dinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2016 Pazartesi

Dindarlığın Ahlâkî Şantaj Rejimi



Türkiye’de derin bir ahlâkî bunalım yaşanıyor. Bu bunalım üstelik de şeriatın gayrı resmi olarak uygulandığı son on dört yılda  önü alınamaz bir şekilde büyümüş görünüyor.

Pornografik ve erotik  yayınların  gayri resmi bir şeriat kısıtlamasıyla   mümkün olabildiğince kısıtlandığı bir dönemde cinsel suçlar ve cinsel istismarla ilgili  istatistiklerdeki yükseliş  düşündürücü olmanın ötesinde, tam bir kırmızı alarm seviyesinde.

Peki ama ahlâkın tek ölçüsü cinsellik mi? Elbette değil. Ve fakat siyasetin, artık cinsel  şantajlar dahil her türlü ahlâki şantaj ve sömürüyle yürütülmesi de  bir yöntem olarak benimsenmiş durumda.

Peki ama bu şantaj ve sömürü düzeni nasıl  işliyor?

Bu şantaj ve sömürü düzeninde  dinci aktörler, kendilerini türbanla ve dini sembollerle tam bir kamuflaj altına alıyor ve  kendilerini her türlü ahlâkî tartışmadan bağışık kılıyor. Bu arada örtünmenin getirdiği  kesin  bağlılıkla ahlâk üzerine de ipoteklerini koyuyorlar.

Dinin tartışma üstü kutsallığını sömürerek davranışlarını tartışmasız hale getirdikten sonra da ayrıca ahlâk üzerinde  kurdukları tekel ile  ahlâkın biçimini ve ölçüsünü de belirleme yetkisini ele geçirmiş oluyorlar.

Buradaki kör nokta “Ama biz de Müslümanız!” diyen samimi Müslümanların iyi niyetinde meydana geliyor. Böylece “Müslümanlık” müştereğinde birleşilebileceğini veya uzlaşılabileceğini sanan “laik Müslümanlar”,  ahlâk alanındaki dinci/dindar ( artık her ikisinin de aynı insanlık dışı şeriat rejimine hizmet ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz) egemenliğini zımnen onaylamış oluyorlar.

Böylece dinci/dindar ahlâkı, karşı cinsle görünürde hiçbir ilişki kurmamak ve kadını alabildiğine sosyal hayattan  tecrit etmekle ortaya çıkıyor.  Bu ahlâkın bu kadar basit  olabilmesinin sebebi, “ darül harp” denen bir düzende Müslümanların, düzenin kendisiyle  savaşmak için  her türlü  kısıtlamadan ari olduklarına inanmaları. Böylece  “gayrimüslimlerin”  küfür düzenini yıkmak için o küfür düzeninin araçlarını kullanarak  savaşı kazanmak Müslümanların tek amacı haline geliyor.

İntihar bombacılarının masumları katlederken duydukları iç huzuruyla, dindar siyasetin ponografik kaset şantajlarını utanmaksızın kullanabilmesini sağlayan temel güdü işte bu: “ Müslüman olmayanlara karşı hiçbir ahlâkî kısıtlamamız yoktur!”

Bu şantaj düzeninde, dinciler/dindarlar   ölçülerini onların belirlediği ahlâkı  sıradan Müslümanların onaylamasıyla beraber   ahlâkın bütün sorumluluğunu da onların sırtına yıkıyorlar.

Böylece örtünmeyen kadının taciz edilebileceğini, ona tecavüz etmenin yanlış olmadığını, açık kadınların tacizi veya tecavüzü hak ettiğini söylerken ahlaksızlık ettiğini düşünmeyen bir  cinsel sapık, insanların  cinsel zaaflarını gözetleyerek bu zaaftan dolayı utanmaları gerektiğini söyleyebiliyor. İşin kötüsü şantaj kurbanları, utançlarının bu alçakça sömürüsüne teslim oluyor ve ahlâkın, tecavüzcü, tacizci bir takım sapıklarca belirlenmesine izin veriyorlar.

Böylece Türkiye’de dinci/ dindar ahlâk   türban, sakal, takke  simgeleriyle kendi ahlâkî egemenlik alanını işaretlerken  ahlâkın genel bağlamından kendini kurtarıyor.  Bunu yaptıktan sonra  o bağlama sadık kalma borcunu da  “laik Müslümanların” sırtına yüklüyor.

Bu anlayış sanırım şu şekilde özetlenebilir: “ Benim ahlâkım, karımı senden uzak tutmakla sınırlı.  Sen de ahlâklıysan aynısını yap. Yoksa ben senin açık karını sokakta taciz de ederim, ona tecavüz de ederim. Açık saçık dolaşıp beni tahrik ettiği için o bu saldırıyı hak etmiş demektir.

Bunun dışındaki ahlâk beni bağlamaz. Beni bağlamayan ahlâk seni bağlıyorsa o da senin sorumluluğundur, beni sorumluluğum değildir.”

Bu ahlâkî ikiyüzlülük sarmalında biri çıkıp da “ Benim karımı aldatmam veya ilişki tercihlerim benim sorunumdur. Başkasının ahlâkî zaaflarını araştırarak ülkeye hizmet edemezsiniz. Başkasının namusuna göz dikerek ahlâkî ölçü belirleyemezsiniz.  İfşa ettiğiniz zaaflarımla ilgili sorumluluk bana aittir fakat bunların benim diğer hizmetlerimle veya  eserlerimle bir ilgisi yoktur. Sizin benim ahlâki zaaflarımı araştırıp hele ifşa etmeniz, benim bu zaaflarımdan çok daha aşağılık bir iştir. Sizin ahlâkî şantaj düzeninizi kabul etmiyorum!” deseydi belki de işler çok farklı olabilirdi.

Oysa Türkiye’de hemen herkes dinci/dindar  ahlâkî şantaj düzenine teslim olmuş durumda. İşte Türkiye’nin yönetimini belirleyen %50lik “millî iradenin” ahlâkî düzeyi ve dindar şantajcılığın  geldiği nokta bu.


17 Mayıs 2015 Pazar

Mahremdeki "Yabancılar"


Kitabı henüz bitirmedim , bitirince tam bir değerlendirme yazısını “Kültür Beğendi” adlı blogumda yayınlayacağım.

Kitap  bana göre bir önceki çalışmadan daha derin ve ayrıntılı.
Burada bir ön değerlendirme bağlamında şunu vurgulamak isterim:
Türkiye’de faaliyet gösteren ajanlar aslında çok zor ve gizli bir iş yapmıyorlar. Zira iki kadeh viski, güzel yemekler,konfor ve özellikle Amerikan övgüsü bu işin yerli işbirlikçilerce gayet güzel yerine getirildiğini gösteriyor.

Kitabı okuyorum, hani wikileaks’in dahiyane  araştırmacılığı bir yana bir de bakıyorum, sızan kriptoların tamamında gazeteci, yazar vs namlı bir takım adamlar, zaten  yabancı misyon şeflerine kendileri ülkeyi anlatıp durmuşlar.

Bunun önemi ne?
Şöyle düşünelim: Herhangi bir Amerikan gazetecisinin herhangi bir yabancı misyon şefine gidip de Amerikan politikasının iç yüzü hakkında  rapor vermesi düşünülebilir mi? Soğuk Savaş döneminde komünist Amerikan vatandaşları bunu yapmış olabilirler ama burada bir fark var.
Amerikan toplumu büyük bir toplum olduğunu, büyük bir devletin sahibi ve  vatandaşı olduğunu bilir. Bu büyüklük bilinci  Amerikan Ulusunu kurban psikolojisine girmekten korur. Hiçbir Amerikan vatandaşı dünyada bir başka ülkenin oyuncağı veya etki ajanı olmayı hayal bile edemez.
Ama ABD bize çok kültürlülükten, azınlıklara saygıdan vs bahseder ve dünyanın geri kalanını kafasına göre kesip biçmeye çalışır.  Bunun böyle olması çoğumuza  “adaletsiz” gelir. İsteriz ki ABD dünyanın geri kalanına da kendi ülkesindeki gibi adil davransın!


İşte bu “adil muamele” beklentisi, sömürgeleşmenin aklîleştirilmesidir/rasyonelleştirilmesidir. ABD’den herhangi bir hakemlik, düzelticilik beklemek aslen ABD’yi egemen olarak bilmek demektir. Dünyada hiçbir egemen ulusal devlet bu tip bir beklentiyi hoş görmez! Hiçbir İngiliz kendi politikaları üstünde bir Amerikan vesayetini tartışmaz, hayal etmez. Hiçbir Fransız ticaret veya siyasette Amerikan yönetiminin ne diyeceğini merak etmez. Savaşta ABD tarafından yapılandırılmasına rağmen Almanya, kimi nasıl yargılayacağına veya ülkesinde nasıl bir toplumsal düzen kuracağına dair asla ABD onayına vs başvurmaz.

ABD misyonlarından çıkmayan , ABD diplomatlarına, ülkeleri hakkında “gönüllü bilgi” veren mürekkep esnafı, ciddi bir aşağılık kompleksinin ve toplumsal geriliğin çocukları. Onlar ( Eski başbakanımız gibi aşağılayıcı biçimde “bunlar” demekten sakınıyorum)   cumhuriyetin getirdiği ulusal çağdaşlaşma  mantığının ailelerine, mahallelerine nüfuz edemediği kenar mahalleli insanlar  veya aşiret mensupları. Türkiye’nin başına belâ olan iki toplumsal tabakanın siyaset destekli sermayelerle palazlandırılmış   meyveleri…

Dinci  fitne ve ihanet kenar mahallenin ki bu mahalleler gene de etnik gerilimlere göre şekillenir genelde, bir ürünüyken etnik terör de kendi içine kapanmış Kürt  aşiret yapısının içinden çıkıyor. Dikkat edilirse dinci ve Kürtçü sermaye, cumhuriyet  ve Türk düşmanı, ikircikli dinci siyasetin iktidarıyla alabildiğine semiriyor.

Ve gene dikkat edilirse ABD misyonlarına ülkelerini her gün marifetmiş gibi gammazlayan, ihbar eden  mürekkep esnafı da   ya dinci kenar mahalleye ya  da etnik ırkçı Kürt kabileciğine mensup insanlar. Bu insanların arasında, uluslaşmanın erdemini anlamış tek bir aile üyesi yok! Elbette hepsi böyle değil. Bazıları  ciddi  okullarda okumuş satılmış beyinler ama onlar istisna. ŞLöyle bir okuduğunuzda  gözünüze çarpan insan profili, genel olarak sermaye eliyle irileştirilmiş yarı okumuş medya kuklaları… Onlar yabancılaşmış, kanserleşmiş insansı uzantılar...

Söylenecek çok şey var şimdilik bu kadar diyelim.



14 Nisan 2015 Salı

Dinci Ahlâk Yargısının Çelişkisi

İnsan eylemi ile ilgili bütün akıl yürütmelerin belki de en önemli ölçütü ahlâk.


Çünkü “Başkalarını etkilemeyen eylem” diye bir şey yok.  Tamam da etkilemenin önemi ne?

 

Buradaki etki “ zarar erme potansiyeline” işaret ediyor.

 

Yaptığımız her işin bir başkasına zarar verebilmek ihtimali bulunuyor. Her işimizin her yönünü hesap edebilmemiz şüphesiz mümkün değil. Belki bir yerden birine zarar veriyordur ama en nihayetinde kendi denetimimizin elverdiği sınırların dışında kalan şeylerden daha az sorumluyuz.

 

Bunların ahlâkla ne ilgisi var?

 

Bunların ahlâkla  ilgisi, herhangi bir iş yaparken  işimizin zarar verme potansiyelini hesaba katmamızdan kaynaklanıyor. Yani “Başkalarına zarar verecek işler yapmamak” konusunda  bir irade göstermemize dayanıyor. Dolayısıyla ahlâk için “ Zarar vermemek iradesidir.” diyebiliriz. Kaldı ki bu irade kendi varlığımıza  yönelik zararlardan da  kaçınmayı  kapsar. Hani içki ve zina gibi işlerden niye kaçınmamız gerektiği düşünülecek olursa bunlarla hem başkalarına doğrudan doğruya zarar vermek ihtimalimizin olduğunu hem de bu eylemlerle vücudumuzu doğrudan doğruya bazı tehlikelere açık hale getirdiğimizi hatırlamamız yeterli olur.

 

O halde ahlâk, özü itibariyle bireysel denetimle ilgili bir iştir. Bütün bireysel denetimi bir yana bırakarak doğrudan doğruya zararlı sonuçlar doğuracağını bilerek yapılan işler de ahlâkın ötesinde hak ihlâlleri olarak hukukî yaptırımların konusu olurlar.

 

“Zarar” kavramına bakmak gerekir belki. “Zarar” başkalarının meşru fayda beklentilerini ve fayda dizgelerini kabul edilemez bir  yolla engellemektir.  O halde “kabul edilemez” olmanın ölçüsü nedir? O ölçü, “Yaygınlaştıkları takdirde toplumsal beraberliğin bozulmasına yol açacak davranış tarzlarıdır”.

 

Buraya kadara ki ahlâk tanımlarımızda dine hiç yer vermedik. “Ahlâk  tanımında dine yer vermemek” ne demektir?

 

Bu şu demektir: “ Allah adına konuşan bazı  okur yazarların hiyerarşik üstünlüğüne dayalı yorumlar silsilesinin emrediciliğine  müracaat etmemek “ demektir. Çünkü “Din” ancak  bir takım profesyonel  okur yazarların, Allah adına  düşünüp konuşmasıyla meydana getirilmiş bir “kurumdur”. Bu profesyonellerin ortadan kalkması halinde, din, varlığını bir kurum olarak sürdüremez.

 

Bunların ülkemiz için önemi nedir? Eğer bütün bu akıl yürütmelerin günlük yaşantımızda bazı düzeltici etkileri olmayacaksa bunları düşünmemizin bir yararı olabilir mi?

 

Veya şöyle düşünelim: Günlük hayatımız din adına düzenlenmeye çalışılırken bunun doğru veya haklı olup olmadığını düşünmemiz, yargılamamız gerekir mi gerekmez mi? Şüphesiz böyle bir yargılamaya gitmemiz gerekir.

 

O halde dinci ahlâk anlayışına da bir bakmakta fayda var.

 

Dinci ahlâk anlayışı, ahlâkın, İslâm tarafından Kur’an emirler bütünüyle indirildiğini ve Müslüman bireyin de bunlar dışında herhangi bir ahlâkî prensibini benimsemesinin imana aykırı olduğu şeklinde özetlenebilir.

 

Böyle midir? Esasen “dinin getirdiği” söylenen bütün ahlâkî  iyilikler insani ilişkilerin deneme yanılma süreçlerinde ortaya çıkarılmıştır.

 

Buna bir başka açıdan bakacak olursak;  dincilere göre din ahlâkın kaynağı olduğuna göre dinin doğrudan emredici olduğu toplumsal düzenler insanların en fazla tatmin oldukları düzenler olmalıdır.

 

Oysa yaşananlar bunun aksini gösteriyor.  Dünyanın en zorba  yönetimleri, şeriatla yönetilen ülkelerde  görülüyor. Din adına insanların eylemlerine müdahale edilen ülkelerde, ahlâkî davranışlarda herhangi bir gelişme görülmüyor. Yalnızca insanlara müdahale etmek ayrıcalığına sahip bir din profesyonelleri sınıfıyla sıradan halk ayrışması gerçekleşiyor, o kadar.

 

Ayrıca  sıradan insanlar arasında din sahibi olmanın, her şeye yeteceğine dair bir  yanılsamanın yayılmasına sebep olunuyor. Oysa aynı dini paylaşmak en fazla psikolojik bir  dayanışma vesilesi olabilir. Ahlâkın dinle geldiğini düşünmek, dindar bireylerde,  din sahibi olmak dışında zararsızlığı gözetmek konusunda,  bir sorumluluk gerekmediği algısını yaratır.

 

Böylece ne olur? “Din”i va’z eden profesyonellerin din adına verdikleri emirler, hiçbir zararsızlık  denetimine sokulmadan  doğrudan yerine getirilir. Böylece  “Şeriat devleti  hedefine yardım edeceği düşünülen herkse” her şekilde yardım edilmesi ile karakterize edilebilecek siyasal İslâmcı popülizm ortaya çıkar.  Türk siyasetinde sağı yıllardır ahlâksız bir fırsatçılık haline getiren zihniyetin temeli ahlâka dair bu çarpık anlayıştır.

 

 

 

 

 

1 Şubat 2015 Pazar

Şehvetin Ve İktidarın Volkanlarında

 Türkiye’de dinci ve etnik ilkelliğin kadın  trajedisi

“…Dünyada hiç bir erkeğin Abdullah Öcalan kadar kadınları peşinden koşturamadığını, yürütemediğini ve onların ruhuna giremediğini söyleyen Sema Irmak, "Şu anda İmralı'da müzakere masasındaki sayın Abdullah Öcalan'a bu kongremizi atfediyoruz….” (1)

“…Toplantıda son olarak konuşan Mahalle Kadın Kolu Başkanı Nuran Yıldız'da Ak Parti'ye üye olmanın Başbakan Recep Tayip Erdoğan 'a nikahla bağlanmak olduğunu vurgulayarak tüm partilileri bu seferberliğe davet etti…” (2)

İkisi de haber. Yani bir fantezi, önyargı veya kurmaca falan değil.

İkisi de birer  tapınma biçimi.

İkisi de paganik birer tapınma biçimi…

İkisi de otoriter bir ruh halinin  göstergesi….

Dahası ikisi de  bahsedilen kişilerin yaptıkları göz önüne alındığında, sado mazoşist bir sapkınlığın belirtisi.

Sadizmin kökeni açık. Bu insanlar kadın , çocuk demeden herkesi öldürmeyi sadece gerekli bulmuyor, bundan sapkınca bir zevk de alıyor. Bu artık bilinen bir gerçek. İşin mazoşizm yönü  biraz daha incelenmeli….

Bu ruh hali muhakkak  incelenmeli. Çünkü dinin  ahlâkî normlarını cinsellik korkusuna bağlamasıyla aslında ayna görüntüsü olarak cinsel sapkınlığı  meşrulaştırma çabası içine girdiği  artık  herkesçe biliniyor sanırım.

İşin ilginç yanı “töre cinayeti” denen suçların, ensestin,  çocuk tecavüzlerinin, fiilî livatanın en fazla olduğu bölgelerin etnik  terör ve sözde etnik siyaset odaklarının da  bir lidere “cinsel karizma” rolü biçebilmesi.

Kürt toplumunda, bireyin hiçbir değeri yok. Bu toplumsal yapı içinde birey, insan olmasından ötürü korunmaz; sadece  kitleye getirdiği ek refahtan dolayı korunur. Kalabalık aile/ aşiret yapılarıyla Kürtler  fiziksel imkânları paylaşmak için  her türlü güce ihtiyaç duyan bir topluluk. Bu yüzden de gerek çatışmada nefer üstünlüğü gerekse  iş gücü açısından büyük nüfusa ihtiyaç duyan bir topluluk.  Ölçüler bunlar olunca herhangi bir aşiret üyesinin “birey” olması  aşiretin hayatiyeti açısından  tam anlamıyla bir zehir etkisi yaratıyor.
Peki Kürt toplumundaki bu yapı acaba Marksist/Stalinist bir örgüt olan PKK da giderilebilmiş mi?

Elbette hayır. Bütün hayatları “ağa” ve aşirete tapınmak ve onlar için mücadele etmek olan insanların bir anda kendilerini Marx’ın “özgürleştirici” ideolojisine açarak birey olmalarını beklemek safdillik olurdu ki zaten ne Marx’ın ne de Stalin’in böyle bir arzusu veya hedefi vardı.

PKK, aşiret kitleleşmesinin yerine örgütü, ağa figürü yerine Apo’yu koyan  ateist/ Yezidi bir terör örgütü.

Örgüte katılan kadınlarda, aşiretçiliğin, kadını yerleştirdiği ikinci sınıflıktan kurtulup aydın ve mücadeleci bireyler olmak isteği, herhalde ortak… Yaşları daha küçük olup da telkinlerle veya kaçırılarak gelen kadınlar dışında  son birkaç yıldır  basınımızda yaratılmaya çalışılan “PKK’nın entelektüel savaşçı amazonları”  algısı bunu sağlamaya yönelik gibi…

Apo o denli aşkın bir figür olarak sunulmaktadır ki örgüt üyelerinin, karşılarında konuşan adamın tam bir psikopat olduğunu anlayabilmeleri bile mümkün değildir. Apo bir korkaktır. Çünkü bir zorbadır. Otoriter kafa yapısı, onu güçlünün köpeği, zayıfın sahibi yapmaya  yöneliktir.  Kibirlidir çünkü korkak olduğunu bilmekte ve bunun yarattığı kalıcı ve derin aşağılık kompleksini ancak  kibirle yenebileceğini sanmaktadır. Sözlerindeki tutarsızlıklar, meseleyi sürekli  “ben merkezli” bir evrende  görmesi hep onun karmaşık ve hastalıklı ruhunun birer göstergesidir.

Bütün bu hastalıklı belirtiler birbiriyle o kadar iç içe girmiştir ki ağalarına tapınmaktan kurtulmak isteyen kadınlar için yepyeni ve üstün bir “süper ağa” figürü olarak ortaya çıkmaktadır. Örgüt içinde kadın militanlara  yönelik hayvanca tavırları defalarca gündeme gelmesine rağmen  örgüt militanları onu toplumsal yapılarından bir kaçış aracı olarak görmekte ama bambaşka ve cidden sapık bir “ağa” figürüyle karşılaşmaktadır.

Dinci partinin kadın kollarında ise erkeğin mutlak ve aşılamaz iktidarının din (Tanrı) tarafından onaylandığı inancı, aşılamayan bu otoriteye karşı bir tür “fahişe rahibe” psikolojisinin gelişmesine sebep oluyor. Tanrı’nın, kutsalların kutsalının mekânında, tanrıya hizmetin  bütün ahlâk kurallarından kurtularak edilmesi gibi bir ruh halidir bu.

Çünkü erkek madem ki yaratılışın başlangıcıdır ve özüdür, tanrı’dan sonraki en büyük saygıyı hak etmelidir. Kaldı ki eğer bir erkek bir de Tanrısal bir lütufla bir otorite kazanmışsa onun artık her türlü günahtan masun sayılması dinin gereğidir. Dolayısıyla kendisine  karşı zaten hiçbir direnç imkânı bırakılmamış bu üstün yaratılmışın bir de Allah indinde tanınmış bir otoritesi varsa, onun sıradan erkekleri sınırlayan her türlü ahlâk kuralından   masun sayılması kadar doğal bir şey olamaz.

Dolayısıyla mantıksal olarak açıkça tutarsız,  ruh hali dengesiz, katı otoriter, sevgisiz, ve şefkatsiz bir figür aslında dinciliğin kafasındaki “intikamcı”, “öfkeli”, “kahredici” Tanrı figürünün dünyaya inmiş hali gibidir. “Ona dokunmak peygambere dokunmak gibidir….” “ Allah’ın sıfatlarını üstünde taşıyor!” gibi akla ziyan zevzeklikleri benimseyerek bunlara hiç itiraz etmeyen bir kişilik yapısı,  kendisinin  tanrı’nın erkeklere sunduğu bir tatmin aracı olarak gören kadın kitlesi arasında kelimenin tam anlamıyla bir insanlaştırma/antorpomorfizm nesnesi yaratmıştır.

Bu iki figür da bu gün hukukun temel manti olan Anayasayı açıkça beraber yapmak arzusunu dile getirmiştir. “Apoya sormadan olmaz…” mealinde sözler, dinci partini bireysel çıkışları olarak görmek yanlıştır. Bu “Tanrısal liderin” arzularının neferlerce  ifade edilmesidir.

Kadını etnik veya dini baskıyla ezen iki hareket de ondan kendisine  bir cinsel sömürü aracı çıkarmaya çalışıyor ve bunu başarıyor da…
 
Apo’ya ya  da dinci partini liderine kendisini “nikâhlı saymak” sınırsız bir zevk arayışının ifadesi değil.

Kadınlar ruhlarını, tapınılası erkek figürlerine teslim ederek aslında kadınlıktan kaçmaya ve intihar etmeye çalışıyor. Çünkü biliyorlar ki irade sahibi bir kadın olmak, ne etnik Kürt otoritesinde ne de  bir şer’i düzende mümkündür.  Bundan dolayı o liderlerde  kendisini gösteren tanrısal otoriteye, bir volkana atlar gibi  kendilerini teslim ederek o insanlara artık daha fazla şiddet ve kötülük imkânı vermemek arzusunun bir ifadesi bu. “Yandığımda benden geriye kötülük yapabileceğin hiçbir şey kalmayacak!” demenin bir diğer söyleyişi aslında…

Kadına kendi başına var olabilmek imkânını veren Türk Cumhuriyeti’nde, hâlâ bu denli umutsuz kadınların var olması gerçekten esef verici. Daha üzücü olan ise o kadınların kendi iradelerine sahip çıkmak yerine sahte Tanrıların yanardağlarında, şehvet ve iktidar lavlarında kendilerini yok etmeye  gönüllü  olmaları
















2)      http://ohaber.com/-ak-parti-li-olmak-basbakan-a-nikahla-baglanmaktir--h-315194.html

24 Kasım 2014 Pazartesi

Türk Milliyetçiliğinde Saptırılmış Empati Sorunu


Hangi islam  dünyası bu? Ermenileri destekleyen Lübnan falan mı?
Empati kabaca bir duygudaşlık , eşduyum olarak tanımlanıyor.

Bu bilinçli olarak gerçekleştirilen bir davranış. Dolayısıyla belli tercihler yapabilecek kadar gelişmiş bir duygusal zekâ gerektiriyor.

Burada önemli bir nokta da değer yargılarının ortaklaşabilmesi veya zarar verici etkilerinin  ortadan kaldırılabileceği bir ortamın geçici de olsa sağlanabilmesinin şart olması? Meselâ savaş esnasında bir ateşkes veya  belli yoksunlukları  zorunlu olarak paylaşmak gibi uç durumlar… Veya  zarar verme potansiyelinin olmadığı bir ortamın sağlanması gibi.

İlk durum, savaş gibi istenmeyen bir durumda zekâmızın zorunlu olarak farklı işlemesi ve duygu durumunun alışılmış durumun dışına çıkmasıyla olabilir. Savaşın olağanüstü şartları, algılarımızı açarak karşımızdakini daha açık seçik görmemizi sağlayabilir.

İkinci halde ise bir egemenlik durumu söz konusudur. Egemenlik durumu, tarafların zarar verme  potansiyellerinin  bir egemenin zorlayıcılığında ortada kaldırılması demektir ki bu aynı  zamanda “hukuk devletidir.” Bu durum diktatörlüklerde de sağlanabilir görünmesine rağmen diktatörün keyfi zor kullanıcılığı her şeyi anlamsızlaştırır.

İnsan  en kolay, kendisine benzeyenlerle empati kurar. Bundan daha doğal bir şey yoktur. Birinin bize ne kadar benzer olduğuna inanırsak onunla empati kurmaya o kadar gönüllü oluruz.

Buradaki temel sorun “benzerliğe inanmaktır.”

Dinler akıl ötesi inanç mekanizmalarıyla  “ümmetin” benzerliği konusunda bir inanç geliştirmek isterler. Böylece insanların birbirlerinin farklılıklarına gönüllü olarak kör kalacaklarına ve barışı   kuracaklarına inanılır. Oysa gerçek hiç de böyle değildir, asla olmamıştır ve olmayacaktır.

Çünkü din insanlara, tarihlerini, kültürlerini, sevgilerini aşacak kadar büyük bir bilinç aşılayamamıştır. Böyle bir bilinci aşılayabilmesi de mümkün değildir. Çünkü insanlar hayatlarını, hayatlarını doğrudan doğruya var eden insanlarla beraber yaşarlar. Hayalleri, idealleri, kültürleri ve inanışları o insanlarla beraber gelişir.
Bu açıdan meselâ bütün hayatları çöllerde develerle geçen, cenneti çöl dışında tahayyül eden, düşmanını arkadan vurmayı yiğitlik sanan, kendisi dışında hiç kimseye muhabbet besleyemeyen Araplarla hayatları at üstünde geçmiş, devlet kurup töre yapan, savaştan korkmayan ve hayatla mücadeleyi bir bilinç olarak geliştirmiş Türklerin sırf aynı Tanrı’ya taptıkları için aynılaşması ve birbirlerine empati beslemek için gönüllü olmalarını beklemek yanlıştır.

Zaten bu yüzdendir ki dincilik, dini, “mevalinin” Araplaştırılması  için kullanır. Böylece  öz değerlerine yabancı, Arap gibi düşünen, Arap riyakârlığını ve taassubunu dindarlık sanan bir insan türü yetiştirmek ister.

Bu açıdan dincilik bir virüs olarak kendini benimseyen herkesi başkalaştırır, dönüştürür en nihayetinde yabancılaştırır ve “Araplaştırır”.

Dincilik sadece bir siyasal metot veya söylem değildir. Dincilik dinin hayatın her alanına egemen olmasını savunmaktır ki bu durum Arap örfünü benimsemeden, Arap kültürünü içselleştirmeden gerçekleştirilemez. Onun içindir ki dinle siyaset yapan herkes , Arap gibi davranan bir gençliğin “ahlâkını” idealize eder.

Bu açıdan ve daha özel bir bakışla MHP, 1969’dan bu yana  giderek yoğunlaşan bir biçimde dincileşen bir siyaseti benimsemiştir. Bu siyasetin içinde Türk artık ancak namus belası olarak  kerhen bulunan bir motiftir.

MHP ve ilgili kuruluşlarının bilincinde “Türk gibi davranmak” yoktur. Dikkat edilirse zaman zaman parti yöneticilerinin, dinci partilerle aynı söylemleri kullandıkları görülür.

Bu ne demektir? Bu, bir  siyasal partinin halk dalkavukluğu yapmak için giriştiği dincilik  taklitçiliğinin, zaman içerisinde ona egemen bir bilinç haline gelmesi demektir.

Halihazırda MHP “milliyetçiliğindeki”  “millet” ile ümmetçilerin ümmeti tarif etmekte kullandıkları “millet” birebir aynıdır.  “Türk Müslüman olduktan sonra Türktür!” gibi safsataların ayet kudretinde kabul gördüğü bir  siyasal camianın herhangi bir milli/ulusal özelliği kalmamıştır. Çünkü bu  kabul ne sosyolojiyle ne tarihle ne hukukla bağdaşabilir.

Peki o halde MHP’nin bir parti olarak devamını sağlayan şey nedir?

Bunu sağlayan şey, bütün açık gerçeklere rağmen kendilerini milliyetçi sayan insanların MHP’ye yönelik saptırılmış empatileridir.

Saptırılmış empati, insanın benzeşmek için  kendini zorunlu hissettiği insanlarla empati geliştirme çabasıdır.

Ayrılığın açık seçik anlaşıldığı hallerde geliştirilen empatide “ayrılık” daima nazarda tutulur ve sınırlarını gözetme konusunda daima bilinçli davranılır.

Oysa saptırılmış empatide benzeşme bulmak, benzeşmenin  neredeyse mutlak olduğuna dair bir ”inanç” beslenir. Bu inanç din benzeri bir mekanizmayla ayrılıkların, aykırılıkların görmezden gelinmesine yol açar böylece bilincimizi “saptırır”. Saptırılmış bir bilinçle geliştirilen empatide en büyük yanılgı, karşı tarafın da aynı empatiyi besleyeceğine dair geliştirilen yanlış inançtır.

Bugün kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan, lâik, akılcı, medeniyetçi pek çok insanın en büyük açmazı, medeniyetlerinin gereği olarak “partileri” diye benimsedikleri MHP tabanında ve yönetiminde, kendilerine yönelik bir empati beslenmemesidir. Bunun sebebi basittir.

MHP “empati” geliştirebilecek bir tabana ve yönetime sahip olmadığı gibi artık “milliyetçi” bile değildir. Bütün yönelimleri, söylemleri ve bakışlarıyla MHP dünyayı bir Arap gibi algılamayı seçmiş,  kanserleşmiş bir yapıdır.

Bu yüzden MHP ile milliyetçiliğin mukadderatı üzerinde  tartışmak hele de çözümler konusunda belli bir mutabakata varmak mümkün değildir.

Çünkü MHP dinciliği bir politik metot olarak benimsedikten sonra artık akılcı tartışma ve akla dayanan bilinçli bir empati geliştirme kabiliyetlerini kaybetmiştir.

Bu açıdan  sağdan veya soldan, kendisini milliyetçi olarak tanımlamaktan korkmayan insanlara MHP’nin vereceği hiçbir şey yoktur.

Bu anlaşılabilirse MHP’nin, milliyetçilerin “saptırılmış empatisini” sömürmesi engellenebilir.  İş Türk Milleti’nin varoluşu olduğunda,  vatanın ve milletin istikbali, köylü veya kenar mahalle ahalisinin “kaynak dağıtma”  kavgası olmaktan ileri gitmeyen bir dinci/mutaassıp politika yapma  şekline  ve politik merkezine emanet edilemez.

Türkiye’de milliyetçilik artık kendisiyle  empatiyi hak eden, HEPAR gibi ciddi ve bilinçli politik merkezler bulmak  zorundadır.


23 Kasım 2014 Pazar

MHP Milliyetçiliğinde Birleşilebilir Mi?


Keşke... Şeriatçı ülkücü Türkten başka bir şey oluyor.
Milliyetçi yazarları okuduğum zaman, gençliğimde, cemaatten arkadaşlarımla sohbet eder gibi hissediyorum.

Durmadan ayetten, hadisten, fukahadan delil bulmak gayreti cidden göz yaşartıcı. Bir de Müslüman olmanın gereği olarak tanımları mümkün mertebe Arapça kökenli kelimelerle yapmak gayreti…

Bu gayretler iki açıdan nâçar ve nafile.( Bakın ben de kullandım…)

Birincisi Türk milliyetçileri kendilerini hâlâ ilmihalle dünyayı kurtarabileceğini düşünen taşra veya kenar mahalle Müslümanı sanıyor.

İkincisi,  bütün bir toplumu  böyle görerek Türk Milleti’nin tamamına hitap etiklerini sanıyorlar amma yanılıyorlar.

Belki otuz beş yıl evvel arada bir ilmihale başvurarak Türk Milleti’ni köylüye izah etmek düşünülebilirdi. O da “arada bir “ yapılabilecek bir şeydi ki bu gün hemen hemen hangi milliyetçi yazarı (belki MHPli demek daha doğru olur)okusanız, milliyetçiliğin temeli haline getirildi.

Bunun ne önemi var?

Bunun önemi şu: Adına ne derseniz deyin  dinci  kampın kendi içinde ayrışan her grubu  bu yüzden milliyetçilerin içine sızdı ve milliyetçileri (MHP’yi) dönüştürdü. Bunun neticesinde bugün artık bir kısım MHP taraftarı, “ Türk Dünyası’na hizmet eden Hocaefendi’nin” mağduriyetini falan düşünür hale geldi. Veya Hocaefendi’nin karşısında olmayı, Müslümanlığın icabı sananlar çıktı.

Ne yazık ki MHP’ye zincirlenmiş milliyetçiler burada “Dincilik, paraleliyle de AKP ve bağlı olduğu tarikatleriyle de bizim dışımızdadır!” diyemiyor!

Çünkü attığı her adımı din profesyonellerinin,  din sanılan yorumlarına dayandırmazsa, kâfir olacağına bir kere inanmış MHP milliyetçileri için cemaat ve AKP kamplaşmasında tarafsız olmak mümkün değil. Bu yüzden de MHP yönetiminin istikrar adına “ehven-i Müslüman” olarak iktidarı  mümkün olduğunca desteklemesi eyyamcılığına “siyaset” deniyor. Bu, köylü kurnazlığıdır, eyyamcılıktır, dalkavukluktur, ilkesizliktir, riyakârlıktır! Yani Türk İslâm Ülküsü denen, Türk’ten neşet etmemiş, etnik kabilecilikle( Arvasi nam aşiret beyinin akrabalarının bugün  MHPli olup olmadıklarını merak ediyorum mesela?) Arapçılığı Türk Milliyetçiliğinin siyasetine ulamaktan başka bir şeye yaramamıştır.
Kimin davası ne davası?

Bir yandan AKP’ye alenen sövüp bir yandan cemaati yerin dibine geçirip diğer yandan Arapça terimlerle   şeriatçı bir fanatik militan genç tipini  “Ülkücü” diye tanımlamaya uğraşan insanların bugün Türk Milleti’ne vereceği hiçbir şey yok.

Şimdi düşünülmesi gereken şey de bu: “Oylar bölünmesin!” diye üzerinde birleşilecek yapı, böyle bir yapı  mıdır?



17 Kasım 2014 Pazartesi

Ne Yapalım Yani?


Seçmenlerdeki Öğrenilmiş Çaresizlik Psikolojisine Karşı Bir Eylem Manifestosu
"Başarıya dair tek bir inanç,hedeflere yaklaşmak ve engelleri aşmak için  bize gayreti ilham eden bir lokomotiftir." Karikatürde bir lokomotif yamacı tırmanırken sürekli "Bunu yapabilirim!" derken diğeri henüz yamaca  varmamışken, "Bunu yapamam, bu imkânsız!" diyor.

Hangi parti yüzde kaç oy alır bilemem. Matematikte zaten iddialı değilim ama  daha dört işlemi doğru dürüst bilmeyen bir toplumun partilerin oy gücünü tahmin etmeye çalışmasından da bıktım.

Ama fakire göre asıl problem meclis dışı muhalefetin, sürekli küçümsenmesi ve müzmin karamsarlığımız.

Bunun en meşhur ifadesi “Oyları bölmeyelim!” Nefis cümledir! İki gram vicdanı olan herkesi  susturur ve kendine bağlar.

Oyları bölmemek için üzerinde birleşilmesi söylenen iki parti CHP ve MHP’dir.

Yani öyle bir ruh hali yaratılır ki eğer bu iki parti meclis dışında kalırsa dinci iktidar partisi her istediğini yapabilir!

Şimdi düşünelim: Dinci AKP istediği her şeyi yapabiliyor mu? Evet!

Meselâ lâiklik alenen ihlal edilirken muhalefetin bunu engellemeye gücü yetiyor mu? Hayır!

Ya da  etnik ırkçılık  dinci AKP ile beraber Anayasa dahil her türlü kanunu  çiğneyip geçerken muhalefet bir şey yapabiliyor mu? Hayır!

Burada iki nokta var: CHP ve MHP zaten iktidar olamayacaklarını en baştan kabul edip hiç olmazsa mecliste yer almayı  nimet sayan iki eyyamcı parti.

Dikkat buyurulursa PKKlıların söyledikleri, doğrudan veya dolaylı olarak CHP’nin desteğiyle derhal hayata geçiriliyor.

Öbür yandan büyük “Türk İslam Ülkücüsü” MHP, şeriatı getiren her teklife hıyara tuz yetiştiren avanaklar gibi onay veriyor.

Yani aslında mecliste muhalefet falan yok!
Öbür zafiyetimiz “ AKP kötü AMA.. “ diye başlayan ve dağılmışlığı parçalanmayı daha en başta kabul eden öğrenilmiş çaresizlik tavrı.

“Kararsızlar” denen grubun hem cehaleti hem de bu öğrenilmiş çaresizliği, ülkenin %20’den biraz fazla bir yobaz  seçmen kitlesi tarafından  parçalanmasına yol açıyor.

O halde? “Elimizdeki bu!” diyerek susup oturmalı mıyız?

Kararsızlar denen grubun bir kısmı “Benim partim yok”çular. Diğerleri hayatlarını fasulye gibi yaşamaktan memnun kesim.

“Benim partim yok”çular için piyasada şu anda envai çeşit parti var. O halde  neden bunlardan biri meclise bile giremiyor?

Çünkü bu kesimi kararlı davranmaya teşvik edecek örnek insanlarımız yok. Çünkü bizim kültürümüz, kararlı ve ilkeli liderlerin kültürü değil! Bizim kültürümüz bir “zorba lider kültürü”. Burada Araplaşmanın  tesiri küçümsenemez. Çünkü biz Müslüman olduktan sonra kadın erkek eşitliğinden, töre/kanun üstünlüğüne kadar pek çok konuda ciddi bir Araplaşma ve yabancılaşma içine girmişizdir.

İnsanlar  güce ve kararlılığa eşit ilgi gösterirler. Gücünüz yoksa kararlı olmalısınız. Bugün mevcut muhalefet partileri bizde bir güç yanılgısı yaratmakta fakat hem cahil, hem kararsız, hem ilkesiz hem de korkak olduklarından  dinci güç odağına karşı tesirsiz kalmakta ve muhalefetin millet nezdindeki saygınlığını zedelemektedirler.

Dolayısıyla insanlara ilgi gösterecekleri sadece “güç” kalmaktadır. O güç iyi veya kötü nasıl kullanılırsa kullanılsın halkta bir “eylem” illüzyonu yaratmaktadır.

O halde yapılması gereken nedir?

Yapılması gereken şey şudur: İlkeli ve vatansever/milliyetçi her okumuş/aydın,  kendi siyasal tercihini açıkça ifade etmelidir. Oyların bölünüp bölünmemesine aldırmadan her bir  vatansever/milliyetçi aydın kendi siyasal tercihinin neden doğru olduğuna dair net şeyler söylemeli ve çevresinde bir kararlılık halesi yaratmalıdır.
Bu neye yarayacaktır? Bu, kararsız, “mecbur” ve “mahkûm” seçmenlerde, iktidarı etkileyen şeyin onların oyu olduğu bilincini uyandıracak ve öğrenilmiş çaresizliklerini yenmelerinde yardımcı olacaktır.

Bu konu ihmal edilmemeli ve her bir milliyetçi kendi sanal ağ ortamını mutlaka oluşturarak derhal yayın faaliyetine başlamalı, seçmenin kararsızlığını ve ümitsizliğini yenmesi için en başta kendisi, siyasal tercih düzlemlerini değiştirmenin seçmenin elinde olduğunu göstermeli, izah etmelidir.

“Seçime şu kadar ay var!” tamamen iktidarın bize öğrettiği bir karamsarlıktır. Bu karamsarlık gerçekçi değildir. Seçimde herşey bir saniye içinde bir oyla değiştiğine göre zihniyetlerin meşru ve olumlu  fikirlerle beslenmesi için asla geç değildir. Bugünden başlayarak her milliyetçi, her  hafta bilinçlendirici bir yazı yazsa on milliyetçinin en az  280 yazısı yayınlanmış demektir. Bu da blog denen sanal ağ günlüklerinde çok kolaydır.

Karamsarlıkla vakit geçirmek yerine taşı şimdiden yontmaya başlamak bence en iyisidir.

Bu arada fakir İP’ye sempatiyle bakmakla beraber, Osman Pamukoğlu’nun siyasi bakışını çok daha milli ve yerinde bulduğunu söylemeli.


15 Kasım 2014 Cumartesi

MHP'ye Rağmen Bir Türkçülük Mücadelesi İçin Basit Bir Manifesto


Türk sağı kabaca iki kanattan oluşur: Dinciler ve milliyetçiler.

Bu ayrım aslında yanıltıcıdır. Çünkü bugün artık  adına “milliyetçi” denen kesimin “milletten” anladığı da büyük ölçüde dini mensubiyete dayanan bir beraberliktir. Ayrıca artık milliyetçilik   dine göre şekillen bir hayat tarzını arzulayanların , felsefesi olmayan bir politik  tavrından ibarettir.

MHP’nin kuruluşunda emeği geçmiş bazı büyüklerimiz MHP’nin  aslında dinci olmadığına hâlâ yürekten inanıyorlar.

Hakikat bu mu? Maalesef hakikat bu değil.

Ama bizim asıl sıkıntımız bu da değil.

Dincilerin nakle dayanan ezberci ve vahşi  politik anlayışlarına özenerek onlar gibi olmaya uğraşan ve bunun toplumdan yana olmak, onun değerlerini benimsemek olduğunu sanmak ancak belirli bir sürecin sonucu.

Bu süreç, MHP’nin, kitleleşmek arzusuyla gerçek milli değerlerin yerine İslâmcılığın sembollerini koymasıyla başlamıştır.  MHP’nin sembol olarak Bozkurt yerine üç hilali seçmesi, yönünü Türkçülük yerine ümmetçiliğe çevirdiğinin ilk işaretidir. Osman Yüksel Serdengeçti ki kendisinin milliyetçi bir fikirle gerçekten alâkasının ne olduğunu asla tartışılmamıştır,  kendi dağarcığının alamayacağı kadar büyük bir entelektüel mirasın heba edilmesine sebep olanların sanırım başında gelmektedir.

Daha sonraları Namık Kemal Zeybek’in başını çektiği “eğiticiler” grubunun milliyetçi gençlerin kafasını Arap özentisi köylü Müslümanlığı ile doldurması, belki kısa vadede MHP’ye bir sempati kazandırmıştır. Ama bunun uzun vadeli sonucu, hapishaneden çıkınca kafasına sarık saran ve en nihayetinde kitlesel siyasal İslâm’a payandalık eden tarikatçı insanlar olmuştur.

Burada söz konusu olan asıl büyük sorun, MHP’nin aldığı bu dinci melezi çarpık şekillenmeyi doğal, olması gereken ve değiştirilemez bir vakıa/olgu olarak görmektir.

Çünkü MHP’yi bu haliyle kabul etmeye ve ettirmeye çalışmak hem  fikir namusu tanımayan eyyamcı  dincilikle aynı metodu benimsemeye hem de genel anlamda milliyetçiliğin fikri olarak ölmesine sebep olmakta.

MHP bugünkü haliyle milliyetçilik iddiasında bulunamaz. Anayasa’dan Türk adının çıkarılmasına karşı gösterdiği tepki dışında, MHP’nin bugün Türk Milleti’nin hürriyet ve refahı için gerekli olan akılcı, medeni ve laik  bir siyaset felsefesiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Peki ama  sırf barajın  azıcık üstünde bir oyla ve sürekli dinciliğe destek vererek var olmaya çalışan bir partinin, milliyetçi oyları daha fazla sömürmesi mümkün müdür; dahası ahlâkî midir? Elbette bu mümkün değildir, olmamalıdır ve ahlâkî de değildir.

MHP’nin bugün geldiği nokta, Türkçü bilinci sürdürmek yerine “halkın anlayacağı” düşünülen köylü ve daha sonra kenar mahalle dindarlığını milliyetçiliğe giydirmek gayretinin neticesidir.

Peki bu ilanihaye  böyle gidemeyeceğine göre ne yapılmalıdır?

Yaygın görüş MHP’nin en büyük milliyetçi parti olduğu ve yerine  kitlesel bir başka partinin kurulamayacağıdır.

Siyasi kutuplaşmanın, tarihimizin hiçbir döneminde olmadığı kadar keskinleştiği dahası kemikleştiği bir dönemde bu endişe yersiz değildir.

Bu durumda MHP dinci cehaletin ve siyasi dalkavukluğun  çıkmazına terk mi edilmelidir? Gerekirse bu da yapılmalıdır. Çünkü Türk Milliyetçiliği herhangi bir partinin yarı okumuş yöneticileriyle  dinciliğin kolaycılığına saplanmaktan memnun  kaygan ve kaypak bir tabanın ellerine bırakılamayacak kadar önemlidir.

O halde ne yapılmalıdır?

Türk Milliyetçiliğinin cahil kitlelerin dindarlığına sürüklenmesiyle başlayan süreç iyi okunmalıdır. Çünkü bu süreç başlarda halkın dini duyarlılığını gözetmek gibi görünmüş olsa da daha sonra adam akıllı milliyet kavramının dayanağını dinden aramak taassubuna dönüşmüştür.
Yapılması gereken sürecin tersine  çevrilmesidir.

Bugüne kadar zamanımız dinci  melezi siyasetçilerce israf edilmiştir. Nerede ne yapmaları gerektiğine ancak rakiplerine bakarak karar veren fakat on yıl sonrası için hiçbir kalıcı siyasi söylem ve felsefe geliştirmemiş siyasi kadrolar, milliyetçiliğin bugünkü enkazından sorumludurlar.

O halde Türk Milliyetçileri MHP’ye mahkûm olmaksızın kendi başlarına toplumu bilinçlendirmeye çalışmalıdır.

Bunun için her bir Türkçü/ Türk Milliyetçisinin ( çünkü MHPliler bugün açıkça ümmetçi ve şeriatçidir) toplumun bilincine en hızlı şekilde ulaşacak iletişim vasıtalarından  yararlanmaya başlaması gerekmektedir ki bunun  da başında sanalağ geliyor.

Sanalağda sosyal medyanın kullanımında en başta gelen sorun sosyal medya bağlantılarının sınırlı bir tanıdık kesiminden oluşması.

Bunun aşılabilmesi için de her Türkçü’nün sanalağda kişisel ilgi odakları  oluşturmasına gayret edilmelidir. Bunlar mesela bedava ve kolay olmalarından dolayı sanalağ günlükleri/bloglar olabilir.

Veya  bir dergi mahiyetinde olabilecek ortaklaşa açılmış  ağ sayfaları, zamanla kurumsallaştırılabilir.

Bazı haber siteleri  gerek telif gerekse iktibas yazılarla  çalışmaktadır fakat Türkçülerin artık daha fazla fikir üretimine ihtiyaçları vardır.

Bu fikir üretiminde de siyasal ezberin ötesine geçilmelidir. MHP bir kitle hareketi olmak için uğraşmıştır ama Türkçülüğe hiçbir ideolojik içerik kazandıramamıştır. Zaten partilerin işi fikir üretmek değildir. Onlar  kurulmuş fikir çerçevelerini halka birer proje olarak sunarlar ama  derinlikten yoksundurlar. Ancak slogan düzeyinde  kolay yutulan fikir paketleri üretebilirler. Eğer  ciddi bir entelektüel birikimdn yararlanmıyorlarsa bu sloganlar ancak basit iman cümleleri olarak kalırlar. “Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” gibi saçma sapan bir sloganın, milliyetçiliğin gereği sanılması bundandır.

Sosyal medya basit bir iletişim vasıtasıdır ve hızlı haberleşmeyi sağlar ama bu yolla fikir üretmek mümkün değildir.

Türkçüler acil olarak ideolojik dağarcıklarını zenginleştirecek şekilde okumalar yapıp bunlardan elde ettikleri kanaatleri  kendi sanal ağ ortamlarında  ortaya koymalaı ve ondan sonra sosyal medyayı bunları duyurmak için kullanmalıdırlar.

Milliyetçiliğin bu  en kazına bir günde ulaşılmadığına göre onun ihyası da bir gün de olmayacaktır ama buna bir an önce başlanmalıdır. Türkçülerin ideolojik  donanımlarını güçlendirmek için MHP’nin onayına ihtiyaçları yoktur!

Bugün MHPye zarar vermemek  için akılların ve vicdanların susturulması Türk milliyetçiliğini hem içerik olarak yoksullaştırmakta hem de ahlaken onu büyük bir korkaklık, tavizkarlık ve riyakârlık izlenimine  batırmaktadır.

MHP’yi bekleyecek ne zamanımız ne de enerjimiz vardır.

Her Türk Milliyetçisi, artık kendi aklı ve vicdanıyla kendi imkânı ve bilgisi dahilinde bildiklerini, tecrübelerini ve kanaatlerini en hızlı şekilde insanlara ulaştıracak ortamları kurmakla mükelleftir.

Başkasına uymak sadece koyunlar için bir mazeret olabilir, Bozkurtlar için değil!





11 Kasım 2014 Salı

Bir Yorum Bin Musibete İşaret Edebilir


Milliyetçiliği Nakşilerden mi Nurculardan mı öğrendik?
“Önce Müslüman olup olmadığını,Allaha iman edip etmedigine söyle Nevin Ersoy Çelik.Eğer Müslüman olup bu ancak ateist ve İslam düüşmanı yaratıkların yazabileceği hezyanlarından dolayi külliyen kafir oldun.Yok ateist ve İslam düşmanı biri isen ozaman da Türk Milliyetçisi olamiyacağın gibi,Türkde olamazsin,zira Müslüman doğup İslama düşman olan dejenere tipler olsa olsa Allahsız Ulusalcı Perinçek pisliğinin sevdalılarından biri olup Türkün azılı düşmanıdırlar.Bu vesileyle her iki katagoride de patolajık ruh halini taşiyan bu mürtedlerle ' Hıra dağı kadar Müslüman ,Tanrı dağı kadar Türküm' imanına sahip Ülkücülertin işi olmaz.TTK”

Yukarıda, fakirin Haberiniz.com’daki  bir yazısına gelen yorumu hiçbir değişiklik yapmadan aktardım.
Bana göre yazının ideolojik ve psikolojik olmak üzere iki önemli yönü var.
İdeolojik yönü, yorum yazarının Türk Milliyetçiliğinden ne anladığı ve neden böyle anladığını gösteriyor.

Psikolojik yönü ise bugün kendisini Türk Milliyetçiliğinin yegâne sahibi sanan, kendilerine “ülkücü” diyen siyasi milliyetçilerin,  dünyaya ve insanlara hangi ruh haliyle baktıklarını göstermek açısından önemli.

Yorum yazarı, paragrafın bütününden anladığımız kadarıyla başka bir yorum yazarını ve elbette  söz konusu asıl yazıyı, milliyetçiliğin  “ölçülerine” göre eleştiriyor. Peki yorum yazarının milliyetçilik ölçüsü ne? Paragraftan anlayabildiğimiz kadarıyla  yorumcu tek bir ölçü kullanıyor: Din!

İnsanların dine yakınlıklarını, akıl yürütürken dine verdikleri önemi gözettiğini görebiliyoruz. Bu arada şunu da görüyoruz: Yorum yazarı din konusunda da tartışılmaz bir otorite olarak ahkâm kesip insanların imanlarını ölçebiliyor.

Peki Türk Milliyetçiliğinde ölçü nedir? Şahsen bir “ideoloji” olarak görmesem de bireysel  ideolojik tercihlere yön vermesi ile ideolojik bir boyutu olduğu kesindir.

Peki bir ideolojiyle   hangi yolla ilgileniriz? Elbette akılla. Bir muhakeme işi olarak ideolojinin akılla ilgisi, onun eleştirilebilmesine dayanır. Bir muhakeme işinin yönlendiren bir anlayış olarak milliyetçilik de şüphesiz akılla savunulur ve akılla geliştirilir.

Peki bu yaklaşımın içinde “Değiştirilmez naslara ve nakillere dayalı olduğu iddia edilen ve savunulan ”  bir tavır olan dinciliğin yeri olabilir mi? 
Dincilik, içinde akla ve muhakemeye yer veren bir anlayış değildir. Bunu bu yazının neresinden çıkarsıyoruz? “Önce Müslüman olup olmadığını,Allaha iman edip etmedigine söyle…”  cümlesinden. Yorum yazarı, bir başka yorumcunun akıl yürütmesini eleştirirken, akıl yürütmenin tutarlılığından ziyade, yorumcunun imanıyla ilgileniyor. Bu, dini,  akıl yoluyla kurumuş bir  büyük önerme olan ideoloji yerine koymak yanılgısıdır.
Yorumun hiçbir yerinde ,  eleştirilen hangi metinse; onun yanlışlığının sebebini izah etmek gayretinden eser yoktur. Çünkü yorumcunun ideolojik bir bilgisi ve görgüsü yoktur. Ama dini ideoloji sanmak yanılgısı ortadadır.
Yazının ikinci sakat yönü psikolojisidir.
Yorumcu, eleştirdiği yorumcuya daha ilk cümlede saldırmaktadır. Bu saldırısında, bir Müslüman olarak diğer insanlardan duyduğu doğal üstünlüğü çekinmeden ortaya koymaktadır. Yorumcunun daha ilk cümlesi otoriter bir kişiliğe işaret ediyor. Yorumun geri kalanında bu ruh hali dinin  bir gereği olarak meşrulaştırılıyor, “aklîleştiriliyor”. Yorumcu muhakemede açık gerçekleri ve bu gerçeklere işaret eden delilleri kullanmak yerine alabildiğine saldırgan ve yargılayıcı davranmayı, kendince ahlâkî bir gereklilik olarak görüyor.

Burası önemli çünkü her ne kadar kendisini bir Türk Milliyetçisi veya “ülkücü” olarak tanımlasa da özünde, din adına kelle kesen ve dindeki fanatizmlerini gurur vesilesi sayan IŞİD vs ile aynı psikolojiyi paylaştığını göremiyor.

Yorumcu bütün bir paragrafta,  akıl baliğ bir insanın ahlaki tercihine bırakılmış bir dini, kendi uhdesinde ve mülkiyetinde sanacak kadar benmerkezcidir.

Ayrıca yorumcu,  kendi ölçülerini koskoca bir dinin ölçüsü sayabilecek kadar da kibirlidir.
Yorumcunun dünyaya bakışı ise tümüyle gerçeklikten uzak ve nevroz izlenimi uyandıracak kadar  yabancılaşmıştır.

Peki bunun münferit bir aşırılık olduğunu söyleyip konuyu kapatabilir miyiz? Maalesef bunu yapmamız mümkün değil.

Çünkü yorumcu zımnen kendi kişiliğinde ve tutumunda, bütün bir siyasi camianın zihniyetinin tezahür ettiğini iddia ve ilan ediyor. Buna bireysel bir iddia diyebiliriz belki ama yorumun içindeki “milliyetçi” ve “Türk” kelimelerini çıkardığımızda  geriye salt  siyasal İslamcı /şeriatçı  bir metin kalıyor.

Bu yorum metni, Türk milliyetçiliğinin, kurucularının akılcı ve medeniyetçi çizgisinden nerelere sürüklendiğini açıkça gösteriyor. Bugün   milliyetçilik, artık yorum yazarının zihniyetini, ve bakışını paylaşan kitlelerin elinde alabildiğine tahrif  ve istismar edilmektedir.

Milliyetçi oyların neden dinciliğe kaydığını merak edenler için bu yorum önemli bir numunedir.

Ama  siyasetin, oy ticareti olmanın ötesinde  ahlâkî bir mücadele olduğunu düşünenler  için hayatı dinleştirmeye kalkmanın,  insanı insanlıktan nasıl çıkardığını göstermesi açısından önemli….

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Kapısı Kapalı Komşulara Ne Anlatalım?


Komşumla konuşuyoruz, “ Anadilde eğitim  hakkı verilmezse adam tabii silâha başvurur!” diyor daha lâfın en başında.

Etnik  aidiyetinden dolayı bunu söylemesini doğal kabul edebiliriz. Peki Kürt olmayan AKP yandaşları bu fikri nasıl paylaşabiliyor?

Çünkü bu fikir “çok basit”, tıpkı siyasal İslâmcılığın bütün fikirleri gibi.

Siyasal İslâmcılık “Allah’ın emrine uyanlar cennete gidecek. Allah’ın emirleri ni herkes anlayamaz. Allah’ın emirlerini bize anlatanlara itaat etmeliyiz.” Gibi gayet basit bir önermeyle işe başlıyor ve aslında her şeyi daha en başında bitirmiş oluyor.

Kürt etnik ırkçılar da “ Kürtler Türkiye’nin esas sahibi. Kürtler Türkler tarafından ezildi. Öyleyse Kürtler silah kullanarak evlerini Türklerden geri almalıdır.” Önermesine dayanarak siyaset yapıyor.

Peki ama bu önermelerin yanlışlanması kolay değil mi? Elbette kolay. Sorun, ilk olarak bu basitlikteki önermelerin hitap ettikleri kitlelerin kapalılığı.

Bunun yanı sıra yıkıcılığın, yapıcılıktan çok daha kolay olması.

Kürt etnik ırkçılığı da siyasal İslâmcılık da kapalı toplumsal yapılara/cemaatlere  hitap ediyor.

Kapalı toplumsal yapılar, kendileriyle aynı anda var olan daha gelişmiş toplumsal yapılara karşı bir yetersizlik  duygusu ve aşağılık kompleksi geliştiriyor. Neden?

Çünkü bir noktada “Allah’ın emrettiklerini yapmak…” öncülünü  veya “Kürtler Anadolu’nun sahibidir” öncülünü hiç de o kadar ilginç ve hatta akılcı bulmayan, çok daha sorgulayıcı ve karmaşık bir toplumsal yapının yanında, kendilerinin bildikleri şeylerin, hayatın hiçbir sorununa karşılık gelmediğini, çözüm üretemediğini görüyorlar. Bu, kapalı toplumsal yapıların “kültürel yetmezliği” olarak ortaya çıkıyor.

Bu yetmezliğin yarattığı çaresizlik, bir korku ve endişeyle bu toplulukları, kendi içlerine kapanmaya itiyor.

İçe kapanma, bütün iletişim kanallarını kapatarak yerleşik kanaatlerin “kâfirlerce” veya “faşistlerce”  bozulmasın engelliyor.

Dolayısıyla  size en açık görünen, ulusal egemenlik, uluslaşma, uluslaşmaya dayalı hukuk birliği, kanun önünde eşitlik, kültürel benzeşme gibi en açık  gerçeklerden bile  bahsetseniz; komşunuz en başa dönüp “ Ama anadilde eğitim hakkı…” demeye devam edebiliyor.

Bahsettiğiniz kavramların uzun zaman dayanan, tarihi derinliği olan, büyük toplumsal tecrübelerin ve gayretlerin eseri olduklarından bahsettiğinizde de sanırım “Beni aşağılıyor!” şeklindeki bir düşünceyle Kürtçü veya İslamcı komşunuz iletişimi kendi içinde kesiyor ve gene “Anadilini yasaklarsan silaha başvurur!” kısır döngüsüne geri dönüyor.

Çünkü onun çözüm paleti maalesef uluslaşmış bir toplumunki kadar geniş değil. Bugün Türkiye’nin önüne “çözüm” diye sunulan şeyin IŞİDçi dincilerin veya silâhlı Kürtçülerin “çözümden” anladıkları ilkellikler olduğunu AKP içinde  bilmem fark edebilen var mı? Çözüm onlara göre basit: “ Bize itaat etmezseniz şehirlerinizi bombalar sizi katlederiz! Bize itaat ederseniz ne yapacağımıza bakarız!”

Bin bir tecrübe , emek ve fikirle oluşturulup  düzeltilmiş toplumsal yapılar Kürtçüler veya dinciler için bir değer taşımadığından onların yıkılmasındaki kolaylık da kendisini ezilmiş gören Kürt kökenli komşum için son derece çekici geliyor. Ona göre Türk adını bombalayıp yok ederseniz Kürtler  anadillerinde eğitim yapabilecektir! Eh çözüm bu kadar kolaysa neden TC’nin kurumlarını bombalamaktan, memurlarını öldürmekten ve  Türkleri korkutmaktan geri durmalı ki?

Bu tuhaf gelebilir ama yeni yapılan ve Mehmet Faraç’ın Aydınlıktaki köşesine taşıdığı bir ankette AKPlilerin %37.5’i ve HDP/BDPlilerin %41’, IŞİD’i terörist olarak GÖRMÜYOR!

Lâik ve ulusal Türiye Cumhuriyeti’nde amaç “aklı hür, vicdanı  hür, irfanı hür” nesiller yatiştirmekti. Bu da sebep sonuç ilişkilerini gözeten ve davranışlarıyla ilgili sorumluluk alabilen özgür insanlar yetiştirmekti. Bugün fiilen yıkıldığı söylenen “eski Türkiye” ile işte bu özelliklere sahip olan insan idealini kaybettik. Onun yerine şeyhine, imamına, ağasına, “başkanına” bağlı, mantıklı inşaalardan ziyade emirle yıkmaya yönelen “dindar ve kindar” insan  tipi yerleştirildi.

Bu tip insana  yaptıklarının sonuçları ve sorumluluklarıyla yıkmak istediği büyük yapı arasındaki ilişkiyi anlatabilmek biraz zor.


Sorun, bilincini dışarıya ısrarla kapatan insanlara, onların sınırlı kelime haznelerine, kesin inançlarına ve büyük önyargılarına karşı uygarlığın ulusal bir devletle ilişkisini nasıl anlatacağımızdır. Sorunu tespit ettik. Çözümü düşünmeye zaman ayıralım şimdi de…