mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2023 Pazar

Sen Neyle Mutlu Olursun Birader?

 



Bir kitap okuyorum, karanlık mı karanlık.

 

Kitap deyip geçmemek lâzım, kalıcı bir rüya gibi. İsi, kurumu, tozu insanın bilincine yapışıp kalıyor.

 

Aslında elimin altında başka kitaplar da var amma…

 

Kime ne anlatmak gerektiğini cidden bilmiyorum. Birilerine bir şeyler anlatınca da meselâ para kazanmaya zaman kalmıyor.

 

Bugün çok değerli bir hocamla konuştum. Çok parası olmanın iyi bir şey olduğuna inanıyormuş.

 

İyi de çok parası olsa insanın… Parayı ne yapacağını bilmeyince paradan ne anlar ki?

 

Rahmetli babam, “İnsanın gelişmişliği tatmin vasıtalarının gelişmişliğiyle ölçülür” derdi. Şimdi “tatmin” nedir, “vasıta” nedir, bilmeyen kocaman bir kuşağa bu söz ne ifade eder ki?

 

Bu akşam çok güzel geçti. Sevdiğimiz arkadaşlarımızla nefis yedik, içtik, gülüştük, eğlendik.

 

Bundan kime nedir ki?

 

Ömrünü tek bir güzel şarkı, şiir, resim, öykü bırakabilmek için geçiren insanın içindeki dolulukla, tatminle çok para kazanan birinin tatmini bir midir? Zengin olan parasının satın alabilmesiyle mutlu olur. Sorun şudur ki ne parası kendi yeteneğiyle ilgilidir ne tatminin onun yarattıklarıyla ilgilidir. Parayı da parasıyla satın aldıklarını da başkalarının lütfuyla elde eder.

 

Oysa bu dünyaya ölmez bir eser bırakabilmenin bilgisi… İşte o gerçek insanları mutlu eder.

 

Gerisi insan suretinden geçinmekle ilgilenenlerin  eğreti gölgeleridir.

 

 

10 Haziran 2022 Cuma

Haydi Mutlu Olalım!

 



Bazen yoğunlaşamıyorum.

 

O zaman yoğunlaşabileceğim bir şey yapmaya çalışıyorum.

 

Bazen bütün işim sadece okumak – ve belki yazmak- olsaydı nasıl olurdu, diye düşünüyorum.

 

Şimdilerde psikologlar, sanal ağın getirdiği hızlı etkileşimin yarattığı dopamin bağımlılığından bahsediyorlar. Kesinlikle çok haklılar. Peki ama sorun şu: Dopamin bağımlılığına indirgenen şey acaba mutluluk arayışı olmasın?  Ya da hızlı dopamin salgısıyla  hızlı elde edilen hazza mı bağımlı olduk?

 

İnsan ne için yaşar? İş geliyor bu soruda düğümleniyor.

 

İnsan sadece mutlu olmak için yaşar.  İnsanın nihai amacı mutlu olmaktır. Böyle olmasaydı, neden telâfi mekanizmaları geliştirirdik ki? Pollyana  her durumda bir mutluluk sebebi bulmaya çalışmıyor muydu?

 

Peki mutluluğun indirgenmiş tanımı ne? Çok basit: Dopamin, serotonin, oksitosin salgılayabilmektir.

 

“ Sevdiğin işi yaparsan bir ömür boyu mutlu olursun.” Diyen Konfiçyüs  neden bahsediyordu?

 

Sevdiği işi yapan insan, sürekli bir endokannabinioid kaynağı keşfetmiş olur. Bu arada “ Cannabi sativa” esrar bitkisidir yani hint keneviri. “Endokannabinoid” de vücudun kendisinin sentezlediği esrar benzeri etkiye sahip vücut kimyasallar anlamına geliyor.

 

O halde mutluluk bize dışarıdan mı geliyor?  Yoksa biz onu kendimiz mi üretiyoruz?

 

Anlayabildiğim kadarıyla olgun insana/kâmil insana atfen mutluluğun, kendi kendimize bulmamız gereken bir değer olduğu  kabul ediliyor. Hadi gene kolaycılık edelim:  “Endokannabioidlerinizin / içesrargillerinizin salgılanması için durmadan dış kaynak aramayınız. Her durumu  içesrargil salgılanması için bir sebep  olarak kabul edin.  Meselâ:

Trafik sıkışıklığının, arabanızda güzel şarkılar dinleyebilmeniz için bir fırsat olduğunu düşünün ve  güzel bir şarkı açın. Arabası olmayan yoksul bir öğrenciyseniz ve sıkışık bir otobüsteyseniz, manzarayı, güzel arabaları, güzel binaları seyredin. Bunların hiç birini yapamıyorsanız, hayal gücü TV’ye müracaat edip güzel şeyler hayal edin.

 

Eğer “ Ben bunların hiç birinin yapacak kadar iradeye sahip değilim.”  Diyorsanız, kendi kendinize iyi bir öğrenim görmek için üniversiteye giderken o sıkışık otobüse bindiğinizi lütfen hatırlatın. Ya da arabanızda trafiği beklerken bu gecikmenin muhtemel bir kazayı engellemiş olabileceğini, en nihayetinde sevdiklerinize kavuştuğunuzda bu anın artık unutulacağını ya da o sıkışıklığın sayesinde ne zamandır dinlemediğiniz bir şarkıyı dinleyebildiğinizi lütfen kendinize hatırlatın. ( Çünkü bunları yazarak aslında kendi kendime de  bir öğüt verdim.)

 

(Okumak ve yazmak neden önemli?)

1-     Düşüncelerinizi toparlayıp organize ettiğinizde kafanızdaki dağınıklık azalıyor.

2-     Bunu yapabildiğinizi görünce işleri yoluna koyabileceğinizi düşünüyorsunuz ve telaşınız ve belki paniğiniz diniyor.

3-     Ortaya bir “eser” çıkardığınızda, muhtemelen kendinizi çok daha yararlı, üretken ve biraz da “ölümsüz”  hissediyorsunuz.

 

 

27 Ocak 2021 Çarşamba

Görevimiz Mutluluk

 





Mutluluk bir görev.

 

Mutluluk, sevdiklerimizle beraber olabilmekten sevinç duymak. Bunun dışında bir mutluluk yok.

 

Mutluluğun bir görev olması özgürlükle bağdaşmıyor mu?  Eğer aklımıza böyle bir soru geliyorsa o vakit kendimize şunu sormalıyız: Özgürlük hiçbir şey yapmak zorunda olmamak mıdır?

 

Buradaki gözden kaçırılan şey şu: Özgürlük “Başka birinin bizi bir şey yapmaya zorlamasından uzak kalabilmek.” Fakat bu hale gene de bizi “yapmamız gerekenlerden”  masun kılmıyor.

 

Am yazı burada kupkuru bir felsefe çölüne doğru ukalâca ilerliyor, değil mi? Şunu en başta belirtmeliyim ki  okurların çoğuna kuru bir ukalalık gibi gelebilecek satırlar aslında kendi kendime konuşmalarımdan, kişisel bir disiplin arayışından ve derli toplu düşünmek çabasından ibaret.

 

Bu yüzden mutluluğun bir görev olduğunu söylediğimde, hak etmediğimiz ve belki asla hak edemeyeceğimizi iyiliklere ve güzelliklere olan borcumuz*dan bahsediyorum. Kendimize sürekli şunu sormalıyız: “Sahip olduklarımızın ne kadarını hak ediyoruz?” Kazandığımız okulları, eğitimimizi, mesleğimizi çabalarımızla kazanıyor olabiliriz. Peki ya bizi seven ailemizi? Eşlerimizi hak ediyor muyuz meselâ?

 

Aklıma Stoacıların  elimizde olanlar ve olmayanlar  ayrımı geliyor. Elimizde olmayan şeyleri değiştiremediğimizi için üzülmemek ve henüz elimizden çıkmamış şeyler için sevinç duymak “yapılması gerekenler”. Peki ama neden? Çok basit bir sebepten: Mutlu olmak için.

 

Neden blog yazıyorum?

 

Herhalde ne kadar akıllı olduğumu okurlara göstermek için.

 

Ama daha kişisel  bir sebeple düşünceleri derlemek toplamak, onları kendime ifade etmek ve düşünürken zaman zaman beni kaygıya sürükleyen duyguların akıntısını dizginleyebilmek için.

 

İşe yarıyor mu?

Biraz…

16 Ocak 2015 Cuma

Dile Dinden Ne Dilersen!



Müslümanlar dinlerinden ne beklerler?

Bu mühim bir sorudur, çünkü intihar bombacılığına varan aşırılıklar daima belli bir beklenti ile meşrulaştırılır.

O beklenti cennettir.

Peki cennet nedir?

Cennet Kur’an’dan anlaşıldığı kadarıyla “Altlarından ırmaklar akan ve erkeklerin tertemiz eşlerle ödüllendirildiği” bir sonsuz zevkler diyarıdır.

İslâm öncelikle bir tevhit yani birlik inancıdır. O inancın  temeli Allah’ın bir ve benzersiz  olduğuna inanmaktır.

Bu inanç, insanların karşılıksız vermek ve sevmek konularında  kafalarında bir hikmet aydınlığı yaratabilecek yegâne anlayıştır. Bir mümin için “inanmak” evreni sonsuz bir merhamet ve cömertlikle yaratan Tanrı’nın varlığını ve   lütfunu her zaman hatırlamaktır.

Dolayısıyla mümin için  iman, sonunda  elde edilecek bir kazanç, ödül vs gözetilmeksizin edinilmiş, anlaşılması zaten mutluluk verici ve kendi başına bir ödül olan büyük bir nimettir.

Mümin Allah’a onun  vaat ettiklerinden dolayı inanmaz.

Mümin Allah’a, varoluşun ve iyiliğin mutlak ve aşkın olduğu  sezgisinin vardığı nihai varlık olduğu için inanır. Böylece hayatının gelip geçici bir hiç olmadığını bilir.  Geçmişten gelen bir yüce anlamı içinde bugün barındırıp iyi bir ahlâkla bu mirası geleceğe taşıyan bir varlık olmasının Tanrı’nın bir hikmeti olduğunu düşünür. Böylece mümin varoluşunun anlamı ile ahlâkını temellendirir. Ahlâklı olmanın doğrudan varoluşun kendisi olduğunu bilir.

Peki din öğretiminde iman ve ahlâk insanın Tanrıdan gelen varoluşuyla mı ilgilendirilir? Maalesef hayır.

Din denen kurum bize, imanın, nihayetinde, cinsel ve besinsel  zevklerle  ödüllendirilecek bir “taraftarlık” olduğunu söyler. O taraftarlık da bir tür slogan gibi kullanılan Kelime-i tevhit ile belli edilir.

Tevhit inancının özünde bireyin, başkalarına göstermeye mecbur olmadığı bir kabullenmeyle iman ettiği düşünülür.

Oysa  din kurumu, imanın, “edille-i şeriye” ile gösterilmesi gereken bir şey olduğunu bize  öğretmektedir.  Din, bize inancımızı belli etmemizi emrettiği içindir ki meselâ  “Kâfirlere benzememek”  adına  Arapça bir giyim tarzını, dinî bir etiket olarak kullanmak riyakârlığını benimsiyoruz. Dinin, inancı negatif yasaklarla veya pozitif emirlerle görünür kılması fark etmez. Her halükârda “dinin belli” edilmesi, “imanın onaylattırılması” anlamına gelir  ki bu, din kurumunun içimize soktuğu  bir fitnedir.

Hal böyle olunca din, birbirlerinin kokusunu ve dokusunu  tanıyan, benzer bir görünüm ile dinlerini belli eden insanların ortaklığı haline geliyor. Ve din artık bunu “imanın” yeter şartı sayıyor. Neden? Çünkü din, belli bir görünüm ile ayrışmayı, ayrışma ile düşmanlığı, düşmanlık ile savaşı ( cihat) ve savaş sonunda da kendi egemenliğinin kurulmasını (şeriat) hedefliyor.

Dinin müminden istediği, varoluşun kaynağından gelen esirgeyici ve cömert sevgiyi en büyük mükâfat olarak bilmesi değil.

Dinin müminden beklentisi yalnızca, kendisine emredilmiş şekillere uyması sonra bu şekilleri çatışma pahasına başkalarına kabul ettirmesi.

Bunu da yaptırabilmek için en ilkel  yönteme başvuruyor: Cezalandır veya ödüllendir.

Cezaları tanımlarken ahirette, insanın tekrar bedenlenerek bu beden üzerinden maddi bir acıya duçar olacağı söyleniyor.

Ödüller de gene bu  bedenin, bu dünya da akla bile getirilemeyecek cinsle zevklerle doyurulacağı vaadi ile duyuruluyor.

Dolayısıyla “iman”, dine göre, sayısız huri (veya gılman ki kadınların cinsel zevklerine dair hiçbir vaadin olmaması bene hep ilginç gelmiştir),  su gibi şarap ve geniş evlerle tasvir edilen cennete gitmek için dinin şekillerinin en ince ayrıntısına kadar uygulanması ve başkalarına da gerekirse zorla uygulatılması anlamına geliyor.

Yani bir şekil benzerliğini ne pahasına olursa olsun tesis etmek,  bu şekil benzerliği içinde herkesi aynı  fiillere zorlamak, bu zorlamanızı kabul etmeyenleri yok etmek için ne pahasına  ve nasıl olursa olsun savaşmak sonra da bütün bunları yapıp ölçüsüz zevkin makamına erişeceğine inanmak; bunu “eşi ve benzeri olmayan tek Tanrı’ya inanmanın gereği” olduğunu söylemek, “dindir”!

Din, kişide   ertelenmiş bir zevk beklentisi yaratarak ( ki bu aslında açıkça  hedonist bir faizciliktir.) bu dünyada bu bedel için her şeyin mübah olduğunu söyleyen güdüleyici bir kurumdur.

Din meselâ hiç kimseye  “Sayısız kitabın bulunduğu”, “ Sınırsız sinema salonlarının olduğu”, “ Her gün konserlerin verildiği” bir cennet vaat etmiyor.

Bugün dinin güdüleyici ödül tasavvuru, tamamen Arap kabileciliğinin ihtiyaçlar hiyerarşisine  cevap verir gibidir: Su, ev,  her türlü cinsellik…

Müminin Tanrı’dan beklentisi acaba onun varlığı  ile umudu ve hayatın her  türlü zorluğuna karşı ebedi bir teselliyi bulması mıdır?..

Yoksa belli şartlar karşılığında, Tanrı’nın “borcu” olarak edinilmiş  bir şehvet ve ziyafet  dünyası mıdır?

Şurası da unutulmamalıdır ki mümin, Tanrı’yı kendisine “borçlu kılmayı” düşünemez.
 
Müslüman ise ki bu etikete herkes sahip olabilir, (“Bedeviler, inandık dediler; de ki: İnanmadınız ve fakat Müslüman olduk deyin.” Hucurat 14)  Tanrı’dan, yaptıklarının karşılığını bekler yani Tanrı’yı kendisine borçlandırabileceğini sanır. ( Günde belli bir sayıda sağa ve sola bakarak cenneti edinmeyi beklemenin yanlışlığı Kur’an’da şüphesiz yazılı… Sorun, “dinin” artık Kur’anla bizi birey olarak baş başa bırakmamaktaki kalıcı ısrarıdır).

Bir inancı belli bir kalıp, katı bir kurum, zorlayıcı bir  manifesto ve “ilâhi  ticaret hukuku” haline getirenler bizleriz. Kendi beklentilerimizi  inancın sırtına yükleyip de böylece bir “din” icat etmekten vazgeçmedikçe ulaşılmaz beklentilerin peşinden mutsuz olmaya mahkûmuz demektir.