adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2017 Pazar

Türkiye’de Felsefe-Siyaset Çatışması




Vurun Kocasakal’a!

Son günlerde “Adalet Yürüyüşü” hakkında Ümit Kocasakal’a yöneltilen sosyal medya tepkileri dikkatimi çekti.

Bu tepkilerden bazıları onu, “haklı bir mücadeleyi eleştiren bir fırsatçı” olarak yargılıyor.

Kocasakal’ın konuyla ilgili iki yazısını okudum.

Bu yazıları okuyunca Türkiye’deki siyaset pratiğinin,  düşünme alışkanlığını ve yöntemini nasıl baltaladığını  daha açık anladım.

Öncelikle Kocasakal, “Adalet Yürüyüşü’ünün” meşruiyetini veya haklılığını sorgulamıyor. Fakat  siyasal somut bir eylemin sınırlılığına  dikkat çekiyor.

Siyasal eylemler, etkileri kısa vadeli ve sınırlı eylemlerdir. Genellikle kesin taraftarlık duygularını biler, keskinleştirir ve etkilerini toplumda yarattıkları istemli ya da istemsiz ayrışmayla gösterirler. Şurası bir gerçek ki siyasal eylemlerin yasamaya ait olan kısmı, ülkenin kaderi üzerine elbette kalıcı hasarlar yaratabilir. Buradaki “siyasal eylemden” kastımız, siyasal partilerin toplumsal tepkileri güdülemek için kullandıkları, miting, yürüyüş, toplantı gibi kısa süreli eylemlerdir.

“Adalet Yürüyüşü” özünde iyi niyetli bir eylemdir. Çarpıcı ve özet ifadeler barındıran, sloganik bir eylemdir.

Siyasetin bütün amacı iktidarı değiştirmektir. Demokratik ülkelerde bunun yolu halkın ikna edilmesidir.  Büyük kitlelerin iknaında kullanılabilecek en etkili yöntem ise slogandır. Sloganlar düşünceleri özetler, dillere pelesenk edilir, rahat yaygınlaşır ve taraftarlık duygularını güçlendirir.

Bunun yanında basit ve tekrarlanabilir hareketler de aynı işi görür. Haziran eylemlerindeki “Duran Adam” bunun tartışılmaz en iyi örneğidir.

Peki ama bir toplumun bütün  hayatı sloganlara ve basit eylemlere indirgenebilir mi? Ya da bir ulusun bütün hayatı siyasetten mi ibarettir?
Türkiye’nin makus talihi Atatürk’ten sonra ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi, genellikle popülist sağ siyasetçilerin karşı devrimciliğine bağlanır ve bunda  büyük haklılık payı vardır. Ama asıl sorun bu değildir.

Atatürk’ten kopan Türkiye, aslında felsefeden ve düşünceden kopmuştur. Türk merkezli bir düşünüş biçimini siyasete ve akademiyaya benimsetmek isteyen ve özgün bir Türk düşüncesi yaratmak isteyen Atatürk’ten sonra toplumun bütün hayatı, doğrudan doğruya siyasetçinin cahil keyfiliğine teslim edilmiştir ki asıl “karşı devrim” budur.

Bir çelişki gibi görünse de bütün bir hayatı politikadan ibaret hale getiren  “politizm”, kendisi dışındaki bütün örgütleri ve kurumları  etkisiz ve anlamsız bir hale getirmiştir. Böylece  Türk Ulusu’nun bütün hayatı, yasama ve yürütme erklerini ellerinde bulunduran insanların keyfi güç kullanımlarına terk edilmiştir.

Burada bir parantez açarak kıta Avarupası’nın  Germenik pozitif hukuk felsefesinin kabulüyle yargının , en nihayetinde kanun yapıcının esiri haline gelmesi durumunun ortaya çıktığını gördüğümüzde ki bugünkü durum açıkça budur, artık siyasetçinin müdahale edemediği hiçbir alanın kalmadığı da  görülmüştür. “Kanuna hapsedilmiş yargı”,  yasa yapıcı insanların kültürleri, bilgi düzeyleri ve inançlarıyla sınırlanmış yasa yapabilme kabiliyetlerinin lafzına, mutlak bağımlı olmak halini ifade eder.

Bu yapısal bağımlılık yargının bir müddet sonra yasama eliyle biçimlendirilip iktidara karşı tamamen etkisiz bir organ  haline gelmesine de sebep olabilir.

Konu dağılmış gibi görünse de aslında hayatı politikanın mutlak egemenliğine terk etmek anlamındaki “politizm”, en nihayetinde, yargıda lafız taassubunu ve esaretini getirdiği gibi toplumsal hayatta da “olgusal esareti” ortaya çıkarmıştır. “Olgusal esaret”  hayatı olgulardan ibaret yaşamak demektir. Olgusal esaret, hayvansal yaşama en yakın haldir.

Olgusal esaret, insanların ancak ve yalnız en yaşamsal somutluklarla ilgilenmesi halidir. Genellikle Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ile meşrulaştırılır.

Bütün hayatı kapsayan ve bütün hayata hükmeden politika, insanların en nihayetinde ancak ve yalnız sloganlarla düşünecek ve sloganları anlayabilecek düşünsel seviyeye indirmek için elinden gelen her şeyi yapar.  Nazi Almanyası ve SSCB’de (ki SSCB’deki durumu kendi gözlerimle  gördüğüm için daha yakından biliyorum) her yerin sloganlarla ve propaganda afişleriyle doldurulmasının en büyük sebebi budur.
Peki ama politikanın bu mutlak egemenliği ve tasallutu nasıl engellenir? Bunun yolu hukuktan geçer.

Özellikle bizim gibi az gelişmiş ülkelerdeki temel sorun, hukukun, yargı uygulamalarından ibaret sayılmasıdır. Oysa hukuk, “hak ilişkilerine” ve “ temel menfaatlere(haklara) dair bitmeyen bir keşif sürecidir. Dolayısıyla hukuk, sloganik eylemin aksine çok daha fazla sözcüğe ve düşünceye ihtiyaç duyan fevkalâde zorlu bir çabadır.

Olgusal esaretin aksine hukuk, “ kavram egemenliğine” dayanır ve ihtiyaç duyar. Kavram egemenliği, hayatı  anlamlara dayalı biçimde korumağa yönelik bir çabadır. Kavram egemenliği, hayatı var eden  düşüncelerin en doğru, gerçeğe en yakın halini bulmak için anlamlar üzerinde düşünmek işidir. Kavram egemenliği, insan hayatına olguların değil de varoluşu sağlayan “anlamların” yön vermesi idealidir.

İşte Atatürk’ün Türk uygarlaşması hedefinin temeli, Türk Ulusu’nun yaşantısının kavram egemenliği içinde sürdürülmesi hedefidir.

Politizm, bu hedefi yıkarak Türk Ulusu’nun günlük yaşantısını asgari hayvansal ihtiyaçlarla güdülemek yönetimini benimsemiş ve ancak  hiç taşımadığı, asla sahip olamayacağı düşünsel yetkinlikle yönetilmesi gereken  son derece hassas yasama ve yürütme faaliyetlerini, en basit bir primat düşünsel seviyesinde ilkelleştirmiştir.

İşte Kocasakal- CHP sözde çatışmasının temeli bu çelişkili durumdur.

Kocasakal hiç bitmeyecek bir felsefî eylem ve kavram egemenliği ideali olarak gördüğü hukuksal çabanın sonucu olarak adaletin korunmasının gereğine işaret ederek kısa vadeli çarpıcı siyasi eylemlerin bu çabanın enerjisini  tüketebileceğine işaret etmiştir. Politizmin olgusal esaretinin doğal sonucu olarak da slogan bağımlısı kitlelerin tepkisine maruz kalmıştır.


Türkiye, kitap okumaktan aciz politikacıların Türkçe’nin felsefe dili olup olmadığına dair ahkâm kesebildiği geri bir ülkedir. Akıllı tahtaya Türkçe yazamayan politikacıların  slogan düzeyindeki  orta beyinlerinin, makarnanın olgusallığıyla insanları esir ettikleri ülkemde, Kocasakal’ın kavram egemenliğine dayalı hukuk ideali elbette anlaşılamıyor.

18 Mart 2016 Cuma

Bireyci Bir Milliyetçiliğin Gerekliliği

"Her ne zaman kendinizi çoğunluğun yanında bulursanız ,
durup düşünmenin zamanı gelmiş demektir." Mark Twain

Bireyci, bir milliyetçilik bir tür  çelişki gibi görünüyor, kabul ediyorum.
Çünkü milliyetçilik, milletin kollektif/ortak değerlerini savunmak demek. Ama öte yandan ve belki de daha geniş bir çerçevede “Her hal ve şartta milletin menfaatini gözetmek” demek.
Milletin kollektif değerlerini savunmak yönüyle milliyetçilik, “kültürel bir milliyetçilik” olarak ortaya çıkar.

“Her hal ve şartta milletin menfaatlerini gözetmek” anlamında ise siyasal milliyetçilik şeklinde ortaya çıkar.
Milliyetçilik hakkında yapılan yorumların en büyük hatası, milliyetçiliğin bu iki beliriminin farkını ortaya koymaksızın konuşmak.

Çünkü kültürel milliyetçilik, hayata cevap veriş tarzımız  hakkında düşünmeyi gerektirirken; siyasal milliyetçilik, doğrudan doğruya ,toplumsal düzen ve dış ilişkilerimiz konusunda kafa yormayı gerektirir.

Soruna böyle yaklaşınca “bireyci bir milliyetçiliğin” , milliyetçiliğin bu iki veçhesinden hangisine daha yakın durduğuna veya hangi milliyetçiliğin sorunsalıyla daha ilgili olduğuna bakmak gerekir.
Bireyci milliyetçilik, sorunun siyasal boyutuyla ilgilidir. Çünkü bu siyasal çerçeve, devlet –toplum ilişkisinin biçimlendirildiği yerdir. Bu da  yasamanın, yürütmenin ve yargının biçimlendirildiği sahadır.

İdeolojik tartışmalarda sorun genellikle “Niçin?” sorusunda düğümlenir.
Yasama , yürütme ve yargı niçin veya “kimin için” çalışmalıdır?
Kolektivist okul buna  doğrudan “toplum için” diye cevap verir ve bu da  en doğal şeymiş gibi kabul edilir. Bir şeyin “en doğal şeymiş gibi” kabul edilmesi, onun “en açık bir gerçek” olduğunu  göstermez, sadece o şeyin büyük ihtimalle yaygın bir önyargı olduğunu gösterir, o kadar.
“Toplu için” düşüncesinin temelinde “ toplumun faydasını gözetmek ve öncelemek” düşüncesi yatar.
Bu durumda yasama ve yürütme ve yargı, toplumun faydasını düşünerek çalıştıkları müddetçe her şey yolunda gidecektir.

Acaba gerçekten öyle mi olmaktadır? Maalesef  işler böyle yürümemekte ve her seferinde ya toplumun yozlaşması ya da kanunların içindeki büyük boşluklar bahane edilerek toplumsal düzen tekrar tekrar tahrip edilmektedir. Bu,  basit bir  kaporta  hasarını tamir etmek için arabanın geri kalanını da çekiçleyerek yamultmak gibidir. Ya da halk irfanının deyimiyle “Un fazla geldi su, su fazla geldi, un.”  durumuna benzer.

Toplumcu düşüncenin “toplum için” fayda kabulü, bireysel faydaların kaçınılmaz varlığına çarpar ve darmadağınık olur

Birilerinin topluma faydalı olmak niyetiyle bir şeyler yapması çoğu zaman topluma hiçbir fayda getirmez. Neden böyledir?
Çünkü  toplum yeknesak bir toz  kütlesi değildir. Önemsenmeyen her birey, aslında kendi başına değerler ve faydalar dizisine sahiptir.

Dolayısıyla her bireyin, sahip olmak ve korumak istediği şeylerin listesi farklıdır.
Kolektif değerlerin varlığı dahi bu gerçeği değiştiremez ve hatta bu gerçekle çelişmez. Oysa bize  öğretilen yaygın hurafe, kendi menfaatinin düşünenlerin milletlerinin menfaatini düşünmediğidir. Bu şu ön kabule dayanır: “Bireyin kendi başına düşünerek kendi  değerlerini ve faydalarını belirlemesi ahlâksızlıktır!  Çünkü birey kendini düşündüğünde, artık başkasını düşünmez olur!”

Acaba öyle midir? Bu durumda meselâ üniversite yemekhanesinde  yemek yiyecek öğrenci, önce başkası için yemek almalı, kendinden daha muhtaç olana verdikten sonra mı kendi yemeğini almalıdır? Ya da babalarımız eve geldikleri her seferinde, “ Ailemi düşünerek bencillik edemedim, bugün aldığım ekmeği komşuya verdim, ahlâk bunu gerektirirdi.” deseydi, acaba hayatta kalabilir miydik? Elbette bunun sürekli olması durumunda hayatta kalamazdık. “ Sürekli başkasını düşünen insanların var olduğu bir toplum” yaratmak mümkün müdür? Bu iki sebepten mümkün değildir. Birincisi  böylesi sızıntısız bir toplum yaratılamaz ve kendini düşünen ilk kişi böyle bir toplumun çökmesine yol açar. İkincisi, “başkasını düşünmenin” objektif bir sınır tespit edilemez ve dolayısıyla  “Hep başkasını düşünen insan” türü yaratılsa bile  insanlar  arasındaki zekâ ve güç farkı birilerini mutlaka “mutlak alıcı” ve daha güçlü olanları da “mutlak” verici haline getirir. Bu durumda da insan enerjisi bir tür lâğım kanalına akıtılmış olurdu.   Sosyalizmin  öldürücülüğünün ve imkânsızlığının sebebi bunlardır.

İnsanlara ulusal kollektif değerlerin aşılanmasının amacı, kendi varlıklarını, milletlerinin karşısında bir tür günah veya ayıp olarak görmelerini sağlamak değildir. Kolektif değerlerin aşılanmasının amacı, ailede edinilen toplumlaşma tecrübesinin çok daha geniş bir tecrübe olduğunu ve dolayısıyla yapılan her işin toplumda bir sonuca yol açtığını öğretmek; daha sonra da bu sonuçların en iyi olanlarına ulaşmak için zarar vermeksizin yaşamayı öğretmektir.
İnsanlara, “zarar vermeden yaşamayı” öğrettiğimizde onlar da  kendiliğinden yaşadıkları ülkede sorumluluk bilinciyle çalışırlar. Bir kere zarar vermemek konusunda eğittiğinizde birey artık kendi faydasını/menfaatinin temin etmenin toplumsal bir bedele yol açmaması için gereken hassasiyeti edinmiş olacaktır.

Toplumsal ilişkilerde tespit edilebilir tek fayda bireyin kendi varlığına ait olan ve kendisinin belirlediği  faydadır. Bunun dışında, tartışmasız şekilde yaygın olabilecek tek “ortak” fayda, bütün bireylerin, işlerinde zararsızlık ilkesini gözetmelerini sağlamaktır ki bu da zaten eğitimin/terbiyenin amacı/hedefi olan ahlâktır.

Ahlâk, milletin mücadele ile elde ettiği değerlerin neden birer “değer” olduğunu anlatmakla verilir. Milletin ferdine, bağımsızlığın, özgürlüğün,  bayrağın, dilin, hukukun hangi bedel ile kazanıldığı ve neden korunması gerektiğini bir kere öğrettiğimizde, artık onun, bireysel fayda listesiyle  toplumsal fayda arasında bir çelişki meydana gelmeyecektir. Çünkü o zaman milletin ferdi, kendi menfaatini kollayabilmesini sağlayan emniyet ve adalet ortamının ancak  hep berber korunması gereken kurumlar ve değerlerce  sağlanabileceğini anlar.

İşte bu sebepten milliyetçilerin bireyciliği bir ahlâksızlık olarak görmeleri yanlıştır.  Milliyetçilik millete topyekün bir politik fayda dayatmasıyla ilgilenmez, ilgilenmemelidir. O ancak milletin her bir bireyinin milli değrlerin neden korunması gerektiği hakkında bilinçlendirilmesi ile ilgilenmelidir.



21 Ocak 2016 Perşembe

Piyasanın Kısa Bir Ahlâkî Müdafaası


Fakirin de bir vakit içinde kısa bir müddet çalıştığı Old Spitalfields Pazarı
Kapitalizm hakkındaki yerleşmiş ahlâki önyargı neredeyse yıkılmazdır. Çünkü insanlar  kendi yaşadıkları ahlâk ile  özgürlük arasındaki ilişkiyi görmek yerine sürü psikolojisiyle bir önyargıya bağlanmayı genellikle daha “ahlâkî” bulurlar. Kapitalizme duyulan öfkenin temelinde de “piyasanın” ahlâksız bir şey olduğu kabulü yatar. Bu kabul de   ahlâksız bir takım bireylerin örneğiyle ispatlanmaya çalışılır.

Bazı kapitalistlerin ahlâksız olmaları piyasayı kötü yapmaz.

Zira ahlâksızlıkta iradi bir iştir ve bütün insanları ahlâklı kılacak bir toplumsal düzen  kurulamamıştır.

Herhangi bir toplumsal düzeni, “bütün insanları ahlâklı yapabileceği” kabulüyle veya arzusuyla savunmayız.

Bir toplumsal düzeni diğerine göre tercih edilebilir kılan şey, insanların özgürce ahlâklı davranmalarına izin  verip vermemesidir. İnsanların “özgürce” davranabilmelerinin tek yolu da onların temel haklarına saygı duyulmasıdır.  Ahlâk en kapsayıcı ve kısa bir tanımla “Zarar vermemek iradesidir.”

İnsanların hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarına saygı duyulmayan, bunların önemsenmediği hiçbir toplumsal düzende adalet sağlanamaz. İnsanların kendi mutluluklarının aranmasına izin verilmeyen hiçbir düzende gelişme de olmaz.

Bu da ancak kişinin kendi fayda skalasını başkalarının faydalarıyla etkileşime sokabildiği bir düzende meydana gelebilir. Bunun en basit hali pazar yerleridir. Pazarlarda sadece sebze meyve bulmayız. İğne iplikten hırdavata kadar hemen her şey kendine pazarda bir yer bulur.

Ekonomi öğrenimindeki terim kalabalığı, ekonominin, insan eyleminin kendisi olduğu  gerçeğini gölgelemiştir.

Ekonomi, insan eyleminin ta kendisi olduğuna göre insan iradesinden bağımsız mütalaa edilemez. Dolayısıyla ekonomideki ahlâksızlık da insan eyleminin bir parçasıdır. Bu gerçeği tespit etmek ekonomideki ahlâksızlıkları onaylamak değildir. Ekonomideki ahlâksızlıkları yani temel hak ihlallerini engelleyici şey adalet mekanizmasıdır ki bu da devletçe yürütülür.

Bir piyasa ortamı dışında insanların sahip oldukların başkalarıyla özgürce  mübadele edebilecekleri başka bir ortam yoktur. Bu ortama da kolektivistler “kapitalizm” diyerek onu aşağılamaya çalışırlar ama ondan daha  iyi veya kabul edilebilir bir ortam da yaratamazlar. Esasen piyasa zaten hiç kimsenin tek başına akıl ettiği, kurduğu, tasarladığı bir şey de değildir.

İnsanlara neyin ahlâki olduğunu söylemek yerine piyasanın bize sunduğu imkân, ahlâkdışı eylemleri dışlamak, ayıplamak veya kanunen engellemektir.

Piyasanın ahlâkı ile insan eyleminin özgürlüğü arasındaki ilişkiyi anlamak,   bazı ahlâksız kapitalistlerin neden dışlanması veya engellenmesi gerektiğini; buna karşılık geri kalanların haklarının aynen korunmaya neden devam edilmesi gerektiğini anlamak açısından elzemdir.

Kapitalizmi doğrudan doğruya piyasa ekonomisi olarak kabul edip bu kelime üzerindeki kolektivist  önyargı ve hakaret  kısıtlamasını reddederek insan eylemlerinin ahlâksız istisnalarını, zaman zaman düzeltmek ve engellemek dışında sürekli ve kabul edilebilir  bir  ekonomik  seçeneğimiz  olmadığını belirtmeliyiz.


21 Haziran 2015 Pazar

Uluslaşma Ve Uygarlaşma I


Kiminle konuşsanız “ Kim olursa olsun, insanların  insanca yaşadığı bir ülke istiyorum!”  temennisini şimdilerde sıkça duyar olduk.

Bu temenni, Atatürk’ün bize  gösterdiği “çağdaş uygarlık” hedefinin  benimsendiğinin kanıtı ve bu açıdan kesinlikle çok sevindirici.

Mesele “insanın nasıl insanca yaşatılacağında”  düğümleniyor.

Aşırı olmayan, enternasyonalist eğilimli fakat buna karşılık Atatürk mirasını da reddedemeyen ana akım sol seçmen düzeyinde konu nasıl anlaşılıyor?

Enternasyonalist eğlim, insanların insan oldukları için eşit sayılmaları gerektiğini ,dolayısıyla bütün kimliklenmelerin, özünde ayrımcılığı ve ötekileştirmeyi getirmekten dolayı “insanlık dışı” sayılması gerektiğini savunuyor.

Buna karşılık  Marksist/Leninist  kampın Stalinist yorumuna dayalı geliştirilen “ezilen halklar” söylemiyle  “kimliklenmenin”, ancak ezilen halkların hakkı olduğu düşünülüyor. Lenin’in,  “Milliyetçilik azınlıklar için devrimcilik, çoğunluklar için faşizmdir!” safsatası ana akımın, kimliklenmeyle ilgili   düşünsel temelini oluşturuyor.

Sosyalizmin temelinde insanlara  “kolektif doğruların gücüyle” güven ve mutluluk getirmek hayali yatıyor.

Keza liberalizmde özellikle liberteryen okul “gerekli bir kötülük” olarak adlandırdığı devleti, asgari emniyet/zorlama müdahalesi ve âzamî  adalet duyarlılığı ihtiyacından dolayı olumluyor.

Her iki ideolojide de siyasi bir birliğin parçası olan insanların mutluluklarının, onların haklarının teminat altına alınmasıyla sağlandığı düşünülüyor.

Sosyalizm hakları, birey esaslı anlamlandıramadığı içindir ki daha en başta bireysel iradelerin ve akıl  yürütmelerin atomize evreninde derhal çürümeye başlıyor.
 Liberalizm ise hukuk dayanağının metodolojik birey olduğunu keşfetmesiyle çağdaş demokrasilerin “hukuk devleti” idealine ışık tutuyor. Çağdaş demokrasilerdeki  kasıtlı veya kasıtsız yanlış uygulamalar, düzeltmelerin gene de bu ilkelere dayanarak yapılmasından dolayı  kuramı yanlışlamıyor.

O halde insanın insanca yaşadığı bir devletin nasıl olması gerektiğine dair kabaca bir  yaklaşım geliştirmemiz gerekiyor.

Herkesin “insanca” yaşadığı bir devlet, insanların kimliklerine bakılmaksızın zorbalıktan korunduğu, anlaşmazlıkların gene kimliklere, mensubiyetlere bakılmaksızın ayrımsız şekilde giderileceğine dair bir  güvencenin sağlandığı  devlettir ki bunun diğer adı “hukuk devletidir.”

O halde çözüm belli olmalıdır. Bir ülkede yaşayan insanları, hiçbir kimlikle tanımazsak, onları sadece insan oldukları için korumuş oluruz.

Ne yazık ki dünyada “bu işler öyle olmamaktadır.”

Peki gerçek dünyada işler nasıl yürür?

Her şeyden önce birilerinin adalet ve emniyet sağlayacağına  dair bir güven içimizde oluşmalıdır. Peki bu güveni herkes için hissedebilir miyiz? Söylediklerinden hiçbir şey anlamadığımız bir insanın iyi niyetine sığınabilir miyiz? Elbette sığınamayız. Ne zamanki o yabancının dilini ve  geleneklerini öğrenir ve bunlara taabi olmaya başlarız ancak o zaman o yabancı bizim için “güvenilir” biri haline gelebilir.

Bu noktada  biraz duraklayıp uygarlığa bakmalıyız belki de.

Freud uygarlığın, insanlığın doğal güdülerinin sınırlanmasıyla ortaya çıktığını düşünüyordu. Eğer güdülerimize hiçbir sınırlama getirmeseydik kendi türümüzü kısa zamanda  yok ederdik.

Peki ama kendi kendimizi yok etmemizi gerçekten ve sürekli  engelleyecek şey  bir  düzeni nasıl kurabilirdik?

 ( Okurlarımız yazıların uzunluğundan şikâyet etti. Uzun yazıları okunurluğu arttırmak için bölüm bölüm yayınlayacağız...)

12 Ağustos 2014 Salı

Geri Kalmışlık Tercihi Olarak Sağ


Ülkemizde sağın ideolojik anlamda var olmadığına inanıyorum

Ülkemizde “sağ” denen politik bakış, toplum ve devlet ilişkilerinin  yani toplumsal düzenin dine göre kurulması gerektiğine inanmak demektir. Özetle Türkiye’de sağcılık kısmen milliyetçi tonlu söylemlere rağmen açıkça dinciliktir.

Bunun geri kalmışlıkla ilgisi ne olabilir?

Şunu anlamalıyız ki bir toplumda nereye gidilmesi veya nerede durulması gerektiğine dairkurumsal tercihler yapılır.

“Kurum” kelimesini  Hayek’e dayanan bir anlamda kullanıyorum. Onu  yasama eliyle olduğu kadar kendiliğinden oluşmuş yönlendirici ve sınırlayıcı toplumsal yapılar olarak kullanıyorum.

Din bu  yapılardan biri. Dinden ne anlaşılması gerektiği de en nihayetinde bir tercih meselesi. Eski devirlerde din tercihleri kadar dinin anlaşılma biçimi de devlet  otoritesince yapılırken bugün modern siyasetteki demokratik yönelim için bu  durum tamamen mantıksız ve geridir.

“Gerilikten” ne anlamalıyız? “Geri” toplumsal düzenin var oluşuna artık imkân vermeyen, zamana içinde cevap vermek kabiliyetini yitirip ancak geçmiş için geçerli olduğu kaydedilen her şeydir.

Günümüzde biz de dahil olmak üzere Müslüman ülkelerde dinin algılanışı, kesinlikle ideal, özgürlükçü bir demokrasideki temel haklar, hürriyet ve adalet kavramlarıyla uyuşmuyor. İnsanları bir arada tutan bir rıza  meyvesi olan devleti, dünün din algısı ve yorumuyla sürdürmemiz mümkün olmadığı içindir ki dünkü hayali bir asr-ı saadeti, geçmişi birebir taklit ederek yaşayacağını sanan “sağ” geridir, gericidir.

Peki bu kendiliğinden mi olmaktadır?

Elbette hayır…

Öncelikle  bizimki gibi ülkelerde  siyaset oluşturucular topluma dinci bir toplumsal düzen tasavvurunu bir kurumsal öneri olarak sunar. Bu sadece siyasi bir teklif olarak kalmaz. Bu teklif, “sivil” çabalarla toplumda sevimli hale getirilip meşrulaştırılır.

Böylece siyasi oyuncular ideolojleştirilmiş dini, yasama organı eliyle yasal bir kurum  haline getirirken cemaat ve tarikatler de dinciliğin, toplumsal rıza içerisinde, kendiliğinden yerleşmesine aracılık ederler.

İdeolojileştirilmiş din,  dini bir toplumsal düzen olarak aynen uygulamak isteyenlerce bir tercih olarak her şeyi yönlendirir. Öyle ki akla dayanan hiçbir geliştirme önce ideolojileştirilmiş dine göre muhakeme edilmeden kabul edilemez.

Dinin “en doğru” hali de geçmişteki asr-ı saadette yaşandığına göre ihtiyacımız yenilik veya geliştirme değildir, bütün ihtiyacımız, bedeli ne olursa olsun geçmişi taklit etmektir. Geçmişin tam bir taklidi bugünkü anlayışımızla, ihtiyaçlarımızla bağdaşmayacağından, neticede gene de akla muhtaç olmamızdan ama  aklın sözde vahye göre yetersiz kaldığı iddiası bir iman esası olarak “sağ” tarafından kabul edildiğinden, sağ bir geri kalmışlık tercihi haline gelir.

Sağın sola karşıt ideolojik anlamı kavranmazsa yönelebileceği yegâne mecra din olarak görünüyor. Türkiye’de sağın en acil ihtiyacı düzgün bir ideolojik okumayla yerini belirlemesidir. Aksi takdirde Ortadoğu’yu kana bulayan dinci şiddetin  yardakçısı olmak dışında bir işe yarayamacaktır.



Üstaddan bir alıntı daha yapalım, blogun tadı, tuzu...
Nihat Genç - Tayyip Erdoğan'ın Büyük Başarısı | Alkışlarla Yaşıyorum