sağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2015 Pazar

Sınırsız Demokrasi Ve Şeriat



Sabah  bulaşıkları yıkarken aklıma geldi. İhmal edilen bulaşıklar bir anda birikip  yorucu bir yığın haline geliyor ne de olsa.

Şeriatın tarifi hakkında memleketimizde pek sert tartışmalar yapılır. “Sağ” diyebileceğimiz kesim için şeriat, tartışılması bile düşünülemeyecek kadar kutsal bir “emirler” bütünüdür. Öyle ya  bizi yaratan, tabiatımıza en uygun hayat tarzını bize emretmişe; hangi felsefe veya hukuk  bu emirlerin üzerinde olabilir ki?
“Şeriat” konusunda düşünmek için Yahudiliği göz önüne almalıyız belki de?

Musevi dininin kutsal kitabı Tevrat/ Eski Ahittir ve o da pek incedir. Peki ama Yahudilik denen hayat tarzının akıl almaz ayrıntıları bu incecik kitabın neresinde yazılıdır? Tamamı İsrailoğullarına dair bir hikâyeler kitabı gibi görünen bu kitabın içinde meselâ “Koşer” ve bunun uygulanmasına dair herhangi bir  şey var mıdır?
Elbette işin sadece kutsal kitaplardan ibaret olduğunu sandığımızda Yahudi yaşayışıyla kitap arasındaki kopukluk bizi hayrete düşürüyor.

Oysa Yahudiliğin, Musevilikten ibaret olmadığını   Talmut kültürüne baktığımızda anlayabiliyoruz. Talmut kültürü nedir? Talmut, Yahudi olanların hayat tarzını en ince ayrıntısına kadar “ Torah’a dayalı tefsirlerle”  biçimlendirmeye çalışan dinî çabadır.
Mesele şu ki hiçbir “din”, bir yaşayış tarzını, ayrıntılı biçimde tanımlayacak biçimde “inmemiştir”.  Dinler , mensuplarının dünyaya bakışlarını, sıradan menfaatlerin üstünde bir   şeye göre düzenlemesini hatırlatan “objektif ahlâk kuraları” va’z etmeye çalışan inanç temelleri olarak inmiştir.

Ama mesele asıl bu kadarla kalmamış ne yazık ki.
Bir şekilde yöneticiler bu “objektif” emirlere ortak olmak istiyorlar. Böylece ortaya “anlaşılmaz dini anlaşılır hale getirmeye çalışan” ulema ve ruhban sınıfları ortaya çıkıyor. “İslam’da ruhban yoktur!” sözü ancak peygamber zamanı için doğrudur. O öldükten sonra ise halifelikle başlayıp şeyhlere kadar uzanan tam bir ruhban sınıfı ortaya çıkmıştır.

“Din” bu açıdan,” İlâhi olduğuna inanılan  temel  ahlâkî ilkelerin kutsallığına dayandığını söyleyen, bilişsel ve idari bir otoriter  egemenlik  kurumudur.” Bu açıdan dinin, ilâhî kaynağın objektif ve kapsayıcı genel düşünüş biçimiyle bir ilgisi yoktur.
Dinin hayatın her anını kapsadığı   safsatası, “ Allah adına tartışılmaz bir otoriteyi kullanan ulema ve yönetici sınıflarının, sıradan yani yetkisiz  Müslüman’ın  hayatının her anını emirler altında  biçimlendirebilmesi” demektir.

Bugün, şeriatçılığın yasayla yasaklanmadığı ülkemizde, dinci iktidarın, on üç yılda 2000’in üstünde yasa yapması da aslında dinin hayata egemen olmasından ibaret. Demokrasinin hangi şartlar ve sınırlamalar altında meşru ve yararlı olacağına  dair bir endişe duymazsanız, “oy paketleri” olan   toplulukların/cemaatlerin   duygularının istismar edilmesini engelleyemeyeceğiniz gibi çarpık bir yasama faaliyetinin yaratacağı sınırsız yıkımı da  durduramazsınız.
Türkiye’de olan budur. Bugün dinci iktidar belki mota mot bir şeriat rejimi kurmamıştır ama  devleti  tam anlamıyla dine göre biçimlendirmiştir. Şu anda tek eksik olan şey,  şeriat isimli  Allah adına yürütülen şirk  diktatörlüğünün  el, kol, kelle kesmek, recm, miras oranları gibi “şekil emirlerinin” hayata geçirilememiş olmasıdır.

Yani aslında  sağın istediği “din”, şu anda tam olarak hayatımızdadır. İran olup olmayacağımızı sormak artık saçmalıktır.




19 Ağustos 2014 Salı

Bir Ulusal Türk Partisi Olarak CHP'nin Sorumluluğu

CHP bir Türk partisi olabilir mi? CHP bir Türkiye partisi olmak istiyor ama  altı okundaki milliyetçiliği görmezden geldiğini bir türlü fark edemiyor.

CHP “Türksüz bir Türkiye”  olabileceğini varsayarak “vatansız işçilerin” partisi olmaya gayret ediyor.

CHP, savunduğu sınıf  paradigmasının Kürt etnik ırkçılığı karşısında  hiçbir sempatik ve kavrayıcı  yönünün kalmadığını nedense kabul etmeye yanaşmıyor.

Ama bu başka bir tartışma konusu. Gene de bu tutumun bir başka zihni kökeni var o da taşralılık, kenar mahallelilik.

CHP halka yaklaşmayı, solcu lümpenliğinden ibaret sanıyor.

Bunun yanısıra siyaset tarzı veya pratiğinde tam bir popülist sağ parti gibi davranıyor.

Seçmenin çoğunluğuna sahip sağ partilerin  belli başlı ortak özellikleri var.

Bunlar: Lidere tapınmak, kesin inançlılık, köylülük/kenar mahallelilik ve menfaatçilik.

CHP Türkiye partisi olmaya çalışırken sağ partilerin toplumsal kesimlerine yaklaşıyor. Bunun yanı sıra  aynen sağ partilerin menfaat dağıtmak metodunu benimsiyor.

Bu bakış açısı, insanı kayıtsız şartsız menfaatçi  ve kimliksiz bir canlı türü olarak görmeye dayanıyor. Milleti ve milliyeti ideolojik olarak  anlamsız bulan solun bir partisi olarak CHP “Türk” demeksizin menfaat dağıtarak herkesten oy alabileceğini sanıyor.

Bu yanılgıdan ayrı olarak bütün siyaseti, bedeli ne olursa olsun oy çoğunluğunu elde etmek olarak görmesi de aslında ilkesiz sağcılıkla aynı şekilde düşündüğünün delili.

CHP o kadar kendine dönük ki seçmenleri dışındaki vatandaşların kendisinden beklentilerinden bihaber.
CHP Atatürk ilke ve devrimlerinin farkında olan tek parti. Bu da “Nasıl bir siyaset?” sorusuna  Atatürk’ün nasıl bir milliyetçi ve akılcı cevap verdiğini bilmesi gereken bir parti olduğunu gösteriyor.

Peki CHP böyle mi davranıyor?

Yani “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir!” diyen Atatürk’ün tavrını mı sürdürüyor yoksa bu anlayışla Kürtlerden oy alamayacağını düşünerek “hafif PKKlılık” mı yapmayı uygun görüyor?  Maalesef ikincisini…

CHP akıl ve din, siyaset ve din, siyaset ve toplumsal düzen, uluslaşma ve hukuk birliği konularda elindeki ulusal argümanlara dayanarak milleti aydınlatmak yerine makarna dağıtıcısı sağ siyasetin kolaycılığına tevessül ediyor. Belki makarna dağıtmıyor ama makarna dağıtımının, menfaat dağıtımının bedeli konusunda  halkı yeterince aydınlatmıyor. Yolsuzluk dosyalarından bahsetmiyorum. Genel olarak menfaat dağıtarak siyaset yapmanın toplumda yarattığı maddi eşitsizlikler,   bunun yarattığı toplumsal kimlik bunalımları ve ayrışma, egemenlik ve hukuk birliği kaybı   konularında aydınlatıcı olmuyor. İnsanlara siyasi tercihlerin bir sonucu olduğunu göstermiyor.

Bir devlet memurunun kaç kişinin işsizliğine sebep olduğunu, dolayısıyla oy için kullanılan hesapsız kamu istihdamının, tarikatleri ve  etnik ırkçılığı memnun ederken nelere sebep olduğunu anlatmıyor.

Veya “Türk”  isminin unutturulmasının siyasal ve hukuksal muhtemel sonuçlarına, tehlikelerine yeterince dikkat çekmiyor.

Kısaca CHP “Sağa yanaşmam, ben Marksist, hümanist ve enternasyonalistim!” derken cahil halkın cahil sağ siyasetçilerce sömürülmesine, böylece dinciliğin egemen ve meşru yerleşik siyasal kamp olmasına;  etnik ırkçılığın da  bunun düşman kardeşi olarak siyaseti yönlendirmesine sebep oluyor.

Oysa CHP sağla ortak bazı değerleri laik ve akılcı şekilde savunarak sağın dincilik güdümüne girmesini engelleyebilir. “Sağa yanaşamayız!” diyen Kürtçü milletvekillerinin aklına uymayı solculuk saymaktan vazgeçmedikçe hep belli bir kliğin partisi olarak kalacak.

CHP sadece seçmen sayısıyla değil, Atatürk’ün laik, medeniyetçi milliyetçiliğinin de varisi olmaktan dolayı Türk Milletine karşı diğer partilerden daha fazla sorumluluğu olan bir parti.  Bu sorumluluk, cehaletin ve ihanetin iktidar olduğu bir dönemde  çok daha ağır bir şekilde CHPnin omuzlarına biniyor.



17 Ağustos 2014 Pazar

Solum Sağımı Bileydi


Mine G. Kırıkkanat’ı, Alev Alatlı’yı, Özdemir İnce’yi okumayı seviyorum. Neden seviyorum? Çünkü hayata benden çok önce ve medeni olarak önde başlamış bu insanların birikimi  beni hayran bırakıyor.

Alatlı biraz ayrı durmakla beraber bu üç seçkin Türk’ün Türk milliyetçiliğinden bahsederkenki tavırları ise tuhafıma gidiyor. Aslında söylediklerinde  haklılık payı yok değil ama…

Şurası kesin: 1969 MHP Kongresiyle beraber Türk milliyetçiliği geri dönülmez biçimde dinci ve yobaz bir mecraya girmiştir.

Sorun, bunun milliyetçiliğin tabiatına şamil olmamasıdır. Bir diğer sorun, Türkçe’ye, Türk milletine, Türk tarihine hayranlıkla bağlı seçkin solcularımızın, milliyetçilikteki bozulmayla milliyetçiliği mahkûm etmekteki ısrarları.

Evet  Türkiye’de milliyetçilik, siyasal  fırsatçılık ve halk dalkavukluğu yüzünden Arap hayranlığına, ümmetçiliğe kaymıştır. Amma  Türk milliyetçiliği ezelden bu halde gelmemiştir, gelişmemiştir.

Bugün Atsız’da bir Hitler gölgesi bulmaya çalışan, yazdıklarından tek satır bile okumadıkları gün gibi aşikâr solcularımızın, Atsız’ın uygar ve akılcı metoduyla,  kahramanlık idealini bilmemeleri normaldir. Veya uluslaşmada hukuk birliğinin önemini vurgulayan Sadri Maksudi’nin, öpüşerek ibne olunacağını sandıkları için kafa tokuşturan dinci  ülkücülerden biri  olmadığını  da bilmek istemezler.

Veya meselâ bir yandan Ermeni yalanlarına karşı cesurca Türk olmakla karşı koyan Mine Hanım’ın,  milliyetçileri Kürt düşmanı ırkçılar sayması beni gülümsetiyor. Çünkü hakikaten yanaklarının temasıyla  tahrik olacağını sanıp da kafa tokuşturan cahil  ülkücülerin, batının “bilimsel ırkçılığından” bihaber olduğunu bilmiyor. Biz Türkler genetiği sadece hayvan melezlemede veya ağaç aşılarken o da el yordamıyla kullanırız. Biz “üstünlüğün” izini fosillerde arayacak kadar ne çalışkanız ne de meraklı.

Bize yapıştırılmaya çalışılan “ırkçılık” görünen o ki bir dönem “millet” kelimesi yerine kullanılan ve kanın romantizmini ifade etmek için kullanılan “ırk” kelimesine duyulmuş sevgiden ibaret.

Sanırım hepimiz Türk olmakla övünüyor ama kimiz Türk’ün kıçını, kimimizde başını tutup sadece kendimizin doğru yeri tuttuğunu düşünüyoruz.



Solun İmanına Karşı Sağ Olabilmek Ne Kadar Zor!..

Asrın İnancı: Bir Komünizm Tarihi

Mine G. Kırıkkanat okuyorum şu sıralar. Az önce neden solcu olduğunu yazdığı bir küçük yazı okudum. Özeti: Haksızlığa karşı durmak…

Henüz  bu sebep dışında solcu olan birine rastlamadım. Bu romantizme büyük saygı duyuyorum. Haksızlıklara karşı tavizsiz durmanın  adının solculuk olması bana naif  geliyor.

Solcular genellikle dünyanın işleyişini sadece kendilerinin bildiklerine ve kendileri dışındaki herkesin de haksızlıktan beslenen cahil ve ahlâksız parazitler olduğuna inanırlar. Bu yüzdendir ki onlara göre solcu olmak insan olmaktır, sağcı olmak da katil, hırsız vs…

Batıyı pek tanımam ama bizim solculuğumuzda, bu kerameti kendinden menkul kibir, buram buram kenar mahalle kokar. Solculuğu en bayağı kenar mahalle lümpenliği ile popülerleştirmiş Ahmet Kaya’nın bunca sevilmesi, herhâlde bundandır.

Şarap tadımcısı seviyesinde  damak zevki sahibi İstanbullu seçkin solcularımız dahi solcu ayak takımının kabalığında bir proleter ahlâkı bulmak peşindedir. Ne yazık ki bir türlü “ kaynağını dinden almayan, saf ve akılcı, ilerici bir proleter ahlâkının”  var olmadığını kabul etmeye yanaşmazlar. Sınıf adına  konuşur ama burjuva gibi yaşarlar, daha da kötüsü kapitalistler gibi.

Çünkü hiç biri kendilerine dünya vatandaşlığı sağlayan devşirme garantili enternasyonal diplomaların sağladığı gelirden ve imtiyazdan vazgeçemez. Ama kendilerini proleter sanmaya devam ederler.

Gene de son zamanlarda  Türk Ulusu’nun ve ülkesinin içine düştüğü ihanet  yangınında Türk olmakta hâlâ bir değer bulanlarının olduğunu görmek şahsen benim ümitlerimi yeşertti. Kim ne derse desin bu hal bana “ yabancılaşmış aydını” nitelemekte kullanılan “gâvur”  sıfatının solun tamamını kapsamadığını görmekten memnunum. Bizde sağın egemen zihniyeti dinciliktir. Buna rağmen solcularımızın en azından bir kısmı, artık “Türk için  Türk’e göre” düşünen  bir sol kamp  ihtiyacını dile getiriyor.  Solculuğu, soysuz, vatansız bir kollektivizm sanan bir grup da zaten PKK’nın kremalı  hali olan HDP çatısı altında kendini tatmin ediyor.

Peki solun kibrine karşı “hümanist” bir sağ var mı? Maalesef yok.

Sağ  belki bir kısım milliyetçisi ile Türk  varlığın savunur gibi görünüyor ama o kadarını artık solcular da yapıyor.
Meselâ sağ, hukuk devletini,  metodolojik bireyi, temel hakları vs savunmuyor. Oysa bunlar kolektivizme karşı olan sağın alâmet-i farikaları.

Sol mülkiyeti hırsızlık olarak görüyor, ifade hürriyetini bazen işine geldiğinde parti aleyhine kısıtlamakta falan pek de beis görmüyor. Dahası Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın çekinmeden belirttiği gibi “şiddeti bir siyaset biçimi ve aracı” olarak görüyorlar.

Dolayısıyla sağın, kendini asıl göstermesi gereken temel haklar, hukuk devleti, metodolojik birey,  müdahalesiz/kayırmasız piyasa düzeni, ulusal egemenlik, ulusal devlet, dil ve hukuk birliği gibi “muhafaza edilmesi” gereken değerler alanı,  boş kalıyor.

Türkiye’de “sağ” denen kitle ne yazık ki bahsedilen değerleri muhafaza etmek yerine Arap etnik ırkçılığını ve taassubunu  muhafaza etmeye çalışıyor.

Sağ acıları da yolsuzlukları da  yen içinde saklamaya çalışarak  riyakârlığı dinleştiriyor. Hal böyle olunca da  sağın savunulabilir bir yanı kalmıyor. Basit bir düz mantıkla sağ için  “ Teorisi ne boka yarıyor ki pratiğinden ne umulsun?” noktasına geliniveriyor.

Sol, sürekli birbirini kayıran, her gün yeni kalemler açıp sivrilten,  “diğerlerinin” faşist, ırkçı ve menfaatçi domuzlar olduğundan zerrece şüphe duymayan bir iman dairesi olarak yaşamını sürdürüyor.

Kısacası Türkiye’de  mürekkepli dünyanın mutlak diktatörleri olan solcuların ahlâkî hegemonyasına karşın “lâik, ulusal ve medeni bir  sağcı” olmak iddiası, aslında  solcu olmaktan çok daha güç bir iş.

Üstad ne derse desin paylaşmak istiyorum ben:




12 Ağustos 2014 Salı

Geri Kalmışlık Tercihi Olarak Sağ


Ülkemizde sağın ideolojik anlamda var olmadığına inanıyorum

Ülkemizde “sağ” denen politik bakış, toplum ve devlet ilişkilerinin  yani toplumsal düzenin dine göre kurulması gerektiğine inanmak demektir. Özetle Türkiye’de sağcılık kısmen milliyetçi tonlu söylemlere rağmen açıkça dinciliktir.

Bunun geri kalmışlıkla ilgisi ne olabilir?

Şunu anlamalıyız ki bir toplumda nereye gidilmesi veya nerede durulması gerektiğine dairkurumsal tercihler yapılır.

“Kurum” kelimesini  Hayek’e dayanan bir anlamda kullanıyorum. Onu  yasama eliyle olduğu kadar kendiliğinden oluşmuş yönlendirici ve sınırlayıcı toplumsal yapılar olarak kullanıyorum.

Din bu  yapılardan biri. Dinden ne anlaşılması gerektiği de en nihayetinde bir tercih meselesi. Eski devirlerde din tercihleri kadar dinin anlaşılma biçimi de devlet  otoritesince yapılırken bugün modern siyasetteki demokratik yönelim için bu  durum tamamen mantıksız ve geridir.

“Gerilikten” ne anlamalıyız? “Geri” toplumsal düzenin var oluşuna artık imkân vermeyen, zamana içinde cevap vermek kabiliyetini yitirip ancak geçmiş için geçerli olduğu kaydedilen her şeydir.

Günümüzde biz de dahil olmak üzere Müslüman ülkelerde dinin algılanışı, kesinlikle ideal, özgürlükçü bir demokrasideki temel haklar, hürriyet ve adalet kavramlarıyla uyuşmuyor. İnsanları bir arada tutan bir rıza  meyvesi olan devleti, dünün din algısı ve yorumuyla sürdürmemiz mümkün olmadığı içindir ki dünkü hayali bir asr-ı saadeti, geçmişi birebir taklit ederek yaşayacağını sanan “sağ” geridir, gericidir.

Peki bu kendiliğinden mi olmaktadır?

Elbette hayır…

Öncelikle  bizimki gibi ülkelerde  siyaset oluşturucular topluma dinci bir toplumsal düzen tasavvurunu bir kurumsal öneri olarak sunar. Bu sadece siyasi bir teklif olarak kalmaz. Bu teklif, “sivil” çabalarla toplumda sevimli hale getirilip meşrulaştırılır.

Böylece siyasi oyuncular ideolojleştirilmiş dini, yasama organı eliyle yasal bir kurum  haline getirirken cemaat ve tarikatler de dinciliğin, toplumsal rıza içerisinde, kendiliğinden yerleşmesine aracılık ederler.

İdeolojileştirilmiş din,  dini bir toplumsal düzen olarak aynen uygulamak isteyenlerce bir tercih olarak her şeyi yönlendirir. Öyle ki akla dayanan hiçbir geliştirme önce ideolojileştirilmiş dine göre muhakeme edilmeden kabul edilemez.

Dinin “en doğru” hali de geçmişteki asr-ı saadette yaşandığına göre ihtiyacımız yenilik veya geliştirme değildir, bütün ihtiyacımız, bedeli ne olursa olsun geçmişi taklit etmektir. Geçmişin tam bir taklidi bugünkü anlayışımızla, ihtiyaçlarımızla bağdaşmayacağından, neticede gene de akla muhtaç olmamızdan ama  aklın sözde vahye göre yetersiz kaldığı iddiası bir iman esası olarak “sağ” tarafından kabul edildiğinden, sağ bir geri kalmışlık tercihi haline gelir.

Sağın sola karşıt ideolojik anlamı kavranmazsa yönelebileceği yegâne mecra din olarak görünüyor. Türkiye’de sağın en acil ihtiyacı düzgün bir ideolojik okumayla yerini belirlemesidir. Aksi takdirde Ortadoğu’yu kana bulayan dinci şiddetin  yardakçısı olmak dışında bir işe yarayamacaktır.



Üstaddan bir alıntı daha yapalım, blogun tadı, tuzu...
Nihat Genç - Tayyip Erdoğan'ın Büyük Başarısı | Alkışlarla Yaşıyorum

10 Ağustos 2014 Pazar

Sağ Neye Denir?


İlginç bir kıyaslama elbette batılı anlamda.
Belki çok tartışıldı, belki de gerektiği kadar tartışılmadı.

Belki gerektiği gibi tartışılmadı.

Çünkü sağın kendisini tartışma ihtiyacı yok. Sol da bu boşlukta sağı istediği gibi yargılıyor ve düşünce alanını kendiliğinden sahipleniyor.

Bundan dolayı kitap ve fikir dünyasında “ sağ”,  dinciliğe varan bir tutuculuğu/değişim düşmanlığını, aşırlığı, bireyciliği/bencilliği, şiddet tutkusunu, ötekileştirmeyi,  açgözlülüğü, çıkarcılığı,  kısaca bütün bu şeytani özellikleri içinde barındıran kapitalizmi temsil ediyor.

Hal böyle olunca insanî sayılan bütün değerler kendiliğinden sola kalıyor.  Solun ideolojisinin bu kötülüklerden uzak ve tam anlamıyla “mükemmel” bir iyilik temeli sayılması gerektiği kanaati de bir kanaatten öte bir iman meselesi haline geliyor. 

Solcular  Marksizmin bireyin özgürlüğünü savunduğunu söylüyor ama özgür bireyin, ne yapması gerektiğine karar kendisinin vermesi,  bencillik olarak görüyor.

Solcular, altruizmi övüyor ama bunu bireyin iradesine bırakmaya karşı çıkıyor. Başkasını düşünmeyi devletin zorlamasıyla gerçekleştirmenin ahlâkî tutarsızlığını görmezden geliyor.

Solcular ötekileştirmeyi ayıplıyor ama kendi içlerinde en ufak fikri ayrılığı başta r” revizyonizm” olmak üzere çeşitli hakaretlerle dışlamakta beis görmüyorlar.

Solcular “daha fazlasını istemeyi” aç gözlülük olarak damgalayabiliyor ama eserlerinden, iyi telifler almakta ve rahat yaşamakta bir sakınca görmüyorlar.

Peki “sağ” denen kitle özellikle Türkiye’de özünde nelere dayanıyor?

Bu kitle özünde solun bütün insani değerlerini paylaşıyor. Bencilliği, açgözlülüğü, menfaatçiliği savunan bir sağcı bulamazsınız. Buna karşılık bu kötü davranışların tamamına sağda rastlarsınız. Bu sağcılıktan kaynaklanmaz, insani denetim eksikliğinden, ilkellikten ve akıldışılıktan kaynaklanır.

Peki bu özelliklerin bilinçle ilgisi nedir? Bunların bilinçle ilgileri, bilincin ihtiyaç duyduğu ideolojik çerçeveyi, dinden edinmek yanlışından kaynaklanıyor.  Din, kaynağı, yani kitap itibariyle bize ideoloji benzeri, kapsayıcı bir cevap ve bilinç inşaası imkânı vermiyor. O sadece iyi bir insanın genel özelliklerini tanımlıyor. Din toplumun ne anlama geldiğini bize söylemiyor. Herhangi bir toplumsal düzen tasavvuru meydana getirmiyor. Bireye nereden ve nasıl bakmamız gerektiğini de söylemiyor.

Ve bundan dolayı dine bütün bunları söyletmek  çabası, yani onu “ideolojileştirmek” çabası, bir takım profesyonellerin işi haline geliyor. Bu yüzdendir ki İslâm’ı sosyalizme yaklaştırmak gayreti sözde anti emperyalist bir Arap milliyetçiliği olarak zuhur ediyor.

Dolayısıyla sağın “ne söylemesi gerektiği” konusu güme gidiyor.

O halde sağ ideolojik bir dincilik değilse nedir?

Sağ insanların birbirlerinden kopuk ve salt çıkarcı yaşayan canlılar olduğunu söylemez. “Sağ” solun ideolojisiyle zıttır. İyiliğin ve kötülüğün tanrısal bir toplum veya tarih tarafından meydana getirilmediğini, bunların irade sahibi bireylerin işi olduğunu söyler.

Sağ, paylaşım düşmanı bir çıkar manifestosu değildir.  Sağ  hiçbir zorlayıcıyla güdülmeksizin paylaşan bireylerin varlığını meşrulaştırır. Sağ, sahip olmayı ve tasarrufta bulunmayı kısaca mülkiyeti,  şeytani bir kötülük olarak görmez. Onun kötüye kullanımını ve haksız elde edilişini kınar.

Sağ, bireysel çıkarların uyum içinde karşılanabileceği özgür bir değişim ortamını yani piyasayı savunmaktır.

Sağ bireysel çıkarların doğal kötülüğüne inanmaz. Bu açıdan bireysel çıkarlarla toplumsal çıkarlar arasında bir çelişki görmez. Kaldı ki sağ, “toplumsal çıkar” kategorisini, insanların hürriyetleri aleyhine oluşturabilecek bir makam veya otorite algısına karşı durur.

Sağ, dini bireysel bir tercih olarak görür, bir ideoloji olarak kabul etmez.

Kısaca sağ solun, devlet veya toplum eliyle, kollektifleştirilmiş bir otoriteyle komuta ederek iyilik oluşturma romantizmine,  akılla karşı çıkmaktır. Bu yüzdendir ki solun mutlak fakirlik, toplam zenginlik, paylaşım ve dağıtım fikirlerinin romantizminin çekiciliğine karşı daha en başta dezavantajlıdır.

Bu açıdan sağın varlığı solun yok edilmesini  gerektirmez. Sağ ve sol daima toplumsal düzen konusunda birbirleriyle mücadele edecektir.  Ulusal egemenlik ve hukuk birliği konularında mutabık kalınıp silâhlı politika  benimsenmedikçe bu mücadele daha  kabul edilebilir bir politika oluşturmada yaratıcı imkânlar sunabilir.

Peki ülkemizde sağ neden ilkellikle kol koladır?

Çünkü ülkemizde “sağ” solun gerçekte neyi savunduğuyla ilgilenmek yerine daha en başta halk kitlelerine en hızlı ulaşabileceği alan olarak ideolojileştirilmiş dini sahiplenmeyi tercih etmiştir.

Bu yüzden  sağın akılla, hürriyetle ve adaletle  bağdaşan bir lâik düşünce çerçevesi edinmesi hayati önceliğimizdir. Bu durum basit bir siyasi yönelimden öte insan hayatının, ulusal  egemenliğimizin, toplumsal düzenimizin geleceğini belirleyecektir.

Her ne kadar üstad sağlam nefret etse de...


2 Ağustos 2014 Cumartesi

Sağ Seçmen Davranışında Akıldışılık



Halkın akılcı oy  vermek kaabiliyeti ve sorumluluğu artık yok sayılıyor.

İşin kötüsü artık halk da herhangi bir akılcı davranışı gereksiz buluyor.

Günümüzde Türkiye’de seçmenler hayvanî ihtiyaçların hükümet eliyle  giderildiği bir sistemi benimsemiş görünüyorlar. Ülkenin tipik ve kemikleşmiş sağ seçmeni için bütün hayat, yiyebilmek, giyinebilmek ve üreyebilmekten ibaret.

Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyoruz? Çünkü merkez sağı işgal eden seçmenler, “Biz olmasak fareler gibi açlıktan ölürdünüz!”  gibi büyük bir terbiyesizlik eden vekilleri hâlâ can-ı gönülden destekleyebiliyor, bu bağışçı ve vesayetçi zihniyeti benimsemekte mahzur görmüyor.

Bu şu anlama geliyor: Ülkenin yarısını oluşturan  kemikleşmiş sağ seçmen kendisini ya beslenmesi gereken evcil hayvanlar olarak görüyor ki bunun hiç farkında değil ya da kendisi dışındaki herkesi zapt edilmesi gereken yabani canlılar olarak görüyor. Aslında bu iki güdü aynı anda  egemen sağ seçmenin zihninde beraber bulunuyor.

“Hayvan” benzetmesi  abartılı ve kırıcı görünebilir ama kendisini  sürekli güdülmesi gereken bir canlı olarak gören insanın durumunu anlatmak için daha uygun bir benzetme de  yok gibi görünüyor. Dikkat edilirse sağ seçmen özellikle lidere ve partiye bağımlı, kişisel karar vermek gücünden ve iradesinden yoksun bir yapıdadır. Kendisi yerine başkasının karar vermesi durumunu kabullenip bundan gocunmayan, hayatı hakkında başkasının karar vermesini inancının  gereği sayan sağ seçmen, aslında insanlığından vazgeçtiğini görmek istemez.

O halde seçimlerde sağ seçmen nasıl oy kullanıyor? Buraya kadarki tahlilden nasıl oy kullanmadığını anladık. O halde şunu söyleyebiliyoruz: Sağ seçmen akılcı değildir ama zekidir.

Bu zekâ, zevki, üremeyi, beslenmeyi, barınmayı fark ederek öğrenebilen hayvanların zekâsından farklı değildir.

Sağ seçmen, ekmek, barınma ve cinsellik bulabildiği, bunları güvence altına alabildiği her ortamı benimser. Karılarına türban taktırıp Alman kanunlarıyla yaşamakta, sosyal demokratlara oy vermekte beis görmeyen gurbetçi sağ seçmenin davranışı bunun tipik örneğidir. Çünkü sağ seçmen için var olmak sadece hayatta kalabilmek ve üreyebilmekten ibaret.
Neden böyle? Çünkü sağ seçmen, hayatın sebeplerine ve sonuçlarına dair düşünmek gereğini hissetmiyor. Çünkü sağ seçmen hayatın bireysel varoluşuna dair  akıl yürütmenin takdir edildiği bir toplumsal yapıdan gelmiyor.

Sağ seçmen denen kesim, kafasında, aklın ahlâka yönelen seçimlerinden yoksun şekilde salt hayatta kalmaya yönelik bir vahşi orman hayaliyle yaşıyor. Bu da sağ seçmenin menfaate dayalı seçimlerinde akılcılığı ve ahlâkı tamamen ortadan kaldırıyor.

Normalde ulusal bir devlette sağlanan hukuk birliği, herkese daha fazla güven verecekken ve gene normalde akıl sahibi bir seçmenin bunu tercih etmesi gerekse de sağ seçmenin ya din ya da etnisite üzerinden kör inançlarla güdülendiriliyor olması Türkiye’de  seçmen davranışının özünde  akılcı olmadığını açıkça gösteriyor.

Veya aklın gerektirdiği sebep sonuç ilişkilendirmesi, normalde, seçmenin dine dayalı bir rejimde özgür kalamayacağını göstermeliyken, bir şeriat rejimini kurabilmek için demokrasiyi istismar edenleri desteklemek sağ seçmenin karakteristiği oluyor.

Bu çarpık algılama dinle pekiştiriliyor. Din, sürekli kıyıcılığın, ötekileştirmenin meşrulaştırıcısı olarak bu kitleye telkin ediliyor. Sağ sözde ahlâkî değerleri korumak bahanesiyle aklı alabildiğine törpülüyor ve onun yerine Emevi kesin inancını yerleştiriyor.  Bu kesin inanç, insanların hayatlarının yarım akıllı her siyaset esnafınca  alabildiğine ve  sınırsızca sömürülebilmesine imkân veriyor. İşte Türk toplumunu yakın vadede bekleyen asıl tehlike de bu.









4 Mart 2013 Pazartesi

Türkiye’nin Sağı Solu Neresi?

Üç katil de sosyalisttir... Ne ilginç tesadüf değil mi?

Bir okurumuz -ki  okunduğumuza inanmak zor ama- Türkiye'nin sağıyla solunun ideolojik anlamda ne farkı olduğunu, eğer  aralarında belirgin bir fark yoksa  niye çatıştıklarını sordu.

Sağ ve sol kavramının Fransız meclisindeki genel  felsefî ve yerleşimden kaynaklandığını hepimiz biliriz. Buna göre sağ  muhafazakâr, sol yenilikçidir. Daha sonra  tarihsel materyalizmin köktenci ilericilik anlayışı solun karakteristiği haline gelmiştir.

Fakat solun karakteristiği artık ilericlik vs. değildir. Solun  Marx’la yönelimi değişip ekonomik bakışla temellenmiştir.

Keza Marx’ın ekonomik felsefesi dışındaki tarihsel yorumları tamamen materyalist birer Talmud yorumundan başka bir şey değildir.  Tarihe saçma sapan bir yorum ve tarihten saçma sapan bir kehanet çıkarmak gayreti Marx’ın romantik özelliğidir. Buna mukabil,  dört işlem hakkındaki cehaleti ve  toplama çıkarmayı yanlış anlamasından başka bir şey olmayan   “kâr analizi” solun, onun  “akıl” niyetine kabul edebileceği tek yönüydü. Marx’ın kârı, sömürüde gören bu analizi  “zarar” denen olayı açıklamakta hiçbir işe yaramıyordu. Sol, bu matematiksel şaşılığın üzerine, bütün bir komuta ekonomisi kurulabileceği kör inancından başka bir şey değildi artık…

Öncelikle solun ne olduğuna bakarak sağın ne olması gerektiğini görmeliyiz. Sonra Türkiye’de gerçekten bir sağ ve sol ayrımı  yapılabilir mi ona bakmalıyız.

Sol denen ideoloji iki  ayak üzerinde durur:
Temel hakların reddi ve tarihsel kehanet tutkusu…

Türkiye’de ekonomistler, Marx’ın kadim Yahudi hikâyelerine benzeyen ekonomik tarih hurafelerini gerçek sanır, bir de  bu hurafelerin üzerine kapitalizmin geleceğine dair kehanetler   yumurtlamayı severler… “Kapitalizm çökecek!” diye  mistik hayaller kurar, bunu yazarken de  son donanımlı bilgisayar kullanmaya dikkat ederler. Ama bilgisayarlarının üzerinde özel mülkiyeti gösteren birer markanın bulunduğuna hiç dikkat etmezler.

Sol, bireyi kendi başına bir değer olarak kabul etmediği için hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını da reddeder. Sola göre birey, içinde yaşadığı toplumun ürünüdür. Dolayısıyla kendi başına bir mana ifade etmez. Bundan dolayı da kendi başına hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarına da sahip değildir. Bunun ne önemi vardır?

Şu önemi vardır ki bireyin hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını, ona değil de topluma ait  şeyler olarak gördüğünüzde ekonomi denen faaliyeti ortadan kaldırırsınız. Yani sosyalizm ile ekonomi bir arada olmaz! Neden olmaz? İnsanlar birbirleriyle fayda mübadelesine giremediği için olmaz. Bundan önce insanların kendilerine ait fayda kabulleri meydana gelemediği için olmaz. Bundan da önce insanların kendilerine ait hayatları, fikirleri ve mülkiyetleri olmadığı için olmaz.

Demek ki şunu bilmeliyiz. Kim ki alışverişin, mübadelenin birileri tarafından düzenlenmesinden, komuta edilmesinden bahsediyorsa; o kişi aslında size ait olanlar üzerinde hak iddia ediyor demektir. Bu, “Senin özgürce alışveriş etmene izin verirsem, ne yapacağın belli olmaz! Senin hırsızlık edip etmeyeceğini bilemeyeceğime göre senin ne yapman gerektiğini benim söylemem, emretmem gerekir!” demektir.

Bundan dolayıdır ki Türkiye’de aslında sağ diye bir şey yoktur! Türkiye’de sağ sanılan partilerin tamamı, bireyin özgür mübadele eylemine kuşkuyla bakan ve bireyin her türlü işinde devletin tasallutunu savunan koyu otoriter sosyalist partilerdir. Türkiye’de sağ denen kitle, temel haklara dayanan bir piyasa düzeninden yana olmayı ayıp, günah sayan,  mutaassıp bir kitledir.

Bu kitleye “muhafazakâr” demek yanlıştır. Çünkü muhafazakârlar değişime toptan karşı değildir. Değişimin kendiliğinden ve tedrici olmasından yanadır. Türkiye tam bir dil fakiri memleket olduğundan bugün aslında muhafazakârlık diye bilinen şeyin tam adı “taassuptur”/ tutuculuktur. Türkiye’de bu yüzden sağ adı altında   temel haklara düşmanlıkta  mutaassıp/ tutucu bir kitle,  ekonomiyi sürekli berbat eder.

Milliyetçilerle dinciler muhafazakârlık asgari müştereğinden dolayı sağ gibi  görünürler. Tek ortak noktaları dindir. Buna mukabil bu iki grubun dine bakışlarını belirleyen de dincilerdir. Türkiye’de sağcılık, sosyalizmin ekonomik muhalifi olarak değil genelde dine dayalı bir sosyalizm karşıtlığı şeklinde gelişmiştir. Milliyetçiler “ esir Türkler” söylemiyle  sosyalist blok içindeki Türkleri hatırlamışsa da sonradan hareketin rengi dinci eğilimlerce belirlenmiştir, hâlâ da böyledir.

Dolayısıyla Türkiye’de temel hakları ( hayat, mülkiyet, ifade hürriyeti) haklarını savunan, sosyalizm karşıtı bir sağ falan yoktur! Türkiye dinine tutucu şekilde bağlı, bazıları milliyetinin bilincinde olan ama kesinlikle ekonomiyi devletin icat edip yönettiğini sanan sosyalist zihinli bir siyasal çoğunluk vardır. Türkiye, ekonomiyi devletin yönetmesi gerektiğini sanan  bir siyasal anlayışın toptan egemenliğindedir. Yani aslında hepimiz sosyalistiz, hepimiz Marksistiz! Olay budur!