peygamber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
peygamber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2017 Cumartesi

Bir Siyasi Sistem Olarak Din


Doğru Bir Şeriat Devleti Mümkün Müdür?

Dinci bir  partinin iktidara gelmesinden sonra Türkiye’de “Doğru din- yanlış din” tartışması başladı.

“Aslında İslâm bu değil! İslâm barış dinidir. Dinciler dinin ruhuna aykırı hareket ediyor!” tarzı  iyi niyetli itirazlar gün geçmiyor ki işitilmesin.

Bütün bu tartışmalarda gözden kaçırılan nokta dinin özü ya da doğası.

Dinin biri yapısal diğeri işlevsel olmak üzere ki temeli var.

Yapısal temeli de şu dört unsura dayanıyor:
1 – Kitap
2- Peygamber
3-  Şeriat
4- Kilise( İbadethane)/Ruhban

İşlevsel temeli ise kesin bir inanç. Kesin bir inancı kullanmaksızın hiçbir din ayakta kalamaz.

Herhangi bir inanç herhangi bir grup insan arasında paylaşılabilir. Bu inanç o insanlara ortak bir değer ve mensubiyet şuuru sağlayabilir ama onları bağlayıcı bir hareket tarzı sunamaz. Meselâ Budistler canlılara zarar vermemek konusunda ortak bir değeri paylaşırlar ama ne giyip ne giymemeleri gerektiği konusunda buyurgan bir kod paylaşmazlar.

Oysa dinler, insanların hareket tarzlarıyla ilgili olarak kaynağı ve  hikmeti tartışmasız birer emirler dizgesi olarak aramızda yaşatılırlar.

Dinler sadece yapılmaması gerekenlerin sınırlarınız çizmekle kalmaz, pozitif ve buyurgan  olarak yapılması gerekenleri de ayrıntılı şekilde emrederler. Bu açıdan dinler özlerinde kendi başlarına  buyurgan ve egemen kurumlardır. Bu yüzdendir ki siyasal olmayan bir din diye bir şey yoktur. İnsanlara gerek edilgen gerekse etken temelde  eylemler va’z eden dahası dayatan bir sistemin siyasi olmadığını söylemek saçmadır.
Dinin  yapısal  temellerinden kitap ve peygamber   eylemlerin genel ilkeleri hakkında emirler verirken şeriat ve kilise/ruhban  bölümleri ise emirlerin güncel ayrıntılarıyla ilgilenerek “her zaman ve her mümin için” gereken güncel  emirler dizgesini oluşturmağa çalışır.

Şunu da belirtmek gerekir ki dinin peygamber ve kitap bölümlerinin  tarihi, mantıksal, etik incelemeleri ve tahlilleri bunların dinin bize bahsettikleri gibi olmayabilecekleri yönünde ciddi şüpheler yaratmaktadır.

Çünkü “Hak din” denen dört dinin peygamberlerinin nedense  hep İbrani soyundan olması ki Hz. Muhammet  de Hz. İbrahim'le bağlandığından  en nihayetinde İbrani kültürel soyunun devamcısıdır, kutsal kitapların nedense hep İbrani krallarının iktidar mücadeleleriyle ilgili olması, Arap yaşantısının sorunlarının evrensel bir din için neden ölçü olması gerektiği gibi konular kitap ve peygamber unsurlarının “ilâhî”liğine gölge düşürüyor.

Dinin  şeriat ve kilise/ruhban bölümleri ise kitap ve peygamberin sahip olduğu  ilahilik sıfatına sahip olamadıkları halde onlar kadar dokunulmaz olmuş insan yapısı kurumlar. Bu kurumlardan şeriat iâhî olduğu düşünülen  “aksiyomatik söylemlerden”  aynı ölçüde dokunulmaz insani yorumlar üretmek işinden ibaret. Şeriatın bir mantığı var mı? Aslında şeriat, “Ben Allah olsam, uzmanın fikirleri hakkında şöyle şöyle derdim!” demekten ibaret.  Bununla ne demek istiyoruz? Ulema diye danıştığınız insanlar size herhangi bir konuda cevap verirken kuvvetle muhtemeldir ki din dışı uzmanların fayda/zarar ölçümlerine göre cevap vereceklerdir. “ Diş dolgusu, diş hekimince gerekli görülürse zarurettir!” demekle “Faydalıysa yap!” demek arasında fark yoktur. Oysa insanlara “Allah katından bir  onay” sunduğunuzda onların eylemleriyle ilgili ahlaki endişelerini büyük ölçüde  gidermiş olursunuz ki dinin ahlâkı ve idraki  uyuşturması işte insanlara verdiği “ ilâhi makam onayı” güvencesinden kaynaklanır.

Peki ama bunlar kendi başlarına işe yaramazlar. Onların işlevsel kılacak olan şey nedir? Onları işlevsel kılacak enerj kaynağı insanları kesin inançlarıdır. Peki ama insanlar neden kesin bir şekilde inanmak ihtiyacı duyarlar? Bir şey  kesinlikle inanmak onun hakkında sürekli akıl kullanımından vazgeçmek demektir. İnsanlar  bazı şeyler hakkında akıllarını kullanmaktan iki sebepten vazgeçerler.

Bu sebeplerden biri  tembellik, diğeri  kalıcı kötülükleridir.

Bir şey hakkında düşünmemek insanları rahatlatır.  Varlığı ve özü hakkında düşünmediğimiz şeylerin ya yok olduklarını ya da bize zarar vermeyeceklerini düşünmek eğilimindeyizdir.

İkinci sebep dinlerin tahripkârlığının ana sebebidir: Kalıcı kötülüğümüz. Buna yapısal kötülük de diyebiliriz.

İnsan olarak içimizde biraz kötülük de taşırız. Ve fakat kötülüğün sürekli ve yaygın bir hale gelmesinin soyumuzun sonunu getireceğini sezdiğimiz için kötülük yapmamak konusunda yaygın bir uzlaşma sergileriz. Bunu yaparken de eylemlerimizi sürekli vicdanımızın terazisinde tartarız. Bu tartma işi kişinin kendi aklının sorumluluğundadır.

Kişi, aklının sorumluluğunu ulemaya( şeriat) ve kiliseye( ruhbana) devrettiğinde vicdani ve akılcı sorumluluğundan, dolayısıyla yükünden de kurtulduğunu sanır.

İşe böylesi bir kurumun toplum hayatına resmi ve kanuni yollardan etki etmesine izin verdiğimizde devlet eliyle bir canavarlar ordusu yaratmış oluruz.

Bu bize şunu göstermektedir ki “doğru din” diye bir şey yoktur. Çünkü biz her ne kadar bir ahlâk kaynağı olarak görsek de din kurumunun ahlâk üretici bir motivasyonu ve amacı yoktur.

Din, insanların, Tanrı inancını bağlamından çıkararak ve istismar ederek oluşturdukları tamamen dünyevi bir siyasal sistemdir. Dolayısıyla ne ahlâkta ne de siyasette bir makbullük ölçüsü olabilir. Doğru bir şeriat devleti diye bir şey yoktur; çünkü “zararsız din” diye bir şey yoktur.






14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi İdeolojinin Müminisin Gülüsün? *


- Oyunuzu isterdim
- Bana verecek neyiniz var?
- Onun cebindekini almak gücü ve onu size vermek
" Verdim, gitti".
Blogun sadık okurlarından Orhun Bey, ideolojinin “dinleşmesine” dair kısa bir  yorum bırakmıştı. Bu yorum ne zamandır kafamda dönüp  duran fakat tembellik sisleri arasında bir görünüp bir kaybolan bir sorunu aydınlığa çıkardı.

Marx “Din kitlelerin afyonudur!” buyurmuş. Aslında doğru da söylemiş. Çünkü din, ancak insan aklının susturulmasıyla  egemenlik kurabilecek siyasal bir kurum.

Din neden siyasal  bir kurumdur? Çünkü din öncelikle hayatın tamamına egemen olmak iddiasındaki bir kurumdur. Bu iddiasını, siyasal alanda, bir egemenlik mevkii olarak halifelik ( papalık, ekümeniklik vs) ile hukuksal plânda da şeriat uygulamasıyla ortaya koyar.

Böyle olmak zorunda mıdır? Böyle olmayan din var mıdır? Maalesef yoktur. Çünkü  bu iddiaları gütmeyen herhangi bir düşünceye “din” denemez. Öncelikle bir düşünce, toplumla ilgili yaygınlık ve yaptırım unsurlarını elde ettiğinde “kurumlaşır”. Toplumsal davranışlara etki etmeyen hiçbir anlayışın “kurumlaşmasından” bahsedilemez.

Peki ama ideolojinin kurumlaşma veya dinleşmeyle ilgisi nedir?

Öncelikle ideoloji, toplumsal düzenle ilgili kavrayıcı ve bütüncül bir önermedir. Aynen din gibi  ideoloji de günlük hayatın bütün noktalarına egemen olmak ister. İdeolojiler, bireylerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerine dair genelleyici bir bakış açısı içerirler. Dünyadaki mevcut  iki gerçek ideolojiden liberalizmin genellemesi keşifçi ve negatif/ caydırıcıyken sosyalizmin  genelleyiciliği “allâme”/bilgiç ve pozitif/buyurgandır. Ama bu ayrı bir konudur.

Burada söz konusu ideolojilerden Marksizm’in  dinleşmesi üzerine kafa yoracağız.

Din “emredici” bir kurumdur. Çünkü  kitabı ve peygamberi, “Tanrı’nın emirlerini” dünyaya yaymak üzere gönderilmiştir. Dinin yaptırımları, sadece yasaklarla ilgili negatif sınırlayıcılar değildir. Din aynı zamanda, bütün mensuplarında görmek istediği davranışları da  ayrıntılı şekilde va’z eder. Böylece din, “birbirine benzeyen inananlar cemaati” yaratmayı hedefler. “Kim ki birine benzemek ister ondandır.” Mealindeki hadisler bunun en belirgin kanıtıdır. Elbette   gerçek dinin kitapta yazılı olduğunu söyleyen daha akılcı dindarlar çıkacaktır ama bu gene de birer küçük din haline gelmiş mezheplerin aynılaştırıcı emrediciliklerini nereye koyacağımız sorusuna cevap veremezler.

Peki ideolojinin, özellikle sosyalizmin bununla ilgisi nedir? Marx’ın yanılmıyorsam “ Bütün dinler zamanla dünyevîleşir!” mealinde bir tespiti vardı.

Üstat  ne yazık ki  “ Bütün ideolojilerin de zamanla dinleşebileceğini” görememiş.  Burada bahsedilen ideoloji, özellikle sosyalizmdir. Çünkü  allâmelikle yani gerçeğin  bilgisine önceden ve  bütünüyle sahip olmak iddiasıyla ve bütüncül bir emredicilikle var olan tek ideoloji, sosyalizmdir. işin içinden felsefi bir takım ayrıntıları  ayıklayacak olursak  sosyalizmin temel tavrının, dinlerin tavrıyla aynı olduğunu görürüz.

Sıkça dillendirilen “teorik-pratik çelişmesi” sosyalizmde yapısal bir sorundur. Çünkü sosyalizm sadece devlet zoruyla yürütülen bir kollektifleştirme işi değildir. Sosyalizm, kendi insan tipini yaratmak iddiasındaki bir ideolojidir. Dünyada böyle işlemeyen bir sosyalizm falan yoktur. İsveç örneği fevkalâde yanlıştır çünkü İsveç özel mülkiyeti reddetmek şöyle dursun milli  refahını fikir mülkiyetine ve ticaret serbestisine borçlu olan bir ülkedir. Orada yapılan sadece devlet eliyle gelirin dağılımına müdahale etmektir. Bu bile yeterince kötü olmakla beraber  İsveç’te toplumsal düzene egemen olan ideoloji liberalizmdir.

Peki ama bu örnek yeterli midir?  O halde sosyalizmin neden bir din olduğuna bakmalıyız. 

Doğru kararlar vermeye inanmam.
Kararlar verir ve onları haklılaştırırm.(İyi mi?)
Bir dinin, “din” sayılabilmesi için kitabının, peygamberinin, şeriatının ve ruhbanının( ibadethanesinin) olması gerektiğini hatırlamalıyız.

Öncelikle sosyalizmin bir kutsal kitabı vardır: “Kapital”. Bütün sosyalistler,  gerçekliği ve doğruluğu tartışılmayacak bu kitaptan yararlanmak gerektiğine akıllarını hiçbir şekilde işletmeksizin inanırlar. Hiçbir sosyalistin Kapital’i eleştirmesi mümkün değildir. Çünkü o gerçeğin tam ve eksiksiz bilgisine  sahip yegâne kitaptır.

Sosyalizmin peygamberi Marxtır. Marx kutsal kitabın yanı sıra düzeltici bazı eklerle felsefesini “tamamlamıştır”.

Bunun yanı sıra kolektivist felsefenin diğer  düşünürlerinin fikirleri de icma gibi değerlendirilebilir. Bu filozofların fikirlerinin geçerliliği tartışılabilir olmakla beraber kutsal kitabı anlayabilmek için onların varlıkları elzemdir. Kıyamet birer  mezhep  kurucusu gibi davranan  bu düşünürlerin felsefelerinde kopar.  Dünyanın nasıl sosyalistleştirileceğine dair en berbat  katliam tasavvurları genellikle sosyalist fraksiyonların  yegâne problemidir.

O halde sosyalizmin şeriatı nereden gelir? Sosyalizmin şeriatı, öncelikle Kapital’den ve daha sonra da Marx’ın tamamlayıcı düşünceleri ve diğer sosyalist düşünürlerin önermelerinden gelir. Böylece sosyalist itikada göre kurulmuş bir devlette işler sosyalizmin kaynaklarına göre  uygun otoritelerin yorumları ile yürütülür.

Peki ama sosyalizmin bir ruhban sınıfı ve ibadethanesi var mıdır? Elbette vardır. Sosyalizmin ruhbanları, devletin en yetkili makamlarını bile denetleyen parti denetçileridir. Öyle ki sosyalist bir devlette hangi makamda oturursanız oturun bilirsiniz ki herhangi bir parti denetçisi işlerinizin veya fikirlerinizin Marksist şeriata uymadığına dair bir rapor hazırlarsa  haliniz haraptır. Nazilere düşman sosyalistler bilmelidir ki Naziler de sosyalistti ve onların da işleri Gestapo tarafından denetleniyordu.

Bunun yan ısıra meselâ “toplumcu gerçekçilik” gibi doğrudan doğruya partiye tapınıcı akımlar ile sosyalizm, bir Homo socialistus yaratmayı hedeflediğini de gösteriyordu. Öyle ki partinin, sosyalist şeriat ile va’z ettiği ahlâkın toplumun normatif ahlâkından çok daha üstün olduğu, aile üyelerinin birbirlerini jurnallemelerinde ortaya çıkıyordu.

Ama bütün bunların ötesinde, sosyalizm, aslında içermediği fakat inananları tarafından kendisine yakıştırılan bir etik romantizmle aklanmaya çalışılıyor.

Sosyalizm  ideolojinin dinleşmesine  en çarpıcı kanıt olarak önümüzde duruyor. Belki insanların akıldan çok dine ihtiyaç  duymaları, buna sebep oluyordur. Kim bilir?

İnsanların dünyayı akılla anlamak yerine onu inançla  kesip biçme tutkuları her zaman kendine bir dayanak buluyor galiba.

* "Hangi bağın bağbanısın gülüsen?" türküsünden mülhem.


















21 Ocak 2015 Çarşamba

Tümevarımın Hiyerarşisinde Din



Hepimiz dünyayı anlamaya çalışıyoruz. Beklentilerimize veya merakımıza göre hepimiz, onun içinde en az acıyla yaşayabilmek için onu anlamaya çalışıyoruz. Onun içindir ki “her şeyin başı sağlık!” diyoruz.

İyi de “dünyayı anlamak” ne demek?

Dünyayı anlamak, onun varoluşundaki düzenlilikleri keşfetmek demek.

Dünyanın varoluşundaki düzenlilik de içindeki her şeyin kendisine taabi olduğu bir kurallar  sisteminden bahsetmek demek.

Hal böyle olunca  karşımıza “din” çıkıyor. Din bize ağaçtan düşen yapraktan, ekinlerin bitmesine kadar her şeyi gözeten bir yaratıcının varlığını va’z ediyor veya biz öyle düşünmeye eğilimliyiz.

Böyle düşünmek eğilimimiz,  “din” denen kurumun otoriter yapısından kaynaklanıyor.

Otoriter bir yapı,  kabaca, âmir-memur  ilişkisine dayalı oluşturulmuş bir yapıdır. Yani herkesin emir verdiği ve emir  aldığı bir itaat sistemine göre oluşmuş bir yapıdır bu. Nitekim  yaratılmışların bir hiyerarşisinin içinde insanın en üst sıraya konması, daha sonra Allah’tan başlayarak sıradan mümine uzanan bir emir komuta zincirinin oluşturulması  bu yapının işaretleridir.

Şüphesiz yaratıcı, yaratma gücünden dolayı kategori dışı olarak düşünülecektir.

Ama onun dışındaki hiçbir varlık için neden bir “üstünlük” sıralaması yapmamız gerektiği belli değildir.

Bu otoriter yapı başlı başına sorunlu bir  düşünüş olmakla birlikte inanç sahiplerinin inançlarıyla din arasındaki çelişkilerin başlangıç noktasıdır.
 
Çünkü yaygın olarak “yok etmemek” hususunda  bir eğilim sergileyen insanların, kendilerini herhangi bir hayvandan neden daha “üstün” görmeleri gerektiğine dair bir şüphelerinin olması gayet doğaldır ki çevreci hareketlerdeki temel sorun da budur.

İş bir “egemenlik” sorunu olarak düşünüldüğünde de neden bazı insanların, diğerlerine ne yapmaları gerektiğini söyleyebilmesi gerektiğinin cevabı, “inancın” içinde bulunamamakta. O cevap ancak bir hiyerarşi zinciri tanımlanarak bir din oluşturulmuşsa verilebilmektedir. Kaldı ki herhangi bir cevabın bir sorunun içeriğini açıklayabilmesi gerekirken aslında dinin “cevapları” sorunumuzu çözmemekte  daha da karmaşıklaştırıyor.

Bunun yanı sıra otorite oluşumu  doğruda doğruya yukarı doğru artan bir  sorumsuz yetkililik durumunu doğuruyor.

Böyle bir otorite oluşumunda, Tanrı mutlak  ve sorumsuz  hâkim varlık.

 Peygamberler “günahsızlık” sıfatlarıyla insanlar arasında “yargıdan” bağımsız görünen, seçilmişler…

“Veliler”,  manevi yetkinlikleri peygamberden aşağı ama sıradan müminlerden daha fazla olan “ikincil seçilmişler”…

Âlimler  gayret ile belli bir fetva yetkisini kazanmış “seçkinler”…

Ve imamlar ( sünni din görevlileri) da ilmihal bilgisi ile sıradan müminden üstün olan  son sıra seçkinler…

Bunlar bize neyi gösteriyor? Bu otoriter yapı, hayatın her noktasına müdahale edebilmeyi mümkün kılıyor. Böylece bu hiyerarşiye dahil olanlar , hayatın her bir noktasından hareketle yukarıya doğru süren bir otorite sistemiyle şekillendirip dini meydana getiriyorlar.

Bu hiyerarşik sistemde sıradan müminin din bilgisinin yetersizliği, ondan bir fazlasına ve daha sonra bir fazlasına müracaat etmeyi zorunlu kılıyor. Mükemmel bir imana ulaşmanın yolu,  ancak hayatın her bir alanında “dine uygunluğun” sağlanması için bu hiyerarşiye mutlak bağlılıkla ilişkilendiriliyor.

Bu hiyerarşide sıradan bir müminin, Allah’ın varlığını ve birliğini anlayabilmesi imkânsız görünüyor. Çünkü bu hiyerarşide Allah, birbiri ardınca gelen büyüklüklerin birincisi ve en büyüğü olarak görünüyor.

Ve bu hiyerarşi hiç bitmeyen ve sürekli büyüyen bir “tanımlama” halini alıyor.

Bu  tanımlama, hem hiyerarşi üyelerinin niteliklerinin açıklanması hem  bu açıklamaların meşruiyetinin açıklanması hem de “din” adına yapılıyor.

Böylece “din” görünürde “yoruma açık”, “üzerinde düşünülen” bir kurum gibi gösteriliyor.

Oysa böyle değil. Çünkü hiyerarşide, bir üst basamağın “hikmetini” anlamak yetkisi, hiç kimseye verilmemiş. Herkes, üstünden aldığı “emri” astına iletiyor ve buna “tebliğ” deniyor. Tebliğ  edilen şeyler, hiyerarşide, aşağı doğru inildikçe artıyor.  Tebliğ edilenlerin sayıca artması aşağı doğru bir emir halinde artan “yorumlarla” oluyor. Hiyerarşinin kutsallığıyla bu yorumların her biri, hiyerarşinin en yukarısındaki kaynağın gücüne sahip oluyor. Böylece “Şeyhin vekilinin elini öpmek, şeyhin elini öpmek, şeyhin elini öpmek de peygamberin elini öpmek olarak kabul ediliyor.”

Hayata  ve inanca dair her seferinde biraz daha fazla büyüyen yorum kümesi, artık herhangi bir mutluluk veya adalet amacı gütmeksizin yalnızca kendi başına var olabilmek adına daha da büyütülüyor.  Hangi gıdaların yenmesi gerektiğinden, televizyonun izlenmesine kadar hayatın her anının eksiksiz bir “tanımının” yapılması için her gün uğraşılıyor. Çünkü biliniyor ki aslında hiyerarşide kendisine “vekalet” yoluyla Tanrılık verilmiş hiç kimse dünyayı bir bütün olarak  tanımlayıp biçimlendiremez.

Burada,  hiyerarşinin bir “Tanrı vekaleti” sistemi olduğunu görüyoruz. Bu vekalet sisteminde “Kur’anın açıklamadığı” yerlerin her seferinde bir fazla hadisle veya içtihatla doldurulması ile “eksik bırakılmış uluhiyetin  ve vahyin tamamlanacağı” düşünülüyor.

Mevcut “din”,  son vahyin indirilmesiyle tamamlandığı söylenen “dinin” (“Bugün size dininizi tamamladım” (Maide/3)) aslında eksik olduğu ve ancak sayısız yorumlarla tamamlanacağı veya tadil edileceği kanaatine dayanan, Talmudsal bir kurum. Bu tümevarımsal cinnet sona ermedikçe  dinin insanlara umut ve mutluluk getirmesi mümkün değil.





1 Eylül 2014 Pazartesi

Kenarın Sahte Peygamberleri : Apo Ve Gülen

Ona ne şüphe?!

Birkaç gündür Aydınlık’ta Apo’nun  hikmetlerini okuyorum. Aman Allah’ım nasıl büyük bir akıl, nasıl büyük bir müçtehit!

“Müçtehit” dememin bir sebebi var. O da çözümsüz sorunlara akla dayanan bir çıkarımcı  rolüyle yıllarımızı harcamış olması…

Bu “yangörünüme” (profil) uyan biri daha var ki  bebek katili onun, kendisini en iyi anlayan kişi olduğunu söylemişti: Fethullah Gülen!

Şimdi şüphesiz “dini hassasiyetlere” sahip bazı dostlar, “Koskoca Allah dostuyla bir dinsizi nasıl yan yana koyuyorsun!” diye kükreyeceklerdir.

Bu iki kişinin de bazı çok önemli ortak özellikleri var.

İkisi de birer inanç önderi. “İdeolojiler din değildir!” diyecek bazı solcu arkadaşlar da çıkacaklardır. Da kazın ayağı öyle değil hemşerim… Neden öyle değil?

Çünkü ideolojinin özü kadar ona karşı tutumuz da  onu özünü ve  daha önemlisi işlevini etkiliyor.

Kürtçülük kendisine sosyolojik, tarihi ve hukuki bir temel bulamayıp da ancak Stalinist Marksizmle meşruiyet kazanmaya çalışan bir kabileci kesin inanç.

Fethullahçı Nurculuk, Kürt etnik geriliminden beslenen bir kesin inanç önderinin gölgesinde kalan, bir başka kesin inanç önderinin öğretisi.

Her iki hareket de  kitleleşme eğiliminde ve kitleleşmeye de çok eğilimli.

 Her iki hareket de kitleleşerek meşruiyet kazanmaya çalışıyor.

Her ki hareketin de lideri ciddi anlamda  “özbüyükçü” (megaloman), kendilerine hayran  (narsist) ve benmerkezci.

Fethullah Gülen sürekli “asrın getirdiği meselelere” cevap yetiştirmek derdinde. Bu açıdan  bütün Müslümanların imanlarının yeni ahlaksızlıklardan, yeni sorulardan korunması için uğraşıp duruyor kendince.

Abdullah Öcalan, “ezilmiş hakları” medeniyetin ezici söylemine karşı silahlandırıp örgütleyerek yeni bir “demokratik/Marksist” toplumlar koalisyonu yaratmak gibi bir misyon yükleniyor.

Bu ikisine “özbüyükçü” dememin bir sebebi de kendilerine hayranlıklarının, insanlık problemlerini çözebilecekleri duygusuna kadar varmış olması.

Her ikisi de  bir hayran halesinin merkezinde oturup kime ne yapması gerektiğini söyleyip duruyor.

Ama belki de asıl sorun şu:

Bu iki kartondan önder de büyük, ulvi söylemlerinin arkasında alabildiğine  ahlaksızca faydacı.

Faydacılık ne bir suçtur ne de kabahat. Aslında günlük eylemlerimizin bütün  temel güdüsü faydacılıktır.  Düşünülmesi gereken şey,  faydacılığın, birbirimizin zararına yönelmemesine dikkat etmektir ki bunu da ahlâkî öğretilerle denetleriz.

Fethullah Gülen “İslâm’a hizmet” etmek  diye Müslümanlarının iktidarını yani şeriat düzenini kast ediyor. Bunun için de  kendince ne gerekiyorsa onun yapılmasını emrediyor. Öyle ki  iş adamlarına  hükümetler eliyle ihale verilmesini “Onların gönlünü kazanmak” olarak görüyor.” Sistemin kılcal damarlarına sızılması” gerektiğini söyleyerek devleti bir kadrolaşmayla ele geçirip düzeni değiştirmek arzusunu gizlemiyor.

Bebek katili Apo “ezilmiş halklara özgürlük” söylemiyle Kürt Marksist ve etnik   diktatörlüğünü kurmaya çalışıyor.

İkisi de hiçbir normatif ahlâkî sınır tanımıyor.

Her ikisi de  dini ve ideolojiyi bağlamlarından çıkarıp tamamen kendi cehaletleri ve psikopatolojileriyle  yorumluyorlar. Meselâ Apo her seferinde  her şeyin kendisinden kaynaklandığını söylerken yandaşlarından hiçbiri “ Hangi önder bu kadar teferruatlı, kapsayıcı ve insanüstü bir akla sahip olabilir?” diye sorgulamaya yanaşmıyor, yanaşamıyor.

Keza “hocaefendinin” şakirtleri de “Siyasetbilim, hukuk, iktisat, sosyoloji hakkında ne okuduğunu hiç bilmediğimiz hocaefendi nasıl oluyor da bütün bir toplumsal düzeni değiştirmekte kendisini bu kadar yetki görüyor?” diye sormuyor.

Her ikisi de  kenar mahallenin yaratıcılıktan uzak, kimliksiz, hırçın psikolojisiyle kitleleri yönlendiriyor. “Eşrefpaşalı kahraman” tipi Fethullah Gülen’e bir tür kenar mahalle kahramanı efsanesi giydirmekten başka bir şey değildir.

 Keza  bebek katili de göç alan Güneydoğu illerinin kimlik bunalımı yaşayan kesimlerinden besleniyor.

Geleneğin, tarihin uzağında, toplumun kenarında kalan bu sahte peygamberler, bize hayatı ve dünyayı yeniden öğretmeye kalkıyorlar.  Kendi özbüyüklük komplekslerini kitlelerine yansıtarak ayakta kalıyorlar. Kenarın sahte peygamberleri, kendilerinde bir değer bulamamış zavallıları sömürüp duruyor.

(Entelektüel bir duruş, derin bir konfor hissi ve ölmeyecek bir duyarlılık için.. Teşekkürler Bilbo Baggins Amca)