Türkçü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2021 Perşembe

Türkler Neyi Nasıl Anlasın?

 


Sosyal Bilimlerde Türkçe Bir Bilgibilimi / Epistemoloji Oluşturmak Yaklaşımı

 


Türkçe bilgibilimi dediğimizde yalnızca terim bilgisi/terminolojisi Türkçeleştirilmiş, Türkçeye çevrilmiş bir bilgi disiplininden bahsetmiyoruz. Elbette bu, bilim camiamız için öncelikli bir ihtiyaç.

 

Burada kast ettiğimiz şeyse sosyal bilimlerde sahip olmamız gereken bakış açısı.

 

Özellikle sosyal bilimlerde, akademiye egemen olan  enternasyonalist sol bilgi diktası ve bunun yanı sıra ona bir şekilde siyasi iktidar eliyle eklemlendirilmiş enternasyonalist/ şeriatçı kadroların bakış açıları, tam anlamıyla “sömürge aydını” bakış açısıdır.

 

 O halde bu terimi açıklamalıyız. Kime “sömürge aydını” denir? Sömürge aydını  eski veya mevcut bağlı/ sömürge ülkelerinde, sömürgecinin doğrudan eğitimiyle yetiştirilen aydını  ifade ettiği kadar asıl, geniş anlamıyla “kendi ülkesinin ve ulusunun üstünlüğüne inanmaksızın” kendisinden üstün saydığı  bir makamının, partinin,  cemaatin  yada ulusun bakış açısını benimsemiş, yabancılaşmış okur yazar anlamına gelir.

 

Peki ama bu insan tipinin bizce ne önemi vardır? Bizce önemi şudur: Sömürge aydınının egemen olduğu yerde  ulusun yöneticilerinin hedefi, ulusun bağımsızlığını korumak değildir. Peki ama ulusun bağımsızlığı ne demektir?

 

“Ulusun bağımsızlığı” demek, ulusun, kendi hayatını ve kaderini yalnız ve ancak kendi iradesinin koruyacağına duyduğu sarsılmaz inanç ve güvendir. Bir kere bu inanç ve güven sarsılırsa devlet yönetiminin bütün biçimi derhal değişir.   Yanılmıyorsam Kıbrısla ilgili olarak zamanın cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yapılması gerekeni soranlara “ Amerikalılara sorarız, en doğrusunu onlar bilir..” dediği gazetelere yansımıştı. Görüldüğü gibi neye nasıl baktığınız, doğrudan doğruya ve anında  ulusunuzun yaşayışını değiştirebilir. Kendisini Türk hissetmeyen, bunu da  açık açık söyleyen herhangi bir yetkilinin Kıbrıs gibi bir  emanetin korunmasını, yabancı güçlerin aklına havale etmesi, bağımsızlığın yitirilmesidir.

 

Demek ki sosyal bilimlerde sömürge aydını olup olmamak, siyasi  geleceğimizi, kaderimizi kimin nasıl tasarruf ettiğiyle doğrudan ilgili.

 

Bu konuda ABD ve İngiltere “düşünce kuruluşlarının milliliği” açısından çok çarpıcı örnekler.

Onlarda “think tankler” ulusal menfaatler açısından bilgi üretiyor. Herhangi bir batılı için örneğin Türk, ancak kendi tarihinde, kendi ulusuyla ilişkisi ölçüsünde önem taşıyan, hali hazırda da kendi ulusunun çıkarlarına hizmet edeceği ölçüde önem taşıyan bir doğu toplumundan başka bir şey değil.

 

Bizde ise üniversiteler, enstitüler vs Türk tarihini yalanlamak, Türklük gururunu alçaltmak, Türk tarih bakışını çarpıtmak, Türk çocuklarına bir aşağılık duygusu aşılamak için çalışıyorlar. Bunu da sözüm ona objektif olan batılı bilgi üreticilerinin normlarına göre yapıyorlar. Kabalık etmek istemem ama sahiplerinin sesini dinliyorlar. Çünkü kendi başına yaşayabilecek Türk bireyleri olmayı havsalaları almıyor.

 

“Bir başkası gibi düşünmek” ancak kendimizden zayıflara şefkat ve merhamet gösterirken anlamlıdır. Varlığımızı kendilerine rakip veya düşman görenlerle duygudaşlık geliştiremeyiz, geliştirmemeliyiz.

 

Bu yüzdendir ki neyin sorun olup neyin olmadığını, hangi sorunun nasıl çözüleceğini  düşünebilmemiz ancak dünyayı kendi gözlerimizle görüp sorunları  kendi aklımızla çözmemizle mümkün. Ancak o zaman  Türkçe-Türkçü bir bilgibilimi/epistemoloji geliştirmiş oluruz. Ancak o zaman gerçekten bağımsız oluruz.

 

 

 

 

Türkçüler Ne Yapmalı?

 


Türkçüler Ne Yapmalı?

Şimdilerde Cemal TEMİZÖZ’ün “ Kuruluşu, İnfazları, Katliamlarıyla Siyasallaşan PKK Terörü” adlı kitabını soluksuz okuyorum.


Kitapta dikkatimi çeken şey elbette bebek katilleri sürüsü PKK’nın, cezaevlerinden, siyasi partilere ve hatta TBMM’ye kadar içimize nasıl sızabildiği.


Ama beni daha da üzen iki husus,  bir kez daha içimi kanattı.


Bunlardan biri devletimizi yönetme yetkisine sahip olan insanların Türklükten ne kadar uzak ve hatta Türklüğe ne kadar düşman oldukların, gelişen süreçte gözlemek.


İkincisi ise kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan insanların bu süreçte ne kadar umursamaz ve gafil davrandıklarını görmek.


Atatürk’ün Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!  Sözünün tam aksine Türklükle en ufak bir soy, akıl veya  ruh ilişkisi olmayan insanların Türk Milleti’nin kaderini paramparça etmelerine sessiz kaldık.


Bunun yanı sıra özellikle Kürtçü ırkçılığın/bölücülüğün bilişsel yayılmasına ve işgaline sessiz kaldık.


Daha da kötüsü milli eğitimde çocuklarımıza kesin ve istisnasız  bir milli benlik aşılamakta geri kaldık.


Bugün  Türk çocuklarının aklına şeriatçılığı , Arap hayranlığını, Kürtçü bölücülüğü sokan yaygın sosyal medya ağına karşılık Türkçü bir cevap ne   yazık ki hâlâ verilebilmiş değil.


Şunu unutmayalım ki bugün Kürtçü bölücü terör ve ihanet örgütlenmeleri cezaevlerinden siyasi partilere kadar her gün aralıksız bir propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu faaliyetleri ile kendi amaçlarını bi “sorun” olarak bize kabul ettirmeye çalışıyor. Yaygın popülist muhafazakâr sağ siyaset ise oy kaybına uğramamak amacıyla bu yaygın propagandaya sessiz kalıyor. Neticede halkın kafası PKKlı bebek katili vatan hainlerinin  fikirleriyle her gün yıkanıyor.


O halde ne yapmak gerekiyor?

Hiçbir şey bir anda gerçekleşmiyor. Bu yüzden yaygın bir milliyetçi bilinç oluşumu için her milliyetçinin kendi gücü nispetinde bir sosyal medya hesabından Türk Yurdu’nun varlığını, bölünmezliğini ve Türk egemenliğinin tartışılmazlığını duyurması gerekiyor.

Bu satırların yazıldığı dakikalarda dahi bebek katili terörist başı ve onun yandaşları, yardakçıları, katilleri, Türk Milleti’ni tahkir, onun egemenliğini tahrip etmek için yazmakla ve düşünmekle meşgulken kendisine “milliyetçi” diyen insanların özellikle bu insanların okur yazarlarının, Türk tarihi, Türk kültürü, Türk egemenliği, Türklük gurur ve şuuru hakkında yazmadan geçirdikleri her dakika, milletimizin hayatına mal oluyor.


O halde milliyetçiler  daha doğrusu Türkçüler-ki bunu çünkü “milliyetçilik” terimi siyasal milliyetçilikçe o kadar sulandırılmış ve siyasetin vesayetine mahkûm edilmiştir ki Türk için mücadele etmek düşüncesi siyasi popülizmle şeriatçılığa dahi vardırılabilmiştir-  bireysel sosyal medya hesaplarıyla, sanalağ günlükleriyle (blog) düzenli olarak Türk varlığı, Türk egemenliği, Türk Dünyası, Türk birliği, Turan gibi konularda yayın yapmalıdır.  “Tek başıma ne yapabilirim ki?” diye düşünmek Oğuz’un oklarını kırılmaz bir birlikle toplayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiş Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlerine yakışmaz!


Yalanın, propagandanın ve  vicdani sömürünün  cirit attığı şu  bataklıkta sözlerimiz,  vatan hainlerine ve düşmanlara karşı birer kurşun, aklımız,  milletimize  söylenen yalanlara karşı bir zırh, kalbimiz korku salmak isteyen hainlerin ölüm soğukluğuna karşı birer Ergenekon ateşi olmalıdır.


Bir can seğmenin, Rıfat Balaban'ın anısına: 

 

 

2 Ağustos 2020 Pazar

Türkçülük Anormal Mi?

Türk Dünyasının Büyük Devlet Adamı: Ebulfez Elçibey

Daha dün gece liseden bir arkadaşımla lise sosyal medya gurubundan kovulmam konusunda konuşurken arkadaşım, siyasi bir konudaki aşırılığımın bir “tepkiyi”  tetiklediğinden bahsetti.

Siyaset özellikle bizim gibi geri  kalmış toplumlarda çok ciddi bir  toplumsal ayrışma sebebi.

Sorun şuydu: Benim PKK hakkında söylediklerim,  bir başka   dönem arkadaşıma “ters” gelmiş ve onda benim görüşüme simetrik bir tepki oluşturmuştu.

Peki ama  Türkiye’de PKK, siyasi meşruiyete sahip, insan haklarını koruyan,  ülke ve ulus çıkarlarına hizmet eden, arzulanır ve makbul bir örgüt müydü de benim PKK hakkında söylediklerim solcu dönem arkadaşımda  “anlaşılabilir” bir tepki doğurmuştu?

O arkadaşım herhangi bir paylaşım yapmasa da  hâlâ  grubumuzda ama ben kovuldum. Yani? PKK’yı savunmayı normal bir hak ve meşru bir tepki olarak gören  arkadaşım  fiilen “egemen”. Onun PKK’yı savunması  grup üyelerinde hiçbir nefret hissi uyandırmazken benim PKK’yı aşağılamam “aşırılık”, “ırkçılık”, “nefret suçu” gibi kabul edildi. Kısacası gruptaki taraflaşmada Türkçü olan ben azınlıkta ve  nefret edilesi anormal biri olarak görülürken bebek katillerini, etnik ırkçı bölücüleri bana savunan insan “normal” kabul edildi.

Peki ama “etik insan” neyi normal neyi anormal kabul etmelidir? İnsan yalnızca kabulleriyle tanınmaz, dışladıklarıyla ve hatta nefret nesneleriyle de tanınır.

(Kendi ordusundaki siyahi askerleri alabildiğine aşağılayan, kendi millî atleti siyahi Owens’ın başarısını resmen kabul etmeyen ABD, “Nazi ırkçılığına” karşı özgürlük mücadelesi verdiğini iddia edebiliyordu. Nazilerin ırkçılığından nefret etmek ona göre haklıydı ama Jessie Owens’ı görmezden gelmekte beis yoktu. Ya da kendi ülkesinde Rus Yahudilerini aşağılayan  Gürcü kökenli sosyalist Rus diktatör Stalin, kahramanca (!) Alman ırkçılığına karşı insanlığı savunuyordu…)

Kendimize sormamız gereken soru şu: Türkiye’de neden nefret ediyoruz? Ya da neden nefret etmeliyiz? Nefret etmemiz gereken şey, Türk adından ve egemenliğinden nefret eden, Türk askerini, öğretmenini, doktorunu vs öldürülmesi gereken birer düşman olarak kabul eden PKK Kürtçülüğü müdür yoksa “Ne mutlu Türküm diyene!” demeyi en mutlu bir iş sayan Türk milliyetçileri midir?

(Soru sana zor gelebilir onun için PKK’nın Atatürk’ten nefret ettiğini, onun kurucu kişiliğinden ve ilkelerinden nefret ettiğini, Türkçülerin de  onun kişiliğini ve ilkelerini sevdiğini söylesem belki daha kolay kavrarsın.)

Türkiye’de “etik insan”, Türk olduğunu reddetmeli, mümkünse Türklüğünü basit bir hayvan ırkı seviyesine indirmeli, Türklüğünden hiç bahsetmemeli ve hele Türklüğünü bir egemenlik kimliği olarak asla görmemeli ve dile getirmemeli.

Fransa’da Fransız olmanın ülkedeki “etnik azınlıklar” üzerindeki etkisi umursanmıyor. İngiltere’de  çocukların “etnik aidiyetleri”  ancak kendi evlerinde korumaları ve aksansız İngilizce konuşmaları öğretiliyor.  Almanya’da herhangi bir etnik grubun Alman Ulusu’nun siyasal egemenliğini tartışmaya açması dahi düşünülemiyor. Buna karşılık bu ülkelerde “aşırı sağ” denen milliyetçiler kınanıyor.

Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünü telaffuz etmek Kürtlere soykırım uygulamak falan sayılıyor.

Aramızdaki fark şu: Gelişmiş ülkelerin kurucu bilinci, tıpkı bizde olduğu gibi milliyetçilik. Bu bilinç gerek bu ülkelerin bürokrasisinde gerekse toplumsal düzeninde zaten egemen olduğu için adeta “görünmez” oluyor. Bundan dolayı da bu ülkelerde “milliyetçilikten” bahsetmek bir tür aşırılık oluyor.  Sözde enternasyonalist bir sosyalist olan Bayan Mitterand, Enrico Macias’ın Arapça şarkı söylemesine “ Benim bulunduğum mecliste Fransızca’dan başka şarkı söylenemez!” diye izin vermezken “normal” kabul ediliyor ama Anayasa’mızın üçüncü  maddesi ırkçılık oluyor.

19 Mayıs bizim için şanlı bir mücadelenin yıldönümü olarak  coşkuyla kutlanırken anormal oluyor mesela… Buna karşılık aynı gün bir PKK destekçisi ve vatan hainleri kitlesinin önderi Selahattin Demirtaş tarafından “Pontus Soykırımı” olarak ilan edilirken bu alçaklık “normal” kabul edilebiliyor.

Diyarbakır’da Kürt olmayan biri hayatından endişe ederken meclisimizde adına milletvekili denen insanlar “  PKK ile toplumsal tabanımız aynı.” “ Biz sırtımızı YPG’ye, PYD’ye dayıyoruz!” diyebiliyor. Peki bu durum meselâ “insanî” mi, makbul mü ya da meşru mu?

 Modern, çağdaş, kabul edilebilir, arzu edilir hukuk devletlerinin istisnasız hepsinde, kurucu ulusun siyasi egemenliğinin, iradesinin ve kültürünün ortaksızlığı ve tartışılmazlığı “normal” kabul edilirken Türk’ün büyük atası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  üzerine titrediği Türk Ulusu’nun varlığı tartışmaya açılıyor, küçümseniyor ve bir nefret nesnesi haline getiriliyor. Neye göre?  

Katil Stalin’in “Ulusal Sorun” denen safsatasına göre… Nakşibendiliğin ya da başka sapkın grupların dinî metinlerine göre… Kürtçülerin bebek katili  liderine göre…

Başka sözüm yok sayın yargıç ama senin idrakinden emin değilim; sorun o…


8 Temmuz 2019 Pazartesi

Yarım Buçuk Egemenlik Ve Bütün Bütün Düşmanlık



akp ve kürtçülük ile ilgili görsel sonucu 
“ Yüzde elli birin dediği olur!”

Taşralı Müslümanlığın demokrasiden ne anladığını özetleyen slogan budur. “Bu millet, isterse halifeliği geri getirir!” Bu da o yüzde elli birin on sene boyunca Türk vatanının namusunu, Türk devletini bekasını  kendisinin ellerine teslim ettiği “milli iradenin” sözü.

Ya da “ Laiklik elden gidiyormuş. Millet isterse laiklik elbette gidecek…”, “ Türkçülük yapmak bölücülüktür…”  sözlerine de aynı yüzde elli bir onay verdi.

Bu sözlerin sahiplerinin zihniyetine ülkenin kaderini teslim eden kitle, homojen olmayabilir. Ailemde sağduyulu insanlar “ Hepsini bir kefeye koyma!” diye sık sık beni uyarıyorlar. Yüzde elli birin içinde tanıdıklarımız, vatan ve millet sevgilerinden  emin olduğumuz insanlar var.

O halde her dediğini bize bir fazla oyla yaptırabileceğini her seferinde fütursuzca bize dayatan basit çoğunluğu  hiç mi tanımlayamayacak, niteleyemeyeceğiz?

İstatistik bize bu imkânı veriyor. Halk irfanındaki “ İstisnalar kaideyi bozmaz…” sözü, istatistiğin özünü ifade eder. Hiçbir bilimsel araştırmada bütün veriler net bir çizgi verecek  şekilde ortaya çıkmazlar. Fakat buna rağmen verilerin gruplaşmaları, veri eğilimlerini frekanslarını gösterir ki  bütün bu veri yığınlarının grafiklerine bakıldığında, yığın genel karakterini, bütün sapmalara ve istisnalara rağmen anlamış olursunuz.

Yani senin anlayacağın dille aziz kardeşim: Mahallende kavga çıktığında, mahalledeki bir iki korkağa veya bir iki akıllı delikanlıya rağmen gruplar kavgaya girdiler mi kavganın kimler arasında çıktığına bakılmaz.  Sen kavgaya girdiğinde mahalle esnafı, “Bizim mahallenin delikanlıları, Sepet Mahallesi’nin delikanlılarıyla kavgaya girdiler!” denir.

Elli birle herkesi şeriata mahkûm etmek, memleketin bir kısmında Kürdistan eyaleti kurmak isteyen insanlar, herkesin kaderine, bütün bir milletin  kaderine, ellerindeki yarım buçuk oyla hükmedeceğini söylediğinde, artık içinde akıl ve vicdan sahibi kimler var diye düşünmek mümkün değildir. Elli birin içinde iyi niyetle hareket edenler olsa bile neticede “elli bir”, Türk adına, Türk egemenliğine, Türkçe’ye, Türk şerefine  ve üstünlüğüne karşı bir nefretin iktidar olmasını sağlıyorlarsa  bütün bütün düşmandır.

Çare nedir? Elli birin içinde vicdanı olanların kendilerini bu sürüden ayırmasıdır. Aksi takdirde elli birin mevcut ya da olası  her türlü düşmanlığına, niyetleri ne olursa olsun ortak olmuşlar demektir. Olay bu.




1 Temmuz 2019 Pazartesi

Kitlem Mi Yanlış Ben Mi Yanlışım?



deli karikatürleri ile ilgili görsel sonucuBlog yazmak isteyenlere tavsiyeler veren bir yazıda, “Kitlenizi iyi belirleyin…” diyor…

Sanırım ben kitlemi, okur yazar ve milliyetçi  insanlar  olarak hedeflemiştim.
Ve fakat galiba  fena halde yanılmışım… Çünkü bu hedef kitlesi memlekette örneğine en az rastlanan grupmuş.

Çünkü  okur yazarlar arasında milliyetçiliğin pek matah bir şey olduğunu söylemek zor. Çünkü memlekette okur yazar olarak sayılmak için insanlar vatansız, milliyetsiz, kimliksiz ve mümkünse etnikçi ve daha da mümkünse Kürtçü olmak gerektiğini düşünüyorlar. Ve zaten ana akım medyayı ve kitap piyasasını da bu  kitle belirliyor.

Dolayısıyla bir insanın Türkçü olması halinde ağzıyla kuş tutsa okunması ya da dinlenmesi mümkün değil.

Öbür yandan milliyetçilerin de okur yazarlıkla pek işleri yok. Okur yazar olanları için herhangi bir üniversitede  akademik bir memuriyet, entelektüel sayılmanın en kestirme yolu. Milliyetçilerin herhangi bir uzmanlık alanında kimin işine yarayacağı belli olmayan çeşitli makaleler yazmak ve sonra elde edilen unvanlarla camia içinde itibar devşirmekten öte bir hedefleri olduğunu söylemek zor.

Onlara çeşitli kitaplardan, felsefeden bahsetmek falan dünyanın en saçma işi…

Yani bir sanalağ günlüğü yazarı olarak fakir, iki kere  şanssız… Üstüne yapıştırdığı “Türkçü” etiketiyle okur yazarların vatansız ve soysuz önyargılarının dışlamasına maruz kalırken ilgileriyle de köylü-kasabalı olmaktan vazgeçemeyen milliyetçi kitlenin, “salyangoz satıcısı”  oluyor.

Velhasıl-ı kelâm: Günlük yazarı ne İsa’ya yaranabiliyor ne de Musa’ya…

Hadi bakalım, hayırlısı…

Gene Black List müziklerinden biriyle sizlerleyiz dostlar!


17 Nisan 2019 Çarşamba

Siyasal Realizm- İdeoloji Açmazında Türk Milliyetçiliğine Kısa Bir Bakış



Öyle görünüyor ki Milliyetçi Harekete Partisi’nin kuruluşu, Türk siyasi tarihine sadece yeni ve kalıcı bir oyuncunun girişinden çok daha derin bir etki meydana getirmiştir.

MHP ile “milliyetçilik”, artık küçük bir okumuş çekirdekten milletin tamamına doğru  taze bir güçle filizlenen siyasi bir iddia ve dava  haline gelmiştir.

Uluslaşmayı tam idrak edememiş toplumlar siyasi bağlamda “oy paketlerinden” ibarettir. Bir “oy paketi”, yasama organına etki ederek  belli bir görüşü topluma dayatmak arzusuyla hareket eden büyük oranda homojen ve kemikleşmiş seçmen grubundan ibarettir. Bu oy paketleri örneğin  Kürtçülük’te etnik tutuculuk, İslamcılık’ta tarikatlık, sosyal demokraside çeşitli  maddi çıkar talepleri ile kendilerini belli ederler. “

Ve sorunlar daha partinin kuruluş aşamasında başlamıştır. Çünkü partinin kuruluş fikriyle beraber “ne pahasına olursa olsun yaygınlaşmak” aceleciliği ve bunun yanı sıra taşra taassubuna sahip Müslüman  dindarlığın yaygın seçmen potansiyeli gibi  iki büyük etken, “partinin” , bilinen milliyetçilikten yani Türkçülükten uzak düşeceğini daha ilk andan itibaren kanıtladı.

Bunun sonucunda Türkiye dışındaki Türk’leri de dikkate alan ve onların istikbalini Türkiye Türklüğüyle birleştiren “Turancı” idealizm, yerini “Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” slogan milliyetçiliğine bıraktı. Bu yeni tür siyasal milliyetçiliğin ilgi alanı Türkiye Türklüğü’nden ibaretti. Özünde Türkiye Türklüğü’nü, “Turancılığın” idealizmiyle ele  almıyordu.

Yaygınlaşmak, “oy paketlerine” bir an önce ulaşmak arzusu, MHP’yi , siyasal milliyetçiliği,  tutucu dindarlığın değerlerini ve terimlerini benimsemeğe itti. “Köyünü çevreleyen dağların dışında bir dünya tanımayan ve kısa vadeli menfaatleri dışında bir menfaat” de bilmeyen Türk köylüsü, karşısında “ Sizden oy istemiyorum, ben yine de size hizmet etmeğe devam edeceğim!” diyen Burdur milletvekili adayı Merhum Galip Erdem’i bu yüzden anlayamadı.

MHP’nin kuruluş kongresinin daha ilk dakikalarında, anlaşılan oydu ki siyasal milliyetçilik, yolunu Atsız’ın kristalize Türkçülüğünden ayırarak, Türkçülüğü, taşra Müslümanlığının bulanık çorbasında eriterek herkesi bu tür bir şeyle beslemeye meyledecekti. Oysa bilmedikleri şey şuydu ki İslamcılık çorbası içinde eriyen Türkçülükten geriye en ufak bir tat bile kalmamıştı. Türk köylüsü için MHP,  çocuklarını yolladıkları Süleymancı yurtlarını olumlayan, onaylayan bir  ılımlı  dindar partiden başka bir şey değildi. MHP’nin siyasal realizmi, “partisinin milletçe nasıl anlaşıldığını” görebilecek kadar gelişememişti, çünkü siyasetin ufku, kendi “gerçekçiliğinden” ötürü seçimden seçime alınan oy sayısından ibaretti.
 Türkiye’deki gelişmeler şunu gösteriyordu ki siyasal realizm/gerçekçilik, “sonuçların gerçekliği” dışında bir şeyle ilgilenmeyen kısa vadeli  bir şartlama mekanizmasından başka bir şey değildi. Bu “gerçekçilik” anlayışı  düşüncelerin oluşma süreçleri ile zerrece ilgilenmediği gibi millet hafızasının uzak uçlarından gelen değerlerin nasıl aktarılması gerektiğiyle de ilgilenmiyordu.

Ve kuruluşundan pek kısa bir zaman geçtikten sonra herkese nasıl milliyetçi olacağını öğretmek iddiasındaki MHP, kendi örgütündeki gençlere  Atsız’ın kitaplarını yasaklayabiliyordu.

Bugün bu sorun, artık bağımsız Türk devletlerinin birbirlerine karşı tutumlarındaki belirsizliğinde temel sebebidir.

Atsız’ın, Ziya Gökalp’in Turancılığını “tehlikeli hayalcilik” olarak gören ve aslında Türk’e dışardan bakan yabancıların görüşlerini kullandıklarını anlayamayanlar için “Türk birliği” neredeyse gereksiz bir işti. Bazıları Türkeş’in Türk dünyası ile ilgili tutumunu örnek göstererek iddiamızı yanlışlayabilir.  Buna rağmen MHP siyasetinin  omurgası maalesef  uzun vadeli, geniş ufuklu bir Türk birliği düşüncesi olmamıştır. Bunu da SSCB dağıldığında, partinin içine düştüğü şaşkınlıktan anlamak mümkündür. Türkiye’de “ kendisini milliyetçi sanan gençler” yaratmakla övünen MHP, Türk Dünyası’ndaki devasa değişimi ne tahmin edebilmiş ne de bu değişimde etkin bir siyasal söylem geliştirebilmiştir.

Bunun sebebi, siyasal realizmin/gerçekçiliğin, sonuca odaklı ve kısa vadeli çıkarcılığından ideoloji çıkarılabileceğinin sanılmasıdır.

İdeolojik düzlem belli bir kararlılık taşır. Oysa siyasal düzlem sürekli savrulmalar yaşar. İşte Türkçülük, ne yazık ki kısa vadeli  vaatler dışında bir şey yapamayan Türk siyasasına feda edilmiştir.

Peki ne yapılmalıdır?

Görünen odur ki Türk ülkelerinde büyük bir tek Türk siyasi birliği kuracak bilinç mevcut değildir. MHP’nin bu konuda bir önerisi var mıdır? Yoktur. Oysa MHP hâlâ Türk milliyetçiliğinin ki aslında bu terim de Türkçü olmamak için uydurulmuş bir tür  ılımlılık ifadesinden başka bir şey değildir, yegâne mekânı ve sahibi olmak iddiasındadır.

Kısa vadede bir büyük Turan devleti gerçekleştirilemeyecek olması bu fikrin geçersizliğini göstermez, sadece gerçekleştirilmesinde bir zorluğu ifade eder.  Peki bu fikir tümden mi yanlıştır? Elbette değildir. Taşralı MHP seçmeni için milliyetçilik Süleymancı yurtlarından yetişmiş bir Kur’an okuyucu evlattan  ve devlet dairesinde bir memuriyetten ibarettir diye Türk’ün büyük düşüncesini bu köylü  ufukla sınırlamak hiç kimseye bir fayda getirmez.

Bu durumda yapılması gereken şudur:

Türkçüler, “Türkçülüklerini” hiç bir siyasi partiye yüklemeden ve ipotek etmeden kendi başlarına ve tavizsiz biçimde savunmalıdır.  Türk Ulusal birliğinin ve egemenliğinin Türkiye’den başlayarak bütün Türk  Dünyası’nda tartışmasız bir biçimde sağlamlaştırılması üzerinde sürekli kafa yorulmalıdır. Bu açıdan da olmak üzere Türk ülkelerinin birbirlerine her anlamda yakınlaşmaları için her türlü yollar düşünülmeli ve denenmelidir.

Bütünleşmiş ve bölünmez bir büyük Türk ülkesi olarak Turan belki hayaldir. Fakat  temeli atılmayan ve yalnızca çizgilerde bir proje olarak belirmiş bir bina da bir hayalden  ibarettir.

İdeallere ulaşıp ulaşamayacağımızı bilemeyiz. İdealler/ülküler ulaşılabildikleri için benimsenmezler. Onlar bize  belirsiz  bir ufukta yol gösteren kerterizler sağladıkları için benimsenirler. Hiç kimse Kutup Yıldızı’na ulaşamaz, ama o bütün denizcilerin yol göstericisidir.

Turan ülküsü de Türkçülerin Kutup Yıldızıdır.

Türkçüler, kendilerini dalgalardan korumak için çırpınan ve bütün amaçları yağmalayacak kalıntılar bulmak olan  korkak denizciler değildir. Türkçüler, denizlerin azgın dalgalarını yerken bile Kutup Yıldızlarının gösterdiği yolda ilerleyen kahraman denizcilerdir.






12 Ekim 2016 Çarşamba

Türkçülüğe Karşı Türk Milliyetçiliği

Türk milliyetçiliği, bir noktadan sonra Türkçülüğün içini boşaltmıştır.


Uzaktan ve birazda sisli bir havada sezebildiğimiz kadarıyla “Türk milliyetçiliği”,  kendine “Türkçü” dememenin bir yolu haline getirilmiştir.

“Türkçü” terimi, özünde, “Türk’ü, dünyanın merkezi haline getirmek” olarak anlaşılabilir.

Bu, bölünmez bir kavrayışla dünyayı Türkçe algılamak bilinci ve arzusudur.

Türkçülük öncelikle sosyolojik bir gerçekliğin gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu gerçeklik de imparatorlukların salt siyasal güçlerinin toplumsal kimliklenme ihtiyacını gideremediği, dahası bu ihtiyacın yol açtığı siyasal erk ihtiyacının, imparatorlukları bölmesi gerçekliğidir.

Dünyada, kendisinden daha büyük bir toplumsal gerçeklik olmayan nihaî kimliklenme varsa o da  “uluslaşma”dır. Bunun sebebi  dilin aşılamamasıdır. İnsanlar  birbirlerini dille tanır.

Ortak bir dille anlaşan insanlar, ancak  bundan sonra birbirleriyle adalete dayanan bir ilişki kurmayı tasarlayabilir. İşte uluslaşma, insanlar arasında bu tasarının gerçekleştirilebileceği tek kimliklenme biçimidir.

Bu yüzden de Türkçülük, toplumsal temelde edinilebilecek en geniş algılama  biçimi olan uluslaşmayı esas alarak dünyanın merkezine Türk’ü koyar.

Bunun “pratik”  sebebi diplomasidir. Çünkü diplomasi ancak ve yalnız “uluslar arasında” vardır ve mümkün olabilir.

Gelin görün ki “Türk Milliyetçiliği” , “millet” kelimesini Osmanlıca’daki “ümmet” karşılığıyla örtüştürerek işin içine “dinî” bakışı da sokmuş, Türkçülüğü  tabiri caizse sulandırmıştır. Bunun sebebi, dünyaya “din gözüyle”, “Müslüman gözüyle” ya da “ümmet gözüyle” de  bakılabileceğini sanmasıdır.

Oysa dünyada ümmet gibi bir gerçeklik olmadığı gibi dünyaya hem ulus hem ümmet gözüyle bakabilmek de mümkün değildi.

Ziya Gökalp’in “Türkçülük” dediği bakış ve tavır, siyasi bir sığlıkla “ Türk milliyetçiliği” haline getirildiğinde, bunun alt metnindeki felsefe; “Dünyaya Müslümanlaşmış bir Orta  Asya kavminin gözünden bakmak” haline geliyordu.

Oysa dünyaya “Müslüman” gözüyle bakmakla Türk olarak bakmak arasında fark vardı.

Öncelikle dünyaya Türk olarak bakmanın felsefi bir bütünlüğü varken “Müslüman olarak bakmanın” hiçbir felsefi bütünlüğü, mantığı, tarihi ve kültürel alt yapısı yoktu. Bunun sebebi de Müslümanlığın, “kültürü  aşamaması” idi. Bugün Müslümanlık denen şey Arap kültüründen ibrettir. Öyle ki Arap kabileciliği, tevhid inancının ulusal yorumlarla, geleneklerle yaşanmasına dahi “bidat” terimiyle hatta “küfür” diyerek karşı çıkacak kadar yobaz ve kıyıcıdır. Bu yüzden de dünyada bir ümmet meydana getirebilecek “standart İslam” diye bir şey var olamadı ve olamayacaktır da.

Türk milliyetçiliği denen tavrın felsefesinde, yapılanmasında dinin ayrılmaz bir yeri vardır. Öyle ki Türk milliyetçiliği dini, uluslaşmanın temellerinden biri sayar. Oysa tarihin büyük bir bölümünde din, ancak  hanedanların  nüfuz mücadelelerinde kullanılan siyasi bir tercihten ileri gidememiştir.

Türk Milleti’nin yaşayışında dinin önemi, dinin kendi öneminden ya da ululuğundan gelmemiştir.  Dünyada hiçbir ulus dinine kendi ulusal/ millî ögelerini ve millî bakışını Türkler kadar çok ve belirgin yerleştirmemiştir. Kısacası İslâm Türk’ü ne yüceltmiş ne de onu zenginleştirmiştir. İslâm ancak Türklerle karşılaştıktan sonra insanî ve müşfik bir öze sahip olabilmiştir. İslâm, ancak Türk’ün ona verdiği anlam kadar yücelebilmiştir.

Oysa “Türk Milliyetçiliği” denen siyasal bakış,  Türk’ü, İslâm’ın “altına “yerleştirerek İslâm’ı, Türk’ten büyük, Türk’ü aşan bir felsefi kategori olarak kabul etmiştir ki bunun  siyasal sonucu,  MHPli denen siyasal milliyetçilerin,  bugün en nihayetinde  siyasal ümmetçiliğin toplumsal cephanesi haline gelmesi olmuştur.

İşte “Türk Milliyetçisi” denen daha ziyade siyasal  bakışa sahip “ana kitle”,   dünyaya “derenin Arap yanından” bakmayı tercih eden kitledir

“Türk Milliyetçiliği”, dünyaya bölünmez bir Türk bakışıyla bakmanın, dini millete feda etmek olacağını sanan,  dünyaya dinle bakılmazsa cehennemde yanılacağını sanan, dünyaya Türk olarak değil de “Müslüman Türk” olarak bakarsak şerefli olunacağını sanan büyük bir kitlenin ve siyasi kadronun felsefi bir şaşılığından başka bir şey değildir.

“Türk Milliyetçiliğinin” yanlışlığı, bu terimi kullananların yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa Türk Milleti’ni, dünyadaki üç yüz milyona yakın nüfusuyla bölünmez bir bütün olarak görüp  dini öncelemeksizin, dini bir hayat ve siyaset tarzı olarak  kabul etmeksizin benimsemek “Türk Milliyetçiliği” teriminin gerçek içeriği olmalıdır.
 
Çözüm ancak Türk’e dönmektir. Türk’ün, dini aşan bir toplumsal gerçeklik olduğunu kavramak, işin başıdır.

Şu unutulmamalıdır ki “Türk”, dine feda edilebilecek basit bir toplumsal kimlik değildir.

Ve  yine unutulmamalıdır ki siyasetin nihai hedefi olan erk ediniminde, ancak bir ve yalnız bir  kimliğe yer vardır. Türk milliyetçileri denen kitle, o yere Türkle beraber İslâm’ın da oturabileceğini sanan bir kitledir ki bunun cezasını Türk Ulusu, Müslüman şeriatının kıyıcılığına maruz kalarak çekmektedir.  Umalım ki  Türk milliyetçiliği denen siyasal  tavrın temelindeki “Türk İslam Ülküsü” denen felsefi şaşılık ve  Arapça cennet fırsatçılığı, Türkiye’den Türk adının silinmesine sebep olmasın.









22 Kasım 2014 Cumartesi

Sağ İçin Neden HEPAR?


Şimdi şüphesiz bazı milliyetçiler, böyle bir yazının Türk Milliyetçiliğine ihanet anlamına geldiğini söyleyecek, fakire ağzı dolusu hakaret edeceklerdir.

Düşünmenin ,  “lidere , doktrine ve teşkilata” ihanet etmek anlamına geldiğini  yirmi beş yıldır bildiğimiz için bu  konunun üzerinde durmayacağız.

HEPAR’ın fikriyatı bütün fikirlerimle birebir örtüşüyor mu? Hayır. Özellikle ekonomide güdümlü/ komutacı/plânlamacı bir anlayışı benimsemesi veya  en azından bana öyle gelmesi ciddi bir sıkıntı.

Ama sorun şu: Biz ulusal egemenliği teminat altında olan, kurumları  sağlıklı işleyen bir ülke değiliz. Bizim sorunumuz ulusal varlığımızın,   bizzat kendi vatandaşlarımızın oylarıyla  yok edilmesi.

Şu anda vatanın milletiyle bölünmez bütünlüğü gerçek bir tehdit altında.

Hal böyleyken herhangi bir partinin meselâ “özelleştirme” ile ilgili önyargılarını vs tartışmaya vaktimiz yok!

HEPAR lideriyle farklı bir parti. Şu anda meclisteki partilerin hiçbirinin liderinin kitabı yok bildiğim kadarıyla.( Özür dilerim, Kürt etnik ırkçılarının sürü lideri kitap sahibi…). Oysa Sayın PAMUKOĞLU üretken bir yazar.

Bunun ne önemi var? Zira ülke zaten tutucu ve kindar kenar mahalle oylarıyla gayet güzel “yönetilebiliyor”. Acaba ülke gerçekten “yönetilebiliyor” mu? Elbette verdikleri oyların karşılığını,  çaplarına göre makarna, kömür, tayin, terfi veya ihale olarak alan insanlar, kendilerine bunların sağlanmasını “yönetmek” sanıyor.

Oysa HEPAR genel başkanından itibaren diğer yöneticilerine kadar  aydın ve üretken vatansever insanları bünyesinde barındıran bir parti ki onlardan biri meselâ severek okuduğum ve şahsen tanışmak şerefine eriştiğim Cazim GÜRBÜZ.

Yazının başlığı “Sağ İçin Neden HEPAR?” Çünkü HEPAR’ın “vatanseverliği”, işin içine dinci popülizm girmeden önceki milliyetçi sağın vatanseverliğinden başka bir şey değil. Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere  fakir dinci kampı “sağ” saymamaktadır. Çünkü dinciler ümmetçilik adıyla enternasyonalizmi benimser ki bu gerçek anlamda “milliyetçiliği ayaklar altına almaktır”. Bu açıdan dinciler solun enternasyonalizmini benimser. Dinci AKP’nin PKK gibi  faşist Kürtçü ve fakat aynı zamanda Marksist enternayonalist bir örgütle aleni işbirliği ( Peşmerge denen düşmanın topraklarımızda eğitilecek olması, topraklarımızdan geçirilmesi, PKKlıların çadır mahkemelerinde aklanması, APo itiyle aleni pazarlıklar inkârı mümkün olmayan vatana ihanet suçlarıdır. Bunların hepsi apaçık ve övünülerek işlenmiş suçlardır.) enternasyonalist müşterekte birleşebilmelerindendir.

Bir zamanlar MHP’nin kullandığı “Her şey Türk için Türk’e göre Türk tarafından” sloganı  bu gün asıl HEPAR tarafından yaşatılmakta.

Şüphesiz Türklükten gocunmayan solcular da    HEPAR’da kendine yer bulabilir.

Onu “sağ” yapan şeylerin başında, sosyolojik düşünmesi, tarihi, kendi ulusunun cephesinden okuması ve Türk’ü var etmek dışında bir amaç gütmemesi.

MHP’nin MP, CKMP’den sonra geldiği, küçük bir çekirdekten filizlendiğini çabucak unutan bazı MHPliler, bugün artık MHP’nin kendi içinde “yabancılaşmış”, “ümmetçi ve şeriatçı” söylemi ile şeriatçı her yasaya evet demiş olduğunu unutuyor. Her nasılsa Türklüğün Anayasadan çıkartılmasına bir şekilde karşı çıktığı için desteklenmek isteyen MHP “Türk İslâm Ülküsü” dediği ve ancak şeriat devletine varacak bir ideoloji taklidiyle hâlâ Türkçülüğün mirasını israf ediyor.

Dolayısıyla sabırla çalışma neticesinde MHP’nin meydana getirildiğini ve büyütüldüğünü unutanlar, HEPAR’ın büyümesini de engellemeye çalışıyorlar.  AKP denen parti bindirilmiş kıtaların yobazlığıyla bir gün içinde iktidara taşınabilmişti.

O halde yılardır  lâik, medeniyetçi, akılcı, milliyetçi bir programla faaliyet gösteren bir partinin büyümemesi için sebep nedir?

Kaldı ki bir milliyetçi için parti sadece bir araçtır. Aslolan, vatanın milletle bölünmez bütünlüğü, milletin refahı ve hürriyetidir. Bu açıdan, içi boşalmış, yabancılaşmış herhangi bir parti adı ne olursa olsun bizim için anlamsızdır.

Türk vatanına ve milletine hizmet etmek için yola çıkmış  HEPAR TBMM’de MHPnin artık yetersiz varlığına karşı sağda sağlıklı ve bilinçli tek seçenektir.