ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2021 Salı

Parçalanan Öznenin “Evrim Ağacı’na” Cevabı

 


 

Ulus Devlet Yok Oldu mu Sahiden?

“Mutlaklık” yok mudur?

“Evrim Ağacı”  pozitif bilimlerde güzel tespitler barındıran bir site ne yazık ki bilimsellik yetkisini ele almak insanın alabildiğine  saçmalamasına  engel olamıyor gibi. Bunu v söylememin bir diğer sebebi, yazıya “literatür “olarak kaydedilen safsataların, boş sözlerin de “bilimsellik”  klnaıyla korunmuş olmasından…

 

Şimdi  sevgili “Evrim Ağacının*” şu satırlarına bir göz atalım:

“…Biz bireyler, parçalardan oluşuruz. Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım.” sözü kulağa hoş gelse de özgür düşünen ve dış etkenlerden etkilenmeyen bir özneye sahip olduğumuz tartışmalıdır. Parçalıyız, çünkü bulunduğumuz toplum, tarih, kültür ve ekonomik süreçlere kadar bu etkenler kişiliğimizi etkilemekte ve özneyi parçalamaktadır. Sosyal yapılandırmalarımız kusurludur. Mutlaklık evrende yoktur. Her ne kadar teknolojiyle doğayı dönüştürmeye çalışan insanlar yine de doğanın bir parçası olduğu için tarih süreci içerisinde felsefecilerin aradığı mutlaklık bulunmamaktadır….”

 

Bu satırları aktarmamın sebebi yazının ilerisinde , ulus devletin aslında nasıl da uyduruk bir şey olduğunu, bugün bunun bir anlamının kalmadığını, bunun temelinde “milliyetçiliğin ve ırkçılığın” olduğunu ispatlamak için kullanılması.

 

Biz bireyler parçalardan oluşuyoruz örneğin. Bu parçalar nelerdir? Ya da bu parçalar birbirlerinden bağımsız şekilde işleyen  varlıklar mıdır? Evrim Ağacı bunu açıklamıyor. Peki ama parçalardan oluşan bir varlık olarak insan eylemlerinden dolayı  nasıl bir bütün olarak yargılanabiliyor? Ya da insan iradesi vücudunun bütününe tesir edemiyor mu? Yaşamsal temel sistemler bile irade ile bir ölçüde etkilenebilirken bir insanın “parçalardan oluştuğunu” söylemek ne anlama geliyor?

 

“Düşünüyorum o  halde varım..” sözü kulağa hoş gelse de aslında yanlışmış. Peki ama neden yanlışmış? Çünkü özgür düşünen ve dış etkenlerden etkilenmeyen bir canlı değilmişiz. Araya kaç tane literatür sokarsanız sokun bir hurafe, bir mantıksızlık bir çelişki, bir tutarsızlık öyle kalmaya mahkûmdur. Eğri cetvelle doğru çizgi çizemezsiniz. Her şeyden önce “ Düşünen insanın” varlığının farkında olmasını anlatan bu sözle “ dış etkenlerden etkilenmeyen” bir canlı mı anlatılmak isteniyor. Ama dahası insan gerçekten özgür düşünemiyor mu? Evrim ağacına göre mutlaksızlık o kadar “vardır” ki iç kimse “aslında” özgür düşünemez, hepimiz dış etkenlerden etkileniriz.

 

Burada Evrim Ağacı, insanı DNAya mahkûm diğer canlılarla bir sayıyor. Oysa “insan” kavramının ortaya çıkışı, “insan olgusunun” doğasının diğer canlılardan bir bilinç yoluyla “mutlak” biçimde ayrıldığının farkına varılmasıyla ortaya çıkıyor.

 

“Çeşitli etkiler özneyi” parçalamaktaymış. Öncelikle “özne”  cümlede yapan eden, eyleyen ögedir. “Ben okula gittim” cümlesindeki “ben” öznedir. Üzerine etki edilen ögeye ise “nesne” denir. Kısacası bir “öznenin”  parçalanması saçmalıktır. Şimdi biri “ Canım kelimelere bu kadar takılmak ne kadar anlamlı” diyebilir ama  otuzdan fazla literatürle okura abanan, bu literatürlerle okurun kafasında  felsefi bir baskı ve hâkimiyet oluşturan,  bir yazı yazıyorsanız kelimelerin “anlamları” konusuna boş veremezsiniz.  Bir sürü şey söyleyip bir sürü zırvayı alt alta yazarak bir “ Bakın ne kadar sağlam şeyler söylüyorum!” iddiasını güttüğünüzde yaptığınız şey kelimeleri gayet bilerek kullandığınızı göstermektir. Oysa özne ile nesne arasındaki farkı bilmiyorsanız yazınızın altına ne kadar  makale ya ad kitap yığdığınızın bir anlamı ve önemi yoktur.

“Öznenin ektilerle parçalanması” cümlesi en temel Türkçe bilgisinin dahi olmadığını gösterir. Türk okurlarına  Türkçe kelimelerin “mutlak anlamlarına “ dayanarak bir şeylerin nasıl olması gerektiğine dair bir önerme sunuyorsanız böyle bir hata yapamazsınız. Böyle bir hatayı “mutlaklığın olmadığı” gibi saçma sapan bir iddiaya dayanarak bile yapamazsınız. Çünkü kelimeler  düşüncenin temel yapılarıdır.

 

Evrim Ağacı’nın “özne” konusundaki  bu affedilmez yanlışından bir adım öteye gidersek öznenin parçalandığı ifadesiyle  neyin anlatılmak istediğine ulaşıyoruz. Cümlede “yapan” “eden”, “etkileyen”  ögenin parçalanmasıyla acaba özne hangi yetisini kaybetmektedir? Diyelim ki pek çok dış etken bizi “parçalamaktadır”. Bu durumda biz özgür düşünemez hale mi geliriz? Böylece aslında dış etkenlerin oradan oraya savurduğu  parçalanmış bir canlı mı oluruz? Elbette işler böyle yürümez. Çünkü insanın dış etkenlerden etkilenmesi, onun eninde sonunda karar verici ve uygulayıcı bir özne olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu da bize şunu gösterir: Öznenin karar verme süreci ne kadar çapraşık, çelişkili olursa olsun özne aklı ve vücuduyla bir bütün olarak bir seçim yaparak mutlaka ve mutlaka dünya üzerinde bir etki yaratır.

 

 NAZİ iktidarı Alman Ulusu’nun  büyük bir propaganda makinesiyle kandırılmasıyla oluşsa a buna kanmayan insanların varlığı insanların hiç de “dış etkenlerle parçalanmış özneler” olmadığını kanıtlar. Özne karar vereni eyleye, etkileyen bir varlık olarak belki yanlışlara düşebilir ama karar vermek ve uygulamak noktasındaki MUTLAKLIĞI oluşturur. Sözün varlığı, anlamlar üzerindeki uzlaşı, dillerin varlığı, yargıların varlığı mutlaklığın ta kendisidir!

 

O halde “varlık vardır”. Varlığın inkâr edilemezliği mutlaklığın  dayanağıdır. Bir ölçümün göreceliği, ölçülen olayın veya nesnenin mutlaklığını ortadan kaldıramaz.  Dolayısıyla görecelik bize “varlıkların” varlığını tartıştırmaz, onları nasıl algılayacağımız,, algılarımızın sınırlılığı ve yanlılığı oluğunu hatırlatır.

 

Evrim Ağacı’nın içinde düştüğü yanlışlık şöyle özetlenebilir: “ Madem sınırlıyız o halde varlığın mutlaklığından bahsedemeyiz.”

 

Tabii buradan hareketle  yükte ağır içerikte bomboş bir literatür istifini okurun üstüne yığarak aslında ulus devletin de var olamadığını, “ara bilgelerin” varlığının her şeyi belirsizleştirdiğini iddia ediyor. Bunu da Arabesk müzikle örneklendiriyor.

 

Sorun şu ki insanın belirsizliği ortadan kaldırmak arzusu dilleri meydana getiren temel etken. Çünkü insan yalnızca algılamıyor daha da ötesi  ancak ve yalnız dünyayı tanımlayarak anlamlandırarak var olabiliyor. Bu yüzdendir ki “kanunlar” yapıyor ve bilimsel düzenlilikleri de “kanun” diye nitelendiriyor.

 

İnsanın anlamlandırma ihtiyacı, belirsizlikleri, tanısızlık bölgelerini minimize etmesini ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla insan eyleminde “anlamlandırma” temelse, anlamsızlık istisna olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla tumturaklı sözleriyle Evrim Ağacı’nın Harvard Usulü zırvalar yığmasını sağlayan yapı sökümcüler  aslında   bütün yaptıklarının insanı  dilsizleştirerek  yok emek olduğunu anlayamıyorlar bile.

 

Evrim Ağacı “imagined” terimin arkasına sığınarak  işi, ulus yapılarının uyduruk ve vazgeçilebilir inşalar olduğuna kadar vardırıyor. Sorun şu: İnsanların toplumsal yapılarını karmaşıklaştırma ihtiyacı, onların dillerini geliştirmeleri süreciyle koşut ilerliyor. Dillerini zenginleştiremeyen, geliştiremeyen topluluklar  devlet kuran uluslar haline gelemiyorlar. Evrim Ağacı, insani inşaların hepsinin uydurma olduğu teziyle aslında kendisinin de üyesi olduğu modern  insanın neden” sapiens” diye adlandırıldığın göz ardı ediyor.

 

Ama sanırım Evrim Ağacının asıl saldırdığı, sevmediği, yok etmek istediği şey de tam olarak “ulus devleti”.

 

Elbette standart bir bilimsel unvan almak sürecinden geçip zırvaları dahi  uygun bir sunumla istifleyerek herkese her istediğinizi söyleyebileceğiniz bir Amerikan panteonunda bir köşede barınıp doların  kur saltanatından nemalanıp Türk Ulusu’na  “ulus devlet” zırvası üzerinden saldırabilmek lüksü herhalde bambaşkadır.

 

Sevgili Evrim  Ağacı yapısökümcülükle uğraşmaktan olsa gerek bahsettiği  arada kalmışlığın  somut sonuçlarını, etkilerini bile Harvard katarktı yüzünden göremiyor ( Hangi Amerikan üniversitesinin hangi  şövalyelik unvanından yararlanıldığını zerrece umursamıyorum…) Liminal bölgelerin varlığın esası olduğu ya da bu hale geldiği yönündeki uluıs devlet düşmanı sözde hümanist yazısını  bugünkü Türkiye’yi ve örnek vererek yanlışlayabiliriz. Bugün Türkiye’yi yönetenler, Evrim Ağacı’nın ballandıra ballandıra anlatıp da   bilimselliğini dayandırdığı  yapısökümcülerin tam da istediklerini yapıp, ülkede belirsizliği, ara bölgeleri egemen kılarak bütün ahlâk normların alt üst eden, bütün insani normları  bir dehşet dengesiyle parçalayan, bütün kurumsal yapıları belirsizleştiren insanlar.

 

Sevgili Evrim Ağacı, dolar kurunun ona bahşettiği parayla taraçasında bir Amerikan  Bayrağı’nın teminatı altında yaşayıp Amerika’nın mutlak bilimsel üstünlüğüyle hepimize zırvalayabilirken biz burada tam da onun dehşetengiz keşfiyle hepimize bir ahlak normu diye dayattığı ara bölge /liminal bölge davranışının  etnik, dinsel ve hayvani hükümranlığında, parçalanmanın, ülkemizi kaybetmenin  eşiğinde yaşıyoruz.

 

 

·         “https://evrimagaci.org/cografyanin-iki-arada-bir-derede-kalmis-mekanlari-liminal-mekan-nedir-8695?utm_source=evrimagaci&utm_medium=social&utm_campaign=as-twitter

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Ulus Devlet Ölmedi Tüm Dünyada Yaşıyor



Ulus-al devlet öldü mü?
Ödlek öcün aldı mı?

Türkiye’de son on yılın belki de en sevilen hurafesi, “Ulus-devletin sonuna gelindiği”…  Fukuyama’nın ( Ki kendisini henüz okumadım fakat demir perdenin yıkılışının, tarihi meydana getiren gerilimi bitirerek tarihin sonunu getirdiğine dair fikirlerini okumuşluğum vardır.) “Tarihin Sonu” adlı fikrinden mülhem başta liberaller olmak üzere  dev bir soysuzlar korosu “bir şeyleri bitirmenin”, “sonunu getirmenin” telâşını yaşıyor.

Her şeyden önce “ulus devlet” diye bir kavramın olmadığını, doğrusunun “ulusal devlet” olduğunu hatırlatmalıyız. “Ulus devlet”, liberal hainler korosunun tanımıyla ulusla devletin bir sayılması anlamına gelen faşizan bir terim. Fakat ne yazık ki bu terim tamamen hayal ürünü. Çünkü gerçek dünyada ulusla devletin “organik” ir bütünlük sergilediği hiçbir devlet yok.

Uluslaşma ile devletleşmenin birbirine bağlı olarak gelişmesi kesinlikle gerekli. Buna karşılık ulus ve devlet organik bir birleşme meydana getirebilecek ve böylece yekvücut hareket edebilecek yapılar değil.

Buna karşılık ulus, adalet ve emniyet tekeli olarak devleti şekillendirecek, ona kendi kültürel damgasını vuracak olan öznedir.

Ulus devlete karşı olan batılılar “her yönüyle aynılaşmış” insanlardan oluşan bir yapıyı hayal ediyorlar. Sorun şu ki uluslaşma bir aynılaşma işinden ziyade bir mutabakat işidir. Aynılaşma ancak kabile yapılarında bir “amaç” olarak belirir. Ulus yapıları, egemen bir ulusaltı topluluğun sağladığı siyasal  güç altında , diğer ulusaltı yapıların zamanla bu yapıyla uzlaşmaları, kurucu ulusaltı yapının kültürünün bu yapılarca benimsenmesi ve  egemen yapının verdiği ortak bir soyadı  altında meydana gelen siyasi ve hukuksal bütünleşmeyle meydana gelir. Dolayısıyla bu süreçte ulusaltı yapıların kan bağlarının belirleyiciliği ortadan kalkar. Yeni “kan bağı”, ortak duygular, ortak değerler, ortak normalar geliştirilen diğer yapılarla meydana getirilir. Kabile yapılarında “soy” doğrudan doğruya belirlenebilir bir kan bağına dayandırılırken uluslarda “soy”  ortak değerlerin paylaşıldığı bir büyük aileye dayandırılır ki o ailenin adı “ulustur”. Dolayısıyla bir ulusal devlet, kabile ötesi bir “medeni” beraberliğin esridir

Devletin işleyişi, “derinliği”, kapsayıcılığı  da bu anlamda kendisini kuran toplumun gelişmişliğiyle  orantılı.

Eğer devlet denen zor kullanma mekanizması bir kabile tarafından kurulmuşsa onun işlevi büyük ölçüde “zor kullanmaktan” ibaret kalacaktır.

Eğer devlet, bir “ulus” tarafından veya “uluslaşma yeteneğine sahip olan” bir topluluk tarafından kurulmuşsa o artık büyük ihtimalle “zor kullanıcıdan” daha fazlası haline gelmiş bir örgütlenme olacaktır.
Bir kabileye ait “devlet”, devletin en basit işlevi olan “yaygın zorlama” dışında başka bir iş bilmeyecektir. Çünkü bir kabilenin/ topluluğun bütün ihtiyacı, üyelerinin doğaya ve diğer kabilelerin zorlamasına karşı korunmasıdır. Bir kabile hayatını sürdürmek dışında bir  iş göremez. Yeni kanunlar yapamaz, geleneklerinin geçerliliği üzerinde kafa yoramaz.

Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Sırplar ve adını anmaya gerek olmayan  diğer topluluklar bu nevidendir. Bunlar için önemli olan yalnızca  bozulmaz ir kan bağıyla kendilerini dış dünyadan ayırıp beraberliklerinin siyasetini de tarihi düşmanlıkların ve kinlerin meşrulaştırmasına dayandırmaktır.

Şüphesiz yukarıda saydığımız topluluklar artık bir kabile olamayacak kadar kalabalıktır ama kabilenin kapalı toplum yapısını sürdürmek dışında, bir var oluş mantıkları ve dahası çareleri de yoktur. Çünkü nüfusları artık kültürel etkileşimle genişleme yeteneğini kaybetmiş, organik artık dışında çoğalma çareleri kalmamış, kendi üretici ve dönüştürücü kültürlerini geliştirememiş, kan bağı aidiyetinden dolayı kültürel etkileşim yeteneğini kaybetmiş topluluklardır.

“Hayali bir altın çağda dünyanın hâkimi oldukları ve sonra bir takım siyasi kalleşliklerle tahtlarından edildikleri” dışında bir tarihleri de yoktur.

Evet bu gün dünyada bu tip kabilelerin devletleri çoğalmıştır. Bunun iki sebebi var gibi görünüyor.

Birincisi imparatorluklar devri bitmiştir. İmparatorluklar devri bitince bundan en fazla zarar gören Türk devletinin içinden odun talaşından hallice “devletler” çıkmıştır.

İkinci aşamada, sömürgeciliğin  imparatorluk sonrası haritacılığının eseri olan devletlerin içindeki kabile yapıları da sömürgeciliğin  20 YY. enerji politikaları ile imparatorluk bakiyesi bu yapay harita devletlerinin içinde, bu devletleri parçalamak üzere ateşlenmiştir. Meselâ Kuzey ırak Kürt yığışması, Kuzey Suriye Kürt silâhlanması vs… Bunun yanı sıra savaş koşullarının kendilerini bir arada yaşamaya ittiği bir takım etnik federatif beraberlikler de kurulmuştur. Çekoslovakya, Yugoslavya gibi… Gerçi bu arada SSCB’yi de anmamız gerekiyor ama onun kurucu unsurunun kesin ve tartışılmaz şekilde Ruslar olması onları bu kabile devletlerinden ayrı bir kategori yapıyor.

Özellikle ikinci aşamada bazıları bir ölçüde bağımsız kurulmuş gibi de olsa özlerinde ulusal bir  bilinç taşımadıkları için bütünlük sergilemesi mümkün olmayan, dolayısıyla ancak etnisiteye dayalı federatif paylaşımla varlığını sürdüren bir takım devletler artık varlıklarını daha fazla sürdürememişlerdir. Buna karşılık SSCB Rus hegemonyasının ve kültürel baskısının eritemediği ve asla eritemeyeceği büyük bir Türk ulusal bakiyesinden dolayı federatif yapısını, bütün zorbalığına rağmen daha fazla sürdürememiştir.

Bugün meydana gelmiş  aşırı etnikleşmiş devlet yapılarının tamamı, uluslaşamamış kabilelerin/etnisitelerin  , farklılıklarla bir arada yaşamak yeteneğine sahip olamamaları, varoluşlarını kine ve öfkeye dayandırmaları, kültürel üretimden ve dönüştürücülükten mahrum olmaları ve organik nüfus artışı dışında bir çoğalma şekli bilmemelerinden dolayı ortaya çıkmıştır.

Meydana gelen şey ulusal devletlerin bitmesi değildir. Meydana gelen şey, ulusaltı topluluklarının uluslaşmış toplumların organizasyon gücüne duydukları kıskançlıkla “devletleşme” çabalarıdır.

Parçalanmış devletlerin hiç birisi ulusal devlet değildir, buna dikkat edilmelidir. Ulusal devletin bittiğine örnek olarak gösterilen parçalanmalar, bir arada yaşamayı zaten hiç bilememiş ya da  SSCB’de olduğu gibi uzlaşmaz ve başat kültürel aktörler olan ulusal yapıların birbirinden ayrılmasıyla meydana gelmiştir.

Ulusal devletin sonunun geldiğini söyleyenler kendi devletlerini kurdukların sanan kabilelerin, kendilerini dünyaya birer ulus olarak tanıttıklarını  görmezden gelmektedir.

Dünyada ulusal devletler bitmemiştir. Örneğin Suriye’deki büyük insanlık dramı, etnik devlet kurmak vahşetinden kaçan insanların özellikle ulusal devletlere sığınması bunun kesin kanıtıdır.

Çünkü  o insanlar, eşit yurttaşlar olarak görülecekleri  ve özgürce yaşayacakları ülkelerin sadece ulusal devletler olduklarının farkındadır.

 Çünkü o insanlar her etnisitenin kendi mahallesine kafa kesmesiyle meydana getireceği çetelere “devlet” denemeyeceğini farkındadır.

Çünkü o insanlar  “millet adına karar verecek” mahkemelerin olmadığı yerde “din adına” veya “aşiret adına” karar verecek zorbaların olacağını yaşayarak görmüşlerdir.

Bugün dünyada ulusal kimliğinden vazgeçerek kendiliğinden bölünmüş, demokratik mekanizmalarla kendisini etnik egemenlik alanlarına ayırmış tek bir ulusal devlet var mıdır? ABD mi, Almanya mı, Fransa mı, İngiltere mi, Rusya mı bölünmüştür veya bunlarda bizimkine benzer bir bölücü parti vardır?

Tam aksine dünyada, uluslaşmanın tarihi derinliğine sahip olmuş az sayıdaki büyük toplumsal yapıya dayanan ulus devletlerin hiç birinde, en ufak bir bölünme gayreti veya eğilimi yoktur. Bu devletlerin hepsi istisnasız şekilde dil, hukuk ve  emniyet tekellerinin ulusal egemenlik altında korunması için  âzâmî gayret sarf ediyorlar.

Bugün başta liberaller olmak üzere Türk düşmanı bütün enternasyonalist ihanet kampının bize tersten okumaya çalıştığı gerçek, işte budur. Ulus devlet ölmemiştir, önemi her geçen gün daha artmaktadır. Çünkü medeniyetin kabile vahşetine karşı korunması için insanlığın önünde başka bir seçenek yoktur.








18 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye’de Liberaller Sosyolojik Düşünebilir Mi?


 Liberalin birisi bu yazıyı okusa eminim hiçbir şey anlamayacaktır.

Sebebi de şudur: En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim de belki; Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür akvaryum balığı gibi yaşarlar. Dar çevrelerinde birbirlerini gıdıklar ve asla üç saniye öncesini hatırlamazlar.

İyi de bu ne demek?

Türkiye’de liberaller, anneleri cenazede TÜRKÇE MEVLÜT okuturken, helva karıp dağıtırken, yakalarına üzerlik takıp onları büyütmüşken, kısaca onları bir Türk olarak yetiştirmişken edindikleri değerleri  unutmuş en sonunda da bunları inkâr etmiş vatansız, köksüz insanlardır.

Türkiye’de liberaller asker uğurlamasını anlamaz. Bunu Kürt halkına saldırmaya giden insanlara duyulan sevgi zannederler.

Türkiye’de liberaller, çocukların,  ellerindeki Türk Bayrağı’nı dünyanın en güzel süsü olarak sallarken asla yere düşürmemelerini anlayamaz. Bunu “ulus devletin Kürt düşmanı endoktrizasyonu” sanırlar.

Türkiye’de liberaller, 23 Nisanlarda çocukların yurdun dört bucağının kıyafetlerini giyerek ama   en çok asker üniforması giymekten gururlanarak yürümesini “faşist devletin tektipleştiriciliği” sanırlar.

Neden?

Çünkü Türkiye’de liberaller liberalizmi, bütün insanlığın aynı şekilde uygulamasıyla dünyayı kurtaracak bir tür “vahiy gibi görürler. Bu bakışa şaşıyorsanız, bugün liberallerin  neden IŞİD destekçiliğine varan dinci ikiyüzlülüğü meşrulaştırmakla uğraştığına bakabilirsiniz.
"Adalet adına ve  hukuk kalkanı altına saklanan kötü yönetimden daha büyük bir tiranlık yoktur."

Liberalizm bir ideoloji.
 Her ideoloji gibi “muhayyel/metodolojik” ve  ideal sayılabilecek bazı kabuller üzerine kurulu. Bu kabuller, ideoloji denen fikirsel önermenin geçerlilik kaydını  ve şartını ortaya koyuyor. Nedir bunlar? Veya dinci söylemle söyleyecek olursak liberalizmin edille-i şeriyesi nedir?

Hayat, mülkiyet ve  hürriyet haklarına ram bağlılık.
Hukuk devletini savunmak.
Piyasanın serbestliğini savunmak.
Bireyciliği temel haklara dayanarak savunmak.

Bu  deliller bize kimin liberal olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra bunlar aynı zamanda liberalizmin “amentüsüdür”. ( Dinci söylemle yaklaştığımı belirtmiştim.)

Liberalizmin söylediği basittir. Yukarıdaki ilkelere  en çok kim bağlı kalırsa; onun ülkesinde halk mutlu ve müreffeh olur.

Peki bu söylemde  söylenmeyen ama zımnen söylenmiş olan şey ne? Bu önermelerin bir gizli öznesi olmalıdır. Çünkü en nihayetinde bütün devletler  belli başlı iki ideoloji ( Liberalizm ve Sosyalizm) arasında bir yerde durmaktadırlar.

Türkiye’de liberallerin liberalizmden anlayamadıkları şey, liberalizmin amentüsünü yazanların HEPSİNİN birer ULUS DEVLET mensubu olmalarıdır.

Onlar Misesin’den, Mill’ine kadar istisnasız şekilde, uluslaşmış toplumların filozoflarıdır. Ve bu yüzden onlar, “insandan” bahsederken kendi insan standartlarını  esas almışlardır. Onlar için “insan” insan toplumlaşmasının en rafine ve gelişkin şekli olan uluslaşma içinde biçimlenmiş ve kendi ulusal egemenlik alanında yukarıdaki ilkeleri en iyi anlayabilecek akıl sahibi insandır.

Liberaller buna itiraz edebilir ama bu boşunadır. Çünkü maceracı sömürgecilikleriyle dünyanın dört bir yanındaki kabileleri tanımış  modern batılıların Kongo ahalisi için temel hakların anlamının olmadığını düşünemeyecek kadar aptal olmaları imkânsızdı. Eğer bu örnek çok sivri geliyorsa “Biz İnsanlar” diye başlayan o büyük yazıdan sonraki kısmı genellikle görmezden gelirler. We the People of the United States!
Bunun önemi nedir? Bunun önemi, anayasanın sahibi “insanların” kimler olduğunu resmi olarak tanımlamaktır!

Şu söylenebilir “Ama ABD çok ırklı, çok dilli bir yerdir!” Acaba öyle midir? Yoksa felsefe ve hukuk sahibi beyaz insanların, hukuk ve felsefe sorumluluğunu üstlenerek kendi dillerini, siyaset felsefelerini ve toplumsal düzenlerini egemen kıldıkları, Daniel Webster’in 1837’de söylediği gibi Tek Anayasa, tek ülke ve tek yazgı ülkesi midir?

Sadece ABD’nin kuruluşu bile Lockeçu liberal argümanların nasıl bir sosyolojik  şekillenmeye uğradığının en anlamlı örneğidir.

ABD coğrafi bir adı  üstlerine etiket olarak alıp da ırklarının özerk bölgelerinde yaşayan ilkel kabileler koalisyonu değildir.

ABD, beyaz adamın kıtaya getirdiği Anglosakson özgürlük, hukuk devleti idealleri belki yerlilerin katlini durdurmadı ama aynı ilkeler daha sonra  bir iç savaş pahasına köleliğin kaldırılmasını sağladı.

ABD’nin ırk ve kabile bağlılıklarının ötesinde, soyut ilkeler etrafında birleşmiş bir ulus kurmak ideali modern ulusal devletlerin hepsinde vardır. Ve bu aynı zamanda modern uluslaşmanın da temelidir.

Çok sevilen liberal yazarlardan Ayn Rand bal gibi bir Amerikan milliyetçisidir ve ABD’yi bahsi geçen insanlık değerlerinin ve temel hakların yegâne temsilcisi ve koruyucusu olarak görür.

Amerikan yurttaşlarının dünyayı kendilerinden ibaret sanmaları da bunun bir başka örneğidir. Belki buna kötü örnek diyebilirsiniz ama ABD kendi içinde liberal ilkelere bağlılıkta gayet özenlidir ve bunun başkalarınca tartışılmasını asla hoş görmez.

Sorun şudur ki devletleşmek her zaman uluslaşmaya yetmemektedir. Kuzey Irak yığışması bütün ırkçı, etnik saflaştırıcı çabaları ve bürokrasisine rağmen hala bir “Kürt Ulusu” yaratabilmiş değildir ve yaratamayacaktır da…

Çünkü sözde devleti kuran topluluğun uluslaşmaya  müsait bir toplumsal yapısı  ve yeterliliği yoktur.

ABD bütün ırkları “anayasa önünde eşit  birer beyaz adam” haline getirmiştir. Ve ABD bu beyaz adamın ne konuştuğu dili ne egemenliğini  ne de  birliğini tartışmaya açar. ABD’nin beyaz bilincine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve eski bağlılıkları reddetmek  Amerikan vatandaşlık yemininin esasıdır.

Yani? Liberallerin  Yazın tatile veya uluslararası kongrelerine gitmekle övündükleri ABD , hiç de onların sandıkları gibi kimliksiz eşit vatandaşların devleti değildir. Bu Avrupa’nın eli yüzü düzgün bütün liberal demokrasileri için de aynıdır.

Görüldüğü gibi liberallerin sandıkları gibi “ulus-al devletler” ölmemişlerdir ve liberalizmin amentüsüne yer yer aksatarak da olsa en fazla sahip çıkan ülkeler olarak ayaktadırlar. Yani Türk liberallerinin çoğunluğu, sosyoloji cehaletlerinin altında ezilmişlerdir.

Yazıyı ABD’nin “kurucu balarından” Thomas Jefferson’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“ Biz ABD Anayasası’nı hazırlarken bir ulus kurduk.”




10 Ekim 2013 Perşembe

Ulusal Çıkarlar

Bu, değerli diplomat ve siyaset adamı Onur ÖYMEN’in, okuduğum ikinci kitabı.

“Silâhsız Savaş’ta”  diplomatik savaşların tarihinden ve yöntemlerinden bahseden yazar, bu kitabında “Ulus devletin” ve ulusal çıkarların kökenine ve meşruiyetine derinlikli bir bakış geliştiriyor.

İdeolojik yanılsamalardan uzak kalarak “ulus devletin”  oluşumunun uluslaşma ile ilgisini son derece açıklayıcı biçimde kuruyor.

Ulus-al devletlerin kuruluşundaki toplumsal dinamikleri ve uluslar arası ilişkilerin rolünü  son derece ayrıntılı tahlil ediyor. Bundan sonra da günümüz dünyasında modern devletlerin ulusal çıkarlar kavramına bakışlarını  tek tek ele alıyor.

Diplomatik deneyimleriyle zenginleşen kitap, akıl almaz bir biçimde çarpıtılan liberal teori ile ulus-al devlete karşı yöneltilen itirazları birer birer çürütüyor.

İdeolojik aşırılıklarla, hayatın gerçekleri arasındaki farkı, hem sosyalist hem kapitalist blok içindeki hatalara  apaçık, objektif bir biçimde bakarak son derece anlaşılır biçimde ortaya koyuyor.

Kitap bana göre sosyal bilimlerin her dalındaki yüksek öğrenim öğrencileri  için olduğu kadar belki de daha fazla akademisyenler için bir kaynak  veya referans olmak özelliğini taşıyor.

Ulusal çıkarlar  hayali metodolojik birey adına binlerce yıllık emeğin ve anlayışın ürünü olan ulus ve ulusal devlet kavramımızı yıpratmak isteyenlere karşı son derece medeni, bilgi dolu, apaydınlık bir cevap.

Aslında “Ulusal Çıkarlar”,  Türk okur yazarları için fevkalâde lezzetli ve sindirilebilir bir entelektüel ziyafet.
“Ulusal Çıkarlar” kim olduğumuzu en fazla hatırlamamız gereken bir zamanda, Atatürk’ün şahsında  yeniden dirilen büyük Türk Ulusu’na bilgi ve ümit veriyor.