insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2023 Perşembe

Hayalî İnsanistan Ülkesinde Demokrasi

 


Herkes sanıyor ki dünyadaki makbul ve arzu edilir demokrasiler, kimliksiz, ideolojisiz ve nötr devletlerde ortaya çıkıyor.

 

Bu hayali ya da safsatayı memlekete liberalistler yaydı. Bu liberalizmin kötülüğü mü? Hayır. Çünkü herkesin ağzının suyunu akıtan bütün o müreffeh demokrasilerin hepsi istisnasız. liberal demokrasi…

 

Peki bu ne demek? O ülkelerde herkes canının , istediğini yapabiliyor mu? O ülkelerde vahşi bir kapitalizm herkesi sömürüp fakirleştiriyor mu? Ne tuhaf ki asgari ücretli işçilerin alım gücü bizimkilerle kıyaslanmayacak kadar yüksek.

 

Ama bu başka bir tartışmanın konusu.

 

“Yüksek şatodaki Adam’ın “dizisini seyrediyoruz annemle.

 

Toplumsal kodların farklılığı, dünyaya bakıştaki aykırılıklar ve başka çelişkiler ya da kaçınılmazlıklar sanırım biraz da moralimi bozuyor. Çünkü bir film de bir rüya gibi sizi etkiler. Çünkü şeylerin dimağımızda yarattığı izlenimler aslında onların kendilerinden daha çarpıcı olabiliyor.

 

Öyle bir hayal yaratılıyor ki o hayalî ülkede hiç kimsenin bir kimliği yok. O ülkede herkes sadece insan olduğu için değerli görülüyor. O ülkede, o hayalî ülkede hiç kimsenin sadakat duyduğu bir kimliği, korumak istediği bir kültürü ya da değerleri yok.

 

Elbette o ülkenin dilinin ne olduğu, nasıl belirlendiği ya da o ülkeyi kimin kurduğu, dahası o ülkenin nasıl kurulduğu gibi konulara ise hiç değinilmez. Ya da o ülkede kimin sözünün  geçtiğinden söz edilmez.

 

Bir ülke söz konusu olduğunda bir egemenlikten bahsetmemek mümkün mü?

 

Peki dünyada herhangi bir savaşla ya da mücadeleyle elde edilmemiş bir egemenlik söz konusu mu? Belki ama herkesin bildiği gibi istisnalar kaideyi bozmaz. Bugün haritadaki bir toprak parçasından ibaret olmayan bütün devletler bir savaş veya mücadeleyle kurulmuştur. O halde böylesi yüksek bir bedelle kurulan devletlerin hiçbirinde bu bedeli ödeyen ulusun iradesi dışında bir irade hüküm süremez.

 

İşte bu, egemenliktir. Bazı romantik liberalistler bunun “demokrasi” adına ihmal edilebilecek ya da vazgeçilebilecek bir şey olduğunu savunurlar ama ideolojilerini ödünç aldıkları hiçbir ülkede bu hayal ciddiye alınmaz.

 

Egemenlik, bir ülkede kurucu ulusun, o ülkenin rejimini, toplumsal düzenini, belirleyebilmesi yetkisi demektir. Bu yetki de  ancak başkalarıyla savaşılarak alınır. Ve  bu yetki bir kez alındı mı ancak yine savaşla kaybedilebilir.

 

Bu da demektir ki demokrasiler, kuruldukları ülkelerde, kurucu ulusun parmak izini taşırlar ve bu parmak izi genellikle kanla basılır.  Dolayısıyla “demokrasi” ancak kurucu ulusun varlığıyla anlam kazanır.  Bir ülkede kurucu ulusun adının, kimliğinin ve egemenliğinin o ülkede hukuka ve demokrasiye engel olduğunu düşünmek bu yüzdendir ki ya hamakkattir ya da ihanet.

 

Demokrasi milli egemenliğin üstünde, onu aşkın bir değer değildir.

 

Kısacası hiçbir ulus demokrasi adına ülkesinin bağımsızlık senedine kanla bastığı parmak izinden vazgeçmez.

 

 

3 Haziran 2021 Perşembe

Bir Şey Olalım Ama Hiçbir Şey Düşünmeyelim! Olmaz Mı?

 

Epeydir günlük yazmıyorum.

Video çekmek bana daha  kolay geliyor. Bir de okuma alışkanlığı
nın zayıfladığı düşünülürse bu daha da anlaşılır bir durum.

 

Öbür yandan… İnsanlar  uzun videolara bile sabredemiyor.

 

Hal böyle olunca insanları sözle ikna etmek mümkünde değilmiş gibi geliyor.

 

Söz çağının sonuna gelmiş olabilir miyiz?

 

Bu dünyanın genelinde böyle olmayabilir ama sanki Türkiye’de artık biz sözlerle yaşamayan bir tepki toplumu haline gelmişiz gibime geliyor.

 

Bu durum, toplumumuzun, değerlere, ülkülere, duygudaşlığa bağlı bir kimlik oluşturamamasının sebebini de açıklıyor.

 

Sözlerden ziyade uyaranlara tepki veren canlılar, “insandan” farklı bir tür haline gelmiştir. Çünkü insanlar dünyayı sadece algılayarak var olmaz; asıl onu “anlamlandırarak” var olur ve “insanca” bir varoluşun başka bir yolu da yoktur.

 

“Anlam” oluşturmak yeteneği, algılanan unsurların isimlendirilmesi ve ilişkilendirilmesi sürecini içerir. Oysa artık Türkiye’de kelimelerin hiçbir anlamı yok. “Kelime” denen şeyler, taraftar kitlelerini şartlamak üzere kullanılan uyarıcılardan ibaret.

 

Ne kadar tatsız  ve uzun bir yazı değil mi? Ne size iktidarın yüz yirmi sekiz milyarından ne ana muhalefet partisinin PKK taraftarlığından  ne  yarım buçuk  merkez  sağın  sığ muhafazakârlığından ne de Arapçı muktedirlerle görünür de savşıp da onlarla beraber ülkede bir Arap Kürt koalisyonuyla Türklüğü yok etmeye çalışan PKK borazanı partinin faaliyetlerinden bahsettim.

 

Oysa siz polemik istiyordunuz.

 

Bir kimlik istiyorsunuz ama o kimliği  size sağlayan bilinçten habersizsiniz.

Bir kimlik ediniyorsunuz ama o kimliğin artık insan olmakla bir ilişkisinin kalmadığını fark edemiyorsunuz. Olay bu…

 

 

 

30 Ekim 2016 Pazar

Türkiye’de Geri Evrimin Yarattığı Cins: Homo simplex


 Uzaya giden ilk tür değiliz.

Bizden önce  en az bir köpek ve bir şempanze, bu onuru bizden aldı. Onlara basit komutlara uymaları “öğretildi” ve onlar da bir kapsülü idare ederek dünyaya dönmeyi başardılar.

Peki ama bu bize ne anlatır?

Bu bize zekânın o kadar da esşiz bir şey olmadığını anlatır. Araç yapmak konusunda pek çok primatın başarılı olduğunu  yeni yeni öğreniyoruz. Hatta kapuçin maymunlarının  gerekli uyarımla kendi aralarında  ekonomi bile kurdukları  keşfedilmiş.

O halde kendi ülkemizde nasıl yaşadığımızı, ne hale geldiğimizi, artık ciddi ciddi düşünmenin zamanı gelmiştir.

Hayvanların üç amaçları vardır:  Düşmana yem olmamak, beslenmek ve üremek. Bu üç amaç da hayatta kalmanın gerekleridir.

İnsan da bu amaçları taşır ama hayvanlardan farkı bu amaçları için gerekli doğal donanımının olmamasıdır. İnsan “zeki olmak mecburiyetindedir.” İnsanın “zeki olmak mecburiyeti” onun “akıl” denen melekesini geliştirmesini sağlamıştır.

Kürklü bir hayvan için “elbise  dikmek” mecburiyeti yoktur. Ama insan buna mecburdur. İnsanın, hayatta kalmak için gereken her şeyi kendi başına “edinmesi” bile mümkün değildir. Bir noktada insanın “yaratmaya” başlaması gerekir.

İşte insan sürülerini hayvan sürülerinden ayırıp da ona “toplum” denmesini sağlayan şey, bu gerekliliktir.

Bu gerekliliği keşfeden insan türüne “H.sapiens” yani “zeki insan” denmiştir.

Bu sözlerim dünyanın geri kalanıyla ilgilidir. Türkiye’de ise durum tamamen başka.
Çünkü Türkiye’de “insan” türü bahsedilen evrimsel aşamaları geçmemiştir. Belki de Türkiye için evrimde bambaşka bir yola sapmış bir insan türünden bahsetmeliyiz.

Gerçi Türkiye kendi  içinde de homojen değil. “İnsanlaşmanın” gerektirdiği soyut değerleri alaya alarak kabile hayatına dayalı bir petrol imparatorluğu kurmayı hayal eden, Kürt kabileci zihniyeti ile ülkenin kurucu felsefesini sahiplenen Türkler arasında ciddi bir gerilim var.

Fakat zekâ ve “değerler” açısından Türkiye ortalaması berbat bir halde. Türkiye’de iktidarı belirleyen çoğunluk kitlesinin ki bunun, aslında çarpık  bir manivelayı ( partiler ve seçim kanunları) hareket ettiren bir matematik diktası olduğunu artık herkes biliyor, bu ortalamaları belirlediği de acı bir hakikat.

Türkiye’de doksan yıl içinde seçmen davranışlarının yönelimine bakıldığında, Türkiye’yi “çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine” taşıması düşünülen bir toplumsal düzenin, seçmen eliyle ne hale getirildiği dehşetengiz biçimde ortada. Peki, ama bizi çağdaş uygarlığın ötesine taşıyacağı düşünülen toplumsal düzen yalan mıydı? Elbette yalan değildi. Çünkü “kurumsal” , “değere dayalı”, “ bireysel hukukçu ”, “ akılcı”, “kurallı” bir toplumsal düzenin, “olması gereken şey olduğu “insan” türünün her tecrübesinde görülebiliyordu. Çünkü başka türlüsü denendiğinde, düşülen yanlışlar bir bir elenmişti.

Peki ama ülkenin yönetimini belirleyen seçmenler, dünyanın geri kalanındaki Homo H.sapiensler gibi davranmamışlar mıydı? Görünen o ki Türk seçmen profili artık evrim ağacındaki cinsteşlerinden farklı bir hale gelmişti.

Bunu nereden anlıyoruz? Bunu, Türk seçmeninin  ( Bölücü, etnik ırkçı ve  İslamcı kesimler için belirtelim ki bu tanıma  etnikçilik ilkesizliğini  ve ilkelliğini görmezden gelerek Kürtleri de katıyorum.) eylemlerinin sonuçlarına bakarak anlıyoruz.

Peki ama neden, eylemlerinin nedenlerine bakmıyoruz da sonuçlarına bakıyoruz? Çünkü Türk seçmenleri çok farklı sebeplerden dolayı siyasal islam’ı ve Kürt etnik ırkçılığını destekliyor ama  ulaşılan sonuçlar daima aynı  oluyor.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor? Türk seçmeninde, H.sapiens cinsinin ayırt edici özelliği olan “sebep-sonuç ilişkisi” kurma yeteneğinin ya hiç olmadığını ya da  bir “geri evrimle” bu yeteneğin, tedricen ortadan kalktığını görüyoruz. Bunu, yapılan sayısız söyleşide, kamuoyu yoklamalarındaki ciddi tutarsızlıklarda vs . hep görüyoruz.

İnsanlar adalet istiyor ama yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını tahrip eden yasaları onaylıyor.
 
İnsanlar refah istiyor ama seçtiklerinin  hoyrat israfını gözü kapalı destekliyor.

İnsanlar özgürlük istiyor ama her türlü şiddeti gözü kapalı destekliyor ve hatta günlük hayatlarında şiddeti uyguluyor.

İnsanlar hayatta kalmak istiyor ama hayatta kalmanın insana özgü biçimlerini tahrip ettiklerini göremiyorlar ve daha kötüsü görmek de istemiyorlar.

İnsanlar yaşamak istiyor ama  toplu bir intihar fantezisi yaşamayı “güvenlik” sayıyor.

Memleketimizde barışı ve demokrasiyi bebek katili Kürt teröristlerinin, IŞİD yanlısı siyasal İslamcıların ve onların yardakçıları librallerle sosyalistlerin savunması, eğer Türk insanının geri evrimi için bir delil teşkil etmiyorsa; artık akıldan ve mantıktan bahsetmemiz de gereksiz, demektir.

O halde  ( İçine Kürt kökenlileri de katarak) Türk seçmen profilini oluşturan insanlar artık Homo H.sapiens değildir. İki ayak üzerinde dik yürümesi, alet edavat geliştirmesi ( ki içine Kürt kökenli seçmenleri de katarak ) ne yazık ki Türk seçmenini H. H.sapiens saymamıza artık yetmiyor.  (Kaldı ki alet edavat kullanımında dahi bu kitlenin son derece geride kaldığını görmek için sadece trafiğe bakmak yeterli gibi geliyor.)

 Çünkü bu seçmen kitlesinin, insanlara ait soyut değerleri, yargılayıcı/eleştirici zekâsı, vicdana dayalı akıl yürütme kapasitesi bulunmuyor.

Çünkü bu seçmen kitlesinin, insan olarak kalmak arzusu ve iradesi bulunmuyor.

Bu seçmen kitlesi, gerçek insanların her türlü ürününe talip olarak yaşayan ama o ürünleri meydana getiren ahlâkî ve akılcı sorumlulukları paylaşmak istemeyen; üstelik bahsedilen ahlâkî ve akılcı sorumlulukların, insan olmanın temel şartları olduğunu sanırım bundan sonra da asla anlayamayacak  bir kitle.

Bu kitlenin artık evrim ağacında yeni bir adının olması gerekiyor. Çünkü aynı görünüşteki homo H.sapiensleri son ferdine kadar sömürüp yok ederek en nihayetinde kendisinin de yok olacağını bilmeyen ve bir tür virüs olarak yaşayan bu kitlenin ayırt edilmesi , dünyada dine veya etnisiteye dayalı olarak yaşamak isteyip de aynı zamanda batı medeniyetinin ürünlerinde hak iddia eden   insan cinsini tanımamız ve kendimizi bu cinste korumamız için de şart.

İnsanca davranışın soyut ilkelerinden, değerlerinden, ayrıntılarından ölesiye korkan, H.sapienslerin üreitmini isteyen  ama kendisi herhangi bir şey üretmekten aciz, hayatını ancak hayvansal düzeyde en basit ihtiyaçlara yönelik olarak yaşayan bu  primat cinsine belki de artık Homo simplex  ( Basit insan) denmelidir.

Bu insan cinsine Homo primitivus da demek belki mümkündü ama  ilkel insanın gelişme potansiyeli bana bu adlandırmanın,  bahsedilen seçmen kitlesi için  içinde taşımadığı bir  ilerleme arzusunu çağrıştıracağını düşündürdü.

Oysa Homo simplex herhangi bir ilerleme, gelişme arzusu taşımayan, insan olmanın gerekleriyle ilgilenmeyen ama H.sapiens’in üretiminden yararlanarak konfor elde edilebileceğini ve bundan ötesinin de ona asla gerekmeyeceğini, dolayısıyla asla gelişmese de H.sapiens’in değerleri sayesinde hayatta tutulacağını düşünen insan cinsi.

Bu cinsin hayatta kalmasını sağlayan şey, H.sapiens’in, bu cinsin, onun değerlerini paylaştığına dair iyi niyeti ve kural sadakati.

Oysa Homo simplex için  kurallar sıkıcı ve  çapraşık. ( Kuvvetler ayrılığının ayağımıza bağ olması, Allah’ın bizi okumuşların şerrinden muhafaza buyurması…).

Homo simplex için  demokrasi muz düşüren bir sopa ( Demokrasi  bizim için bir tramvay).

Homo simplex için  bilmeden yargılamak en kolayı. ( Farabi ve İbn-i Sina kâfirdi).

Homo simplex için erkek lider, kadın damızlık. ( Son 14 yılda kadına yönelik her türlü şiddetin %1400 artmış olması).

Homo sipmlex için lider, değişmez   bir yönetici. Bir tür sürü lideri….( Mises demokrasiyi, “yöneticilerin barışçı biçimde değiştirilebildiği rejim” olarak tanımlıyordu.)

Daha  pek çok  davranışıyla H. Sapiens’ten başka türlü bir canlı olduğunu gösteriyor, H. Simplex.

Bu cins, insani her türlü gelişime ( İçine Kürt etnik ırkçılarını da kattığımı bir kez daha tekrarlıyorum) karşı bilişsel olarak kapalı, ( bilinçli demiyorum, çünkü içinde herhangi bir farkındalık yok, şartlanma var…) “toplumlaşmanın” değerlerinden habersiz,  toplumsal kimlik oluşumunu da ancak hayvanî kan bağlarıyla açıklayabiliyor. ( Türkiy’ede uluslaşmanın en büyük iki düşmanı bu yüzden, Araplaşarak Müslümanlaşacağını sanan İslamcılarla Türk’e kendi akıllarınca köken bulmaya çalışan Kürt kabileciliği)
 
H. simplex, tedbir alınmazsa  insanın yapay zekâ ve uzay yolculuğu geliştirmenin eşiğinde olduğu bir dönemde H. Sapiens’i yok edebilecek bir cins. Biz aslında Türkiye’de, dünyaya hızla yayılan bu cinsin bir bölümünün diktası altında yaşıyoruz ve bu cinsin fiilî şiddeti önünde hâlâ lâikliğin ve hukukun ince duvarları duruyor.

H. simplex’in ülke yönetimine müdahalesi acil olarak engellenmeli. Bu da belli bir öğrenim düzeyinin altındakilerin oy vermek hakkından  mahrum edilmesiyle    bir ölçüde sağlanabilir. Çünkü H. Simplex bilgiye ve uzmanlığa duyduğu sınırsız haset ve öfkeyle varoluş temellerimizi fütursuzca tahrip ediyor.



18 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye’de Liberaller Sosyolojik Düşünebilir Mi?


 Liberalin birisi bu yazıyı okusa eminim hiçbir şey anlamayacaktır.

Sebebi de şudur: En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim de belki; Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür akvaryum balığı gibi yaşarlar. Dar çevrelerinde birbirlerini gıdıklar ve asla üç saniye öncesini hatırlamazlar.

İyi de bu ne demek?

Türkiye’de liberaller, anneleri cenazede TÜRKÇE MEVLÜT okuturken, helva karıp dağıtırken, yakalarına üzerlik takıp onları büyütmüşken, kısaca onları bir Türk olarak yetiştirmişken edindikleri değerleri  unutmuş en sonunda da bunları inkâr etmiş vatansız, köksüz insanlardır.

Türkiye’de liberaller asker uğurlamasını anlamaz. Bunu Kürt halkına saldırmaya giden insanlara duyulan sevgi zannederler.

Türkiye’de liberaller, çocukların,  ellerindeki Türk Bayrağı’nı dünyanın en güzel süsü olarak sallarken asla yere düşürmemelerini anlayamaz. Bunu “ulus devletin Kürt düşmanı endoktrizasyonu” sanırlar.

Türkiye’de liberaller, 23 Nisanlarda çocukların yurdun dört bucağının kıyafetlerini giyerek ama   en çok asker üniforması giymekten gururlanarak yürümesini “faşist devletin tektipleştiriciliği” sanırlar.

Neden?

Çünkü Türkiye’de liberaller liberalizmi, bütün insanlığın aynı şekilde uygulamasıyla dünyayı kurtaracak bir tür “vahiy gibi görürler. Bu bakışa şaşıyorsanız, bugün liberallerin  neden IŞİD destekçiliğine varan dinci ikiyüzlülüğü meşrulaştırmakla uğraştığına bakabilirsiniz.
"Adalet adına ve  hukuk kalkanı altına saklanan kötü yönetimden daha büyük bir tiranlık yoktur."

Liberalizm bir ideoloji.
 Her ideoloji gibi “muhayyel/metodolojik” ve  ideal sayılabilecek bazı kabuller üzerine kurulu. Bu kabuller, ideoloji denen fikirsel önermenin geçerlilik kaydını  ve şartını ortaya koyuyor. Nedir bunlar? Veya dinci söylemle söyleyecek olursak liberalizmin edille-i şeriyesi nedir?

Hayat, mülkiyet ve  hürriyet haklarına ram bağlılık.
Hukuk devletini savunmak.
Piyasanın serbestliğini savunmak.
Bireyciliği temel haklara dayanarak savunmak.

Bu  deliller bize kimin liberal olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra bunlar aynı zamanda liberalizmin “amentüsüdür”. ( Dinci söylemle yaklaştığımı belirtmiştim.)

Liberalizmin söylediği basittir. Yukarıdaki ilkelere  en çok kim bağlı kalırsa; onun ülkesinde halk mutlu ve müreffeh olur.

Peki bu söylemde  söylenmeyen ama zımnen söylenmiş olan şey ne? Bu önermelerin bir gizli öznesi olmalıdır. Çünkü en nihayetinde bütün devletler  belli başlı iki ideoloji ( Liberalizm ve Sosyalizm) arasında bir yerde durmaktadırlar.

Türkiye’de liberallerin liberalizmden anlayamadıkları şey, liberalizmin amentüsünü yazanların HEPSİNİN birer ULUS DEVLET mensubu olmalarıdır.

Onlar Misesin’den, Mill’ine kadar istisnasız şekilde, uluslaşmış toplumların filozoflarıdır. Ve bu yüzden onlar, “insandan” bahsederken kendi insan standartlarını  esas almışlardır. Onlar için “insan” insan toplumlaşmasının en rafine ve gelişkin şekli olan uluslaşma içinde biçimlenmiş ve kendi ulusal egemenlik alanında yukarıdaki ilkeleri en iyi anlayabilecek akıl sahibi insandır.

Liberaller buna itiraz edebilir ama bu boşunadır. Çünkü maceracı sömürgecilikleriyle dünyanın dört bir yanındaki kabileleri tanımış  modern batılıların Kongo ahalisi için temel hakların anlamının olmadığını düşünemeyecek kadar aptal olmaları imkânsızdı. Eğer bu örnek çok sivri geliyorsa “Biz İnsanlar” diye başlayan o büyük yazıdan sonraki kısmı genellikle görmezden gelirler. We the People of the United States!
Bunun önemi nedir? Bunun önemi, anayasanın sahibi “insanların” kimler olduğunu resmi olarak tanımlamaktır!

Şu söylenebilir “Ama ABD çok ırklı, çok dilli bir yerdir!” Acaba öyle midir? Yoksa felsefe ve hukuk sahibi beyaz insanların, hukuk ve felsefe sorumluluğunu üstlenerek kendi dillerini, siyaset felsefelerini ve toplumsal düzenlerini egemen kıldıkları, Daniel Webster’in 1837’de söylediği gibi Tek Anayasa, tek ülke ve tek yazgı ülkesi midir?

Sadece ABD’nin kuruluşu bile Lockeçu liberal argümanların nasıl bir sosyolojik  şekillenmeye uğradığının en anlamlı örneğidir.

ABD coğrafi bir adı  üstlerine etiket olarak alıp da ırklarının özerk bölgelerinde yaşayan ilkel kabileler koalisyonu değildir.

ABD, beyaz adamın kıtaya getirdiği Anglosakson özgürlük, hukuk devleti idealleri belki yerlilerin katlini durdurmadı ama aynı ilkeler daha sonra  bir iç savaş pahasına köleliğin kaldırılmasını sağladı.

ABD’nin ırk ve kabile bağlılıklarının ötesinde, soyut ilkeler etrafında birleşmiş bir ulus kurmak ideali modern ulusal devletlerin hepsinde vardır. Ve bu aynı zamanda modern uluslaşmanın da temelidir.

Çok sevilen liberal yazarlardan Ayn Rand bal gibi bir Amerikan milliyetçisidir ve ABD’yi bahsi geçen insanlık değerlerinin ve temel hakların yegâne temsilcisi ve koruyucusu olarak görür.

Amerikan yurttaşlarının dünyayı kendilerinden ibaret sanmaları da bunun bir başka örneğidir. Belki buna kötü örnek diyebilirsiniz ama ABD kendi içinde liberal ilkelere bağlılıkta gayet özenlidir ve bunun başkalarınca tartışılmasını asla hoş görmez.

Sorun şudur ki devletleşmek her zaman uluslaşmaya yetmemektedir. Kuzey Irak yığışması bütün ırkçı, etnik saflaştırıcı çabaları ve bürokrasisine rağmen hala bir “Kürt Ulusu” yaratabilmiş değildir ve yaratamayacaktır da…

Çünkü sözde devleti kuran topluluğun uluslaşmaya  müsait bir toplumsal yapısı  ve yeterliliği yoktur.

ABD bütün ırkları “anayasa önünde eşit  birer beyaz adam” haline getirmiştir. Ve ABD bu beyaz adamın ne konuştuğu dili ne egemenliğini  ne de  birliğini tartışmaya açar. ABD’nin beyaz bilincine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve eski bağlılıkları reddetmek  Amerikan vatandaşlık yemininin esasıdır.

Yani? Liberallerin  Yazın tatile veya uluslararası kongrelerine gitmekle övündükleri ABD , hiç de onların sandıkları gibi kimliksiz eşit vatandaşların devleti değildir. Bu Avrupa’nın eli yüzü düzgün bütün liberal demokrasileri için de aynıdır.

Görüldüğü gibi liberallerin sandıkları gibi “ulus-al devletler” ölmemişlerdir ve liberalizmin amentüsüne yer yer aksatarak da olsa en fazla sahip çıkan ülkeler olarak ayaktadırlar. Yani Türk liberallerinin çoğunluğu, sosyoloji cehaletlerinin altında ezilmişlerdir.

Yazıyı ABD’nin “kurucu balarından” Thomas Jefferson’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“ Biz ABD Anayasası’nı hazırlarken bir ulus kurduk.”




8 Ocak 2014 Çarşamba

Cemaat- Nakşî Çatışmasında MHP Milliyetçiliğinin Aczi

Osmanlı Ülküsü ne ola ki? Şeriat devleti mi?
Türk milliyetçilerinin siyasal görüşleri mevcut iktidar cemaat  çatışmasında,  bir kez daha ve bu sefer çok daha çetin bir sınava girmiştir.

Herkes  kendine, bu savaşta nerede durması gerektiğini sormaktadır. Çünkü siyasal tavrın içindeki dinî yaklaşım, çatışmanın taraflarını ister istemez muhatap kılmaktadır.

Şurasını kesin olarak biliyoruz ki “ülkücüler” özellikle hapishane şartlarında  bugünkü savaşın  iki tarafınca da ayartılmaya çalışılmıştır. İşin kötüsü bundan bir ölçüde başarıya ulaşılmıştır.

Hapse milliyetçi girip nurcu veya Nakşî  olarak çıkan pek çok ülkücü var.  Bunun sonucunda bugün  “fikirlerimizin iktidarda” olduğunu savunabilecek pek çok ülkücü de var.

Sahi nedir  “bizim fikirlerimiz”? İçinde ancak Kürşat’a -o da birbirinden kötü illüstrasyonlarda- yer verip de bütün Türk tiplemelerini sakallı, tespihli, sarıklı Araplaştırlmış bir savaşçı  olarak resmeden bir tasavvurdan mı ibarettir fikirlerimiz? “Ahlâk” dendiğinde kadını kendine ayrılmış haremliğe tıkıp da siyaseti,  fikri, erkek eliyle yürüten bir kabadayılar zihniyeti midir bizim fikrimiz?

  Bugün adına Türk milliyetçiliği denen fikir hareketi, yarı deli bir Kürt imamına “Bediüzzaman” güzellemeleri yazıp da Türk milliyetçilerine yabancılaşmış, çürümüş hurafeleri “ahlâk ve fazilet” kaynağı olarak göstermekten başka bir şey değil maalesef…

Bir çoklarına insafsızca gelecek bu tespitten sonra şunları açıkça sormak istiyorum:

MHP içinde Said-i Kürdi hurafelerini, Nakşi- Kadirî sultasını açıkça kim eleştirmiştir?

Kim, İslâm adına ülkücü gençlere öğretilen şeriatçı sayıklamaları, açıkça reddetmiştir?

 Tük milliyetçiliğinin lâik, medeniyetçi, akılcı  kurucularının kitapları yerine, sözde “ulemanın” kitaplarını okutan MHP değil midir?
Kimse kusura bakmasın...

Türk milliyetçiliğinin abide kişiliği Atsız’ı “kuru Türkçü”, “şaman”, “dinsiz” olarak görerek yasaklayan MHP değil midir?
Hayatında Türk milliyetçiliğiyle ilgisinin  ne olduğu meçhul Arvasi gibi bir insanın içimize Arapçı bir şeriat fitnesini “ahlâk ve fazilet” adıyla sokmasına  sebep olan MHP değil midir?

Dinciliğiyle maruf NFK’dan milliyetçilere akıl süzmeye çalışan MHP değil midir?

Şüphesiz MHP kuruluş yıllarında, kurucularından birinin ifadesiyle “ Türkiye’nin dört bir yanında kendini milliyetçi sanan gençlerin” ortaya çıkmasını sağlamıştır ve bu hizmeti de kısa sürede ifsat edilmiştir.

Gelinen noktada MHP’nin aczi kendi sözde fikrî tercihinin sonucudur. Evet MHP acz içindedir. Çünkü yarısı Nurcu yarısı Nakşî olan  teşkilatının bu kavgada edeceği tek bir söz yoktur. Bu noktada hâlâ tasavvuf adıyla içimizde tarikatçiliği ayakta tutan Namık Kemal Zeybek gibi isimler ne Türk’e ne Arap’a göre bir tavır geliştirebilmektedir. Akıllarındaki kadından korkan, kadın eli sıkmayan, haremci/selâmcı, sakallı, dinci fanatik savaşçı hayali “Müslüman Türk” imajıyla zihinlerimizi uyuşturmaktan başka bir iş yapmamaktadırlar.

İslâmcılık Türk milliyetçiliğini zehirlemiştir. Bundan dolayı Türk milliyetçilerinin siyasal kolu tam bir hipnoz veya narkoz halindedir.  Çünkü bugüne kadar gerek fikri gerekse menfaat açısından borçlandıkları dinci  cemaatlerin savaşında diyetlerini suskunlukla ödemek mecburiyetinde kalmışlardır. Türk milliyetçileri bugün ciddi bir ahlâkî vebalin altında ezilmektedir.

Yanındaki hacı emmilerin Türk'ten haberi var mıydı Muhsin Reis?
Çözüm nedir? Çözüm, Türk aklına ve idrakine uymayan Emevî safsatalarına daha fazla din muamelesi etmeden,  hareketlerimizde aklı, mantığı ve bilimi esas almaktır.

Çözüm, gerek partinin gerekse milliyetçilerin siyasal İslamcılıkla bütün insanî, aklî ve  örgütsel ilişkilerini kesmesidir.

Çözüm, dincileri  artık milliyetçilik içinde barındırmamaktır.

Çözüm Türkleşmek, titremek ve kendimize dönmektir.




19 Ağustos 2013 Pazartesi

Git Başka Yerde Öl En İyisi

TRT muhabiri olacak biri, Mısır’da ölürse Mustafa Sabri denen bir alçağın kabrinde gömülmek istemiş.
Yani?

Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün katline fetva vermiş, alçak bir işbirlikçi.
Mehmetçik’ten önce yemek yemeyen, hastalıktan kırılırken askerinin başında harbe girmiş, peygamberin kabri için Suud kralına kafa tutmuş bir büyük Türk’ü yok etmek istemiş insanlık dışı bir yaratık…
Kendilerine Müslüman diyen bir güruh, giyimden kuşama, dilden lidere tapınmaya kadar tamamen tektür, sürüleşmiş büyük bir kitle.

İnsanın kendi aklıyla ve vicdanıyla değil de şeyhinin, parti başkanının aklıyla konuşması, belki onu bir yerlere getirebilir ama bunun bedeli insanlığın kaybedilmesidir.

İslâmcılık denen siyasal hareket,  bu yüzden üyelerinin akıllarını ve vicdanlarını daha en başından sakatlayarak onları güdülebilir bir sürü haline getiren insanlık dışı bir vahşet hareketidir.

Üyelerinin dillerini tekleştirip, muhaliflerinin dillerini kopartarak insanın varoluşunu  temsil eden konuşmayı kendi egemenliği için ortadan kaldıran bir ilkelliktir.

Bu yüzden  dincilik bir meşru siyaset tarzı ve yolu değildir. Siyasete sokulmamalı ve milletin içine dini bir fitne aracı olarak sokmasına izin verilmemelidir.

İnsanların inandıkları gibi yaşamaları topluma inandıklarını dayatma hakları olduğu anlamına gelmez.
İnsanın insan olmasına düşman bir bağnazlık tutumu olarak dincilik, milletin bütün değerlerine ve tarihine düşman, tekleştirici bir fitne hareketidir.

TRT muhabiri kim, bilmiyorum, tanımıyorum.  Ama  ölünce  gömülmek istediği yeri duyunca ben şahsen yurt dışında herhangi bir hayvan mezarlığının kendisi için en uygun yer olacağını düşündüm.