milliyetçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2023 Salı

Milliyetçi Edebiyatın Neresindeyiz?

 



Milliyetçi bir edebiyat mümkün müdür?

Milliyetçi bir edebiyat gerekli midir?

Sürdürülebilir bir milliyetçi edebiyat mümkün müdür?

 

Yazıya sorularla başladık ama bunu düzgünce akıl yürütebilmek için yaptık. Sorulardan bir yol açıp arada başka duraklara uğrayabilmek için yaptık…

 

Herşeyden önce milliyetçi bir edebiyattan ne anlayabiliriz? Milliyetçi bir edebiyat aslında ülkesinin şartlarına göre bir uyanıklık, bir farkındalık, bir farklılık edebiyatıdır.

 

“Ülkenin şartları” ülkeyi kuran milletin dünyadaki konumu, önemi ve etkisiyle ilgili. Öte yandan bu şartların asıl belirleyicisi, ülkeyi kuran milletin  sahip olduğu öz saygı ve özgüven.

 

Dolayısıyla aslında her milletin edebiyatı, kendi şartları içinde milliyetçi. Çünkü, her milletin edebiyatı, “dilin sahiplenilmesi ve onurlandırılması” demek.

 

Bizimki gibi daha özel bir örnekte ise milliyetçi edebiyat, millet düşmanlarına karşı, milleti uyanık tutmak için yürütülen bir estetik faaliyet demek.

 

Demek ki milliyetçi bir edebiyat mümkün ve aslında basbayağı da var.

 

Türkiye özelinde milliyetçi edebiyat gerekli mi? Kesinlikle gerekli, çünkü estetiğin her alanı, Türk kimliğini silmek için adeta “silahlanmış/donanmış” kitlelerin elinde. Etik ve estetik felsefe, “ insanlığa karşı Türk” sözde tezadını kafalara yerleştirmek için alabildiğine istismar ediliyor.

 

Bu durumda da Türk’e ait söyleyişler, Türk bilincini uyanık tutmak için elzem haline geliyor.

 

Peki ama Türk milliyetçilerinin edebiyata bakışları ne? Bu soruya sağlıklı ve net bir cevap verebilmek zor.

 

Öncelikle Türk milliyetçiliğinin 1969’dan bu yana saplandığı dinci- muhafazakâr popülizmden kurtulabilmesi zor görünüyor.  Daha da doğrusu, milliyetçiliğin bu popülizme esir edilmesi, estetik üretimin siyasi milliyetçiliğin taşralı muhafazakâr kafasının izni ve icazetiyle düşünmek mecburiyetini doğuruyor.

Hal böyle olunca da “milliyetçi bir yazar”, ancak MHP’nin işine yaradığı, izin verdiği kadar “değerli” olan bir kalem erbabı haline geliyor. Bütün “bilgeliği”, Anadolu’daki tarikat oy paketlerinden, uzlaşabildiği kadarıyla oy devşirmek olan bir siyasi pratiğe esir olarak Türkiye’nin insanlarına ve sorunlarına şefkatle, duygudaşlıkla ve ilgiyle yaklaşabilmek de mümkün değil.

 

Söz gelimi, yerel sapkınlıklarla cinsiyet değişimine zorlanmış sayısız insanın yaşadığı cinsel istismara “Müslüman olduğu” için göz yuman bir milliyetçinin gerçekten edebiyat yapması zor. Ya da çocuklarını besleyemediği için yan odada kendisini asan Türk kadınını “intihar haramdır” mantığıyla görmezden gelen veya intiharı doğuran fakirlikle yüzleşmeyi “komünistlik” sayan bir milliyetçinin edebiyat yapması ancak saçmalık sayılabilir.

 

Keza ülkemizin son on beş yılın damgasını vurmuş  kumpas davaları hakkında en ufak bir fikri olmaksızın,  askerlerimize “cezalarına müstahak dinsizler” olarak bakıp da yüksek bir stratejik zekâyla din kardeşi muktedirlere sessiz kalan bir insanın “milliyetçi bir edebiyat” yapması mümkün müdür?

 

Oysa bütün bunlar olup biterken milliyetçi camia sessizdir. Milliyetçi camianın tek arzusu, büyüklerinin rahle-i tedirisinden geçtiği bilinen, teba bilincine sahip, “emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkerle müeddep”, kadın ( ya da ekek) sevmez/aseksüel,  siyasal milliyetçiliğin açık faydasına doğrudan yönelmiş, mümkünse taşralılıktan kopmamış, etliye sütlüye bulaşmayan, camianın malı olmaktan başka bir arzusu olmayan kalem esnafı yetiştirmektir.

 

İşin kötü tarafı şudur ki milliyetçi camia “kalem esnafı” yetiştirecek profesyonelliğe sahip değil. Çünkü milliyetçi camia kaleme para verecek kadar cömert ya da bilge değil. Milliyetçi camianın tek motivasyonu/müşevviği uygun gördüğü birilerini “sen ben bizim oğlan” amatör şöhret dairesine ya da basın köşelerine taşıması.

 

Türkiye’de milliyetçi camia son otuz yıldır tek bir yeni yazar yetiştirememiştir.  Sayısı beşi geçmeyen yarışmalarla ya da ödüllerle sanırım bu hedefleniyor ama burada da iki sorun ortaya çıkıyor:

 

Bu yarışmalarda “profesyonel yazarlar mı” yetişiyor?  Yani ekmeğini kalemiyle kazanan estetik erbabı mı yetiştiriyoruz? Yoksa gelgeç heveslerle yazıp ikici bir kitabı asla gelmeyecek amatörlerin sırtını mı sıvazlıyoruz?

 

Şüphesiz ikincisi de bir tür hizmet. Ama asıl noktayı gözden kaçırıyoruz: Kurumlaşmak…

 

Milliyetçi camia bir yayınevi kuracak kafa yapısına maalesef sahip değil. Çünkü milliyetçi camia bir kalem erbabı ordusu kurmak ihtiyacını hissetmiyor ve bunun gereğine de zaten inanmıyor. Çünkü zaten sahipleri milliyetçi olan bir iki gazetenin MHP ya da İYİP gibi partilere desteği ve bunlarla yürüttüğü polemik savaşları milliyetçilerin maddi ve fikri ilgilerini yeterince tatmin ediyor.

 

Çok değerli hocamız İskender Öksüz, bir yazısında yarışmaların kazandırdığı kalemlerden bahsetmiş. Bir kısmını okuduğum o yazarları anması beni cidden duygulandırdı. Sorun şu ki bahsettiği yazarlar artık bir şekilde üretmiyor. Daha kötü olan sorun şu ki onları yazarlığa iten yayınevi kurumlaşması artık yok.

 

Peki ne yapılabilir?

 

Türk milliyetçilerinin, her sözcüklerinde yaşadıkları dinden imandan çıkıp çıkmak korkusunu yenmek artık mümkün değil. Yapılacak şey milliyetçi kaygılara sahip yazarları profesyonel olarak destekleyecek yayınevleri kurmakla başlayabilir. Bu yayınevleri birer edebiyat okulu gibi çalışabilir ve bir tür milliyetçi edebiyat fabrikası gibi işleyebilirler.

 

Elbette bir işin neden ve nasıl yapılamayacağını herkesten iyi bilen milliyetçi camiaya akıl öğretmek haddimiz değildir.

 

Öte yandan zaten milliyetçi camianın sizin ürettiklerinize de yolladığınız örneklere de ihtiyacı falan yok.

 

Güven Park’ı bombalayan alçak için hikâye yazanların Türk edebiyatını işgal edebildiği bir dönemde, milliyetçi camianın eline tutuşturduğunuz herhangi bir dosyanın, ortaokul öğrencisi kompozisyonu kadar bile değerli sayılmaması elbette milliyetçi camianın “yüksek seçici zevkinin ve basiretinin, hikmetinden sual edilemeyecek tebarüzüdür”.

 

Bir yayınevi, edebiyatın ayar merkezidir. Edebiyata ya kendi ayar damganızı basarsınız ya da elinize geçecek üç beş milliyetçi, muhafazakâr metin için bir sonraki yarışmayı beklersiniz.

 

Bir yayınevi, bir söz fabrikasıdır. Ya kendi sözlerinizi dinler, okur ve yayarsınız ya da başkalarından yazı dilenirsiniz.

 

Bakıp da görmeyen, işitip duymazdan gelen, olmaması için uğraşan milliyetçi camia bana öyle geliyor ki milliyetçi bir edebiyatın önündeki en büyük engel olarak dikiliyor. “Tanrı” deyince dinden çıkacağını sanan, Arapça, Farsça terkip ve telâffuz kullanmayı edebiyat sanan camiamıza rağmen…

 

TANRI TÜRK’Ü KORUSUN!

 

 

 

 

 

 

2 Ekim 2021 Cumartesi

Yoksa Sen De NATOCU Musun?

 


 

Yoksa Sen De NATOCU Musun?

 

En sevdiklerimden!.. İlkokula gitmeden önce bildiğim üç harf vardı, onları da ’80 öncesi  çocukluğumda elime ne geçerse onunla yazardım: “MHP”

 

Bir gün de anamdan , babamdan, “ Yahu şu NATo ne güzel bir şey, bak bizi Ruslara karşı nasıl savunuyor!” falan diye bir cümle duymadım.  Şunu da belirteyim ki benim çocukluğum Ülkü-Bir kantininde geçmiştir. Hiçbir büyüğümden NATO’ya dair en ufak bir cümle duymadım.

 

6. Filo olayı da milliyetçilerin değil dincilerin ayıbıdır ki sırf sağcı görünüyorlar diye Türk düşmanı  gericilerle Türk Milliyetçilerini aynı kefeye koymak  yalancılığın ve terbiyesizliğin, dik alasıdır ki solun teleolojik ahlakında böylesi bir “gri yalanın” devrime hizmet ettikten sonra hiçbir sakıncası yoktur.

 

Şimdilerde ulusalcılar önlerine gelene “Atlantikçi”, “ NATOcu” diye hakaret ediyor. Bir adam komünist değilse, Bolşevik değilse, mülkiyet gaspından yana değilse, sosyalist kalkışma ve sosyalist şiddet yanlısı değilse doğrudan doğruya NATOcu falan oluyor.  Ha! Ulusalcılar Türk adını sevmiyor mu?  Ulussalcılar Türk Ulusundan yana değil mi?  Herhalde onlar da Türk adından yana.

 

Peki nasıl oluyor da kendilerinden olmayan herkesi NATOcu diye karalayıveriyorlar?

 

Bu, bir sosyalist partizan refleksi. Karalama, sabotaj, gerekirse siyasal cinayetler, iç savaş kışkırtıcılığı dhail olmak üzere proleter dedikleri sınıf her neyse onun diktası için  her yolun denenmesi ve kullanılmasına yönelik bir ideolojik içgüdü, bir ideolojik refleks.

 

NATOcu ya da Amerikancı milliyetçi olamaz mı? Milliyetçilerin içinden böylesi adamlar çıkmış olabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Milliyetçilerin belirleyici çoğunluğunun “Türkün  mutlak belirleyiciliği/ etkileyiciliği” mantığıyla düşündüğü kesindir. Yani pek az sayıda istisnası dışında hiçbir milliyetçinin zamanın cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi “Amerikalılara soralım en iyisini onlar bilir.” Demesi mümkün değildir.

 

Popülist sağ siyaset, ya da merkez sağ siyaset Amerikan güdümünde olabilir mi? Olabilir ve olmuştur da… Fakat merkez sağ siyasetin “sağcılığının”, milliyetçilikle bağdaşıp bağdaşmadığını da  hiç kimse sorgulamamıştır.

 

Milliyetçiler ülkenin kurtuluşunu ABD’ye bağlamamıştır ama solcular açıkça Rusya’nın veya Çin’in sözcülüğüne soyunmuş,  Türk  vatanının,  kızıl ordularca işgalinin zeminini hem de övünerek hazırlamışlardır.

 

Şurası unutulmamalıdır ki en geniş yelpazedeki sağ ve sol ana akımların hiç biri milliyetçi değildir ve olmamıştır. Bu akımların  marjinal kolları, aşırıcıları zaten doğrudan Türk düşmanlığını sürekli kaşımış, tahrik etmiştir.

 

O yüzdendir ki merkez sağ siyasete bakarak milliyetçilerin NATOcu olduğunu söylemek en hafif tabirle cehalet en ağır tabirle vatansızlık veya Türk düşmanlığıdır.

 

 Milliyetçilere sürekli NATOcu yaftası yapıştıranların ne hikmetse Asya’da kendi coğrafyasının iki katı toprağı açık işgalle ve katliamla ele geçirmiş dünyanın en tehlikeli ve ahlaksız ülkesi Çin’in reklam ajanslığını yapmaları, Rusya’dan dış politikada medet ummaları, Türk topluluklarının kaderlerini bu iki tarihi düşmanın eline teslim etmeleri nedense hiç kimsenin namus reseptörlerini uyarmıyor.

 

Türkiye’de bugün PKK ağzıyla ve mantığıyla konuşup da nerede Türk görse öldüresiye saldıran alçaklar sürüsüne kapılmış solcuların, Rusya ve Çin hakkında tek bir eleştiri sarf etmemeleri açık bir gerçek. Oysa bu insanlar, hayatlarında NATO hakkında doğru dürüst bir şey duymamış ve NATO’ya asla bel bağlamamış sayısız namuslu Türk evlâdına her gün hakaretler yağdırıyorlar.

 


“Tam bağımsızlık” sloganlarının içini Türkle dolduramayan adamların, Rus ve Çinli etki ajanı gibi  her milliyetçiye NATOcu diye saldırması açık bir  terbiyesizliktir.

 

Hiçbir Türk milliyetçisi, egemenlikte Türk adına herhangi bir ortak kabul etmezken Allah’ın günü Kürt sorunu diye diye PKKnın bebek katillerinin sözde tezlerini Türk Milleti’ne yutturmak isteyen insanların, Doğu Türkistan’ı seven her Türk’e Çinli gibi saldıran  adamların, Karabağ konusunda bile Rusya’nın icazetini bekleyen adamların  kendi aralarındaki sözde çekişmeleri benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Görünen o ki ulusalcısından bölücüsüne   kadar sol yelpazenin hiçbir yerinde Türk’e yer yok.

 

O yüzden de Türk Milliyetçiliğinin namusunu   karalamakla kendilerini tatmin edenlerin  her şeyden önce yaptıklarıyla kimin  değirmenine su taşıdıklarını düşünmeleri bence daha doğru olur.

 

 


25 Şubat 2021 Perşembe

Türkçüler Ne Yapmalı?

 


Türkçüler Ne Yapmalı?

Şimdilerde Cemal TEMİZÖZ’ün “ Kuruluşu, İnfazları, Katliamlarıyla Siyasallaşan PKK Terörü” adlı kitabını soluksuz okuyorum.


Kitapta dikkatimi çeken şey elbette bebek katilleri sürüsü PKK’nın, cezaevlerinden, siyasi partilere ve hatta TBMM’ye kadar içimize nasıl sızabildiği.


Ama beni daha da üzen iki husus,  bir kez daha içimi kanattı.


Bunlardan biri devletimizi yönetme yetkisine sahip olan insanların Türklükten ne kadar uzak ve hatta Türklüğe ne kadar düşman oldukların, gelişen süreçte gözlemek.


İkincisi ise kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan insanların bu süreçte ne kadar umursamaz ve gafil davrandıklarını görmek.


Atatürk’ün Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!  Sözünün tam aksine Türklükle en ufak bir soy, akıl veya  ruh ilişkisi olmayan insanların Türk Milleti’nin kaderini paramparça etmelerine sessiz kaldık.


Bunun yanı sıra özellikle Kürtçü ırkçılığın/bölücülüğün bilişsel yayılmasına ve işgaline sessiz kaldık.


Daha da kötüsü milli eğitimde çocuklarımıza kesin ve istisnasız  bir milli benlik aşılamakta geri kaldık.


Bugün  Türk çocuklarının aklına şeriatçılığı , Arap hayranlığını, Kürtçü bölücülüğü sokan yaygın sosyal medya ağına karşılık Türkçü bir cevap ne   yazık ki hâlâ verilebilmiş değil.


Şunu unutmayalım ki bugün Kürtçü bölücü terör ve ihanet örgütlenmeleri cezaevlerinden siyasi partilere kadar her gün aralıksız bir propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu faaliyetleri ile kendi amaçlarını bi “sorun” olarak bize kabul ettirmeye çalışıyor. Yaygın popülist muhafazakâr sağ siyaset ise oy kaybına uğramamak amacıyla bu yaygın propagandaya sessiz kalıyor. Neticede halkın kafası PKKlı bebek katili vatan hainlerinin  fikirleriyle her gün yıkanıyor.


O halde ne yapmak gerekiyor?

Hiçbir şey bir anda gerçekleşmiyor. Bu yüzden yaygın bir milliyetçi bilinç oluşumu için her milliyetçinin kendi gücü nispetinde bir sosyal medya hesabından Türk Yurdu’nun varlığını, bölünmezliğini ve Türk egemenliğinin tartışılmazlığını duyurması gerekiyor.

Bu satırların yazıldığı dakikalarda dahi bebek katili terörist başı ve onun yandaşları, yardakçıları, katilleri, Türk Milleti’ni tahkir, onun egemenliğini tahrip etmek için yazmakla ve düşünmekle meşgulken kendisine “milliyetçi” diyen insanların özellikle bu insanların okur yazarlarının, Türk tarihi, Türk kültürü, Türk egemenliği, Türklük gurur ve şuuru hakkında yazmadan geçirdikleri her dakika, milletimizin hayatına mal oluyor.


O halde milliyetçiler  daha doğrusu Türkçüler-ki bunu çünkü “milliyetçilik” terimi siyasal milliyetçilikçe o kadar sulandırılmış ve siyasetin vesayetine mahkûm edilmiştir ki Türk için mücadele etmek düşüncesi siyasi popülizmle şeriatçılığa dahi vardırılabilmiştir-  bireysel sosyal medya hesaplarıyla, sanalağ günlükleriyle (blog) düzenli olarak Türk varlığı, Türk egemenliği, Türk Dünyası, Türk birliği, Turan gibi konularda yayın yapmalıdır.  “Tek başıma ne yapabilirim ki?” diye düşünmek Oğuz’un oklarını kırılmaz bir birlikle toplayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiş Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlerine yakışmaz!


Yalanın, propagandanın ve  vicdani sömürünün  cirit attığı şu  bataklıkta sözlerimiz,  vatan hainlerine ve düşmanlara karşı birer kurşun, aklımız,  milletimize  söylenen yalanlara karşı bir zırh, kalbimiz korku salmak isteyen hainlerin ölüm soğukluğuna karşı birer Ergenekon ateşi olmalıdır.


Bir can seğmenin, Rıfat Balaban'ın anısına: 

 

 

10 Şubat 2016 Çarşamba

Ben Tarihin Peşindeyim Tarih Filmden Kaçar Gider


Türk Ocakları, tarihî filmlerde ve dizilerde,  kurgu, gerçek ilişkisinden bahseden bir panel düzenlemiş.

Adı da ilginç: “Film Dizi ve Tarih: Kurgu ve Gerçek”

Türk Ocakları aslında ilginç sayılabilecek bir konuda  panel düzenleyerek iyi bir iş yapmış.

Panelistleri de milliyetçi camiada tanınan isimlerden seçerek kendince bir cazibe yakalamış.

Buna karşılık panel haberindeki özete şöyle bir göz atınca  bazı şeyleri eleştirmemek ne yazık ki mümkün değil.

Dört konuşmacının  ilki, dizilerde ve filmlerde  “Tarihî gerçeklerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmemesi gerektiği”   konusunu dile getirmiş. Yani? O kadar… Panel başkanı değerli hocamızın “Tarih, dizlerden öğrenilecek bir şey değildir.” uyarısı da  bu şekilde güme gitmiş. İlk konuşmacının  sinemaya ya da  görsel sanatlara ilgisi nedir bilemiyorum. Meselâ “Cennetin Krallığı” adlı filmde Selâhattin Eyyubi’nin Kudüs’ü geri alışı “tarihi bir gerçek” olarak ortaya konur  ama orada ancak “mert  denebilecek bir düşman” olarak gösterilir. Neden? Çünkü “Cennetin Krallığı’ında”  Üçüncü Haçlı Seferi’ni anlatanlar Hristiyanlardır. Bu da bizi şunu göstermiyor mu? “Tarih, gerçeğin algılanışlarından yalnızca biridir…” Burada asıl vurgulanması gereken nokta “Gerçeklere bağlı kalınmasından” da öte gerçeklere “Türk olarak nasıl bakmamız” gerektiği olmalıydı belki de.

İkinci konuşmacı, dizilerde milliyetçilerin kaba insanlar olarak gösterildiklerinden şikâyet etmiş. Bu pilav aslında epey su kaldırır ama… Dizilerde gösterilen  “ülkücü gençlik” profilinin toplumsal tabanı, kültürel kaynakları ve özellikle ideolojik yönlendirilmesi  milliyetçiler tarafından bugüne kadar dürüstçe ve korkusuzca ele alınmış ve eleştirilmiş midir? Hiç sanmıyorum. Ülkücülüğün, lâikliğin daha güçlü olduğu, toplumun nispete çok daha uygarca yaşadığı ’80 öncesi dönemi ile toplumun “merkez sağ” tarafından dincileştirildiği, dinciliğin devlete bilhassa egemen kılındığı ANAP dönemdeki değişimi  bugüne kadar mukayese edilmiş midir ki dizlerde “milliyetçilerin kaba” insanlar olarak gösterilmesinden  şikâyet edilmektedir. Daha da önemlisi milliyetçi olarak nitelenebilecek “film zanaatkârları” yetiştirmek konusu, milliyetçiliğin bir derdi olmuş mudur ki bu gün film endüstrisinin  milliyetçiliğe bakışından şikâyet ediliyor? Kimse kızmasın ama milliyetçilerin çoğu, cahil ve kaba olmayı “halk çocuğu” olmanın gereği olarak addetmiştir.

Üçüncü konuşmacı dizi sektöründe dünya ikincisi olduğumuzdan bahsetmiş. Bununla nereye vardığını  şahsen ben anlayamadım, dinleyicilerin de bir şey anladığını şahsen sanmıyorum.

Konuşmacılardan şahsen de tanıdığım  değerli hocamız Tufan Gündüz, filmlerdeki “çatışma unsurundan” bahsetmiş. Dört konuşmacı içinde, bahsedilen konuya kuramsal olarak en yakın düşen de o olmuş zaten. Senaryonun ancak bir çatışma/çelişki ile ortaya çıkabileceğini söyleyerek panelin en kuramsal  bildirisini sunmuş. Onun bildirisinin zayıf yanı ise bunun ticari beklentiyle ilişkisini kurmak olmuş.  İş seyirci ilgisine vs  geldiğinde  “Seyirci çatışma sever”  gibi bir izah, bana göre  titrleri hepimizi titreten  bilim insanlarından beklenenden çok daha sıradan bir izah olmuş.


Sorun, panelistlerin uzman oldukları konunun felsefesinden hiç bahsetmemeleri, muhtemelen tarih felsefesini hiç umursamamaları. Bana göre temel eksiklik bu.

İkinci eksiklik,  konuşmalardan edindiğim izlenim ve  yıllara dayanan şahsi gözlemlerimden öğrendiğim kadarıyla   konuşmacıların hiç birinin,  ciddi ( hadi “akademik”  deyip de işi iyice ağırlaştırmayalım)bir  sinema alışkanlığının, merakının olmaması. Halbuki böyle bir panelde en az bir konuşmacının çeşitli tarihi filmlerden bahsetmesini arzu ederdim. Tufan Hoca’nın “Kara Murat” filmlerinden bahsetmesi,  artık “kahve muhabbeti” seviyesindeki her sohbetin sıradan örneği olduğu için Burdurluca söyleyecek olursak “saylanmaz”.

Panel haberini okuduğumda,  Sakarya’da Kara Fuatla  herhangi bir çayevinde oturduğumuzda konuştuklarımızdan fazlasını maalesef göremedim.  Tarihî filmlere hele tarihçi akademisyenlerin bakışının bu denli sıradan oluşunu görünce “Milliyetçiler neden kaba insanlar olarak görülüyor, gösteriliyor!” şikâyetine de gülmedim değil. Elbette panelist hocalarımızın beyefendiliklerinden hiçbir şüphemiz yok.

 Seyrettiği son film hakkında, iki satır karalama alışkanlığını hâlâ edinmemiş milliyetçi camianın, tarihin anlatımında bir yerinin olmaması, şaşılacak bir iş değil.







11 Şubat 2015 Çarşamba

Cemaatim Egom Ve Ben

 Türkiye’de cemaatleşmenin neden bu kadar yaygınlaştığı,  hemen herkesin merak ettiği bir konu…

“Cemaat” derken akla hemen Nurcular geliyor elbette. Ama  iş bundan ibaret değil.

Sosyalistler zaten gayet sağlam bir ideolojik cemaatleşme gerçekleştirmişti. Dindar cemaatler bir başka kutsallık ve düşmanlık  güdüsüyle, ayrıca “apolitik”  görünümleriyle gençlere  “masum” bir beraberlik  imkânı sundu. Öyle ya cemaat siyasetle ilgilenmiyor, kimseye zarar vermiyor, yalnızca “iyiliği emredip kötüyü nehyeden dinin” gereklerini “tebliğ” ediyordu.

Sonra  liberaller çıktı piyasaya. Normalde fikir örgütleri orta yaşlıların ağabeylik ettiği kayırmacı beraberliklerdi. Liberaller ilk defa gençleri yaratıcı olarak kullandı.

Şüphesiz insanlar, aynı fikirde olduklarıyla bir arada bulunmaktan memnuniyet duyar. Peki ama böyle bir beraberlikte bireyin egosu “cemaatle” nasıl etkileşir?

Bizimki gibi geri bir toplumda cemaat, bireyin önündedir. Birey “egosunu” cemaate borçludur. Cemaat hele de maddi imkânlara sahipse mensuplarını yavaş yavaş bir yerlere getirir, zenginleştirir, saygınlaştırır.

Bu  özellikle bizim toplumumuzda o kadar kanıksanmıştır ki bireyin başka türlü bir varoluşu, hayal bile edilemez.

Cemaatinden bağımsız bir akıl bizim toplumumuzda neredeyse imkânsızdır.  Özellikle gençler, hangi görüşte olurlarsa olsunlar daima bir “hocanın”,  bir “mürşitin”, bir “ağabeyin” çobanlığına ihtiyaç duyar.

Hayatının merkezinde din olan, dolayısıyla ne düşünürse düşünsün; aslında düşündüğünü “dinleştirecek” kadar tutucu davranan insanların, cemaatleşmeyi bu kadar benimsemesi şaşırtıcı değil. Bir de bu  düşünüşü, güçlü bir dayanışma ve kayırmayla besleyin;  özellikle gençlerin,  nasıl  cemaat çalışmasına kapıldıklarını  rahatlıkla anlayabilirsiniz. Hangi türden olursa olsun, benzeşmenin, aynılaşmanın insana verdiği güven duygusuna  sonuna kadar muhtaç olan, bundan ayrılmak da istemeyen “geçkin bebeklerin”, kendilerine ait bir akıl geliştirmeleri çok zor.
Ego hayatın merkezidir. O olmaksızın var olmak için çabalamayız. Bu basit bir zorunluluktur.

Mesele şudur: Ego, varoluşu, zaman geçtikçe daha gelişmiş bir biçimde  anlamlandırır veya anlamlandırmalıdır.  Egonun varoluşu gittikçe daha geniş bir çapla anlamlandırması, olgunlaşmadır.

Bebeklerin hayatlarında pek az varlığa yer vardır. Çocuklukta yakın aile bireylerini, ergenlikte arkadaşlarımızı ve yetişkinlikte  toplumun geri kalanını, varoluşumuza dahil ederiz.  Yetişkin bir bireyin egosu, var olabilmek için doğrudan temas edilmeyen bireylerin dahi varlığının gerekli olduğuna dair bir feraset geliştirir.

Gelişmiş bir toplumda bireyler aileleri tarafından hayata hazırlandıktan sonra tek başlarına diğer bireylerle karşılaşır.

Geri bir toplumda ise  bireyler ancak cemaatler içinde “sosyalleşebilir”. Bu yüzden geri toplumların bireyleri cemaat içinde yaşadıkları doğrudan menfaat ilişkileri dışında kalan toplumun diğer bireylerin hayatlarının neden değerli olması gerektiğini  fark edemezler. Buna etnik gruplar da dahildir. Herhangi bir Kürt’e meselâ  bu yüzden uluslaşmanın büyük katılımlı çevresini anlatmanız çok zordur.

Cemaat yalnızca kendisiyle ilgilenir. Cemaat bu şekilde artık başkalarıyla da ilgilenmesi gereken bireyleri, yetişkinlikten men edip onlara yetişkinlik öncesi bir psikolojiyi dayatır. Bunu yaparken cemaatin ona sağladığı güven ortamını kullanır. Buna karşılık da bireyden, cemaate kayıtsız şartsız bir itaat bekler.

Sanal ortamın yaygınlaşması, özellikle gençler arasında da cemaatleşmeyi hızlandırdı.

Yeni cemaatleşmede, gençler   “kendilerinden bahseden” dolayısıyla onları kestirmeden şöhrete ulaştırabilen beraberlikler veya “kalabalıklar” oluşturabiliyor. Bu ihtiyaç, görünen o ki “ağabeyler”, “hocalar” vs tarafından organize edilerek kullanılıyor.

Ne  yazık ki milliyetçiler de cemaatleşmeden kendilerini kurtaramıyor. Milliyetçiler arasında, “kendi aklıyla düşünmek” hâlâ “ajanlık” veya “ihanet” sayılıyor. Çünkü  milliyetçiler birbirlerini hâlâ “bağımsız ve onurlu” bireyler olarak göremiyor. Milliyetçi denen insanların ezici çoğunluğu, birbirlerini “din kardeşleri” olarak görüyor. Ve  dine dayalı bir benzeşmenin bozulmasını doğrudan doğruya dine ve dinden neşet eden cemaatleşmeye ihanet olarak görüyor.

Türk İslâm ülküsü denen,   ideolojileştirilmiş  din  düşüncesi,  ego ve cemaat ilişkisini bir kısır döngü haline  getiriyor. Böylece eninde sonunda  din referanslı yeknesak  bir kitle meydana geliyor.

Bu yüzden milliyetçiler içinden çıkan, yeni ve genç yazar  “illüzyonu” dikkatle ele alınmalı.  Cemaatleşmenin perde arkasından yürüyen menfaat ilişkilerinin, genç egoları  nasıl bağımlı kıldığını kimse  görmek veya  telaffuz etmek istemiyor. Bundan ayrı şekilde egoların bağımsız tercihlerle mi yoksa cemaatleşmenin müdahalesiyle mi şekillendiği artık dürüstçe tartışılmalı.

Liberaller, nurcular vs. kendilerine bağımlı, kalaylanmış genç şöhretler yarattılar ama bu şöhretlerden ne gibi bir entelektüel miras kalacağı meçhul. Aynı cemaatleşmeye milliyetçiler de özendi ve aynı vasıfta patlamış mısır lezzetinde akıllar yaratmak için uğraşıp duruyorlar.

Cemaatleşme  bağımlı egolar yaratıyor ve egolar istedikleri teşviki bu dar çerçeveden elde ediyor. Cemaatleşmenin yarattığı  bu gelişmemiş akılların gelişmemiş vicdanlarının niteliksiz işleri, ülkemizi  entelektüel bir çöplükle işgal ediliyor.

Ego ve cemaat arasındaki bu çarpık bağımlılık ilişkisi kurumsal olarak kırılabilir mi? Bunu bilmek zor. Ama  cemaatleşmeye karşı bireysel üretimlerle mücadele etmek, hem ahlâkî hem fikirsel anlamda tutarlı ve kalıcı bir yol gibi görünüyor.




20 Aralık 2014 Cumartesi

Köyünün Yağmurlarında Yıkanan Erkek Türk Milliyetçisi


Türk milliyetçileri her aykırı görünen fikir beyanında, birbirine ağız dolusu hakaret etmeye meyilli. Mensuplarının çoğu maalesef yaşının gerektirdiği olgunluktan yoksun bir camia.

Bunun sebeplerinden biri sanırım siyasallaşmanın getirdiği yaygınlaşma tutkusuyla ortaya çıkan  köylüleşme.

Bu  köylüleşme ile birlikte milliyetçilik, erkeklerin icra ettiği bir köy odası etkinliği haline gelmiş.

Böylece köylülüğün getirdiği iki problem, milliyetçi camiayı inanılmaz derecede geri bırakmış.

Bu problemlerden biri “erkeklik” rolünde köylülüğün etkinleşmesi…

Diğeri de bütün fikri faaliyetlerde köylü  “siyasetçiliğinin”  egemen olması.

Problemlerin ilki bizi, gerekli medeni ilişkileri kurmakta zorlanan, ancak benzerleri arasında rahat edebilen bir erkek tipine yöneltmiştir.

Köylü erkek tipimiz, “kadına egemen”,  ailenin tek reisi, her şeyi bilen, herkesi güden, zor kullanmaya eğilimli, savaşkan, tahammülü az bir  erkek idealine göre  oluşturulmuş. Aslında bu tip, psikolojik anlamda incelendiğinde, hayata uyumunda problem taşıyan, yetişkinliğe girememiş, en fazlası ergen bir erkek karakteri ortaya çıkar.

Bu tip erkek sürekli pohpohlanmak ister. Kendisine itaat edilmesini ister. Hayatı tamamen kendi bildiğince düzenlemek ister. Tipik bir milliyetçi erkek, adını koymak istemse de “El ne der?” korkusunda ifadesini bulan şeriatçı, köylü ilmihal dindarlığı ile hareket eder.

Bundan dolayı milliyetçilerin kahir ekseriyeti toplantılara, sosyal ortamlara karılarını götürmez. Hayatındaki önemli ve hatta önemsiz hemen hiçbir kararda karısının fikrini almak gereği duymaz. Çünkü köyünden getirdiği ilmihal Müslümanlığına göre  kadın “aklen ve dinen eksiktir.”

Bu yüzden milliyetçi camiada kadınlar, en fazla kadın kollarında veya “ hanımlar icra heyeti” gibi hilkat garibesi yerlerde kendilerini oyalamalıdır.

Milliyetçiliğin köylü erkek tipi, siyaseti de felsefî bir alt yapıyla anlamak yerine bir oy avcılığı olarak görür. Ama meselâ iktidar olduğunda neyi nasıl düzeltmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktur. Çünkü milliyetçi erkeğin kendi köyü dışında bir dünyası veya ufku yoktur! Bu yüzendir ki ancak iki bin yılda bir gelebilecek bir iktidar fırsatını yakalayabilmiş MHP’nin, Türk siyasetindeki  genel kadrolaşma işiyle iyilik dağıtmak dışında hiçbir faaliyeti maalesef olmamıştır.

Dolayısıyla erkeklerle yürütülen köy kökenli milliyetçi siyasetin içinde, sinemanın, tiyatronun, edebiyatın, resmin vs bütün yeri, bu siyasete  verdiği fayda kadardır. Onun içindir ki bu gün bir türlü milliyetçi siyasetten bağımsız bir sanat etkinliği düzenlemek işi milliyetçilerin aklına bile gelmemekte. Onun içindir ki meselâ Emine Işınsu dışında tek bir kadın yazarı yoktur milliyetçi camianın.  Sevinç Çokum bugün hâlâ bir şeyler yazmakta mıdır o da meçhuldür.

İşin kötü tarafı, bu köylü erkeği egemenliği, milliyetçiler arasında kadınlarca da benimsenmiştir. Bunun da sebebi, neredeyse genlerimize işlemiş olan ilmihal Müslümanlığıdır. Dini ilmihal dışında anlamaktan ürken köylü kafası, şehre geldiğinde yalnızca daha şiddetli bir değişimin şokuyla daha hızlı bozulmuştur. Yoksa köylülüğün kapalı toplum zihniyeti hâlâ yerli yerinde durmaktadır:  “Şeriata/ ilmihale bağlı Müslüman erkeğin güttüğü toplum!”

Bu durum, milliyetçileri,  toplumun geri kalanından ciddi biçimde yalıtmaktadır. Milliyetçiler, büyük ölçüde, kendilerinden çekinilen, kaba saba, görgüsüz, tahammülsüz, düşüncesiz, duyarsız, ilkel insanlar olarak kabul edilmektedir.

Çünkü köylü erkeğinin Durkheim okumuş Gökalp’i, Rus İhtilali’ini yaşamış  Akçura’yı, Togan’ı, Ağaoğlu’nu, “Dilde, işte, fikirde birlik!” diyen Gaspıralı’yı  anlaması mümkün değildir.  Bütün bunların ötesinde, anasının ak sütü gibi helal telif ücretine, misafirlerini yanında bakmaktan ar eden Atsız’ın şehirli nezaketini kavramasını beklemek aptallıktır.

Kaldı ki o, zaten bu isimleri tanımaya dahi ihtiyaç duymamaktadır. Peki bu isimlerin özelliği nedir? Bu isimler biz  bir köylü toplumu olarak kendi dar dünyamızda debelenirken dünyanın gidişatını bizzat yaşamış, şehirli fikir adamlarıdır!

Bugün Türk milliyetçileri bu ilkel  bilinç ve ergen psikolojisiyle en başta birbirlerine düşmanlık geliştirmekteler.  Gün geçmiyor ki birinin geçmişteki bir hatası yüzüne vurularak itibarsızlaştırılmasın. Bu itibarsızlaştırma, karalama ve dışlama psikolojisi milliyetçi camianın başat güdüsü!

Çünkü ancak kokusunu ve dokusunu tanıdığını, sürüsünden belleyen köylü kafasında, soyut düşüncenin müştereklerinde birleşmek, kişisel zaafların ötesinde bir  fikir inşaa edebilmek kabiliyeti gibi şeylere yer yok!


Bana öyle geliyor ki Türk milliyetçileri, önce yaşlarının gerektiği olgunluğa ve tahsillerinin gerektirdiği entelektüel nezakete kavuşmadıkça Türk Milleti’nin sorunlarına çözüm getirmek bir yana kendi toplumlarında ayrık otu muamelesi görmekten kurtulamayacaklar.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Türk Milliyetçiliğinde Saptırılmış Empati Sorunu


Hangi islam  dünyası bu? Ermenileri destekleyen Lübnan falan mı?
Empati kabaca bir duygudaşlık , eşduyum olarak tanımlanıyor.

Bu bilinçli olarak gerçekleştirilen bir davranış. Dolayısıyla belli tercihler yapabilecek kadar gelişmiş bir duygusal zekâ gerektiriyor.

Burada önemli bir nokta da değer yargılarının ortaklaşabilmesi veya zarar verici etkilerinin  ortadan kaldırılabileceği bir ortamın geçici de olsa sağlanabilmesinin şart olması? Meselâ savaş esnasında bir ateşkes veya  belli yoksunlukları  zorunlu olarak paylaşmak gibi uç durumlar… Veya  zarar verme potansiyelinin olmadığı bir ortamın sağlanması gibi.

İlk durum, savaş gibi istenmeyen bir durumda zekâmızın zorunlu olarak farklı işlemesi ve duygu durumunun alışılmış durumun dışına çıkmasıyla olabilir. Savaşın olağanüstü şartları, algılarımızı açarak karşımızdakini daha açık seçik görmemizi sağlayabilir.

İkinci halde ise bir egemenlik durumu söz konusudur. Egemenlik durumu, tarafların zarar verme  potansiyellerinin  bir egemenin zorlayıcılığında ortada kaldırılması demektir ki bu aynı  zamanda “hukuk devletidir.” Bu durum diktatörlüklerde de sağlanabilir görünmesine rağmen diktatörün keyfi zor kullanıcılığı her şeyi anlamsızlaştırır.

İnsan  en kolay, kendisine benzeyenlerle empati kurar. Bundan daha doğal bir şey yoktur. Birinin bize ne kadar benzer olduğuna inanırsak onunla empati kurmaya o kadar gönüllü oluruz.

Buradaki temel sorun “benzerliğe inanmaktır.”

Dinler akıl ötesi inanç mekanizmalarıyla  “ümmetin” benzerliği konusunda bir inanç geliştirmek isterler. Böylece insanların birbirlerinin farklılıklarına gönüllü olarak kör kalacaklarına ve barışı   kuracaklarına inanılır. Oysa gerçek hiç de böyle değildir, asla olmamıştır ve olmayacaktır.

Çünkü din insanlara, tarihlerini, kültürlerini, sevgilerini aşacak kadar büyük bir bilinç aşılayamamıştır. Böyle bir bilinci aşılayabilmesi de mümkün değildir. Çünkü insanlar hayatlarını, hayatlarını doğrudan doğruya var eden insanlarla beraber yaşarlar. Hayalleri, idealleri, kültürleri ve inanışları o insanlarla beraber gelişir.
Bu açıdan meselâ bütün hayatları çöllerde develerle geçen, cenneti çöl dışında tahayyül eden, düşmanını arkadan vurmayı yiğitlik sanan, kendisi dışında hiç kimseye muhabbet besleyemeyen Araplarla hayatları at üstünde geçmiş, devlet kurup töre yapan, savaştan korkmayan ve hayatla mücadeleyi bir bilinç olarak geliştirmiş Türklerin sırf aynı Tanrı’ya taptıkları için aynılaşması ve birbirlerine empati beslemek için gönüllü olmalarını beklemek yanlıştır.

Zaten bu yüzdendir ki dincilik, dini, “mevalinin” Araplaştırılması  için kullanır. Böylece  öz değerlerine yabancı, Arap gibi düşünen, Arap riyakârlığını ve taassubunu dindarlık sanan bir insan türü yetiştirmek ister.

Bu açıdan dincilik bir virüs olarak kendini benimseyen herkesi başkalaştırır, dönüştürür en nihayetinde yabancılaştırır ve “Araplaştırır”.

Dincilik sadece bir siyasal metot veya söylem değildir. Dincilik dinin hayatın her alanına egemen olmasını savunmaktır ki bu durum Arap örfünü benimsemeden, Arap kültürünü içselleştirmeden gerçekleştirilemez. Onun içindir ki dinle siyaset yapan herkes , Arap gibi davranan bir gençliğin “ahlâkını” idealize eder.

Bu açıdan ve daha özel bir bakışla MHP, 1969’dan bu yana  giderek yoğunlaşan bir biçimde dincileşen bir siyaseti benimsemiştir. Bu siyasetin içinde Türk artık ancak namus belası olarak  kerhen bulunan bir motiftir.

MHP ve ilgili kuruluşlarının bilincinde “Türk gibi davranmak” yoktur. Dikkat edilirse zaman zaman parti yöneticilerinin, dinci partilerle aynı söylemleri kullandıkları görülür.

Bu ne demektir? Bu, bir  siyasal partinin halk dalkavukluğu yapmak için giriştiği dincilik  taklitçiliğinin, zaman içerisinde ona egemen bir bilinç haline gelmesi demektir.

Halihazırda MHP “milliyetçiliğindeki”  “millet” ile ümmetçilerin ümmeti tarif etmekte kullandıkları “millet” birebir aynıdır.  “Türk Müslüman olduktan sonra Türktür!” gibi safsataların ayet kudretinde kabul gördüğü bir  siyasal camianın herhangi bir milli/ulusal özelliği kalmamıştır. Çünkü bu  kabul ne sosyolojiyle ne tarihle ne hukukla bağdaşabilir.

Peki o halde MHP’nin bir parti olarak devamını sağlayan şey nedir?

Bunu sağlayan şey, bütün açık gerçeklere rağmen kendilerini milliyetçi sayan insanların MHP’ye yönelik saptırılmış empatileridir.

Saptırılmış empati, insanın benzeşmek için  kendini zorunlu hissettiği insanlarla empati geliştirme çabasıdır.

Ayrılığın açık seçik anlaşıldığı hallerde geliştirilen empatide “ayrılık” daima nazarda tutulur ve sınırlarını gözetme konusunda daima bilinçli davranılır.

Oysa saptırılmış empatide benzeşme bulmak, benzeşmenin  neredeyse mutlak olduğuna dair bir ”inanç” beslenir. Bu inanç din benzeri bir mekanizmayla ayrılıkların, aykırılıkların görmezden gelinmesine yol açar böylece bilincimizi “saptırır”. Saptırılmış bir bilinçle geliştirilen empatide en büyük yanılgı, karşı tarafın da aynı empatiyi besleyeceğine dair geliştirilen yanlış inançtır.

Bugün kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan, lâik, akılcı, medeniyetçi pek çok insanın en büyük açmazı, medeniyetlerinin gereği olarak “partileri” diye benimsedikleri MHP tabanında ve yönetiminde, kendilerine yönelik bir empati beslenmemesidir. Bunun sebebi basittir.

MHP “empati” geliştirebilecek bir tabana ve yönetime sahip olmadığı gibi artık “milliyetçi” bile değildir. Bütün yönelimleri, söylemleri ve bakışlarıyla MHP dünyayı bir Arap gibi algılamayı seçmiş,  kanserleşmiş bir yapıdır.

Bu yüzden MHP ile milliyetçiliğin mukadderatı üzerinde  tartışmak hele de çözümler konusunda belli bir mutabakata varmak mümkün değildir.

Çünkü MHP dinciliği bir politik metot olarak benimsedikten sonra artık akılcı tartışma ve akla dayanan bilinçli bir empati geliştirme kabiliyetlerini kaybetmiştir.

Bu açıdan  sağdan veya soldan, kendisini milliyetçi olarak tanımlamaktan korkmayan insanlara MHP’nin vereceği hiçbir şey yoktur.

Bu anlaşılabilirse MHP’nin, milliyetçilerin “saptırılmış empatisini” sömürmesi engellenebilir.  İş Türk Milleti’nin varoluşu olduğunda,  vatanın ve milletin istikbali, köylü veya kenar mahalle ahalisinin “kaynak dağıtma”  kavgası olmaktan ileri gitmeyen bir dinci/mutaassıp politika yapma  şekline  ve politik merkezine emanet edilemez.

Türkiye’de milliyetçilik artık kendisiyle  empatiyi hak eden, HEPAR gibi ciddi ve bilinçli politik merkezler bulmak  zorundadır.


23 Kasım 2014 Pazar

MHP Milliyetçiliğinde Birleşilebilir Mi?


Keşke... Şeriatçı ülkücü Türkten başka bir şey oluyor.
Milliyetçi yazarları okuduğum zaman, gençliğimde, cemaatten arkadaşlarımla sohbet eder gibi hissediyorum.

Durmadan ayetten, hadisten, fukahadan delil bulmak gayreti cidden göz yaşartıcı. Bir de Müslüman olmanın gereği olarak tanımları mümkün mertebe Arapça kökenli kelimelerle yapmak gayreti…

Bu gayretler iki açıdan nâçar ve nafile.( Bakın ben de kullandım…)

Birincisi Türk milliyetçileri kendilerini hâlâ ilmihalle dünyayı kurtarabileceğini düşünen taşra veya kenar mahalle Müslümanı sanıyor.

İkincisi,  bütün bir toplumu  böyle görerek Türk Milleti’nin tamamına hitap etiklerini sanıyorlar amma yanılıyorlar.

Belki otuz beş yıl evvel arada bir ilmihale başvurarak Türk Milleti’ni köylüye izah etmek düşünülebilirdi. O da “arada bir “ yapılabilecek bir şeydi ki bu gün hemen hemen hangi milliyetçi yazarı (belki MHPli demek daha doğru olur)okusanız, milliyetçiliğin temeli haline getirildi.

Bunun ne önemi var?

Bunun önemi şu: Adına ne derseniz deyin  dinci  kampın kendi içinde ayrışan her grubu  bu yüzden milliyetçilerin içine sızdı ve milliyetçileri (MHP’yi) dönüştürdü. Bunun neticesinde bugün artık bir kısım MHP taraftarı, “ Türk Dünyası’na hizmet eden Hocaefendi’nin” mağduriyetini falan düşünür hale geldi. Veya Hocaefendi’nin karşısında olmayı, Müslümanlığın icabı sananlar çıktı.

Ne yazık ki MHP’ye zincirlenmiş milliyetçiler burada “Dincilik, paraleliyle de AKP ve bağlı olduğu tarikatleriyle de bizim dışımızdadır!” diyemiyor!

Çünkü attığı her adımı din profesyonellerinin,  din sanılan yorumlarına dayandırmazsa, kâfir olacağına bir kere inanmış MHP milliyetçileri için cemaat ve AKP kamplaşmasında tarafsız olmak mümkün değil. Bu yüzden de MHP yönetiminin istikrar adına “ehven-i Müslüman” olarak iktidarı  mümkün olduğunca desteklemesi eyyamcılığına “siyaset” deniyor. Bu, köylü kurnazlığıdır, eyyamcılıktır, dalkavukluktur, ilkesizliktir, riyakârlıktır! Yani Türk İslâm Ülküsü denen, Türk’ten neşet etmemiş, etnik kabilecilikle( Arvasi nam aşiret beyinin akrabalarının bugün  MHPli olup olmadıklarını merak ediyorum mesela?) Arapçılığı Türk Milliyetçiliğinin siyasetine ulamaktan başka bir şeye yaramamıştır.
Kimin davası ne davası?

Bir yandan AKP’ye alenen sövüp bir yandan cemaati yerin dibine geçirip diğer yandan Arapça terimlerle   şeriatçı bir fanatik militan genç tipini  “Ülkücü” diye tanımlamaya uğraşan insanların bugün Türk Milleti’ne vereceği hiçbir şey yok.

Şimdi düşünülmesi gereken şey de bu: “Oylar bölünmesin!” diye üzerinde birleşilecek yapı, böyle bir yapı  mıdır?



22 Kasım 2014 Cumartesi

Sağ İçin Neden HEPAR?


Şimdi şüphesiz bazı milliyetçiler, böyle bir yazının Türk Milliyetçiliğine ihanet anlamına geldiğini söyleyecek, fakire ağzı dolusu hakaret edeceklerdir.

Düşünmenin ,  “lidere , doktrine ve teşkilata” ihanet etmek anlamına geldiğini  yirmi beş yıldır bildiğimiz için bu  konunun üzerinde durmayacağız.

HEPAR’ın fikriyatı bütün fikirlerimle birebir örtüşüyor mu? Hayır. Özellikle ekonomide güdümlü/ komutacı/plânlamacı bir anlayışı benimsemesi veya  en azından bana öyle gelmesi ciddi bir sıkıntı.

Ama sorun şu: Biz ulusal egemenliği teminat altında olan, kurumları  sağlıklı işleyen bir ülke değiliz. Bizim sorunumuz ulusal varlığımızın,   bizzat kendi vatandaşlarımızın oylarıyla  yok edilmesi.

Şu anda vatanın milletiyle bölünmez bütünlüğü gerçek bir tehdit altında.

Hal böyleyken herhangi bir partinin meselâ “özelleştirme” ile ilgili önyargılarını vs tartışmaya vaktimiz yok!

HEPAR lideriyle farklı bir parti. Şu anda meclisteki partilerin hiçbirinin liderinin kitabı yok bildiğim kadarıyla.( Özür dilerim, Kürt etnik ırkçılarının sürü lideri kitap sahibi…). Oysa Sayın PAMUKOĞLU üretken bir yazar.

Bunun ne önemi var? Zira ülke zaten tutucu ve kindar kenar mahalle oylarıyla gayet güzel “yönetilebiliyor”. Acaba ülke gerçekten “yönetilebiliyor” mu? Elbette verdikleri oyların karşılığını,  çaplarına göre makarna, kömür, tayin, terfi veya ihale olarak alan insanlar, kendilerine bunların sağlanmasını “yönetmek” sanıyor.

Oysa HEPAR genel başkanından itibaren diğer yöneticilerine kadar  aydın ve üretken vatansever insanları bünyesinde barındıran bir parti ki onlardan biri meselâ severek okuduğum ve şahsen tanışmak şerefine eriştiğim Cazim GÜRBÜZ.

Yazının başlığı “Sağ İçin Neden HEPAR?” Çünkü HEPAR’ın “vatanseverliği”, işin içine dinci popülizm girmeden önceki milliyetçi sağın vatanseverliğinden başka bir şey değil. Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere  fakir dinci kampı “sağ” saymamaktadır. Çünkü dinciler ümmetçilik adıyla enternasyonalizmi benimser ki bu gerçek anlamda “milliyetçiliği ayaklar altına almaktır”. Bu açıdan dinciler solun enternasyonalizmini benimser. Dinci AKP’nin PKK gibi  faşist Kürtçü ve fakat aynı zamanda Marksist enternayonalist bir örgütle aleni işbirliği ( Peşmerge denen düşmanın topraklarımızda eğitilecek olması, topraklarımızdan geçirilmesi, PKKlıların çadır mahkemelerinde aklanması, APo itiyle aleni pazarlıklar inkârı mümkün olmayan vatana ihanet suçlarıdır. Bunların hepsi apaçık ve övünülerek işlenmiş suçlardır.) enternasyonalist müşterekte birleşebilmelerindendir.

Bir zamanlar MHP’nin kullandığı “Her şey Türk için Türk’e göre Türk tarafından” sloganı  bu gün asıl HEPAR tarafından yaşatılmakta.

Şüphesiz Türklükten gocunmayan solcular da    HEPAR’da kendine yer bulabilir.

Onu “sağ” yapan şeylerin başında, sosyolojik düşünmesi, tarihi, kendi ulusunun cephesinden okuması ve Türk’ü var etmek dışında bir amaç gütmemesi.

MHP’nin MP, CKMP’den sonra geldiği, küçük bir çekirdekten filizlendiğini çabucak unutan bazı MHPliler, bugün artık MHP’nin kendi içinde “yabancılaşmış”, “ümmetçi ve şeriatçı” söylemi ile şeriatçı her yasaya evet demiş olduğunu unutuyor. Her nasılsa Türklüğün Anayasadan çıkartılmasına bir şekilde karşı çıktığı için desteklenmek isteyen MHP “Türk İslâm Ülküsü” dediği ve ancak şeriat devletine varacak bir ideoloji taklidiyle hâlâ Türkçülüğün mirasını israf ediyor.

Dolayısıyla sabırla çalışma neticesinde MHP’nin meydana getirildiğini ve büyütüldüğünü unutanlar, HEPAR’ın büyümesini de engellemeye çalışıyorlar.  AKP denen parti bindirilmiş kıtaların yobazlığıyla bir gün içinde iktidara taşınabilmişti.

O halde yılardır  lâik, medeniyetçi, akılcı, milliyetçi bir programla faaliyet gösteren bir partinin büyümemesi için sebep nedir?

Kaldı ki bir milliyetçi için parti sadece bir araçtır. Aslolan, vatanın milletle bölünmez bütünlüğü, milletin refahı ve hürriyetidir. Bu açıdan, içi boşalmış, yabancılaşmış herhangi bir parti adı ne olursa olsun bizim için anlamsızdır.

Türk vatanına ve milletine hizmet etmek için yola çıkmış  HEPAR TBMM’de MHPnin artık yetersiz varlığına karşı sağda sağlıklı ve bilinçli tek seçenektir.









17 Kasım 2014 Pazartesi

Ne Yapalım Yani?


Seçmenlerdeki Öğrenilmiş Çaresizlik Psikolojisine Karşı Bir Eylem Manifestosu
"Başarıya dair tek bir inanç,hedeflere yaklaşmak ve engelleri aşmak için  bize gayreti ilham eden bir lokomotiftir." Karikatürde bir lokomotif yamacı tırmanırken sürekli "Bunu yapabilirim!" derken diğeri henüz yamaca  varmamışken, "Bunu yapamam, bu imkânsız!" diyor.

Hangi parti yüzde kaç oy alır bilemem. Matematikte zaten iddialı değilim ama  daha dört işlemi doğru dürüst bilmeyen bir toplumun partilerin oy gücünü tahmin etmeye çalışmasından da bıktım.

Ama fakire göre asıl problem meclis dışı muhalefetin, sürekli küçümsenmesi ve müzmin karamsarlığımız.

Bunun en meşhur ifadesi “Oyları bölmeyelim!” Nefis cümledir! İki gram vicdanı olan herkesi  susturur ve kendine bağlar.

Oyları bölmemek için üzerinde birleşilmesi söylenen iki parti CHP ve MHP’dir.

Yani öyle bir ruh hali yaratılır ki eğer bu iki parti meclis dışında kalırsa dinci iktidar partisi her istediğini yapabilir!

Şimdi düşünelim: Dinci AKP istediği her şeyi yapabiliyor mu? Evet!

Meselâ lâiklik alenen ihlal edilirken muhalefetin bunu engellemeye gücü yetiyor mu? Hayır!

Ya da  etnik ırkçılık  dinci AKP ile beraber Anayasa dahil her türlü kanunu  çiğneyip geçerken muhalefet bir şey yapabiliyor mu? Hayır!

Burada iki nokta var: CHP ve MHP zaten iktidar olamayacaklarını en baştan kabul edip hiç olmazsa mecliste yer almayı  nimet sayan iki eyyamcı parti.

Dikkat buyurulursa PKKlıların söyledikleri, doğrudan veya dolaylı olarak CHP’nin desteğiyle derhal hayata geçiriliyor.

Öbür yandan büyük “Türk İslam Ülkücüsü” MHP, şeriatı getiren her teklife hıyara tuz yetiştiren avanaklar gibi onay veriyor.

Yani aslında mecliste muhalefet falan yok!
Öbür zafiyetimiz “ AKP kötü AMA.. “ diye başlayan ve dağılmışlığı parçalanmayı daha en başta kabul eden öğrenilmiş çaresizlik tavrı.

“Kararsızlar” denen grubun hem cehaleti hem de bu öğrenilmiş çaresizliği, ülkenin %20’den biraz fazla bir yobaz  seçmen kitlesi tarafından  parçalanmasına yol açıyor.

O halde? “Elimizdeki bu!” diyerek susup oturmalı mıyız?

Kararsızlar denen grubun bir kısmı “Benim partim yok”çular. Diğerleri hayatlarını fasulye gibi yaşamaktan memnun kesim.

“Benim partim yok”çular için piyasada şu anda envai çeşit parti var. O halde  neden bunlardan biri meclise bile giremiyor?

Çünkü bu kesimi kararlı davranmaya teşvik edecek örnek insanlarımız yok. Çünkü bizim kültürümüz, kararlı ve ilkeli liderlerin kültürü değil! Bizim kültürümüz bir “zorba lider kültürü”. Burada Araplaşmanın  tesiri küçümsenemez. Çünkü biz Müslüman olduktan sonra kadın erkek eşitliğinden, töre/kanun üstünlüğüne kadar pek çok konuda ciddi bir Araplaşma ve yabancılaşma içine girmişizdir.

İnsanlar  güce ve kararlılığa eşit ilgi gösterirler. Gücünüz yoksa kararlı olmalısınız. Bugün mevcut muhalefet partileri bizde bir güç yanılgısı yaratmakta fakat hem cahil, hem kararsız, hem ilkesiz hem de korkak olduklarından  dinci güç odağına karşı tesirsiz kalmakta ve muhalefetin millet nezdindeki saygınlığını zedelemektedirler.

Dolayısıyla insanlara ilgi gösterecekleri sadece “güç” kalmaktadır. O güç iyi veya kötü nasıl kullanılırsa kullanılsın halkta bir “eylem” illüzyonu yaratmaktadır.

O halde yapılması gereken nedir?

Yapılması gereken şey şudur: İlkeli ve vatansever/milliyetçi her okumuş/aydın,  kendi siyasal tercihini açıkça ifade etmelidir. Oyların bölünüp bölünmemesine aldırmadan her bir  vatansever/milliyetçi aydın kendi siyasal tercihinin neden doğru olduğuna dair net şeyler söylemeli ve çevresinde bir kararlılık halesi yaratmalıdır.
Bu neye yarayacaktır? Bu, kararsız, “mecbur” ve “mahkûm” seçmenlerde, iktidarı etkileyen şeyin onların oyu olduğu bilincini uyandıracak ve öğrenilmiş çaresizliklerini yenmelerinde yardımcı olacaktır.

Bu konu ihmal edilmemeli ve her bir milliyetçi kendi sanal ağ ortamını mutlaka oluşturarak derhal yayın faaliyetine başlamalı, seçmenin kararsızlığını ve ümitsizliğini yenmesi için en başta kendisi, siyasal tercih düzlemlerini değiştirmenin seçmenin elinde olduğunu göstermeli, izah etmelidir.

“Seçime şu kadar ay var!” tamamen iktidarın bize öğrettiği bir karamsarlıktır. Bu karamsarlık gerçekçi değildir. Seçimde herşey bir saniye içinde bir oyla değiştiğine göre zihniyetlerin meşru ve olumlu  fikirlerle beslenmesi için asla geç değildir. Bugünden başlayarak her milliyetçi, her  hafta bilinçlendirici bir yazı yazsa on milliyetçinin en az  280 yazısı yayınlanmış demektir. Bu da blog denen sanal ağ günlüklerinde çok kolaydır.

Karamsarlıkla vakit geçirmek yerine taşı şimdiden yontmaya başlamak bence en iyisidir.

Bu arada fakir İP’ye sempatiyle bakmakla beraber, Osman Pamukoğlu’nun siyasi bakışını çok daha milli ve yerinde bulduğunu söylemeli.


15 Kasım 2014 Cumartesi

MHP'ye Rağmen Bir Türkçülük Mücadelesi İçin Basit Bir Manifesto


Türk sağı kabaca iki kanattan oluşur: Dinciler ve milliyetçiler.

Bu ayrım aslında yanıltıcıdır. Çünkü bugün artık  adına “milliyetçi” denen kesimin “milletten” anladığı da büyük ölçüde dini mensubiyete dayanan bir beraberliktir. Ayrıca artık milliyetçilik   dine göre şekillen bir hayat tarzını arzulayanların , felsefesi olmayan bir politik  tavrından ibarettir.

MHP’nin kuruluşunda emeği geçmiş bazı büyüklerimiz MHP’nin  aslında dinci olmadığına hâlâ yürekten inanıyorlar.

Hakikat bu mu? Maalesef hakikat bu değil.

Ama bizim asıl sıkıntımız bu da değil.

Dincilerin nakle dayanan ezberci ve vahşi  politik anlayışlarına özenerek onlar gibi olmaya uğraşan ve bunun toplumdan yana olmak, onun değerlerini benimsemek olduğunu sanmak ancak belirli bir sürecin sonucu.

Bu süreç, MHP’nin, kitleleşmek arzusuyla gerçek milli değerlerin yerine İslâmcılığın sembollerini koymasıyla başlamıştır.  MHP’nin sembol olarak Bozkurt yerine üç hilali seçmesi, yönünü Türkçülük yerine ümmetçiliğe çevirdiğinin ilk işaretidir. Osman Yüksel Serdengeçti ki kendisinin milliyetçi bir fikirle gerçekten alâkasının ne olduğunu asla tartışılmamıştır,  kendi dağarcığının alamayacağı kadar büyük bir entelektüel mirasın heba edilmesine sebep olanların sanırım başında gelmektedir.

Daha sonraları Namık Kemal Zeybek’in başını çektiği “eğiticiler” grubunun milliyetçi gençlerin kafasını Arap özentisi köylü Müslümanlığı ile doldurması, belki kısa vadede MHP’ye bir sempati kazandırmıştır. Ama bunun uzun vadeli sonucu, hapishaneden çıkınca kafasına sarık saran ve en nihayetinde kitlesel siyasal İslâm’a payandalık eden tarikatçı insanlar olmuştur.

Burada söz konusu olan asıl büyük sorun, MHP’nin aldığı bu dinci melezi çarpık şekillenmeyi doğal, olması gereken ve değiştirilemez bir vakıa/olgu olarak görmektir.

Çünkü MHP’yi bu haliyle kabul etmeye ve ettirmeye çalışmak hem  fikir namusu tanımayan eyyamcı  dincilikle aynı metodu benimsemeye hem de genel anlamda milliyetçiliğin fikri olarak ölmesine sebep olmakta.

MHP bugünkü haliyle milliyetçilik iddiasında bulunamaz. Anayasa’dan Türk adının çıkarılmasına karşı gösterdiği tepki dışında, MHP’nin bugün Türk Milleti’nin hürriyet ve refahı için gerekli olan akılcı, medeni ve laik  bir siyaset felsefesiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Peki ama  sırf barajın  azıcık üstünde bir oyla ve sürekli dinciliğe destek vererek var olmaya çalışan bir partinin, milliyetçi oyları daha fazla sömürmesi mümkün müdür; dahası ahlâkî midir? Elbette bu mümkün değildir, olmamalıdır ve ahlâkî de değildir.

MHP’nin bugün geldiği nokta, Türkçü bilinci sürdürmek yerine “halkın anlayacağı” düşünülen köylü ve daha sonra kenar mahalle dindarlığını milliyetçiliğe giydirmek gayretinin neticesidir.

Peki bu ilanihaye  böyle gidemeyeceğine göre ne yapılmalıdır?

Yaygın görüş MHP’nin en büyük milliyetçi parti olduğu ve yerine  kitlesel bir başka partinin kurulamayacağıdır.

Siyasi kutuplaşmanın, tarihimizin hiçbir döneminde olmadığı kadar keskinleştiği dahası kemikleştiği bir dönemde bu endişe yersiz değildir.

Bu durumda MHP dinci cehaletin ve siyasi dalkavukluğun  çıkmazına terk mi edilmelidir? Gerekirse bu da yapılmalıdır. Çünkü Türk Milliyetçiliği herhangi bir partinin yarı okumuş yöneticileriyle  dinciliğin kolaycılığına saplanmaktan memnun  kaygan ve kaypak bir tabanın ellerine bırakılamayacak kadar önemlidir.

O halde ne yapılmalıdır?

Türk Milliyetçiliğinin cahil kitlelerin dindarlığına sürüklenmesiyle başlayan süreç iyi okunmalıdır. Çünkü bu süreç başlarda halkın dini duyarlılığını gözetmek gibi görünmüş olsa da daha sonra adam akıllı milliyet kavramının dayanağını dinden aramak taassubuna dönüşmüştür.
Yapılması gereken sürecin tersine  çevrilmesidir.

Bugüne kadar zamanımız dinci  melezi siyasetçilerce israf edilmiştir. Nerede ne yapmaları gerektiğine ancak rakiplerine bakarak karar veren fakat on yıl sonrası için hiçbir kalıcı siyasi söylem ve felsefe geliştirmemiş siyasi kadrolar, milliyetçiliğin bugünkü enkazından sorumludurlar.

O halde Türk Milliyetçileri MHP’ye mahkûm olmaksızın kendi başlarına toplumu bilinçlendirmeye çalışmalıdır.

Bunun için her bir Türkçü/ Türk Milliyetçisinin ( çünkü MHPliler bugün açıkça ümmetçi ve şeriatçidir) toplumun bilincine en hızlı şekilde ulaşacak iletişim vasıtalarından  yararlanmaya başlaması gerekmektedir ki bunun  da başında sanalağ geliyor.

Sanalağda sosyal medyanın kullanımında en başta gelen sorun sosyal medya bağlantılarının sınırlı bir tanıdık kesiminden oluşması.

Bunun aşılabilmesi için de her Türkçü’nün sanalağda kişisel ilgi odakları  oluşturmasına gayret edilmelidir. Bunlar mesela bedava ve kolay olmalarından dolayı sanalağ günlükleri/bloglar olabilir.

Veya  bir dergi mahiyetinde olabilecek ortaklaşa açılmış  ağ sayfaları, zamanla kurumsallaştırılabilir.

Bazı haber siteleri  gerek telif gerekse iktibas yazılarla  çalışmaktadır fakat Türkçülerin artık daha fazla fikir üretimine ihtiyaçları vardır.

Bu fikir üretiminde de siyasal ezberin ötesine geçilmelidir. MHP bir kitle hareketi olmak için uğraşmıştır ama Türkçülüğe hiçbir ideolojik içerik kazandıramamıştır. Zaten partilerin işi fikir üretmek değildir. Onlar  kurulmuş fikir çerçevelerini halka birer proje olarak sunarlar ama  derinlikten yoksundurlar. Ancak slogan düzeyinde  kolay yutulan fikir paketleri üretebilirler. Eğer  ciddi bir entelektüel birikimdn yararlanmıyorlarsa bu sloganlar ancak basit iman cümleleri olarak kalırlar. “Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” gibi saçma sapan bir sloganın, milliyetçiliğin gereği sanılması bundandır.

Sosyal medya basit bir iletişim vasıtasıdır ve hızlı haberleşmeyi sağlar ama bu yolla fikir üretmek mümkün değildir.

Türkçüler acil olarak ideolojik dağarcıklarını zenginleştirecek şekilde okumalar yapıp bunlardan elde ettikleri kanaatleri  kendi sanal ağ ortamlarında  ortaya koymalaı ve ondan sonra sosyal medyayı bunları duyurmak için kullanmalıdırlar.

Milliyetçiliğin bu  en kazına bir günde ulaşılmadığına göre onun ihyası da bir gün de olmayacaktır ama buna bir an önce başlanmalıdır. Türkçülerin ideolojik  donanımlarını güçlendirmek için MHP’nin onayına ihtiyaçları yoktur!

Bugün MHPye zarar vermemek  için akılların ve vicdanların susturulması Türk milliyetçiliğini hem içerik olarak yoksullaştırmakta hem de ahlaken onu büyük bir korkaklık, tavizkarlık ve riyakârlık izlenimine  batırmaktadır.

MHP’yi bekleyecek ne zamanımız ne de enerjimiz vardır.

Her Türk Milliyetçisi, artık kendi aklı ve vicdanıyla kendi imkânı ve bilgisi dahilinde bildiklerini, tecrübelerini ve kanaatlerini en hızlı şekilde insanlara ulaştıracak ortamları kurmakla mükelleftir.

Başkasına uymak sadece koyunlar için bir mazeret olabilir, Bozkurtlar için değil!