ulus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2024 Salı

Feodalizm Sadece Ekonomik Bir Sorun Mudur?

 

Feodalizmde Görmezden Gelinen Etnik Kültür

Sosyalist okumuşlarımız için dünya iki şeyden ibarettir:

 

1-     Sınıf mücadelesi

2-     Ekonomik şartlar

 

Sosyalistlere göre insanlar, mensup oldukları sınıfa göre davranış gösterirler. Mensup oldukları sınıfı da onların ekonomik şartları belirler. Dolayısıyla söz gelimi herhangi bir işçinin, burjuva alışkanlıkları geliştirmesi, öncelikle ekonomik şartlarından dolayı, sonra da “sınıf bilinci” sebebiyle neredeyse imkânsızdır.

 

Marksizm, kendi tarih şablonu ve içeriksiz terimleriyle öyle kapalı bir devre kurmuştur ki mekanizması yukarıdaki iskelete dayanan bu kapalı devre, bir kesin inanç motivasyonuyla sürekli hareket ettirilir.  İşte bu hayalî devr-i daim makinesine “devrim” denir.

 

Devrimci bakışa göre dünya tarihini oluşturan şey bir sınıflar mücadelesidir. Dolayısıyla Marksizmin “insanı” da  aslında liberalistlerin kavramsal bireyi olan Homo economicustur. Aralarındaki tek fark,  Marksizimin  sınıf bilinci denen  kurgudur. Feodalite de tarihin eski dönemlerine ait bir ekonomik sınıf kategorisi olarak kabul edilir.

 

Dolayısıyla  Marksizme göre bu eskimiş, köhnemiş bu sınıfa ait şeyler, devrimci bilinçle, sınıf egemenliğiyle bağdaşmayan gerici eylemler ve durumlardır.

 

Marksizm dünyayı ve tarihi “en akılcı” şekilde açıkladığını düşünmesine rağmen teknolojinin akıl almaz biçimde gelişip emeğe dair bütün hipotezlerinin birbiri ardınca çöpe yollandığı günümüzde, sözgelimi Türkiye’de “feodalitenin” nasıl olup da varlığını hâlâ sürdürebildiğini açıklayamaz.

 

Bunun en büyük sebebi, Türk solunun, bir “sömürge aydını” zümresi olmasıdır. Türk solu için gündem ya da sorunsal takımı, ideoljisinin ana ekseninde “bağımsız” şekilde oluşturulmamıştır, Türk soluna sorunsal, başta SSCB olmak üzere komünist şefleri tarafından dikte edilmiştir.  Bundan dolayıdır ki dünyanın geri kalanında “ulusal sol” partiler kendi ülkelerinin refahıyla ilgili sorunlara eğilirken Türk solu, Türk olan her şeyden alabildiğine nefret eden, enternasyonalist, Rus-Çin vesayetçisi ve başlıca uğraşı Kürt etnik ırkçılığının Marksist örgütlenmesine odaklanan, yabancılaşmış bir sömürge işbirlikçisi aydın tugayı haline gelmiştir.

 

(Bu bağlamda Atatük’ün “yenileşme ve ilerleme”  amacıyla kurduğu “inkılâpçılık” da basit ve ucuz bir eşseslilik oyunuyla “devrimcilik” adıyla alabildiğine sömürülmüştür.)

 

Peki ama bütün bu anlatılanların konuyla ilgisi nedir?

 

Sol, dünyayı yukarıda sözü geçen ölçütlere göre kendince açıkladığında, bu etkenlerin dışında kalan her şeyi, “ikincil”, “etkisiz”, “önemsiz” ve “edilgen” faktörler olarak görür. Bu tutumu “üst yapı” olarak tanımlar. Buna göre sözgelimi “kültür”, aslında belirleyici olmayan, sadece ekonomik şartların etkisiyle şekillenen bir “üst yapıdır”.

 

Bütün bu düşünce nebulası, Türkiye’de solun Kürtçü demir çekirdek eylemciliğinin merkezi etrafında döner.

 

Hal böyle olunca Türkiye’de Kürt feodalitesi, solun ancak “Ulusal Sorun’dan” gelen “halkların kendi kaderini tayin hakkı” safsatası kadar anlamlıdır. Sol için “Kürt” kimliği, tarihsel materyalizmin şablonu içinde “ezilen halklar” kategorisinin “şanlı” bir üyesidir. Öyle ki sol Lenin’in “Milliyetçilik, azınlıklar için devrimcilik; çoğunluklar içinse faşizmdir!” sözde vecizesi ile Türk karşıtlığını kendi ideolojik etiğinin merkezi yapmıştır.

 

Son on yıldır, milliyetçiliğin gerekliliğini istemeden de olsa fark etmeye başlayan “ulusalcılar” belki biraz Türk düşmanlığından sıyrılsalar da hâlâ Ortadoğu’da artık ülkelerin bütünlüğünü terk eden Kürt feodalitesine salt ekonomik/Marksist bakışlarını sürdürüyorlar. Onlara göre Kürt feodalitesi bir ekonomik sorundan ibaret.  Doğu ve Güneydoğu ekonomik olarak kalkındığı anda insanların feodal bağları çözülecek ve sınıf bilinci her şeyi halledecek sanıyorlar.

 

Bu noktada “kültürü” bir üst yapı olarak küçümsedikleri için düğünlerinde tonlarca altın takılan, Türkiye’nin geri kalanı kadar kaçak elektrik kullanan, kişi başına düşen lüks araç sayısında ülkenin geri kalanından çok önde olan insanların nasıl olup da Marksist bir narko-terör örgütünün ideolojisiyle güdülenebildiğini açıklayamıyorlar.

 

Kültür için Erol Güngör “ hayatına ihtiyaçlarına cevap verme tarzı”  gibi bir tanımlama getirir. Şüphesiz coğrafya, geçim şartları vs  bu cevap tarzını etkiler. Öte yandan “değerler” toplumdan topluma değişir. Değerler Ayn Rand’a göre “ edinilmek  ve edinildiğinde de korunmak istenen varlıklar”dır. Bunlar maddi olabildikleri kadar manevi şeylerdir de. Öyle ki muhakememize ölçü olur ve “değer yargıları” üretirler.

 

O halde feodaliteye bakarken feodalliği bir “değer” olarak koruyan toplulukların ekonomik koşullarının ötesine  bakmak gerekir. Eğer böyle bir bakış geliştiremezsek ideolojisi  açıkça  Marksist olan etnik ırkçı partilerin nasıl olup da etnik feodal oy paketleriyle beslendiklerini anlayamayız.

 

Burada anlaşılması gereken şey, feodalitenin, “etnik” denen ikincil kültür yapılarının içe kapanık, korumacı, tepkisel kültürlerinin bir sonucu olduğudur.

 

Her topluluk/toplum, birleştirici ilkeler ve semboller arar. Bu semboller hem ona bir hareket amacı verir hem de onun kimliğini gösterir.

 

Feodalite sadece bir değerler ve simgeler kurumu değildir. O aynı zamanda bu değerler ve simgelerle berkitilmiş kapalı toplumun egemenlik ve yönetim biçimidir.

 

Fransız Devriminin getirdiği dönemde  cumhuriyet olgusu ile artık başta Fransa olmak üzere, kurucu bir ulusun egemenliğinin nişanelerinin bağlayıcılığı, vatandaşların ayrımsızca hukuk önünde eşitliği, bölünmez ve tartışılmaz bir ulus egemenliği gibi kavramlar modern ulus devletinin tanımlayıcı unsurları olmuştu. Modern Fransa sadece aristokrasiyi yıkmadı, ülkede “Fransız” adının bölünmesine yol açabilecek bütün “etnik”  kültürleri bastırdı.

 

(Etnisite, Orha Türkdoğan’ın ve A. T. Önder’in aktardıkları gibi “ana kültürden ayrılan ikinci kültür grupları” anlamına gelir. Etnisite “soy bağını” tanımlamaz.)

 

Bu şekilde ulus devletine rakip olabilecek potansiyel feodal unsurları ortadan kaldırdı.

 

Oysa 21. YY Türkiye’sinde feodalite, salt bir kültürel renk olarak yaşamıyor; doğrudan doğruya Türk Devleti’ne rakip bir egemenlik odağı olarak varlığını sürdürüyor. Feodalite, Doğu ve Güneydoğu’da siyaseti oy manipülasyonlarıyla doğrudan etkilediği gibi günlük hayatı ve asayişi dahi kendi etnik/ikincil kültürüne göre şekillendirebiliyor, baskılayabiliyor. Bütün bu etnik/ikincil kültürel yapılar, “sınıf bilinci” açıklamasına hiçbir şekilde uymamasına rağmen doğrudan sosyalist Kürtçü siyasetin omurgasını oluşturabiliyor.

 

Ulustan ayrı bir kimlik geliştirmesine izin verilen bir feodal egemenlik kurumunun ulus egemenliğini tanıması, bu egemenliğin sağladığı hukuk, eğitim, sağlık birliğini tanıması ve benimsemesi çok zordur. Çünkü feodalitenin dayandığı değerler ve kültür, ulus devletinin ortaya koyduğu “ayrımsız vatandaşlık”, “ ulus birliği”, “hukuk önünde eşitlik”, “bireysel değer” gibi kavramlarla taba  tabana zıttır. Feodal kültür “Aynı derebeyine bağlı olanlar ve olmayanlar” dışında bir kimliklendirme geliştiremez. Bu kimliklendirme de “türdeş olanların korunması, diğerlerinin umursanmaması” dışında bir değer yargısı geliştiremez.

Bundan dolayıdır ki feodal kültür, kurban psikolojisiyle geliştirilen bir toplayıcılık güdüsünden ibarettir. Peki ama bunu sol şablonla açıklamak mümkün müdür? Hayır.

 

Çünkü  feodal kültür, kendi mevziinden çıksa bile kafalardaki yerini korur ve en bireyci, özgürlükçü refah ülkelerinde bile kendisine uymayana karşı hırçınlık gösterebilir.

 

Demek ki feodalite ekonominin zorunlu bir sonucu değildir. Feodalite, değer ve kültür üretiminde kısır kalmış kapalı toplumların sığınağı ve yegâne “yönetim biçimidir.”

 

Türkiye’nin esas sorunu, Türk Devleti’nin egemenlik nişanelerinin bir kısmını feodaliteye terk edip etmeyeceğidir.

 

Narin olayının da öğretmen , asker, polis şehadetlerinin de esas sebebi budur.

 

 

 

 

 

 

 

 

21 Aralık 2023 Perşembe

Hayalî İnsanistan Ülkesinde Demokrasi

 


Herkes sanıyor ki dünyadaki makbul ve arzu edilir demokrasiler, kimliksiz, ideolojisiz ve nötr devletlerde ortaya çıkıyor.

 

Bu hayali ya da safsatayı memlekete liberalistler yaydı. Bu liberalizmin kötülüğü mü? Hayır. Çünkü herkesin ağzının suyunu akıtan bütün o müreffeh demokrasilerin hepsi istisnasız. liberal demokrasi…

 

Peki bu ne demek? O ülkelerde herkes canının , istediğini yapabiliyor mu? O ülkelerde vahşi bir kapitalizm herkesi sömürüp fakirleştiriyor mu? Ne tuhaf ki asgari ücretli işçilerin alım gücü bizimkilerle kıyaslanmayacak kadar yüksek.

 

Ama bu başka bir tartışmanın konusu.

 

“Yüksek şatodaki Adam’ın “dizisini seyrediyoruz annemle.

 

Toplumsal kodların farklılığı, dünyaya bakıştaki aykırılıklar ve başka çelişkiler ya da kaçınılmazlıklar sanırım biraz da moralimi bozuyor. Çünkü bir film de bir rüya gibi sizi etkiler. Çünkü şeylerin dimağımızda yarattığı izlenimler aslında onların kendilerinden daha çarpıcı olabiliyor.

 

Öyle bir hayal yaratılıyor ki o hayalî ülkede hiç kimsenin bir kimliği yok. O ülkede herkes sadece insan olduğu için değerli görülüyor. O ülkede, o hayalî ülkede hiç kimsenin sadakat duyduğu bir kimliği, korumak istediği bir kültürü ya da değerleri yok.

 

Elbette o ülkenin dilinin ne olduğu, nasıl belirlendiği ya da o ülkeyi kimin kurduğu, dahası o ülkenin nasıl kurulduğu gibi konulara ise hiç değinilmez. Ya da o ülkede kimin sözünün  geçtiğinden söz edilmez.

 

Bir ülke söz konusu olduğunda bir egemenlikten bahsetmemek mümkün mü?

 

Peki dünyada herhangi bir savaşla ya da mücadeleyle elde edilmemiş bir egemenlik söz konusu mu? Belki ama herkesin bildiği gibi istisnalar kaideyi bozmaz. Bugün haritadaki bir toprak parçasından ibaret olmayan bütün devletler bir savaş veya mücadeleyle kurulmuştur. O halde böylesi yüksek bir bedelle kurulan devletlerin hiçbirinde bu bedeli ödeyen ulusun iradesi dışında bir irade hüküm süremez.

 

İşte bu, egemenliktir. Bazı romantik liberalistler bunun “demokrasi” adına ihmal edilebilecek ya da vazgeçilebilecek bir şey olduğunu savunurlar ama ideolojilerini ödünç aldıkları hiçbir ülkede bu hayal ciddiye alınmaz.

 

Egemenlik, bir ülkede kurucu ulusun, o ülkenin rejimini, toplumsal düzenini, belirleyebilmesi yetkisi demektir. Bu yetki de  ancak başkalarıyla savaşılarak alınır. Ve  bu yetki bir kez alındı mı ancak yine savaşla kaybedilebilir.

 

Bu da demektir ki demokrasiler, kuruldukları ülkelerde, kurucu ulusun parmak izini taşırlar ve bu parmak izi genellikle kanla basılır.  Dolayısıyla “demokrasi” ancak kurucu ulusun varlığıyla anlam kazanır.  Bir ülkede kurucu ulusun adının, kimliğinin ve egemenliğinin o ülkede hukuka ve demokrasiye engel olduğunu düşünmek bu yüzdendir ki ya hamakkattir ya da ihanet.

 

Demokrasi milli egemenliğin üstünde, onu aşkın bir değer değildir.

 

Kısacası hiçbir ulus demokrasi adına ülkesinin bağımsızlık senedine kanla bastığı parmak izinden vazgeçmez.

 

 

3 Ekim 2021 Pazar

Egemenlik, Bağımsızlık, Etki Alanı Ve İşgal

 

İnsanın ayağı yere basmalı, toprağa basmalı. Ama insanın ayağı  kendine ait bir yere basmalı. Yoksa hiçbir yerde barınamaz. Barınacaksa da   toprak sahibinin  kanunlarına göre barınır, yaşar.

 

 Kendi selamımızı  verip aldığımız, kendi dilimizin çayırında çimeninde dolaştığımız bir toprakta mendil kadar bir payımız olsa biliriz ki o pay, bize benzeyen inşalar tarafından korunur, saklanır. Biz de biliriz ki o mendil kadar toprakta ne istersek yaparız. İster buğday eker ekmek yaparız, ister üstüne bir ev diker , içinde sobamızı yakarız.

 

Tamam da… Bunları yapabilmek için en önce ne lâzımdır, onu hiç  düşünmeyiz, o konuda hiç tasalanmayız. Neden?

 

Çünkü bu tasayı bizden önce çeken insanlar yaşamıştır da ondan…. Çünkü bize mendil kadar bir tarla kalsın diye daha önce başkaları çarpışmıştır da ondan. Onların sayesinde, üstünde bir baraka dikebileceğin, başkalarına, sana ait olduğunu  çekinmeden söyleyebileceğin bir tarlan olmuştur.

 

İşte egemenlik budur. Egemenlik, sana ait olduğunu bildiğin yerde, gönlünce oturmak, kalkmak, koşmak, yazmaktır. Egemenlik, kendine ait olan bir toprakta  elinin emeğini hiç kimseye sormadan işletebilmen demektir. Egemenlik  kendine ait olan bir toprakta gönlünce  tembellik edebilmektir.

 

Peki ama ya  üstünde gönlünce gezdiğin  bir toprak varken birileri sana neyi nasıl yapacağını buyurabiliyorsa? Toprağın sana ait olmasının bir önemi kalır mı?   Sana ait olan bir yere  başkaları gönüllerince girebiliyorsa o toprakta ne yaptığının ya da o toprağın tapusunda ne yazdığının bir önemi kalır mı?

 

Sen, tarlanda başkası gezip dolaşamasın diye   polisine güvenirsin,  tapu dairene ve mahkemelerine güvenirsin.

 

 Bunu yaparken de  senin ülkenin sınırlarında  senin, kendi ülkende hakkını arayabilmeni sağlayan askerlerine güvenirsin. İşte  senin  yapabildiğin her  şeyi senin her insanının  yapabilmesi egemenlikken bu egemenliğin başkalarının müdahalesinden kesin biçimde korunması da bağımsızlıktır.

 

Uluslar birbirlerinin bağımsızlıklarını tanımaz, sadece buna geçici olarak tahammül ederler. Çünkü uluslar  birbirlerine yabancıdırlar ve her biri kendi tarlasını kendi bildiği gibi sürmek ister.

 

Uluslar birbirlerinden tamamen kopuk mu yaşar? Hiç mi birbirlerine ihtiyaç duymazlar? Elbette uluslar birbirlerine ihtiyaç duyarlar ama  bu onların gelişme seviyelerine göre  değişir. Dolayısıyla aslında herkes birbirine bir ölçüde bağımlıdır.

 

Bir ulus tarlasını, başkasının sürmesine gücü yettiğince izin vermez.  Uluslar tarlalarını başkasının sürmesine izin vermez ama mahsullerini alıp verirler. Bu da onları birbirlerine “bağlar”. Fakat bu bağlantıda bazılarının pazarlık gücü daha fazladır.

 

Ne yazık ki uluslar birbirlerine kendi üyelerine baktıkları gibi duygudaşlıkla merhametle ve adaletle bakmazlar.  Dolayısıyla birbirleriyle bağlantılarında adil davranmazlar. Hiçbir  güç de onları böyle davranmaya  zorlayamaz.  Onları birbirleriyle ilişkilerinde, bağlantılarında âdil davranmaya mecbur edecek bir ilâhî güç de bulunmadığından onlar  kendi aralarında  bir güç mücadelesiyle sözlerini geçirmeye çalışırlar. Ulusların sözlerini geçirebildikleri yerlere de “etki alanı” diyebiliriz.

 

Bir etki alanında herhangi bir ulus belki  tarlayı kendi ekip biçmez ama tarla sahibine ne ekip  ne biçmesi gerektiğini söyleyebilir. Bir etki alanında ulus tarla sahibinin ürününden ne kadarının kendine ait olduğunu ona söyleyebilir. Dolayısıyla meselâ Kürtçe marş söyleyip elinizde kalaşnikoflarla kendinizi erkek sanarak insanları korkuttuğunuz bir sözde Kürdistan kurabilirsiniz ama aynı zamanda,  eli kalaşnikoflu  köpeklerinizi “kara gücü”/askeri  olarak görüp de onlara kendi çıkarları için ölmelerini emreden başka bir ulusun “etki alanı” olabilirsiniz.

 

Her ulus mümkün olan en geniş etki alanını  elde etmeye çalışır. Bu ahlâkî bir iş midir? Âdil midir? Elbette hayır… Ama şunu da unutmamalıyız ki ulusların birbirlerine davranışlarında onları etkileyecek, azarlayacak, düzeltecek bir üstün güç yoktur.

 

Uluslar birbirlerine anlayışla  duygudaşlıkla adaletle falan muamele etmedikleri içindir ki  günün birinde herhangi bir ulus artık tarlanızı yeterince koruyamadığınızı  fark ederse ya da  tarlanıza yeterince değer vermiyorsanız  fiilen tarlanıza girer onu bizzat kendisi ekip biçer ki bu da işgaldir. Ama şunu unutmayınız ki bu davranış sizin için bir işgalken işgalci ulus için bir “fetih
tir”.  Yani?

 

 Yani ulusların davranışları ahlâkla sınanmaz, güçle sınanır. Kendi ordusundaki zenci askerlere açık ayrım uygulamış  ABD’nin, mağlup   Almanların ırkçılığını yargılarken sorgulanmaması da bundandır.

 

Dolayısıyla da “tam bağımsızlık” diye bağırıp çağırırken bu ülkenin Türk vatanı olduğunu kesinlikle ve severek ve isteyerek kabul etmeyen hiç kimsenin  hiçbir sözünün en ufak bir değeri   olamaz.

 

Tam bağımsızlığın, Türk’e ait olduğunu, Türk tarlasını yalnız ve ancak Türk’ün ekip biçebileceğini, Türk olmayanın, kendisini Türk kabul etmeyen hiç kimsenin Türk’ün tarlasında hakkının olmadığını kabul etmiyorsanız siz ne bağımsızlığı ne egemenliği ne de vatanseverliği anlamışsınız demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

29 Eylül 2021 Çarşamba

Ulusların Ortak Aklı Var Mıdır?

 


Zaman zaman siyasetçilerimizin herhangi bir sorunda uluslararası akıldan bahsettiklerini işitiyoruz.

 

Meali şu: Dünya bir köy olursa biri
mutlaka ağa olmak isteyecektir.

“Uluslararası” bir meşruiyet veya adalet alanı mıdır? Ulusların  paylaştıkları “ortak” bir akıl var mıdır?

 

Galiba herkes, “uluslararası ilişkileri”  ilâhî bir mahkeme falan sanıyor. Herkes uluslararası ilişkilerin tarafsızlıkla  adaletle ve  duygudaşlıkla yürütüldüğünü falan sanıyor.  Peki böyle mi oluyor? Hiç ilgisi yok.

 

Daha 18. YY.’da John Locke, “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” demiş. Yani? Yanisi “Uluslararası ilişkilerde gücü gücü yetenedir.” demiş.

 

Peki bu söz  gerçekle bağdaşıyor mu? Mesele bu… Evet bu söz gerçeği bütün çıplaklığıyla  gösteriyor.

 

Çünkü gerçekten de hiçbir ulus  bir diğerine duygudaşlıkla  merhametle veya adaletle yaklaşmaz.  İstisnalar da kaideyi bozmaz.

 

Bu ne demek? Bu şu demek: Hiçbir ulus bir diğerinin toprak bütünlüğünü, egemenliğini “benimsemez” yani kendi toprak bütünlüğü veya egemenliği gibi kabul etmez.  Kulağa ne kadar korkunç geliyor, değil mi?

 

Yani şimdi meselâ bizim ülkemizin bütünlüğü tehlikeye girse Yunanlılar “ Aman ha! Türkiye bölünüyor, onu derhal koruyalım!” falan der mi? Ya da Suriyeli Araplar meselâ “Yahu Türkler iyi komşumuzdur aman onların ülkesini koruyalım!” falan der mi? Böyle diyeceklerini sanıyorsak ancak ahmağızdır. Böyle bir şey olmaz.

 

Her ulus, sahip olabildiği en geniş sınırlara sahip olmak ister. Hiçbir ulus daha azıyla yetinmez.

 

O zaman nasıl oluyor da barış oluyor? Çok basit: Bütün uluslar diğer uluslar tarafından engelleniyor da ondan. Yani hiçbir ulus “ Aman ha ağzımızın tadı kaçmasın!” diyerek öyle kendi başına uslu uslu  durmuyor.

 

İyi de  neden böyle?

 

Çünkü ulusları aşan bir ortak kimlik ve benlik oluşturmak mümkün değil. Çünkü hiç kimse komşusunu kendi ailesi kadara sevemiyor.

 

Kaldı ki  komşumuz bile ailemizle aynı dili konuştuğu, ailemize benzediği için birazcık bizim sevgimizi kazanabilirken başka bir ulusun bizi yetiştiren “ortak akılla” hiçbir ortak yönü bulunmuyor.

 

Ha şu olamaz mı? Bütün uluslar bir gün ortak bir aile gibi yaşayamaz mı? Olabilir. Ama o zaman da o aileyi kuracak bir araya getirecek ulus kim olursa onun dilini konuşmak onun aile reisliğini kabul etmek zorunda kalırız ki hiçbir ulus bir başka ulusun  ona böyle bir şey dayatmasını kabul etmez.

 

O zaman? Herhangi bir konuyu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ne oluyor?  Herhangi bir sorunu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ya cehalet ve hamakat ya da bunların arkasına  saklanmış bir ihanetten ibaret oluyor. Çünkü hiçbir ulus  kendisini diğerinden üstün görmekten ve kuralları kendi başına belirlemek arzusundan vazgeçmiyor. Vazgeçmemesi de normal…

 

Yani enternasyonal marşı okuyarak “insan” falan olunmuyor sadece ailesini satan bir hain olunuyor. Olan biten bu.

 

10 Haziran 2021 Perşembe

Türkiye’de Barışın Dili Nedir?

 


Türkiye’de uzun yıllardır  gevelenen bir  terim var: "Barışın dili…"

 

Önce “düşman” ya da “ düşmanlık” terimleri hakkında biraz düşünmeliyiz.

 

Düşman, “bireysel ya da toplumsal  varlığımızın kendisine ya da va
roluş biçimimize karşı çıkan insan ya da kurum” demektir. Herhangi biri ya da herhangi bir kurum bizim var olmamamız gerektiğini ya da “istediğimizi gibi var olamayacağımızı” söylediğinde bize düşmanlık ediyor demektir.

 

Düşman denen varlığın, varoluşumuza  fiilen müdahale etmesi de “savaş” demektir.

 

Hal böyle oluna, Türkiye Cumhuriyeti’ne kati, terörist vs diyenler bu ülkede  vatandaşlık haklarından kaynaklanan  ifade hürriyetinin arkasına sığınarak  Türk Milleti’ne düşmanlık  etmişlerdir ve  düşmanlık etmektedirler.

 

Türkiye’de “kirli” bir savaşın sürdürüldüğünü söyleyen Kürtçüler aslıda doğru söylemektedirler. Çünkü Türk’ten ayrı bir ulusun Türkiye’de egemen olması gerektiğini iddia ederek silâha sarılmak düşmanlık etmek ve açıkça Türk Milleti ile savaşmaktır. Sorun şudur ki bu düşmanlık “vatandaşlık haklarının” kötüye kullanımını, temel hakların istismarını içerdiği içindir ki Kürtçüler Türkiye’de fevkalâde kirli ve alçakça bir savaş  yürütmektedir. Bu “kirli savaşın” Türk Milleti  tarafından” savaş olarak adlandırılmaması, bir “iç savaş” durumunun önüne geçilmesi içindir. Yoksa PKK ve her türlü destekçisi alenen Türk Milleti’nin düşmanıdır. Vatandaşlık istismarının  engellendiği gün PKK militanları dağda veya şehirde doğrudan yok edilebilecek, PKk’nın “milis”, “cephe”, “sempatizan” diye nitelendirdiği bütün silahsız unsuları da elbette ya vatandaşlıktan çıkarılacak ya da vatandaşlık hakları kısıtlanarak yaşamaya mecbur edilecektir.

 

Sorun, Türk vatanının yabancılaşmış, Araplaşmış, Kürtleşmiş, Türk düşmanı  oy  kitlelerince yönetilmesi yüzünden,  Kürtçülük ihanetinin ve “kirli savaşının” Türkiye’de Türk bilinciyle, Türk vatanseverliğiyle Türk kimliğiyle karşılanmamasıdır. Silahlı ve silahsız Türk düşmanlığının  Türkiye’de kendisine hukukta ve siyasette  yer bulabilmesi Türk egemenliğini açıkça saldırıya açık hale getirmişir.

 

Hal böyle olunca “barışın” , düşmanlarla uzlaşılarak sağlanacağını sanmak fikri de büyük ölçüde cahil ve bilinçsiz  seçmen yığınlarına benimsetilmiştir. Ancak egemen  Türk Ulusu’nun rızasının kayıtsız ve şartsız tanınması söz konusu olmadıkça “barıştan” bahsetmek mümkün olamaz. Dolayısıyla “barışı ve savaşı belirleme yetkisi” olarak Türk egemenliği, bu ülkede barışın yalnızca “Türkçe” bir kelime olduğunu  herkese kabul ettirmek demektir.   Kaldı ki bu iddiayı başka örneklerle desteklememiz bile gerekmez. Çünkü hiçbir egemenlik başka örneklere dayandırılan bir felsefi önerme değildir.

 

Türkiye’de bir “barış” olacaksa o barış yalnızca  Türkçe konuşacaktır.

 

 

25 Şubat 2021 Perşembe

Türkçüler Ne Yapmalı?

 


Türkçüler Ne Yapmalı?

Şimdilerde Cemal TEMİZÖZ’ün “ Kuruluşu, İnfazları, Katliamlarıyla Siyasallaşan PKK Terörü” adlı kitabını soluksuz okuyorum.


Kitapta dikkatimi çeken şey elbette bebek katilleri sürüsü PKK’nın, cezaevlerinden, siyasi partilere ve hatta TBMM’ye kadar içimize nasıl sızabildiği.


Ama beni daha da üzen iki husus,  bir kez daha içimi kanattı.


Bunlardan biri devletimizi yönetme yetkisine sahip olan insanların Türklükten ne kadar uzak ve hatta Türklüğe ne kadar düşman oldukların, gelişen süreçte gözlemek.


İkincisi ise kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan insanların bu süreçte ne kadar umursamaz ve gafil davrandıklarını görmek.


Atatürk’ün Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!  Sözünün tam aksine Türklükle en ufak bir soy, akıl veya  ruh ilişkisi olmayan insanların Türk Milleti’nin kaderini paramparça etmelerine sessiz kaldık.


Bunun yanı sıra özellikle Kürtçü ırkçılığın/bölücülüğün bilişsel yayılmasına ve işgaline sessiz kaldık.


Daha da kötüsü milli eğitimde çocuklarımıza kesin ve istisnasız  bir milli benlik aşılamakta geri kaldık.


Bugün  Türk çocuklarının aklına şeriatçılığı , Arap hayranlığını, Kürtçü bölücülüğü sokan yaygın sosyal medya ağına karşılık Türkçü bir cevap ne   yazık ki hâlâ verilebilmiş değil.


Şunu unutmayalım ki bugün Kürtçü bölücü terör ve ihanet örgütlenmeleri cezaevlerinden siyasi partilere kadar her gün aralıksız bir propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu faaliyetleri ile kendi amaçlarını bi “sorun” olarak bize kabul ettirmeye çalışıyor. Yaygın popülist muhafazakâr sağ siyaset ise oy kaybına uğramamak amacıyla bu yaygın propagandaya sessiz kalıyor. Neticede halkın kafası PKKlı bebek katili vatan hainlerinin  fikirleriyle her gün yıkanıyor.


O halde ne yapmak gerekiyor?

Hiçbir şey bir anda gerçekleşmiyor. Bu yüzden yaygın bir milliyetçi bilinç oluşumu için her milliyetçinin kendi gücü nispetinde bir sosyal medya hesabından Türk Yurdu’nun varlığını, bölünmezliğini ve Türk egemenliğinin tartışılmazlığını duyurması gerekiyor.

Bu satırların yazıldığı dakikalarda dahi bebek katili terörist başı ve onun yandaşları, yardakçıları, katilleri, Türk Milleti’ni tahkir, onun egemenliğini tahrip etmek için yazmakla ve düşünmekle meşgulken kendisine “milliyetçi” diyen insanların özellikle bu insanların okur yazarlarının, Türk tarihi, Türk kültürü, Türk egemenliği, Türklük gurur ve şuuru hakkında yazmadan geçirdikleri her dakika, milletimizin hayatına mal oluyor.


O halde milliyetçiler  daha doğrusu Türkçüler-ki bunu çünkü “milliyetçilik” terimi siyasal milliyetçilikçe o kadar sulandırılmış ve siyasetin vesayetine mahkûm edilmiştir ki Türk için mücadele etmek düşüncesi siyasi popülizmle şeriatçılığa dahi vardırılabilmiştir-  bireysel sosyal medya hesaplarıyla, sanalağ günlükleriyle (blog) düzenli olarak Türk varlığı, Türk egemenliği, Türk Dünyası, Türk birliği, Turan gibi konularda yayın yapmalıdır.  “Tek başıma ne yapabilirim ki?” diye düşünmek Oğuz’un oklarını kırılmaz bir birlikle toplayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiş Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlerine yakışmaz!


Yalanın, propagandanın ve  vicdani sömürünün  cirit attığı şu  bataklıkta sözlerimiz,  vatan hainlerine ve düşmanlara karşı birer kurşun, aklımız,  milletimize  söylenen yalanlara karşı bir zırh, kalbimiz korku salmak isteyen hainlerin ölüm soğukluğuna karşı birer Ergenekon ateşi olmalıdır.


Bir can seğmenin, Rıfat Balaban'ın anısına: 

 

 

7 Eylül 2020 Pazartesi

Amerika’yı Kaç Kez Keşfetmeliyiz?



Youtube diller seçeneğinde “İngilizce ( Amerika Birleşik Devletleri) diye bir seçenek var. Yıllardır “Türk” dememek için Türk yerine durmadan “Türkiye” denmesinin bir başka örneği gibi geldi…

Kardeşim! İngilizce, “İngiliz İngilizcesi”, “Amerikan İngilizcesi” diye ayrılır. Kültürleri oluşturanlar “toplumlardır”. Ülkelere ismini evrenlerde uluslardır. Dolayısıyla bir kültürel unsuru ülke adıyla anmak saçmadır. Kültürler onları oluşturan toplumların adıyla anılır!  ABD’de pek çok etnik topluluk mevcutsa da ülkenin kurucusu Anglo-sakson toplumun egemen kültürü, ülkenin  belirleyici-egemen kültürüdür. Bu yüzden içinde sayısız etnik yapı barındıran ABD’nin kültürü “Amerikan kültürüdür”.  “Amerikan” kabaca Amerika kıtasında yerleşik toplumları anlatmalıdır. Oysa ABD’nin kurucu Anglo-sakson toplumu John Locke’a dayalı bir anayasa, İngilizce’ye dayalı bir kültür ve İngiliz özgürlük anlayışına dayalı bir yaşam tarzını kurdukları ülkenin temeli yapmışlar. Ve bunu da hiç kimseye danışmadan, hiçbir etnik topluluğun rızasını “demokratik yollardan” almadan yapmışlar. Bu yanlış mı? Bunun doğruluğu veya yanlışlığı tartışılamaz çünkü bu “egemenlik” olgusunun yegâne var oluş şeklidir.

Dolayısıyla ABD, pek çok kültürün özgürce yaşandığı fakat bu özgürlüklerin de ancak ve yalnız kurucu WASP yaşam tarzının egemenliğine saygıyla var olabildiği bir ULUSAL DEVLETTİR.

Kültürden bağımsız bir sosyoloji, siyaset ve hukuk mümkün değildir ki bütün bunlar da kültürün sahibi ve oluşturucusu ULUSUN adıyla anılırlar: “Alman siyaseti”, “Fransız kültürü”, “İngiliz sosyolojisi”, “Rus ekonomisi” gibi…

Yani? Yanisi, biz Türküz! Ülkemizi kurarken kendi dilimize ve yaşam tarzımıza göre bir egemenlik  oluşturduk ve bunu da tartışılmaz kıldık. Bu duruma “Bağımsızlık” denir.

Türk olduğumuzu ve ülkemize kendi ismimizi verdiğimizi fark edebilmemiz için Amerika’yı daha kaç kez keşfetmeliyiz?

Bilmem anlatabiliyor muyum?

2 Ağustos 2020 Pazar

Türkçülük Anormal Mi?

Türk Dünyasının Büyük Devlet Adamı: Ebulfez Elçibey

Daha dün gece liseden bir arkadaşımla lise sosyal medya gurubundan kovulmam konusunda konuşurken arkadaşım, siyasi bir konudaki aşırılığımın bir “tepkiyi”  tetiklediğinden bahsetti.

Siyaset özellikle bizim gibi geri  kalmış toplumlarda çok ciddi bir  toplumsal ayrışma sebebi.

Sorun şuydu: Benim PKK hakkında söylediklerim,  bir başka   dönem arkadaşıma “ters” gelmiş ve onda benim görüşüme simetrik bir tepki oluşturmuştu.

Peki ama  Türkiye’de PKK, siyasi meşruiyete sahip, insan haklarını koruyan,  ülke ve ulus çıkarlarına hizmet eden, arzulanır ve makbul bir örgüt müydü de benim PKK hakkında söylediklerim solcu dönem arkadaşımda  “anlaşılabilir” bir tepki doğurmuştu?

O arkadaşım herhangi bir paylaşım yapmasa da  hâlâ  grubumuzda ama ben kovuldum. Yani? PKK’yı savunmayı normal bir hak ve meşru bir tepki olarak gören  arkadaşım  fiilen “egemen”. Onun PKK’yı savunması  grup üyelerinde hiçbir nefret hissi uyandırmazken benim PKK’yı aşağılamam “aşırılık”, “ırkçılık”, “nefret suçu” gibi kabul edildi. Kısacası gruptaki taraflaşmada Türkçü olan ben azınlıkta ve  nefret edilesi anormal biri olarak görülürken bebek katillerini, etnik ırkçı bölücüleri bana savunan insan “normal” kabul edildi.

Peki ama “etik insan” neyi normal neyi anormal kabul etmelidir? İnsan yalnızca kabulleriyle tanınmaz, dışladıklarıyla ve hatta nefret nesneleriyle de tanınır.

(Kendi ordusundaki siyahi askerleri alabildiğine aşağılayan, kendi millî atleti siyahi Owens’ın başarısını resmen kabul etmeyen ABD, “Nazi ırkçılığına” karşı özgürlük mücadelesi verdiğini iddia edebiliyordu. Nazilerin ırkçılığından nefret etmek ona göre haklıydı ama Jessie Owens’ı görmezden gelmekte beis yoktu. Ya da kendi ülkesinde Rus Yahudilerini aşağılayan  Gürcü kökenli sosyalist Rus diktatör Stalin, kahramanca (!) Alman ırkçılığına karşı insanlığı savunuyordu…)

Kendimize sormamız gereken soru şu: Türkiye’de neden nefret ediyoruz? Ya da neden nefret etmeliyiz? Nefret etmemiz gereken şey, Türk adından ve egemenliğinden nefret eden, Türk askerini, öğretmenini, doktorunu vs öldürülmesi gereken birer düşman olarak kabul eden PKK Kürtçülüğü müdür yoksa “Ne mutlu Türküm diyene!” demeyi en mutlu bir iş sayan Türk milliyetçileri midir?

(Soru sana zor gelebilir onun için PKK’nın Atatürk’ten nefret ettiğini, onun kurucu kişiliğinden ve ilkelerinden nefret ettiğini, Türkçülerin de  onun kişiliğini ve ilkelerini sevdiğini söylesem belki daha kolay kavrarsın.)

Türkiye’de “etik insan”, Türk olduğunu reddetmeli, mümkünse Türklüğünü basit bir hayvan ırkı seviyesine indirmeli, Türklüğünden hiç bahsetmemeli ve hele Türklüğünü bir egemenlik kimliği olarak asla görmemeli ve dile getirmemeli.

Fransa’da Fransız olmanın ülkedeki “etnik azınlıklar” üzerindeki etkisi umursanmıyor. İngiltere’de  çocukların “etnik aidiyetleri”  ancak kendi evlerinde korumaları ve aksansız İngilizce konuşmaları öğretiliyor.  Almanya’da herhangi bir etnik grubun Alman Ulusu’nun siyasal egemenliğini tartışmaya açması dahi düşünülemiyor. Buna karşılık bu ülkelerde “aşırı sağ” denen milliyetçiler kınanıyor.

Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünü telaffuz etmek Kürtlere soykırım uygulamak falan sayılıyor.

Aramızdaki fark şu: Gelişmiş ülkelerin kurucu bilinci, tıpkı bizde olduğu gibi milliyetçilik. Bu bilinç gerek bu ülkelerin bürokrasisinde gerekse toplumsal düzeninde zaten egemen olduğu için adeta “görünmez” oluyor. Bundan dolayı da bu ülkelerde “milliyetçilikten” bahsetmek bir tür aşırılık oluyor.  Sözde enternasyonalist bir sosyalist olan Bayan Mitterand, Enrico Macias’ın Arapça şarkı söylemesine “ Benim bulunduğum mecliste Fransızca’dan başka şarkı söylenemez!” diye izin vermezken “normal” kabul ediliyor ama Anayasa’mızın üçüncü  maddesi ırkçılık oluyor.

19 Mayıs bizim için şanlı bir mücadelenin yıldönümü olarak  coşkuyla kutlanırken anormal oluyor mesela… Buna karşılık aynı gün bir PKK destekçisi ve vatan hainleri kitlesinin önderi Selahattin Demirtaş tarafından “Pontus Soykırımı” olarak ilan edilirken bu alçaklık “normal” kabul edilebiliyor.

Diyarbakır’da Kürt olmayan biri hayatından endişe ederken meclisimizde adına milletvekili denen insanlar “  PKK ile toplumsal tabanımız aynı.” “ Biz sırtımızı YPG’ye, PYD’ye dayıyoruz!” diyebiliyor. Peki bu durum meselâ “insanî” mi, makbul mü ya da meşru mu?

 Modern, çağdaş, kabul edilebilir, arzu edilir hukuk devletlerinin istisnasız hepsinde, kurucu ulusun siyasi egemenliğinin, iradesinin ve kültürünün ortaksızlığı ve tartışılmazlığı “normal” kabul edilirken Türk’ün büyük atası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  üzerine titrediği Türk Ulusu’nun varlığı tartışmaya açılıyor, küçümseniyor ve bir nefret nesnesi haline getiriliyor. Neye göre?  

Katil Stalin’in “Ulusal Sorun” denen safsatasına göre… Nakşibendiliğin ya da başka sapkın grupların dinî metinlerine göre… Kürtçülerin bebek katili  liderine göre…

Başka sözüm yok sayın yargıç ama senin idrakinden emin değilim; sorun o…


6 Eylül 2019 Cuma

Tarih Öyle Mi Olsun Böyle Mi Olsun?



halil inalcık ve tarih felsefesi ile ilgili görsel sonucu
İlber Ortaylı’nın otoritesinden sonra tarihçilerde bir popülarite  ve bilgiçlik yarışı başladı sanki. Her kanal “uzman bir tarihçi” çıkararak gerçeği bulmak dahası ona hükmetmek derdinde.

Ayşe Hür, Mustafa Armağan gibi isimler bildiklerimizin aslında yanlış olduğunu, “tarih Tanrısının” o eşsiz ve objektif bilgisiyle göstermeğe çalışıyor.

Tarihle ilgili iki sorun var.

Bunlardan birincisi, tarihe kaynaklık eden metinlerin ve eserlerin kökenleri… Kısaca tarihi kimin yazdığı veya oluşturduğu . Tarihçiler “güvenilir” saydıkları bilgi kaynaklarına bakarak geçmişle bugünün ilgisini kurmağa çalışan insanlar.

Tam da bu noktada İlber Hoca’nın “Tarihi devletler yazar.” Sözü aklımıza geliyor. Neden böyle? Çünkü toplumsal olaylara dair en doğrudan bilgiye devletler sahiptir. Belli bir tarihteki  buğday rekoltesinden, vatandaşların toplam gelirlerine kadar pek çok bilgi ancak devlet otoritesince derlenebilir ve kaydedilebilir. İşte sorun da burada başlıyor: Devletler objektif, tarafsız bilgi kaydedicileri midir?

Böyle olduklarını söylemek pek de mümkün değil. Çünkü her devlet belli bir toplumsal yapıya dayanır. Toplumsal yapılar  da  hayata cevap veriş biçimi (kültür), teknoloji, her ikisinin birleşimi  olan medeniyet ve daha da önemlisi algılama biçimiyle birbirlerinden yarılır. Dolayısıyla bu toplumların meydana getirdikleri “devletler” de bütün bunlara bağlı olarak oluşur. Sözgelimi kültürel yapısı basit/animal, teknolojisi düşük, algılama biçimi içe kapanmacı bir toplumsal yapıdan bugün anladığımız ve örnek aldığımız bir liberal demokrasinin çıkması mümkün değildir.

Hal böyle olunca tarihçilerin sürekli allamelik ederek   bilebildikleri kaynaklarla sidik yarıştırmalarının bir anlamı olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü en tartışılmaz  sayılabilecek bir takım sayısal verilerde bile savaşların tarafları arasında ciddi tutarsızlıklar olduğuna her gün şahit oluyoruz.

Tarih disiplinin “kaynak eksenli”  sorunu bu.

Ama tarihin asıl sorunu, “yorumlayıcı eksenli” malumat sorunu. Kaynaklar kendi başlarına hiçbir anlam ifade etmezler. Bu kaynakların “bir şeylere işaret ettiklerini” söyleyenler tarihçilerdir. Demek ki tarihçinin esas işi anlam oluşturmaktır. Aksi takdirde olayların kayıtlarını ortaya dökerek yalnızca bir çamaşır sepetini salonun ortasına boşaltmış olurlar.

İş gelip bu anlamlandırma sürecine dayanıyor. Çünkü  aynı olaylara dair farklı kaynaklardan kaçınılmaz olarak  gelen  bilgilerin neden farklı olduklarını anlamak da tarihçinin işi. Aksi takdirde  tarih kaynaklarla sürdürülen bir sidik yarışı haline gelir. Sözgelimi Türk’lerin güneye  inmelerini engelleyen Çin Seddi’nin sahiplerinin “ Türk’lerle savaştık ama olayları tarafsızlıkla kaydetmezsek gelecek nesillere ayıp olur..” gibi bir endişeleri acaba var mıydı? Yoksa kayıtlarına  bir Türk önyargısı mı damga vuruyordu? İşte bunun neden ve nasıl olduğunu anlamazsak “gerçeğe” yaklaşamayız.

Oysa bugün tarihçilerin çoğunun anladığım kadarıyla gerçekle ilgisi yok. Tarih Türkiye’de ideolojik kamplaşmanın,  Kürtçüler için etnik asabiyetin, dinciler için Türk ve Atatürk düşmanlığının meşrulaştırıcısı bir kayıt kültünden ibaret.

Dolayısıyla da ağzını açan tarihçi “Ama falanca da böyle diyor, n’aber?” gibisinden muarızına allamelik taslamak dışında pek bir şey yapmıyor.

Tarihi kaynaklarda rastlanan öznellik  tarih yorumculuğunda da ortaya çıkıyor. Böylece   amaçsal bir kaynak derleyiciliğinin yanı sıra amaçsal bir yorumculuk durumu da ortaya çıkıyor. Burada  da titrler ve unvanlar  söz konusu “bilginin” dokunulmazlık kalkanı işlevini görüyorlar.

Peki ama tam tarafsız, adil ve adeta melek bir tarih yorumcusu diye bir şey var mıdır?

Düşünce namusuna sahip tarih yorumcuları elbette var. Kaldı ki “düşünce namusundan” kastımız ne olabilir? “Düşünce namusundan” kastımız, belki  kendi toplumsal önyargılarına rağmen “düşmanın” varlığına saygı göstermek olabilir.  Bunun dışında ve ötesinde çatışmaları tam bir tarafsızlıkla ele almak mümkün müdür? Meselâ savaş başlatıcı  Nazi rejiminin “düşünce namusuyla” meşruiyetinin ispatlanması  mümkün olabilir mi?

halil inalcık ve tarih felsefesi ile ilgili görsel sonucu “ Tam tarafsız bir tarih yorumundan herhangi bir anlam çıkarılabilir mi?” tarihçiler buna “ Tarihin işi anlamlandırmak değildir, ortaya koymaktır.”  diye cevap verirlerse onlara o halde neden durmaksızın her gece  bir televizyon kanalında, kanal politikalarına  uygun tarihsel yargılar sunduklarını sormak isterim. Tarih daima elindeki delillere göre ortaya bir hüküm koyar ki bu hüküm de mensup olunan ulusun dağarcığına bir anlam bakiyesi olarak katılır.

Bundan dolayıdır ki Viyana kuşatmaları Avrupalıların heykellerinde ezilen yeniçeriyle temsil edilirken hiçbir tarihçi “düşünce namusu” ile hareket ederek meselâ “ Ama Türklerin de yayılmağa ve fethetmeğe hakkı yok muydu?” falan demez.

Nasıl kaynak oluşturucu, kaynak yaratıcı toplumlar kaynakları kaçınılmaz olarak kendi parmak izleriyle yaratıyorlarsa kaynak anlamlandırıcısı tarihçiler de bu anlamları  kendi bilinçlerine göre meydana getirirler. Sözgelimi Marksist bir okuryazar için Türk tarihi, ancak resmi tarihten ve Türk yanlısı bir kayıttan ibarettir. O, tarihi ancak sınıfsal mücadelelerin bir kaydı olarak görecektir. Herhangi bir Kürtçü için  tarih, ezen Türk’lerin silmeğe çalıştığı sözde bir  Kürdistan İmparatorluğu kaydından ibarettir. Bir şeriatçı için tarih, Arap’ların dini yaymak için giriştikleri fetihlerin kayıtlarından ve asr-ı saadet menkıbelerinden ibarettir.

Bundan dolayıdır ki Türk düşmanlığı  tarihin   sözde kaynaklı  tarafsızlığına dayanarak Türk adına ve tarihine sürekli saldırmakta ve onu tahkir etmektedir.

Bundan da dolayıdır ki kaynaklara aşinalıkta rekabete girişmenin ulusun bilgi dağarcığına, anlamlandırma yeteneğine herhangi bir katkısı olmaz. Bu, ancak tarihçi egolarını tatmin eder.

Tarihçilerin sürekli  kendi gerçeklerini birbirleriyle yarıştırması ne gerçeği anlamamız sağlıyor ne de Türk çocuklarına sağlam bir varoluşsal anlam…



1 Ekim 2017 Pazar

Türk Ülkesinin Hücrelerine Sızan Hümanizm Paraziti


Saptırılmış Sol Bilinç Ve Fiilî PKK Destekçiliği

Vatanseverliklerinden şüphe etmediğim insanlar arasında bile bir “norm kaymasının”, belirtilerini görmek beni adamakıllı üzüyor.

Bu norm kayması, HDP’nin “siyaset çerçevesinde kalan” bir örgütmüş gibi görülmesiyle ortaya çıkıyor.

HDP siyasi bir örgüt mü? Dahası “siyasî” sıfatının meşruiyet sınırı nasıl belirlenmelidir? Bu sınırlar belirlenmeden siyasî eylemi eleştirmek ve belki daha sonrasında yargılamak mümkün olamaz.

Öncelikle şunu belirlememiz gerekiyor:

Her ulus için geçerli bir ulus üstü “adalet uygulaması” diye bir şey yok.  Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile o demokrasileri kuran ulusların kültürlerini, örflerini,   kurucularının hukuksal normlarını aşan ve bunlara “amir” bir üst ulusötesi norm söz konusu değil.

Dikkat edilirse AB Anayasası dahi, ulusların ulusal devletlerinin  bütünlüğü konusunu, o ulusların kendi hukuk yapılanmasına bağlamıştır.

Hal böyle olunca HDP gibi etnik ırkçı bir partinin siyasetinin geçerliliği veya herhangi bir siyasi söylemi var sa bile bu söylemin Türk ulusal devletinin kuruluş ilkeleri ile ( Bazıları kuruluşumuzda lâik olmadığımızı söyleyebilir ama bu durum Türk devrimiyle zaten fiilen hayata geçirilmiştir.) ne kadar bağdaştığını sorgulamamız gerekmez mi?

HDPli sözde siyasetçiler siyasetlerinin PKK ve onun önderi tarafından belirlendiğini asla saklamıyor. Emirlerini doğrudan doğruya bir bebek katilinden alıyorlar. Bir vatan hainini alenen savunuyor ve onun  sözde önderliğini, sözde ilkelerini silah zoruyla, tehditle Türk Ulusu’na kabul ettirmeğe çalışıyorlar.

HDP eline doğrudan silah almaksızın, eline silâh geçirmiş Kürt etnik bölücülüğünün sözcülüğünü yapıyor.

Ne yazık ki hiçbir ama hiçbir solcu “ Türkiye’nin bir Türk devleti olması tartışılamaz bir gerçektir. Bunu tartışmaya dahi açmağa kalkmak vatana ihanettir!” diyemiyor.

Bunun sebebi basit: Sol ideolojisi itibariyle aslında Atatürk’ün öncülük ettiği Türk devrimine yabancı kalmış, enternasyonalist bir ideolojik kamp olarak yaşıyor. Bu kampın içinde, Türk adına, Türk kültürüne, Türklük bilincine, Türklük gururuna dair herhangi bir değer ve norm barındırılmıyor.

Lâikliğe, akla değer veren insanlar da artık yavaş yavaş solun çizdiği bu Türk dışı “uygarlık” tablosuna adapte olmağa ve böylece yalnızlıktan kurtulmağa çalışıyor.

Bu arada ne oluyor?

Bu arada İslâm’ı kullanarak Türk’ü islam dışı ve ırkçı bir kabile olarak görenlerle Türklüğü “ büyük insanlığın “ dışında kalan işgalci bir ırk olarak gören Kürtçüler, Türk düşmanlığı cephesini “ vatansız solcularla” birlikte daha da genişletiyor.

Solun içinde “ Türk” demeden, Türklüğüyle öğünmeden, Türk’ü dünyanın geri kalanından kutsal ve üstün bilemden “vatansever” olunabileceğini sanan fiilen vatansız ve kimliksiz bir kitle büyüdükçe büyüyor ve o kitleyi de “Ne Türk dedim ne Kürt” kaçamağıyla siyaset yaptığını sanan CHP temsil ediyor.

Böylece Atatürk’ün açık Türkçülüğüne, vatanseverliğine, bağımsızlık idealine silahsız da olsa saldıran herkes “demokrasi sınırları içinde” kabul ediliyor. Oysa  Türk ülkesinin kuruluş ilkeleri  silahsız da olsa saldırıya uğradığında savunulmazlarsa  silâhlı bölücü saldırıların zımnen ve ivedi biçimde kendilerine meşruiyet zemini elde edecekleri unutuluyor ya da görmezden geliniyor.

Bir arakdaşım HDPli sözde vekillerin yargılanmasına karşı çıktığını söyledi. Bunun onları daha da saldırgan ve dahası “meşru” yapacağından bahsetti.

HDPli vekiller doğru sebeplerle ve doğru şekilde mi tutuklanmıştır ben de emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var. HDPli vekillerin arzu ettikleri şeylerin hayata geçmesine izin verirsek, ülkenin bir kısmı Kürdistan diye bölünecektir. Söylediklerinin sonuçları apaçık Türk ülkesinin bölünmesi olarak ortada olan insanların barışçıllığından bahsetmek belki başlangıçta safdillik kabul edilebilir ama bu körlükte bir müddet daha ısrar, gaflete, hamakate en sonunda da ihanete dönüşür.


Ne yazık ki solun en vatansever kesimlerinin dahi içine alan norm kayması, HDPli  sözde siyasetçilerin aslında normal, barışçı, uygar insanlar olduklarına dair  bir ikna ortamı yaratıyor. HDP’nin “normal” sayılmasıyla birlikte Türk vatanını savunmak ve Türk olmak zorlaşıyor. Kimin umrunda?