akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2025 Perşembe

Akıl ve İnanç İlişkisi

 İnanç ve akıl arasında nasıl bir ilişki vardır?

 

İnanç aklın çözümlerinin bittiği yerde, “ötesine” dair duyulan güçlü sezgiden ibarettir. En nihayetinde akılla dirsek teması sürse de inancın açıklanabilir akıl güzergâhı yoktur.

 

İnanç ve akıl arasındaki ilişki aklın önceliğine dayanır.

 

Aklı olmayan insanın inanç geliştirebilmesi mümkün değildir.

 

Aklı reddeden şeriat rejimlerinde bile bu böyledir. Şeriat rejiminde “akıl” ancak şriata göre yetkilendirilmiş kişilere mahsus bir ayrıcalıktır. Şeriat rejimlerinde sıradan inananların akıllarının hiçbir önemi yoktur. Sıradan inananın ya da sıradan dindarın kendi aklını kullanması ihtimali “Herkes kafasına göre din yaşamaya kalkarsa din kalmaz!” savunmasıyla engellenir.

 

Şeriat rejimlerinde başkasının aklına inanarak akıl ötesine inanmanın imkânı elde edilir. Oysa hiç kimse şeriat rejiminde aklı ve sınırlılıkları bize benzeyen insanların akıllarının neden inanç alanında daha güçlü sezgiler geliştirebildiğine inanması gerektiğini düşünmez.

 

Şeriat alanı, inananın önce başkasının aklına sonra da o aklın emrettiği, dayattığı bilinmezlik alanına inanmasını emreder.

 

Aklın öncelenmesi neden önemlidir? Çünkü her akıl sahibi öncelikle aklının sınırlılıklarıyla sonra da tutarlı düşünebilme yeteneğiyle “bilinmezlik alanı” hakkında kendince bir fikir geliştirebilir. Oysa aklı engellediğimizde “bilgi ötesi” alan hakkında tam anlamıyla cahil kalırız. Ne kendi akıl sınırlarımızı test edebiliriz ne de özgürce tutarlı düşünceler geliştirebilir, “akıl yürütebiliriz”.

 

Aklın öncelenmesi neden önemlidir? Çünkü akıl, kelimeleri, dili kullanır ve dünyayı sürekli tanımlar.  Dolayısıyla şeriatta sıradan inananın, din yetkililerinin tanrı adına söylediklerine inanması istendiğinde dahi, inananın aklı çeşitli akıl yürütmelerle ikna edilmeye çalışılır.

 

Dolayısıyla şunun anlaşılması gerekir: Akıl inanmak için yeter-şarttır ama -gerek şart değildir. Çünkü “inanmak” ancak  bir kanaat olarak  sağlam bir gerekçe sunar, bir gerekçe olarak kullanılamaz.

Dolayısıyla aklıyla Tanrı’yı veya dini reddeden insanlar, akıllarını, inançları gereği reddeden insanlardan daha “doğal” davranırlar.

5 Şubat 2017 Pazar

Müslüman Türk Toplumunun Trajedisi


Türk Ekonomisinde Psikopatolojik Sapma



Psikolojizm iktisatçıların biraz da küçümsemeyle yad ettikleri bir anlayış. Ekonomik davranışları psikolojik güdülenmelerle açıklamaya çalışmaya karşı özellikle liberal  iktisatçılar şüpheyle yaklaşıyor.

Bu şüphecilik sanırım, Homo economicus’un akılcı davranışlarının “duygulardan arındırılmış” olduğu kabulüne dayanıyor.  Normal bir  insanın hazzzı acıya ve çok olanı da az olana tercih edeceği  kesindir. Zahitler sahi bu konuşan ayrık değildir. Çünkü onlar da en nihayetinde “mutlulukların en büyüğüne” ulaşmak arzusuyla bugünkü ömür  sermayelerinden tasarruf ederler. Yani özünde cennete veya doğrudan Tanrı’ya ulaşmak vaadinin getirisini bugünkü zevklerden üstün tutarlar. Bu da özünde bir “zaman tercihidir” ve bizatihi ekonomik bir davranıştır.

Homo economicus’u tanımlayan iktisatçıların ülkelerinde, insanların davranışları, ekonomiyi tanımlayan davranış düzenliliklerini oluşturmuştur. Dolayısıyla meselâ Mises  insan eyleminin doğrudan doğruya ekonomi veya ekonominin doğrudan doğruya  insan eyleminin kendisi olduğunu düşünebilmiştir. Buna göre insan eyleminden ayrı bir ekonomi yoktur. Misesin bu yaklaşımına “prakseolojik açıklama” diyebiliriz. ( Mises, “eylemle” “davranış” arasında, bilinçlilik ve istençlilik (iradilik) yönlerinden bir ayrıma gider. Eylem, amaç ve araç gösteren özel bir davranıştır. Oysa bakteriler de bilinçli olmamakla beraber tepkisellikleriyle vs “davranışta” bulunabilirler.)

Doğu toplumları için bir genelleme yapmak orientalist bir mübalâğa olabileceğinden  sadece  Türkiye örneğinde prakseolojik sapmanın üzerinde durmak belki de daha anlamlı ve yararlı olacaktır.

Türkiye örneğinde Türk insanının ekonomik davranışlarındaki sapmaların temelinde, “tersine zaman tercihini” görebiliriz. Batı insanı “tasarrufu” ,  birikime dayalı  uzun vadeli bir  önlem olarak görürken Türk insanında tasarruf, “mümkün olan en kısa sürede mümkün olabilecek en yüksek kârı elde etmeğe” yönelik  bir tür kumar halini almaktadır.

 Bu tespiti yapıp da burada bırakmak bir ölçüde faydalı olabilir ama yetersizdir. Çünkü bu eylem, bir tür panik kalıbı göstermektedir.  Önemli olan bu kalıbın hangi algıya  dayandığını bulabilmektir. Çünkü  panik kalıbına yol açan temel algı kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Hele Türk toplumundaki katı ve dirençli etnik  ve dinsel kistlerin uluslaşmaya ve uygarlaşmaya gösterdikleri direnç göz önüne alındığında, Türk toplumunun akılcı bir ekonomik eyleme yöneltilmesi daha acil bir sorun halini almaktadır. Çünkü uzun vadede birikime dayalı tasarruf anlayışıyla işleyen çağdaş dünya ekonomilerinin içinde yer alabilmek için bu düşünüş biçimini içselleştirmemiz artık hayatî bir zorunluluktur.

Muhtemel Türk insanındaki “panik kalıbının” temelinde açlık korkusu yatmaktadır. Peki ama açlık korkusu, ekonominin bunca geliştiği bir dönemde hâlâ nasıl yaşayabilmektedir?
Türk insanı    üretim süreçlerinin gerektirdiği  uzmanlaşmaya ve sabra sahip değildir.

Çünkü Türk insanı diniyle çağdaş kapitalist dünyanın üretim kalıpları arasındaki tercihini dinden yana yapmış, “namaz vakitlerini” vardiyaya tercih ederek hayatının ritmini namaza teslim etmiştir. Peki ama bunu neden yapmıştır?

Bunu yapmasının temel sebebi dinle yozlaştırılmış otoriter kişilik yapısıdır. Emir almayı ve emir vermeyi benimseyen yapısıyla Türk insanı  asker tabiatlıdır. Sorun asker tabiatıyla meydana getirdiği töresinin yerine Arap şeriatını getirmesidir.

Arap şeriatıyla beraber Türk disiplini, “soyut değerlere bağlılık” amacından sapmıştır. Türk bilincindeki Türk  ahlâkına kaynaklık eden Tanrı’nın yerini, İslâmla beraber, kendisine her ne pahasına olursa olsun yaranılması gereken bir İbranî tanrısı almıştır.

Kendisine yaranılması gereken bir Tanrı’nın insanlarda yarattığı ahlâk, kalıcı ve aktarılabilir bir ahlâk olmamıştır. Bu ahlâk “bugün için yapılması gerekeni” esas alan bir çıkar ahlâkıdır. Çünkü İbrani  telâkkisinde Tanrı, “insan üstü bir merhamet kaynağı” değildir; sadece “sonsuz güçte bir başka insandır”. Dolayısıyla İbrani  Tanrısı, hepimiz gibi kin güdüp, aldatabilen, öfkelenen ve intikam alan bir aşkın insandır.

Bu telâkki İslâmla beraber bütün Müslüman toplumlara da sirayet etmiştir. Böyle düşünen, “Tanrısına yaranmak için” kendini patlatan bombacının , “  mümkün olduğunca başkalarına zarar vermemek iradesini” esas alan bir  ahlâkı anlayabilmesi mümkün değildir.

Çünkü bombacı, “ Bugün elde edilebilecek en yüksek kârı, yarın elde edilebilecek daha büyük bir kâra tercih etmektedir.”

Türkiye’de seçmen davranışı da aynı zaman tercihiyle güdülenmektedir. Çünkü aslında Müslüman Türk seçmeni,  İbrani/Arap  söyleminden öğrendiği öfkeli , “oyun kuran”, Tanrı’nın yarın ne yapacağından da çok emin olmadığı için bugün mümkün olan en büyük yararı ve yiyeceği temin etmeyi gözetmektedir.

Buradaki ayırt edici eylem, belirsiz de olsa bir iktidara yaranmanın, nispeten çok daha belirlenebilir, kestirilebilir  faydalara tercih edilmesidir. Bu eylemin gündelik yansıması da siyasal iktidara yaranmanın, doğru ekonomik eyleme tercih edilmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla meselâ yükseleceği neredeyse muhakkak olan döviz kuruna rağmen iktidarın sözüne itaat ederek zarara uğramak Türk insanını rahatsız etmemektedir.

Aklın verilerine karşı,  tehdit algısının yarattığı korkuya boyun eğmek, saf akılcı bir ekonomik analizin konusu olamaz. Bu doğrudan doğruya  psikiyatrinin ve psikolojinin konusudur. Türk toplumunun psikolojisindeki patolojik sapma üzerinde artık ciddi şekilde durulmalıdır. Çünkü bu sapma yalnızca ülke ekonomisini tahrip etmekle kalmamaktadır.

Bu psikoloji bir intihar histerisine dönmektedir. Bu ayrı bir tartışma konusudur.

Türk ekonomisinin düzelmesinde hükümetlerin çıkar güdülü kısa vadeli  düzenlemeleri yerine artık eylemde bulunan Homo economicusların akıl ve ruh sağlığının düzeltilmesine öncelik verilmelidir.



23 Kasım 2016 Çarşamba

Kasımpatı Risalesi



Kasımpatı kasımda açan bir çiçektir. Papatyaya benzer fakat ondan çok daha büyüktür. Diğer adı “krizantem”dir.

Birbirine çiçek verecek medeniyete sahip insanlar için güzel bir gündeliktir.

Geçen gün annemle beraber çiçekçimize uğradık. Annem gözünde ameliyat olmuştu.

Büyükçe bir  vazonun içinde duran kasımpatların üstüne “papatya” yazılmıştı. Annem  Fransızca öğretmeni olduğundan, meslekî alışkanlıkla derhal  düzeltti: “Bunun adı “kasımpatıdır”. Fransızca’sı “krizantemdir” (chrysanthéme).”

Mesleğini seven çiçekçi dostum, bunu zaten bildiğini ama müşterilere anlatamadığını söyledi.

Meğer müşterileri, kasımpatıları ,  papatya olarak biliyor ve dahası  böyle bilmekte de ısrar ediyorlarmış.  Sorun şu ki müşteriler, çiçeklerin kasımpatı olduğunu öğrendiklerinde, onları almaktan vazgeçiyorlarmış.  Oysa üzerlerine papatya yazılırsa, çiçekler patır patır satılıyormuş.

Bu olay iki yönden ilgimi çekti:

Öncelikle müşterilerin bilgilenmeye karşı gösterdikleri direnç, tüylerimi diken diken etti. Açık bir bilgisizliği veya yanlışı düzeltmek yerine bunları sürdürmekteki ısrar bana korkunç göründü. Yani artık okullarda öğrenciler iki kere ikinin dört değil de beş ettiğini çoğunlukla veya zorla öğretmenlerine kabul ettirebilir mi?

İnsanlar bir konuda onlardan daha bilgili bir insanın açık doğrularına hangi gerekçeyle karşı çıkabilir? Aslında bir “gerekçe” dahi herhangi bir akıl yürütme ile elde edilir. Kasımpatının papatya olduğunda ısrarın herhangi bir botanik bilgisine dayandığını sanmıyorum.

Dolayısıyla müşterilerin kasımpatının papatya olduğunu söylemek için ne gibi bir dayanakları olduğu belli değil. Müşteriler sadece onların kasımpatı olmadıklarına “inanıyorlar”.  Böyle olmadığına inanmak için de hiçbir akılcı gerekçeye vs. ihtiyaç duymuyorlar.  Tam bir kör inanç sergiliyorlar.
Herhangi bir insan, bir şeye neden körce inanır? Körce bir inanışla ne elde etmek ister? Kasımpatının kasımpatı olmadığını düşünmek, bir insana ne kazandırır?

Kör inanç aslıda zaten bütün bu soruları gereksiz kılıyor. Çünkü kör inancın bütün amacı, yalnızca kendisi. Kör inanç insana, hiçbir yere varmayı vaat etmiyor. Ama o, insana düşünmekten, karar vermekten ve en önemlisi sorumluluk almaktan uzak kalabileceği bir koza sunuyor. O kozanın içinde “inananlar”, büyüklerinin kararlarına ve büyüklerine iman eden çoğunluğa uyarak sınırsız  ve ebedi bir masumiyet kazanıyorlar. Öyle ki artık yeni bir şey öğrenmeye gerek duymuyorlar. Ve dahası artık hiç hata yapmayacaklarını düşünüyorlar. Dolayısıyla birileri onlara sevdikleri çiçeklerin aslında papatya değil de kasımpatı olduğunu söylediğinde bunu gönül rahatlığıyla inkâr edebiliyorlar.

Bu kör inanç büyük ölçüde ve belki de tamamen dinle elde ediliyor. Toplumun dine bağımlı hale getirilmesiyle birlikte insanlardaki akıl yürütme süreçleri büyük ölçüde kesintiye uğruyor. Bunun yerini hayvansı bir güvenlik gereksinimi ve insanlık dışı bir sorumsuzluk arzusu alıyor.

Bunun ülke yönetimine “demokrasi” vasıtasıyla hükmetmesi de akla gelebilecek en ilkel ve vahşi  çoğunluk diktasını yaratıyor.

Bunun yanı sıra ( merak ettiğim ikinci şey de buydu) aklıma, böylesi bir gönüllü cehaletin, piyasaları nasıl etkileyeceği sorusu geldi.  Şöyle bir düşünüldüğünde, kasımpatıya papatya diyen bir toplumun  çoğunluğun, kendi ihtiyaçlarından doğru dürüst  haberinin olmadığını düşünmek için elimizde  büyük bir  kanıt var. Böylece aslında meselâ okula değil de camiye  ihtiyaç duyulduğunu düşünen ve zamanla kafasındaki “okul”  kavramının, yerini “cami” kavramına bıraktığı bireylerin kitlesel egemenliğinde, herhangi bir şey üretmek, yaratmak mümkün olabilir mi?

Kasımpatıyı gönüllü inkâr ederek yerine papatyayı  ikame eden  bireylerin, medeniyetin gereklerini kavrayabilmesi mümkün olabilir mi?

 Çünkü bugün kasımpatının, papatya olduğuna inanan birey, yarın, hukukun akılcı bir ideal değil de  baştaki  ulemanın fetvalarından ibaret  olduğuna inanmaya başladığında, artık ona, doğrusunun ne olduğunu anlatmamız mümkün olmayacaktır.

Kasımpatının papatya olduğunda ısrar ederek kasımpatı arzını yönlendiren bir kitlenin, ekonomi yapabilmesi mümkün değildir. Çünkü bir kere kavramları körce inkâr eden veya çarpıtan bir bireyin,  ne üretim faktörlerinin birbiriyle  bir ilişkisi olabileceğini ne de her eylemin mutlak bir maliyetinin olduğunu anlayabilmesi mümkündür.
Türkiye kör inancın harlanan alevlerinde şimdiden kendi cehennemini yaratıyor.

Birileri “Bu nasıl risale?” diyebilir ama kasımpatıdan papatya olabileceğine inandığımız bir memlekette, fıkradan risale yapana da çok şaşmamak gerekir herhalde?


9 Haziran 2016 Perşembe

İnsan Davranışının Doğası Ve Kitle İnsanı Olarak Merkez Sağ Seçmeni


İnsan davranışlarının doğasını anlamak önemli.
Düşünen insanın davranışı:
 E, eylem vektörlerini, D, davranış yörüngelerini gösteriyor. 
Her vektör bağımsız bir eyleme işaret ediyor.

“Öncelikle insan davranışlarının doğası” ile doğal hareketlerin özü aynı değil. Doğal hareketler doğanın kaçınılmaz ve değiştirilemez düzenlilikleriyle yürüyor.

İnsan davranışlarının doğası ise  her insanda  değişmez biçimde  var olan bazı güdülerden etkileniyor. Bunlardan biri de “ İnsanın,  çok olanı, az olana tercih etmesi…”

İnsanın en akıldışı davranışlarında bile yönelimi “çok olana” doğrudur. Mal mülk edinmekten imtina eden zahitler en nihayetinde sınırsız bir ilâhi “zevki” hedeflerler. Yani “çok olanı az olana tercih etmek” insan davranışının “doğasının” bir parçasıdır.

Bunun yanı sıra insan çeşitli ahlâkî değerlere de sahiptir ve bu değerler kurallara kaynaklık ederek “neyin yapılmaması gerektiği” konusunda sınırlar oluştururlar.

Dolayısıyla “düşünen insan” için “eylem”, belli sebeplerle girişilen ve belli bir sonucu hedefleyen bir “davranıştır”. Dolayısıyla her eylem bir davranıştır ama her davranış bir eylem olmayabilir.

Düşünen insan için eylemin istikametini/yönelimini belirleyen şeyler  ahlaki uygunluk ( ki ahlâk dışı davranışları gizlemek, bunlardaki zararı asgariye indirecek şekilde bunları sınırlamak ve sonrasında özür dilemek dahi bu bağlamdadır…) ve daha sonrasında amaca uygunluktur.

Bu iki uygunluk ölçüsünün sürekli denetimlerle gözlenmesi ile eylem belli bir “düzenlilik” arz eder ki bu  içsel düzenliliğin “katılığı” onu “doğrusal” bir hale getirir. Bu doğrusallıkta eylemin  ahlâki ve aklî doğruluğuna duyulan inançla sürdürülme müddeti de önemli bir etkendir.

İşte insan eylemlerindeki düzenlilik fikri, sürekli denetlenen akılcı eylemlerin doğasının bize ilham ettiği bir fikirdir. Bu da bize eylemin “vektörel” bir davranış olduğu izlenimini verir. Eylemin başlangıcının ve belli bir ahlâkî ve akılcı yönünün olması, vektörün yön okunu, eylemin süresi de onun  uzunluğunu verir.

Eylem vektörü içinde kalan mikrovektörel sapmalar;
E1den En'e kadar
Şunu da göz önüne almalıyız ki eylemin içindeki küçük sapmalar vs eylemdeki  kararlılık ve doğruluk inancı devam ettiği müddetçe eylemin yönünü değiştirmez.

 İnsan ne zaman farklı bir amaca yönelir veya  fikirlerinin kökten değiştiğini düşünürse eyleminin yönü de ona göre değişir. 

Bu durumda insan hayatı boyunca değişik istikametlere sahip ve değişik şiddetlerde  vektörel eylemler gerçekleştirir.

Burada bütün bu benzetmelerin “düşünen insan” için geçerli olduğunu belirtmeliyiz. Düşünen insan dahi davranışlarında akılcılığın ve ahlâkî sınırlamanın dışına çıkabilir, bu insan olmanın kaçınılmaz sonucudur. Burada önemli olan düşünen insanın davranışlarına “genel olarak” aklın ve ahlâkın egemen olmasıdır. İçkinin zararlarını bilen akılcı insan, zararlarını bilse bile rahatlamak için içki içebilir. Meselâ filozofların, sataçıların, akademisyenlerin vs.  eşlerini aldattıkları vakidir. Buna rağmen onlar bize kendi davranışlarının yargılanmasını da içeren ahlâkî ve akılcı yargılama ölçüleri sundukları için “örnek” insanlar sayılmışlardır.

Toplumun çoğunluğu ise genellikle kısa süreli “eylemlerde” bulunurlar. Bu çoğunluğun hayatı, çoğunluğunu geri kalanına uyarak onların davranışlarını taklit etmek ve böylece kendiliğinden refaha ve zevkle ulaşmakla ilgilidir. Dolayısıyla çoğunluğun davranışları genel olarak  “ vektörel bir eylem” olmaktan daha doğrusu bir eylem olmaktan uzaktır.

Çoğunluğun davranışları içindeki refah ve zevk güdüsünü insan varoluşundan almakla beraber genellikle sürü hayvanlarının “hayatta kalma” davranışından pek de  farklı değildir. Sürü hayvanlarının davranışları nasıl yiyeceğe, kaçınmaya ve çiftleşmeye yönelik otomatizmlerden ibaretse, çoğunluk(kitle) insanının davranışları da bunlara yöneliktir.

Dolayısıyla kitle insanının davranışlarında akılcı kesintilere  pek az rastlayabiliriz.   Kitle insanının davranışlarında  yön değişikliği genellikle hayvani güdülerin yönlendirmesiyle meydana geldiğinden, onun davranışlarında “doğrusallık” ancak anlıktır.

Bu tahlillerin Türk toplumu için önemi nedir?

Kitle insanı davranış yörüngesi
“Kitle insanı”, merkez sağda ifadesini bulan seçmen tipidir.  Merkez sağ seçmeni, hayatındaki seçimleri, konuyla ilgili uzmanların kararlarına dayandırarak her türlü akılcı sorumluluktan kaçan ve duyusal/ duygusal seçimler için de en yakın zevk odağını hedefleyerek yaşamayı, adeta bakteriyel düzeyde bir “maliyet hesabıyla” amaç edinmiş bir  kitledir. Dolayısıyla bu kitlenin hayatında,  herhangi bir tutarlı ahlâki ve akılcı eylem bulmak son derece zordur.

Peki ama merkez sağ seçmenine hakaret mi etmeye çalışıyoruz? Elbette hayır. Yalnız şu unutulmamalıdır ki içlerinde felsefeciler, sanatçılar vs olan bir toplumun topyekûn düzeni ve yaşam tarzı “merkez sağ seçmenin” güdülenimiyle  belirlenmektedir.

Bütün bunlar ne anlama gelmektedir? Bütün bunlar merkez sağ seçmeninin adeta sürü hayvanına yakın akıldışı zevk ve kaçınma yönelimlerinin, ancak akılla yaşatılabilecek bir devlet düzenine hükmetmesinin ne deni tehlikeli olacağını anlamamız gerektiği, anlamına gelmektedir.

Çünkü ülkemizde cari   olan “sınırsız demokrasi” bizi, davranışlarında en ufak bir sorumluluk hissetmeyen, davranışlarında en ufak bir akılcı amaç ve ahlâkî denetim taşımayan, başkalarından dolayı yaşayıp başkalarını yok etmekten çekinmeyen “asalak” bir kitle insanı  tipine esir edilmeye götürüyor.

İnsan davranışının doğasına  inmekten sakındığımız müddetçe ahlâkımızın ve toplumsal düzenimizin bu  iki yüzlü ve istikrarsız kitlelerce  sömürülmesini engelleyemeyiz. Ulusumuzun geleceğe bırakacağı sağlam davranışsal bir miras olmadıkça ülke bütünlüğünü korumamız da zorlaşacaktır. Çünkü ülkeyi tehdit eden etnik ve dinci ayrılıkçılığı ve şiddeti kullanan her gücün en temel  aracı, davranışlarımızın güdüleri üzerinde yürütülen kışkırtma ve çarpıtmadır.

Eğitimimizin temel amacı bu yüzden, çocuklarımıza “doğru davranışsal güdüleri” kazandırmak olmalıdır. Bu da   sorumlulukta kaçarak zevke ulaşmayı hedeflemiş bedavacı bir merkez sağ seçmeni kitlesiyle başarılabilecek bir iş değildir.




11 Mayıs 2016 Çarşamba

Din Ve Robotik Belirsizlik


Tanrı'nın dini yoktur.
Son yirmi yılda teknolojideki neredeyse  üstel değişimler özellikle cep telefonu alanında  belirginleşti. Telefonlarımız artık cepte taşınabilir bilgisayarlar haline geldi.

Akla gelebilecek hemen her konuda yazılan uygulamalarla dünya artık gerçekten parmaklarımızın ucunda.

Peki ama bir sonraki adım ne olacak?
Telefonumuzla blog yazabiliyor, sanalağda dolaşıp alış veriş listelerini, fotoğraflarımızı, videolarımızı anında  birbirimize yollayabiliyor, günlük kalori takibimizi yapabiliyorsak daha fazla ne isteyebiliriz ki?

Görünen o ki teknoloji hayatımızın her alanına nüfuz etmiş  durumda. Bu biraz da ürkütücü. Çünkü “Büyük Birader”  paranoyası, yaldızlı bir eğlence sektörünün kanatları altında usulca ve sevimli bir surette hayatımıza yerleşiveriyor.

Ama bu noktada, teknolojinin mevcut hali, aslında o kadar da tehlikeli değil. Çünkü en nihayetinde hâlâ teknolojik ürünleri, yazılımları kendi isteğimize göre seçmek imkânına sahibiz. Meselâ hoşumuza gitmeyen bir temizlik uygulamasını anında silerek telefonumuzun hafızasına yer açabiliyoruz.
O halde sorun ne?
Sorun şu ki teknoloji üreticileri için yeni donanımlar ve sistemler  bambaşka imkânlar sunuyor. Lambalı devrelerden tansistörlere, oradan mikroçiplere sıçrayan teknoloji, hayatı çok daha küçük bir birim alana belki de hacme sığdırmaya başladı.

Ve teknoloji yaratıcıları artık Tanrı’nın insanı nasıl yarattığını çok daha iyi anlayabilecek durumda. Otomatik sürüşlü arabalar ile artık yolun stresine mahkûm olmak zorunda değiliz.  Teknoloji Tanrı’nın armağanı olan aklı artık akla hayale gelmedik her yere sokabilecek güce neredeyse ulaştı.
Böylece yeni bir  yaşam türüne doğru el yordamıyla evriliyoruz.

Peki ama bunun dinle ne ilgisi olabilir? Öyle ya başlıkta dinden bahsettiğimize göre  akılcı yaratıcılıkla tutucu dinî tutuculuğu ve akıldışılığı nasıl bir arada anabiliriz?
Bu ikisi de hayatımıza  hükmetmeye çalışıyor.

Din, ortaya çıktığından bu yana hayatı en akıldışı yöntemlerle düzenlemeye çalışıyor. Teknolojinin tek farkı bize bir seçme şansı sunduğu illüzyonunun henüz parlaklığını yitirmemiş olması.

Din  herkese aynı emirlerle aynı şeyleri yaptırmak için oluşturulmuş bir kurumdu. Herkes  aynı kitapla ve aynı peygamberle  aynı şeyleri yapacaktı.  Oysa öyle olmadı. Çünkü insan toplumları büyüdü, genişledi. Sorunlar çeşitlendi. Düşünüş biçimlerimiz  değişti. Böylece ortaya büyük belirsizlikler çıktı. Mezhepler, dinin cevap veremediği   konularda ek kurallar uyduran alt dinler haline geldi.

Dinler bugunkü anlamda hayat  için üretilmiş programlardı. Bu programlar, Tanrı’nın akıldışı varlığından gücünü alan dolayısıyla sorgulanmasının imkânsız olduğu düşünülen emredici  yordamlardı.  Bilginin yaygınlaşmasıyla beraber bireyselliğe ve  bilime yenildiler.

 Teknoloji de  aynı sorunla karşı karşıya. Evet teknoloji belki hepimize çok daha bireysel bir konfor sağlıyor ama öbür yandan bireylerin devlet denetimine daha açık hale gelmesine de yol açıyor.  Ve bunu yaparken  yapay zekânın   yarattığı ve karşılaştığı belirsizlikler de gti gide daha fazla ortaya çıkıyor.

Herhangi bir makinenin insan gibi kararlar alabilmesini sağlayabilecek kadar gelişmiş bir donanım yaratmak elbette mümkün ve işin asıl kolay olan yönü de bu. Peki ama donanımların çalışma şeklini “insanîleştirmek” ne kadar mümkün?

İnsanileşmek, “Evet” ve “Hayır”ın yanına bir “Belki” seçeneği eklemekle sağlanabilir mi? Sanırım bu o kadar kolay değil.

Öncelikle insanlar her zaman “mantıkla “ karar vermez. Yani karar eylemi basit bir  istatistikî  mantık elemesinden ibaret değildir.

İnsanlar farklı  toplumsal yapılarda farklı değer yargıları  edindiklerinde farklı öncelikler ve farklı fayda dizgeleri oluştururlar.

İşin belki daha zor olan yanı ise insanların eylemlerinin sonuçlarının ve etkileşimlerinin en yakın planda bile bilinemez oluşudur.

Yapay zekâ aynı yordama bağlı makinelerin, birbirleriyle iletişimlerini düzenleyebilir ama  o makinelerin insanla etkileşmelerini sağlayamayabilir.
Belki de bunun sebebi “Tanrı yetersizliğidir”. Tanrı bize ne yapmamız gerektiğine dair bir yazılım yollamış olabilir ama ona neden itaat etmemiz gerektiğini anlatmamıştır. Dahası kendisini nasıl anlamamız gerektiğini bize bildirmemiştir. Bu yüzden insan, bir anlam arayışına girmiştir. İnsanın varlığının anlamına dair arayışı aslında  bir yandan Tanrı’nın neliğine dair bir arayıştır.

Peki ama bunun teknolojiyle ya da yapay zekâyla ya da robotikle ne ilgisi vardır?

Yoğun ve hızlı bir cevap verme yeteneği olarak zekâyı yaratmak her zaman mümkündür. Sorun, sorunlara, varlığa bir anlam verebilmektir.

İşte bu noktada ne emredici dinin ne de konfor üretici teknolojik yeniliklerin yeterliliğinden bahsedilebilir. İnsanın doğasından kaynaklanan belirsizlik hiçbir yazılımla aşılamaz.

Olasılıkları kendisi yaratan insanı, hangi yazılım biçimlendirebilir ki?






19 Mart 2016 Cumartesi

Fayda Dağının Kör Pusulası


Fayda, ideolojinin nihaî amacıdır.
Kendimizle barışmak  dünya barışının yolunu yapmaktır.
İçsel sükûnete ulaşmak, insanlık için yapabileceğiniz en büyük iştir.

Sorun burada başlıyor.  “Fayda kimin içindir?”
Bu soruya cevap vermek nispeten kolaydır. Faydanın genellikle toplum için olduğu kanaati oldukça yaygındır.

Aslında konumuz fayda değil ama fayda hakkında düşünmek, düşünmekle ilgili en  belirgin örneği ele almaktır. Çünkü bütün düşüncelerimizin tek bir hedefi vardır: Fayda!
Peki ama fayda nedir? Ya da neye fayda diyebiliriz?
Fayda, elde edilmesi “iyi” kabul edilmiş her şeydir.

Burada bir sorunla karşılaşırız. İçki içmenin “iyi” kabul edilmesi onu  bir “fayda” haline getirir mi? İçkinin vücuda “iyi” gelmediği tıbben ispat edilmiştir. O halde içki bir “fayda” olamaz.
Peki ama  o halde insanlar neden içki içmek ister? Çünkü bütün objektif zararlarına rağmen insanlar içkiyi elde etmenin “iyi” olduğuna inanır.
O halde fayda bir paradokstan mı ibarettir?

Elbette hayır.
Fayda hakkında karşılaştığımız bu ikilem, onun doğal ve iradî anlamlarıyla ilgilidir. Faydayla ilgili verdiğimiz tanım, onun iradî yönüyle ilgilidir ki bütün iktisat bu tanımın üstünde yükselir.
Faydanın  doğal  tanımı ise ki bu tanım aynı zamanda ahlâkı doğrudan doğruya ilgilendirir, onun “  bozmayan, aksatmayan, kötüleştirmeyen her şey” olduğudur. Ahlâk faydanın “doğal tanımıyla” ilgilidir ki onu objektif bir şey yapan da budur. Çünkü ancak “zararsızlığın” sınırlarını belirleyebilirsek  iyi ve kötü eylemler arasında bir hükme varmak mümkündür.

Faydanın “ Elde edilmesi iyi kabul edilen bir şey” olması tanımı ise ahlâkî bir yol gösterici olamaz. Çünkü bu ancak, herhangi bir emir makamı, iyiyi, doğrudan (direkt) olarak  emrettiği takdirde  bir anlam ifade eder ki o zaman da  ahlâkın bireyin iradesi ile bir ilgisi kalmaz.
Peki ama buraya kadarki  yorumlarımız ne işe yarayacaktır?

Buraya kadarki yorumlarımız özellikle toplumsal düzeni biçimlendiren eylemlerin hangi fayda kabulüyle nereye varacağını ve neden böyle olacağını anlamamız açısından önemlidir.

Faydanın birinci tanımını yani onun, “ Elde edilmesi iyi kabul edilen her şey” olduğunu kabul edenler,  elde edilmesi iyi olabilecek şeyleri saptamaya çalışır. Bundan başka yolları da yoktur. Din denen kurumun yaptığı, daima bu olmuştur. Bir din adamına her gün, hayatın her anıyla ilgili soru sorulmasının sebebi budur. Çünkü dinin amacı insanların hayatının her anını Tanrı adına  yönetmektir.
Buna karşılık bu tanım, bireylerin  iktisadi fayda anlayışlarının da ta kendisidir. Çünkü insanlar bir şeyi elde etmek istediklerinde, onu elde etmenin “iyi olacağı” düşüncesiyle hareket ederler. İşte “iyilikle” “faydanın” karıştırıldığı yer de burasıdır. İnsanlar bir şeyleri, onların mutlak iyiliğinden ya da faydasından dolayı istemezler. İnsanların hamburgeri, brokoliye tercih etmelerinin sebebi hamburgerin,  brokoliden daha yararlı olması değildir.
Brokolinin hamburgerden kesinlikle daha faydalı olduğu açıkça biliniyorsa neden hükümetlr hamburgeri yasaklayıp brokoliyi emretmezler?

Bunu yapamazlar çünkü yaygınlaşması halinde  toplumun bütünlüğüne kesin ve açık bir zarar vereceği açık olarak bilinmeyen hiçbir eylemin, bireyin seçiminden uzak tutulması mümkün değildir.

Faydanın  emir  halinin  fikri dayanağı, faydanın her halinin akıl yoluyla bulunabileceğidir. Ya da… Şartları değiştirebilen muktedirin  doğru olduğuna inandığı emirlerin doğrudan doğruya faydalı olacağı inancıdır.

Peki ama  böyle mi olmaktadır? Hiç de öyle olmamaktadır. Komünist Çin’in  kurucusu Mao’nun  fayda emirleri ile giriştiği beş devrimde milyonlarca kişinin ölmesi bu inancın yanlışlığının en çarpıcı örneklerindendir. Aynı şey Sovyet tecrübesi için de geçerlidir.
O halde faydaya ulaşmayı istemekle ona ulaşmak farklı şeylerdir.

Neden böyledir?

Öncelikle fayda ancak bir irade ile var olabilir. İradesiz bireyler için fayda yoktur. Brokoli yemeye mecbur edilmiş insanlar, objektif olarak faydalı bir iş yapmış olurlar ve onlara bunu emretmek de “faydalı” görünebilir ama  bu, onların aklında hamburger yemenin bir “fayda” olduğu fikrini silemeyecektir.

İktidarların “toplum için” belirledikleri faydanın “toplumdaki bireylere göre” fayda sayılıp sayılmayacağı asla bilinemez  ve bu  iki fayda telâkkisinin genellikle hiç de örtüşmediği de bir gerçektir.

Çünkü “emredilen fayda”, “”gözetilen faydaların” etkileşimleri arasında genellikle erir gider. Bu yüzden açıkça bireylerin birbirleriyle barış içinde yaşamalarına yaramayan hiçbir emir ve yasak toplum yaşantısında kendine bir yer edinemez. Diktatörlükleri eninde sonunda yıkan da budur.

“Kamu yararı”  argümanını bir safsata haline getiren de bu çatışmadır. Çünkü hangi durumun  bir “kamu yararı “olduğunu ayrı ayrı tespit edebilmek mümkün değildir. İş, eninde sonunda bu yararı tespit edecek bir yetkili kurum bulmaya varır ve bundan öte de  hiçbir şey olmaz.

Toplumun geneli için tek  ve geçerli bir fayda tespit etmek objektif olarak mümkün değildir. Bunu yapmaya her çalıştığınızda  faydaya yönelik olarak verdiğiniz her emir, bireysel faydaların bir kısmını akamete uğratacak ve hoşnutsuzluk yaratacaktır ki bunu ne kadar sık yaparsanız hoşnutsuzluk o denli yaygın olacaktır. Bu yüzendir ki  yasama enflasyonu bir suçlular ordusu yaratır. Ne kadar çok kanunuz var a o kadar çok suçlu yaratırsınız.

Bu bizi nereye götürür?

Aklın, bir sürecin bütün güzergâhını apaçık ve toptan kavrayabilmesi mümkün değildir. Dünyada bunu yapabilecek Tanrısal bir akıl yoktur.
Bu yüzden de hedefin belli olması, yolun bilinmesi anlamına gelmez. Uzaktaki dağı görüyor olmanız, onunla aranızdaki bataklıkları, nehirleri veya uçurumları görebildiğiniz veya rahatlıkla aşabileceğiniz anlamına gelmez.

Dağla aranızdaki her nehir kendine göre akar, her bataklık, kendi kurbağasını besler, her uçurum kendi kayasınca yalçındır. Ve her ağaç oralarda kendi toprağında biter.
İnsanın işi  veya sorumluluğu bütün yolu apaçık belirlemek değildir. İnsanın bütün işi,  görebildiği kadarıyla yetinip zarar vermemeye çalışarak yaşamaktır.
Zarar vermemek diğer insanların hayatını aksatmamaktır.
 İnsanların birbirlerinin hayatlarını aksatmamaya çalışarak ufuktaki dağa doğru yürümeleri dışında da bir “fayda” yoktur.

Çözüm basittir: Kendi faydamızı/menfaatimizi aklımızla belirlerken başkalarının faydalarını/menfaatlerini zararsızlık irademizle yani ahlâkla  korumak.
Ancak bu, bütün faydaları tek tek tespit etmek budalalığından bizi koruyabilir ve ancak bu bütün bir toplumu, fayda belirleyici diktatörlerin zulmünden koruyabilir.



16 Şubat 2015 Pazartesi

Teorinin Ve Pratiğin Sınırı Üzerine

Şimdi,  bu yalnızca   bir araya
getirilmiş  görünecek  blokların
bir simülasyonundan ibaret.

Herhangi bir şey düşünürken belli bir bağlama bağlı kalmak düşüncenin tutarlılığı için elzemdir. Bu, “ Düşüncemi neye dayanarak ve nereye kadar geliştirmeliyim?”  demektir.

Bu soruların cevaplarını her zaman düşünmek bize doğru düşünmek için ışık tutar. Aksi takdirde   yanlış düşünceleri değiştirmemiz mümkün olamaz ve bu düşünceler birer dini söylem gibi aklımıza çakılır kalır.

Bunları düşünmenin asıl faydası, felsefi tartışmalarda önümüze çıkan bağlam saptırmacılığını aşabilmemizi sağlamasıdır.

Özellikle herhangi bir ideolojik tartışmada, konunun teorik bağlamı, özellikle sosyalistler tarafından sürekli pratikteki sözde aksi örneklerle yanlışlanmaya çalışılır.

Burada gözden kaçırılan veya maksada göre göz ardı edilen şey şudur: Teorik ( ki buna açıkça idealist bir bakış diyebiliriz…) tartışmanın sınırı  nerede biter? Bu soruyu daha anlaşılır şekilde  acizane fesefi bakışımla ilgili olarak şöyle sormak isterim: “İradî olanla  doğal olanın sınırı nasıl gözetilmelidir?”

Bu ne anlama gelir? Fikirlerimizi veya oluştururken doğa ile sınırlanırız.  Doğa fikirlerimizi/düşüncelerimizi iki şeyle sınırlar: Duyularımızın sınırlılığıyla ve irademiz dışında  var olan olgularla…

Şurası herhalde açıktır ki biz doğayı ancak duyularımızın sınırlarınca anlayabiliriz. Birileri bu fikre “ Duyularımızın ötesindeki dalga boyları…” diye başlayan bir tiratla karşı çıkarsa ona, gelişen teknolojinin algı ötesi alanı, , günden güne algı sınırları içinde kalacak şekilde görünür kıldığını söyleyerek karşılık veririz. Kızıl ötesi görüş dürbünleri, elektron mikroskopları vs hep  doğanın duyu sınırlarımız içinde anlaşılabilmesini sağlayan gelişmelerdir. Bu da insanın, duyu/algı sınırlarının farkında olduğunu ve doğayı bu sınırlar içinde kalacak şekilde kendisine tercüme etmeye çalıştığını gösterir.

Bu sınır genişlemez. Sadece buluşlar bu sınırlar içinde kalarak doğayı anlayabilmek gücümüzü arttırır.

İkinci olarak kaçınılmazlıklar gelir.
Kaçınılmazlıklar doğayla ilişkilerimizi oluşturan sınırlarla belirir.

Ama kaçınılmazlıkların bir de iradî olan yönü vardır. Burada Hayekle çelişmek istemem ama şu kadarını göz önüne almalıyız: Bugüne kadar  gelmiş kültürel birikim ve “kendiliğinden doğmuş davranış kuralları takımı” olguları tarihin yaratmadığı tarihsel olgular olarak bugünkü seçimlerimizi bir ölçüde etkileyecektir.

 Tarihsel birikim veya tortular düşünme biçimimiz üzerinde küçümsenemeyecek bir etkiye sahiptir. Çünkü tarihsel birikim, kimliğimiz için bir tutarlılık ve geçerlilik ölçüsü sunar.

“Tarihsel tortunun” objektif bir geçerlilik testi yapılamaz. Çünkü tarihsel tortu iradî seçimlerin, kendiliğinden gelişen olgularla beraber meydana getirdiği bir fosil yapıdır. Bu belki fazlasıyla fizyokrat bir bakış gibi görünebilir ama durum budur.  Bu objektif geçerlilik testini saf rasyonel olarak yapmaya kalksanız bile karşınıza “Kime göre rasyonel?” sorusu çıkacaktır. Bu soruya herhangi bir  gelişmiş batı ülkesinin normlarına göre cevap verdiğinizde karşınıza, “o normların saf rasyonel testlerinden geçip geçmediği” sorusu çıkacaktır.

Tarihsel tortunun etik bir testi de yapılamaz. Çünkü “etik” için benimseyeceğiniz ölçüler de kaçınılmaz olarak  başka bir  kültürel birikimin tortusu olmak zorundadır. Çünkü her ne kadar insan olanın belli başlı bazı objektif ölçüleri varsa da bu objektiflik, kültürü aşamaz. Bu da şu anlama gelir ki kültürü ve “ toplumsal  kendiliğinden oluşmuş davranış kurallarını” aşan ve bunları kökten değiştirebilecek bir  evrensel objektif ahlâk kurulamaz!

Bu bizi nereye getirir?

İdeolojik tartışmaların teorik zemininde kalmaksızın pratik örneklerle yanlışlamaya gitmek mümkün değildir, bu çaba açıkça safsatadır.

Sözgelimi liberalizm ve sosyalizm tartışmalarında “Ama ABD’de kapitalizm bir sömürüdür!” gibi bir  cevap açıkça safsatadır.

Bu düşünüş tarzı insanların herhangi bir ideolojinin robotları olduğu kabulüne dayanır; insan eylemlerindeki irade unsurunu en baştan yok sayar. Biraz daha  derin bir düşünsel tabakada ise az önce bahsettiğimiz tarihsel tortunun varlığından habersiz olunduğunu gösterir.
Gene de şu unutulmamalıdır: Bütün felsefî tartışmalar ancak ve yalnız üzerinde  anlaşılmış, uzlaşılmış bir metodolojik birey kabulü ile yürütülebilir. Bu da insana dair  ortaya konan önermelerin, insanın  en genel ve değişmez eylemlerine göre  değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koyar. Ama bu başka bir tartışmanın konusudur. Bu daha ziyade uluslararası ilişkilerin doğası hakkındaki bir tartışmanın temelini oluşturur.

O halde felsefî veya ideolojik bir tartışma imkânsız mıdır?  Herhangi bir fikrin yanlışlanması mümkün  değil midir? Veya bu kabul zaten tarihsel tortuyu kendiliğinden anlamsız kılmaz mı?

Bu mevcudun/gerçekliğin nerede, hangi noktada tartışılması veya ölçü edilmesi gerektiği düşünülerek cevaplanabilir.

Ne demektir?

Meselâ sosyalizm tartışılırken sosyalizmin genel kabullerinin bir tutarlılık ve geçerlilik testi yapılmalıdır. Bunu yaparken üstünde uzlaşılmış metodolojik bireyin tarihsel tortunun ötesinde kalan genel eylemleri göz önünde bulundurulur. Sosyalizme temel teşkil eden “Mülkiyet hırsızlıktır!” sloganı ( Bu açıkça bir slogandır, herhangi bir felsefi derinliği olamayacak kadar saldırgan indirgemeci bir cümledir…) bu açıdan genel insan eylemiyle dolayısıyla metodolojik bireyin iradesiyle uyumlu mudur değil midir ancak böyle tartışılabilir. “Hırsızlık” denen suçun ancak  herhangi bir genel iyinin ve özelde bir hakkın  ihlaliyle var olabileceği düşünüldüğünde dahi mülkiyetin inan doğasının bir parçası olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

O halde meselâ  sosyalizmle ilgili tartışmalarda daha SSCB tecrübesine varmadan bile “genel insan eylemi” plânında bir yanlışlama mümkündür.

O halde mevcut duruma ( bazıları bunun tek gerçek olduğunu düşünebileceğinden bundan kaçınıyorum) ne zaman müracaat etmeliyiz?

Mevcut duruma ancak tartışmanın teorik yönü hakkında tam bir mutabakata varıldığında  bakılmalıdır.

Bu da şu anlama gelir: Gene sosyalizmden devam edecek olursak, sosyalizmin “idealarının” günlük hayatta ne kadar gerçekleştirildiğine bakılır. Söz gelimi sosyalizm “ideal” halin üretim araçlarının mülkiyetinin kollektifleştirildiği hal olduğunu, iddia ettiğinde, mevcut  halde, bunun yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir. Üretim araçları proleter diktanın eline bırakılmış mıdır? Evet. Peki  sonuç, önermenin öngördüğü, toplumsal mutluluk ve adalet ile uyuşmuş mudur? Hayır! Öyleyse önerme yanlıştır!

Kapitalizmle ilgili tartışmalarda, genellikle ideolojinin başına bir “vahşi” sıfatı getirilmesi hümanizmin gereği sayılır. Oysa bu açıkça saçmadır.

Çünkü “kapitalist” denen sermaye grubunun işçiyle olan ilişkilerinde yaşanan bazı çatışmalar, ideolojinin kaçınılmazlığı sayılmıştır. Acaba böyle midir?  Her şeyden önce  kapitalizmin bir ideoloji olmadığı, Marx’ın Pazar ekonomisine yönelik bir nitelemesi olduğu gözden saklanmıştır.

Liberalizmin teorisinde işçi ve sermayedar rakip veya Marx’ın sandığı gibi düşman  sınıflar olarak mı  kabul edilmiştir? Hayır… Peki liberalizm, işverenin işçinin hakkını yemesini ideolojik bir şart olarak mı öngörmüştür? Hayır! O halde  iş veren, işçinin hakkını yediğinde, liberalizmin önermelerine mi uygun davranmaktadır? Hayır!

Liberal teoride herkes hem üretici hem tüketici olarak mı kabul edilmiştir? Evet.  Peki liberalizm tüketiciyi, ekonomik olarak korunması gereken temel birim olarak kabul etmiş midir? Evet! Peki bunu  bir ütopyanın gereği olarak mı önerir, yoksa ekonomi denen insan eyleminin doğasına dair bir keşif olarak mı? Şüphesiz bunu bir keşif olarak önerir. O halde maliyetleri düşürerek daha ucuza mal üreten bir üreticinin davranışı liberalizmin kapsamına uygun mudur? Evet! Bu durumda liberalizmin “Pazardaki  rekabetin maliyetleri düşürücü ve tüketiciyi koruyucu bir sonucu vardır!” önermesi doğrudur.

Peki meselâ ABD’de  ki kendisi kapitalist olarak bilinir; devlet kayırması için uğraşan lobilerin etkisiyle meydana gelen kötü sonuçlar liberal önermelere uygun mudur? Hayır! Çünkü zaten fiyatları ve tüketici davranışlarını çarpıtan kayırmalar ve müdahaleler, “kapitalizm” olarak adlandırılan liberal teorinin kapsamına daha en baştan aykırıdır!

O halde teorik tartışmalarda insan eyleminin genel özelliklerine dair bir uzlaşma sağlanamazsa;  objektif bir mukayese ve yanlışlama  yöntemi bulmak da imkânsızlaşır. Daha sonra mevcut halin insan eylemlerinin genel özellikleriyle uyumuna bakılır. Daha sonra da mevcut hali  meydana getiren insan eylemlerini güdüleyen fikri temellerin, insan varoluşuyla uyuşup uyuşmadığına bakılır.

Hiç kimse insanın “benliğini” inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Hiç kimse, insanın  edindiklerini benliğinin  bir parçası saymasını inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Hiç kimse, insanın “daha fazlasını” arzu etmesini reddederek veya inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Dahası hiç  kimse bir “önerme” ile insanı baştan aşağı biçimlendirebileceğini iddia edemez. Bu son nokta Hayek’in “kurucu rasyonalizm” olarak  tanımladığı fikrin özüdür.

Burada son olarak birkaç şey söylemek istiyorum:

Öncelikle ortaya konan herhangi bir önermenin bir “icat” mı yoksa bir “keşif” mi olduğu anlaşılmalıdır.

Herhangi bir “Olmalıdır!” cümlesi, herhangi bir filozofun ütopyasını mı ifade etmektedir?

Yoksa bu  cümle, yararlılığı genel olarak görülmüş  ve fakat bazen kendisinden sapılan bir davranış kuralını mı ifade etmektedir?

Bu farklılık da aslında felsefi tartışmanın en başındaki uzlaşma için şarttır. Bu anlaşılmaksızın tarafların, soruna nasıl ve hangi açıdan baktıkları anlaşılamayacaktır.

Elbette herhangi bir sorunu çözmek için bir araya gelirken ortaya konan maksat açıkça ifade edilmeden  böyle bir tartışma açıkça hayaldir.













3 Şubat 2015 Salı

İradesiz Canlıların En Lâtif Cinsi



Kadın üzerindeki tartışmalar bazen bana korkunç geliyor.

Çünkü bu tartışmaların hiçbirinde kadın “irade sahibi” bir canlı olarak görülmüyor. Kadın ya Tanrı’nın veya erkeğinin hizmetinde bir  cins olarak kabul ediliyor.

Öyle ki bu iki sahip arasında, sınırlı bir  yetkiyle hareket edebilen ama sonsuz bir  “namus sorumluluğuyla” yüklenmiş olarak görülüyor.

Türkiye Cumhuriyeti,  insanın kanun önündeki eşitliği ilkesine göre kurulmuş bir devlet.  Cumhuriyet bize, kadın  veya erkek olmamız fark etmeksizin,  egemenlik alanındaki her türlü vatandaşlık hakkından ayrımsız   olarak yararlanabileceğimizi  söylüyor. Bu, tamamen Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün eseri.

Cumhuriyetin “kanun önündeki eşitlik”  imkânı, Türk vatandaşlarının, etnik kökenlerinden, inançlarından ve cinsiyetlerinden bağımsız olarak kendi fayda dizinlerini oluşturabilmelerini ve buna göre özgürce hareket edebilmelerini sağlıyor.

Burada tek bir şey gerekiyor: İrade!

Cumhuriyet bize hareket edebilecek imkânları veriyor ama o imkânları kullanıp kullanmamamız konusunda, bizi zorlamıyor. Nitekim özgürlükçü bir hukuk devletinde, olması gereken de budur.

Cumhuriyetin akılcı kuruluş felsefesinde, özgürlük de sorumluluk da bireyin ellerine bırakılıyor. Cumhuriyet, insan iradesinin, gönüllü de olsa bir başkasına devrini hukuk ve ahlâk dışı buluyor. Bundan dolayı da öğrenime özel bir önem veriyor.

Kadın, Cumhuriyet’in  en önemli  medeniyet göstergesi ve hedefi. Kadına irade sahibi olduğunu, “Hayır!” diyebileceğini gösteren, Cumhuriyet.

Cumhuriyet, belli başlı bazı toplumsal kurumları sürdürürken  kadının konumuyla ilgili bütün bakışları alt üst ediyor. Dinin, ( Artık hiç kimse dinin özünde, kadın erkek eşitliğini va’z ettiğini söyleyerek kendini teselli etmeye çalışmamalıdır…) bir kurum olarak kadını erkeğin eksik türü olarak sınıflandırdığı artık inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü din bir kurum olarak kadına “irade” sahibi bir rol tanımaz. “Kadının çalışmak mecburiyetinde olmaması” kadına tanınmış bir hak değildir. Bu, kadına erkek tarafından  bir rol biçilmesinin, hayattaki yerinin erkek tarafından belirlenmesi gerektiğinin ifadesidir. Dinin,  kadın özgürlüğüyle ilgili bundan başka da bir “hak” söylemi yoktur. Çünkü din, bizatihi “erkek anlatımlı” ve “erkek merkezli” bir kurumdur. ( Sadece bu bile onun, “va’z edilen bir inançtan” ziyade “icat edilmiş” bir kurum olduğunu gösteremeye yeter.)

Dindarlık, dini günlük hayata olduğu gibi uygulamaksa ki öyledir, herhangi bir dindarın, dinin kadına biçtiği bu rolü reddetmesi tartışması çok zordur.

Çünkü din bir kurum olarak kadını bir kere  “erkekten eksik” bir canlı türü saydığı anda, zaten onu “cüz’i irade” dışına itmiştir. Böylece “irade” sadece erkeğe nasip edilmiş bir “ilâhî nimet” halini alır. Din adına savaştığını söyleyen şeriat hayalcileri sürekli “bilek zoruyla” elde edilmiş cariyelerin hayalleriyle güdülenirler. Öyle ki bu dünyada olmazsa öbür dünyada, din adına gösterilen hırçınlık mutlaka kadınların sınırsızca kullanıldığı bir cinsel nimetler deniziyle ödüllendirilecektir. Şimdiler de adına “seks cihadı” denen sapkınlık bu beklentisini daha fazla erteleyemeyen ve ölmeye de pek gönlü olmayan riyakâr korkakların icadı olarak  “din piyasasına” sunulmuştur.

Burada hiç sözü edilmeyen şey ise kadının iradesidir. Hiçbir “cihatçı”, herhangi bir kadına, cinsel ilişki için rızasını sormaz. O sadece gücünün yettiği kadını, gücünün yettiği herhangi bir mal gibi alır ve “kullanır”.  “Kadınlar sizin tarlanızdır…”  diye ağızlara pelesenk edilmiş hadis de bu sapkınlığın tartışılmaz aklayıcısıdır.

Din denen kurum, insanlara yepyeni bir toplumsal getirmemiştir. Çünkü herhangi bir “toptan ve standart toplumsal düzen” tasarımı söz konusu olamaz. Din adına kabul edilmiş toplumsal düzen, peygamberin sürdürülmesinde sakınca görmediği Arap örfünün bazı parçalarıyla daha sonra bu denetimin de ortadan kalkmasıyla kindar bir canavar olarak geri  dönen, cahiliye dönemi Arap örfünün ta kendisidir. Dolayısıyla Müslümanlar arasında Müslüman toplumlara ait olduğu sanılan kadınsız, müdahaleci, baskıcı şer’i rejimler, bu ilkellikten başka bir şey değildir.

Hal böyle olunca,  kenar mahalle dindarlığının siyasetinin kadının iradesine seslenmesi de söz konusu olmuyor. Çünkü  kenar mahalle dindarlığı, kadını ancak gözden ırak tuttuğunda, kendisini güvende hisseden cahiliye Arap’ı hayranı  kitlelerin “din” anlayışı. Şunu bir kere daha tekrarlamakta fayda var: Din,  ancak bu şekilde var olabiliyor. “Bundan başka bir din” maalesef yok. Çünkü İslam adına konuşacak olursak; din denen kurumu oluşturanlar, bizatihi cahiliye Araplığını Allah ve peygamber adına  kutsayanlar… İslâm tarihindeki “aydınlanmacı” bir takım çıkışlar, zaten kurumsallaşan ve “din”  haline gelen inancın, kültürel donukluğuna ve hırçınlığına rağmen ortaya konan teşebbüsler.

Buraya kadarki tahlillerimiz uluslaşmış bir toplumda, “başka tercihlerin” yapılabildiği özgür toplumsal düzen içindeki dinin konumuyla ilgiliydi.

Kürtler gibi uluslaşamamış topluluklarda durum daha da vahimdir.

Çünkü uluslaşmış toplumlardaki kültürel çeşitlilik, kapalı toplumsal yapılarda bulunmuyor. Dolayısıyla “birbirinden farklı bireyler” diye bir  kavram bu topluluklarda ortaya çıkamıyor.  Hayata karşı verilen savaşta ve belki de hayatları savaşmaktan ibaret olan topluluklarda, otoriteye “Hayır!” diyebilecek birinin varlığı sadece hayaldir Bir de böyle bir toplumsal yapının dinle güdülendiği düşünülürse… Kürt toplumsal yapısında, kadının erkeğin oyuncağı olması sadece bu yapının doğal  hiyerarşisinden kaynaklanmamaktır. Bu hiyerarşik yapının büyük ölçüde dinle tahkim edilmesi etnik erkek egemen kültürün kökeni konusunda önemli bir açıklama sunmaktadır.
 
İşte Türk Cumhuriyeti, bütün bu ilkel düşünüş biçimlerine karşı toplumu, “irade sahibi” bireyler olarak yapılandırmışken irademizi bu noktadan geriye, kabileci ilkelliğe gitmek için kullanmış olmamız ürkütücüdür. Kadınlarımızın irade sahibi eşler olmaları yerine, “Erkekleri tarafından beslenen damızlık  zevceler/cariyeler” haline getirilmesi büyük ölçüde Müslüman erkek ilkelliğinin ürünüdür. Dinin, erkeğe dair “Kadının yerine karar veren üstün cins” anlayışı, kadınımızın iradesini  sakatlıyor. Kadınlarımıza, Arap örfüne göre örtünerek hangi  ilkel  toplumun sembollerini benimsediklerini bıkmadan usanmadan anlatmalıyız. Bunun kalıcı çaresi ise kadının kendi başına düşünen ve karar veren, “Hayır!” diyebilen irade sahibi  bir insan olduğunu, kızlarımıza öğretmek…



11 Kasım 2014 Salı

Bir Yorum Bin Musibete İşaret Edebilir


Milliyetçiliği Nakşilerden mi Nurculardan mı öğrendik?
“Önce Müslüman olup olmadığını,Allaha iman edip etmedigine söyle Nevin Ersoy Çelik.Eğer Müslüman olup bu ancak ateist ve İslam düüşmanı yaratıkların yazabileceği hezyanlarından dolayi külliyen kafir oldun.Yok ateist ve İslam düşmanı biri isen ozaman da Türk Milliyetçisi olamiyacağın gibi,Türkde olamazsin,zira Müslüman doğup İslama düşman olan dejenere tipler olsa olsa Allahsız Ulusalcı Perinçek pisliğinin sevdalılarından biri olup Türkün azılı düşmanıdırlar.Bu vesileyle her iki katagoride de patolajık ruh halini taşiyan bu mürtedlerle ' Hıra dağı kadar Müslüman ,Tanrı dağı kadar Türküm' imanına sahip Ülkücülertin işi olmaz.TTK”

Yukarıda, fakirin Haberiniz.com’daki  bir yazısına gelen yorumu hiçbir değişiklik yapmadan aktardım.
Bana göre yazının ideolojik ve psikolojik olmak üzere iki önemli yönü var.
İdeolojik yönü, yorum yazarının Türk Milliyetçiliğinden ne anladığı ve neden böyle anladığını gösteriyor.

Psikolojik yönü ise bugün kendisini Türk Milliyetçiliğinin yegâne sahibi sanan, kendilerine “ülkücü” diyen siyasi milliyetçilerin,  dünyaya ve insanlara hangi ruh haliyle baktıklarını göstermek açısından önemli.

Yorum yazarı, paragrafın bütününden anladığımız kadarıyla başka bir yorum yazarını ve elbette  söz konusu asıl yazıyı, milliyetçiliğin  “ölçülerine” göre eleştiriyor. Peki yorum yazarının milliyetçilik ölçüsü ne? Paragraftan anlayabildiğimiz kadarıyla  yorumcu tek bir ölçü kullanıyor: Din!

İnsanların dine yakınlıklarını, akıl yürütürken dine verdikleri önemi gözettiğini görebiliyoruz. Bu arada şunu da görüyoruz: Yorum yazarı din konusunda da tartışılmaz bir otorite olarak ahkâm kesip insanların imanlarını ölçebiliyor.

Peki Türk Milliyetçiliğinde ölçü nedir? Şahsen bir “ideoloji” olarak görmesem de bireysel  ideolojik tercihlere yön vermesi ile ideolojik bir boyutu olduğu kesindir.

Peki bir ideolojiyle   hangi yolla ilgileniriz? Elbette akılla. Bir muhakeme işi olarak ideolojinin akılla ilgisi, onun eleştirilebilmesine dayanır. Bir muhakeme işinin yönlendiren bir anlayış olarak milliyetçilik de şüphesiz akılla savunulur ve akılla geliştirilir.

Peki bu yaklaşımın içinde “Değiştirilmez naslara ve nakillere dayalı olduğu iddia edilen ve savunulan ”  bir tavır olan dinciliğin yeri olabilir mi? 
Dincilik, içinde akla ve muhakemeye yer veren bir anlayış değildir. Bunu bu yazının neresinden çıkarsıyoruz? “Önce Müslüman olup olmadığını,Allaha iman edip etmedigine söyle…”  cümlesinden. Yorum yazarı, bir başka yorumcunun akıl yürütmesini eleştirirken, akıl yürütmenin tutarlılığından ziyade, yorumcunun imanıyla ilgileniyor. Bu, dini,  akıl yoluyla kurumuş bir  büyük önerme olan ideoloji yerine koymak yanılgısıdır.
Yorumun hiçbir yerinde ,  eleştirilen hangi metinse; onun yanlışlığının sebebini izah etmek gayretinden eser yoktur. Çünkü yorumcunun ideolojik bir bilgisi ve görgüsü yoktur. Ama dini ideoloji sanmak yanılgısı ortadadır.
Yazının ikinci sakat yönü psikolojisidir.
Yorumcu, eleştirdiği yorumcuya daha ilk cümlede saldırmaktadır. Bu saldırısında, bir Müslüman olarak diğer insanlardan duyduğu doğal üstünlüğü çekinmeden ortaya koymaktadır. Yorumcunun daha ilk cümlesi otoriter bir kişiliğe işaret ediyor. Yorumun geri kalanında bu ruh hali dinin  bir gereği olarak meşrulaştırılıyor, “aklîleştiriliyor”. Yorumcu muhakemede açık gerçekleri ve bu gerçeklere işaret eden delilleri kullanmak yerine alabildiğine saldırgan ve yargılayıcı davranmayı, kendince ahlâkî bir gereklilik olarak görüyor.

Burası önemli çünkü her ne kadar kendisini bir Türk Milliyetçisi veya “ülkücü” olarak tanımlasa da özünde, din adına kelle kesen ve dindeki fanatizmlerini gurur vesilesi sayan IŞİD vs ile aynı psikolojiyi paylaştığını göremiyor.

Yorumcu bütün bir paragrafta,  akıl baliğ bir insanın ahlaki tercihine bırakılmış bir dini, kendi uhdesinde ve mülkiyetinde sanacak kadar benmerkezcidir.

Ayrıca yorumcu,  kendi ölçülerini koskoca bir dinin ölçüsü sayabilecek kadar da kibirlidir.
Yorumcunun dünyaya bakışı ise tümüyle gerçeklikten uzak ve nevroz izlenimi uyandıracak kadar  yabancılaşmıştır.

Peki bunun münferit bir aşırılık olduğunu söyleyip konuyu kapatabilir miyiz? Maalesef bunu yapmamız mümkün değil.

Çünkü yorumcu zımnen kendi kişiliğinde ve tutumunda, bütün bir siyasi camianın zihniyetinin tezahür ettiğini iddia ve ilan ediyor. Buna bireysel bir iddia diyebiliriz belki ama yorumun içindeki “milliyetçi” ve “Türk” kelimelerini çıkardığımızda  geriye salt  siyasal İslamcı /şeriatçı  bir metin kalıyor.

Bu yorum metni, Türk milliyetçiliğinin, kurucularının akılcı ve medeniyetçi çizgisinden nerelere sürüklendiğini açıkça gösteriyor. Bugün   milliyetçilik, artık yorum yazarının zihniyetini, ve bakışını paylaşan kitlelerin elinde alabildiğine tahrif  ve istismar edilmektedir.

Milliyetçi oyların neden dinciliğe kaydığını merak edenler için bu yorum önemli bir numunedir.

Ama  siyasetin, oy ticareti olmanın ötesinde  ahlâkî bir mücadele olduğunu düşünenler  için hayatı dinleştirmeye kalkmanın,  insanı insanlıktan nasıl çıkardığını göstermesi açısından önemli….