımızı koruyabilir ne de fabrikaları tahrip ederek karnını doyurabileceğini sanan bir kısım işçileri istihdam edebilirdik.
Bu yüzden meselâ ABD’de kullanım ömürlerini dolduran mallar mutlaka hurdaya ayrılır. Çünkü kullanım ömrünü dolduran malların, gelişen teknolojiye göre geri kalmış bir teknolojiyle yapılmış üretim faktörlerinin temini, her geçen gün daha pahalı hale gelmektedir. Bu da tamiratın maliyetinin, yeni mala göre daha fazla olmasına sebep olmaktadır.
Bizimki gibi yaratıcı olmayan montaj ekonomilerinin tüketicileri ise bu maliyet hesabını yapamadıkları içindir ki gelenekleşen israf, sürekli bir negatif kurum olarak bizi fakirleştirmektedir.