14 Mart 2026 Cumartesi

İlber Hoca'nın Ardından


Onu tanıyormuş gibi yazmayacağım elbette.

Fi tarihinde Türk Ocağı Genel Merkezi’nde bir konferan
sına katılmıştım o kadar.

Elbette Türk medeniyet göğünden kayan her yıldız kalbimde bir hüzün krateri bırakıyor.

Ne yalan söyleyeyim az evvel eşim onun son videolarından birini ve sonra da Rusların onun hakkında söylediklerini gösteren bir videoyu açtığında aslında geride ne kadar derin bir boşluk kaldığını daha iyi anladım.

Buna benzer bir boşluğu, en son babam rahmete gittiğinde hissetmiştim.

Sanırım, hayatın biraz farkına varmak isteyen herkes bu boşluğu hisseti içinde. Çünkü hocanın gidişine üzülen genç bir hanımefendi, onun sözlerinin, hayatına nasıl dokunduğundan bahsediyordu, bir başka videoda.

Peki neden babamı kaybetmişim gibi hissetim?*

Çünkü babam da hayatı yaşayan bir insandı. Başına gelen en kötü şeylerde bile gülümseyen, hayatın her anında bir şeyler öğrenmek isteyen, hayatın her anında bana bir şeyler öğreten bir insandı.

İlber Hoca çoğu akademisyenin aksine profesyonel bir okur yazar değildi. O hayatın tamamının bir okuryazarlık işi olduğunu bize her hareketiyle gösteren gerçek bir “insandı”.

İlber Hoca’yı ne zaman dinlesem, yol yarmalarında görülen kayaçların tabiatından, bağıl hız olgusuna kadar her konuda rastladığı her durumu ve olayı bana açıklayan babamın o yoğun yaşam sevincini, hayata ilgisini ve yaşam sevincini bir kez daha karlımda görür gibi olurdum.

Evet… Türk medeniyet göğünden öyle büyük bir yıldız kaydı ki yeri kolay kolay doldurulamayacak.  Artık hayatlarımızı bilgisiyle, tebessümüyle ve samimi ilgisiyle eskisi gibi aydınlatmayacak. Hayır… Ne kadar cahilim ben ne kadar bencil. Bıraktığı miras hepimize yıllarca ve yıllarca yetecek. Hem onun gibi bir insanı tanımanın zevkini ve sevincini de bize miras bıraktı. Onun gibisi gelir mi? Hiç sanmam. Çünkü bütün hayatımız boyunca uğraşıp onun unvanına sahip olsak bile onun görgüsüne ve ufkuna erişmemiz çok zor gibi görünüyor.

Türkiye gibi gönüllü bir cehalet ülkesinin riyakâr, çıkarcı ve öfkeli yığınlarına, o yığınlardan nefret etmeden seslenmesi acaba kendisine milliyetçi diyenlere ibret olmuş mudur, bilemiyorum.

Ben bu denli vatan ve millet sevgisini bir babam da görmüştüm bir hocada.

Hayatı sevdi, vatanını sevdi, Türkleri çok sevdi.

Yaşayan medeniyetti, yaşamak isteyen Türklerin ruhuna medeniyeti ekti. Sözlerim bozuldu, gözlerim yaşlı.

İyi vardın hocam, artık hep var olacaksın.

*Görselin kaynağı: https://londonspeakerbureau.com.tr/konusmacilar/prof-dr-ilber-ortayli/

 

 

 

 

 

 

 

 

Bugün Kendin İçin Ne okudun?

  


Türkiye’de hemen hemen herkes okuyup yazabiliyor ama Türkiye’nin ciddi bir okuryazarlık sorunu var.

Okur yazarlık, toplumun her kesiminde karşımıza çıkıyor.

Okur yazarlık, yazılı metinleri ve görsel simgeleri ayırt edebilmekten ibaret sanılıyor.

Buna rağmen toplumda yaygın nezaket, duygudaşlık ve yardımlaşma eksikliği yaygınlaştığı zannedilen bilginin aslında son derece yüzeysel kaldığını gösteriyor.

Herkes, öğrenim gördüğü konuda yeterli derinlikte meslekî bir yeterliliğe sahip görünüyor.

Buna karşılık meslek edinmiş okur yazarların toplumsal ilişkilerine ve genel kültür seviyelerine baktığımızda şaşırıp kalıyoruz.

Çünkü öğrenimin en üst basamağından bile mezun olan okur yazarlarımızda, mesleklerinin ve derecelerinin dışındaki konulara dair meşru ve adeta gerekli sayılan yaygın bir ilgisizlikle ve bilgisizlikle karşılaşıyoruz.

Elbette elimizde bir istatistik yok ama akademisyenler dahil toplumun yüksek öğrenim görmüş kesimlerinde en son hangi kitabı okuduğunu ya da bu günlerde okuduğu kitabın adını verebilecek hemen hiç kimse bulamıyoruz. Lisans mezunları iş-güç meşgalesinden bahsederken akademisyenler arasında “yayın yapmak” ve “makale okumak” en sık arkasına saklanılan mazeretler. Elbette bu mazeretlere “profesyonel okuma” mazereti de eklendiğinde, okum yelpazesinin daraldıkça daraldığını da görebiliyoruz.

Tamam da bunlardan ne anlamamız gerekiyor?

Önce ülkemizde kitap okumanın ancak yasak savmak veya görev duygusuyla yapılan bir iş olduğunu anlıyoruz. Türkiye’nin en entelektüel kesimi olan akademisyenler dahi ancak kendi profesyonel alanlarında “gerekli olduğu kadarıyla” okumayı yeterli görüyor.

Türkiye’nin okuryazarları için zevk ya   ya da genel kültür elde etmek için kitap okumak diye bir şey yok. Çünkü okumak ülkemizde “okumak” ancak maddi bir getiriş varsa anlamlı. “Bugün için”, “hemen şimdi” elde edilecek şeyleri elde edebilmek dışında hiçbir hedefi olmayan insan yığınlarında medeniyeti yaratan bilgiyi ve görgüyü biriktirmek çok çok zor…

 

 

 

 

12 Mart 2026 Perşembe

Mutlu Bir An Düşüncesi

 

Marcus Aurelius, “Kendime Düşünceler” adlı eserinde “İzlenimlerini durdur!” der. İzlenimleri durdurmak ne demektir? Hume’a göre “izlenim” algımıza çarpan şeylerin bizde uyandırdığı hızlı ve şiddetli duygulardır.

Gene kitap gibi yazmaya başladığımın farkındayım, ama yazmak düşünmekten biraz farklı.

İzlenimlerle ilgili en çarpıcı tecrübeyi aslında rüyalarımızla yaşıyoruz. “Kötü” bir rüya gördüğümüzde, rüya ruhumuzda adeta paslı bir kaygı duygusu bırakıyor. Böylece bütün gün rüyanın etkisinde kalabiliyoruz.

Sanırım bu duygunun sebebi, rüyanın gerçek olmadığını bilmemize rağmen gerçek olma ihtimalini içimizden atamamamız. Veyahut rüyanın gizlediğimiz gerçeklerle ilgili olduğunu düşünmemiz. Rüya günlük hayatta kaçınmaya çalıştığımız kaygılarımızın su yüzüne çıkması.

İçimizde gizlenen daralmalar, çaresizlikler, kaybolmalar, mahrumiyet vs. hep rüyalarda ortaya çıkıyor. Bizi mutsuz eden rüyamız da yolumuzu kaybetmek mi? Sanırım bizi mutsuz eden şey, rüyada yolumuzu kaybetmek olduğu kadar yolumuzu kaybetmenin temsil ettiği duygularla eninde sonunda bir yerde yüzleşmek oluyor. Bu duygularla yüzleşince aslında iyi biri olmadığımızı, aslında çok güçlü olmadığımızı, aslında çok zeki olmadığımızı vs. “hissediyoruz”.

Belki de biz aslında “hissetmek için yaşıyoruz”. Devamlı mutluluğu aramamızın sebebi de belki bu. Mutlu hissetmek istiyoruz ama bunun nasıl olacağını düşünmekten mutlu olmaya zamanımız kalmıyor.

Halbuki bir an, sadece bir an “izlenimlerimizi durdurup” o an nerede ve kiminle olduğumuzu düşünsek, belki de mutluluk o an zaten içimizde belirecek. Meselâ çocuklarınızın yaramazlığı sizi bezdirdiğinde, kendi kendinize mutlu olmak için onların susmasını mı yoksa yaramazlık ederken yaşadıkları sevinci görmeyi tercih ettiğinizi sormalısınız. Bu soruyu sormak için de çocukların sesini “gürültü” diye algılamak yerine “mutluluk çağıltısı” olarak işitebileceğinizi bir an durup düşünmelisiniz.

Evet, biz “hissetmek” için yaşıyoruz. Kendimizi hislerimizin akışına bırakmak ve zevk ırmağının sürekli akışında kalmak istiyoruz.

Özellikle kesin inançların, kapalı toplumsal yapıların, hele şimdilerde gerçek ilişkilerin yerine geçen sosyal medyanın yankı odalarının sanal tatminlerine saplandığımızda, “düşünmek” fevkalâde zahmetli bir iş haline geliyor. Halbuki o anda ne yaşadığımızı anlayabilmek için gerçekten neye sahip olduğumuzu görebilmemiz gerekiyor.

O yüzden de “anı yaşamak” derken kastettiğimiz “andan zevkler” kapabilmek için o an nelere sahip olduğumuzu “düşünmemiz” gerekiyor. Çünkü zevkle özdeşleştirdiğimiz mutluluğu tadabilmek için bize o zevki veren gerçek şeyin ne olduğunu idrak etmemiz gerekiyor.  Durmadan “değerini bilmediğimiz” şeylerden bahsetmemizin sebebi de bu. Bahsettiğimiz şeyler “değerini bilmediğimiz anlar” oluyor. Evi dağıtan bir çocuğun, kendini güvende ve mutlu hissettiği için hayal dünyasını bizim yaşadığımız evde kurabildiğini bir an düşünsek… Veya evi dağıtan çocuğun, bunu yapabilecek kadar sağlıklı olduğunu anlasak… İşte o zaman evin içinde gürültü, kargaşa, düzensizlik görmek yerine evin çocuk için bir mutluluk bahçesi olduğunu anlayabiliriz.  Bir an durup kendimize evde, sağlıklı bir çocuğun olup olmaması arasındaki farkı görüp göremediğimizi sorsak herhalde bir daha asla bir daha asla geri gelmeyecek o mutlu anı bozmak istemeyiz.

Bu neden önemli? Mutluluğu idrak edemez de onu dışarıdan elde edilecek bir şey olarak görürsek, sürekli “bizi mutsuz eden insanlara ve olaylara” çarpıp dururuz. İşte Aurelius’tan benim anladığım şu: İzlenimlerimi en azından bir anlığına durdurduğumda, dışarıdan algıma çarpıp da içimde korku, endişe, huzursuzluk yaratan şeylerin etkisini de durdurmuş oluyorum. O zaman önce hislerin esiri olmaktan kurtuluyorum, sonra da mutlu olmak için ne çok sebebim olduğunu anlamağa başlıyorum. İşte böylece her an, “mutlu bir an” oluyor.

 

12 Şubat 2026 Perşembe

Mutluluk Şimdi


Yaş aldıkça insan, önünde ne kadar az zaman kaldığını daha çok düşünüyor. Bu da insanı, hayatının bir muhasebesini yapmaya itiyor. Sanırım bu hemen hemen herkes için geçerlidir. Çünkü zaman geçtikçe sevdiklerimizi kaybediyoruz.

Bir düşünür, mutsuzluğun geçmşin pişmanlıklarıyla gerçekleşmemiş geleceğin kaygısından kaynaklandığını söylemiş. Ne kadar da haklıymış.

Peki ama neden böyle?

Sebebi basit: Çünkü biz bir ödül-ceza ikilemiyle yaşamaya alıştırılıyoruz. Ödülün ve cezanın birbirini döndüren dişlileri arasında sonsuz bir mutluluk beklentisiyle yaşıyoruz.

Böyle olmasa olmuyor mu?

Aslında cevapları yine hatıralarımızda bulabiliyoruz. Çünkü hatırlamaya en çok değer bulduğumuz hatıralar genelde hep mutlu olanlar. Peki mutlu hatıralar nelerden oluşuyor?  Mutlu anlarımızdan.

“Yıldızlar Arası” filminde Matthew McConaughey kızına “Çocuklar doğduktan sonra tek yapabileceğimiz güzel anılar biriktirmektir.” demişti, yanlış hatırlamıyorsam.

Güzel anılar biriktirmekde güzel anlar birktirmekle oluyor.

İyi de hayat hep “güzel anlardan” oluşmuyor, değil mi?

Anlayabildiğim kadarıyla bir ânı güzelleştiren şey sadece o âna nasıl baktığımız. İçinde yaşamaktan sevinç duyduğumuz anlar, “iyi anlar”. Ve geleceğe kalabilenler de sadece iyi anlar. 

O halde mutlu olmak için beklemeye ne hacet?

Mutluluk elimizde.

Mutluluk, varlığımızın parçalarından, bizi biz yapan şeylerden sevinç duymaktan başka bir şey değil. 

Ne güzel, değil mi?

İyi ki varız.


 

8 Şubat 2026 Pazar

Bana Sınıfını Söyle…

 

Marksist Sınıfçı Determinizme Bir Reddiye

Yüksek lisans tezimi hazırlarken güzel sanatlar hakkındaki analizlerin neredeyse tamamının sınıf temelli olduğunu fark ettim.

 

Bir sanatçının eserleri incelenirken genellikle onun “toplumsal, sınıfsal, tarihsel bağlamları” ele alınıyor.  Güzel sanatlar eleştirisi neredeyse tamamen Marksizme dayanıyor.

 

Bir sanat eseri incelenirken o eserin içinde oluştuğu toplumsal şartlar muhakkak göz önünde bulundurulmakla kalmıyor, eser, kesinlikle o şartların ürünü olarak görülüyor.  İşin özeti şu: Sanatçı hangi sınıfın insanıysa o sınıfın eserini üretiyor.

 

Böylece sanat eseri meselâ Bourdieu’nün dediği gibi “alanın ve habitusun” adeta matematiksel bir sonucu oluyor.  Kısacası bir insan burjuvaysa elbette “burjuva değerlerine” yöneliyor ki bu değerler de zaten sınıf  çıkarıyla şekillenen “üst yapı estetiğinden” geliyor.

 

Bu görüşler de insanın “sınıfının bir üyesi” hatta “sınıfının bir  ürünü” olduğu  kabulüne dayanıyor.

 

Bu görüş o kadar yalın, açık ve kendiliğinden doğru kabul ediliyor ki başka bir açıklamaya ihtiyaç bile duyulmuyor. Hatta Marksizmin etik diktatörlüğü yüzünden başka bir açıklama günah ve hatta “insanlık suçu” kabul ediliyor.

 

Peki ama bu görüşleri makalelerinde kullanan ve bundan itibar kazanan akademiya   mesela meselenin e neresinde yer  alıyor?  Bir akademisyen kendisini hangi sınıfa mensup sayıyor? Herhangi bir sosyalist akademisyen kendisini işçi sınıfına mensup hissettiğinin söyleyebilir ama gerçekten o bir işçi midir?

 

Herhangi bir konuda cidden çok yoğun ve metodik bir çalışma yürütüp o konunun uzmanı olmak şüphesiz takdire şayandır. Sorun, bu çabanın hangi şartlarda harcandığıdır.  Akademik çabalarının semeresi olarak gördükleri çalışma konforu akademisyenleri nereye yerleştirir? Bilgiyi en ince bir süzgeçten geçirmek için sabır gösterdiklerine göre harcadıkları emeğin karşılığını almaları gerekmez mi?

 

Şüphesiz bunu fazlasıyla hak ederler. Diğer yandan yaptıkları işle emeklerinin marjinal değerini yükselttiklerini ne yazık ki fark edemezler.  Böylece, bir yandan “herkesin yapamayacağı” bir işi elde edip diğer yandan herkesin yapabileceği işlerin değerine talip olduklarını söylediklerini de fark edemezler.

 

Peki ama bu çelişki bize neyi anlatır? Bu çelişki bize iki şeyi anlatır:

 

Öncelikle “sınıf” diye kalıcı bir kategori yoktur.  Çünkü büyük emekle hazırladığı birkaç makaleyle kendisine ayrıcalıklı bir konumu “hak eden” bir insan, içinde geldiği ailenin genellikle mensup olduğu gelir tabakasının üstüne çıkar.  Akademisyen, geldiği sosyal tabakanın hem gelirinin hem de o tabakanın sahip olduğu bilgi seviyesinin çok üstüne çıkmıştır. İkincisi ve bana göre daha önemlisi, bilginin akademisyenin dünya görüşünü de etkilediği düşünülürse o artık genişleyen (umulur ki) ufku ve düşünme kapasitesiyle “sınıfının insanı” olmaktan çıkar.

 

Akademisyenlerin önemi şudur: Herhangi bir girişimcinin parayı kullanarak zenginleşmesi Marksizm sultası altında köleleştirilen zihinlerimizde genellikle kendiliğinden ahlâksızlıkla bağdaştırılır. Oysa bazı istisnalarına rağmen akademisyenlik ciddi emek gerektiren bir meslektir. Üstelik bu emeğin ürünleri sanayi üretiminin küçümsenen seri kişiliksizliğinden apayrı, son derece bireysel, kalıcı ve eleştiriye açıktır.

 

Demek ki insan “sınıfının” ya da “tarihinin” bir ürünü değildir.

 

Oysa akademiyanın en sevdiği şey Marksizmin bu çarpık determinizmidir. Marksizmin diyalektiği dilinden düşürmediğine baktığımızda Marksist eleştiri diktasının kullandığı yöntem, bu açıdan doğrudan ve en kabasından nedenselciliktir/determinizmdir. Marksist felsefî dikta bir yandan sözde diyalektik söylemiyle kendisine felsefi bir sözde meşruiyet alanı kazanırken diğer yandan doğrudan doğruya nedenselci/deterministik yöntemiyle de akılları sömürür.

 

Bu yüzdendir ki  sosyal bilimlerdeki Marksist düşünce diktası artık kırılmalı, bu yöntemin çarpıklığı cesaretle dile getirilmelidir.


Görselin kaynağı: https://en.wikipedia.org/wiki/Social_structure#/media/File:Pyramide_%C3%A0_renverser.jpg Erişim tarihi: 08/02/2026

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7 Şubat 2026 Cumartesi

Beynimize Sahip Çıkalım

  


Türkiye’nin en acil ve gerçek meselesi nedir?

 

Düşünüp durduğumuz, düşündüğümüzü sandığımız, daha k
ötüsü, aslında hakkında hiçbir şey düşünmediğimiz mesele budur.

 

Türkiye’de en acil ve gerçek mesele, “düşünmektir”.

 

Düşünmek anlamlardan bağlamlar oluşturmak ve nihayetinde bu bağlamlara göre bir soyut yapı inşa etmektir. Soyutluk bizde özellikle son yirmi yılda artık “anlamsızlıkla” bir tutulan bir kelime olmuştur. Herhangi bir şeyin “soyutluğundan” bahsetmek onun gerçek olmadığını hatta uydurma ve keyfî olduğunu söylemek demektir. Buna göre soyut, “ölçülemeyen” dolayısıyla açıkça anlamsız bir şeydir.

 

Peki ama öyle midir?

 

Michelangelo’nun Davut heykeli, sanatçının zihninde yavaş yavaş biçimlenirken gerçekliğin dışında ve saçma bir şey mi idi?

 

Peki ama “soyutu” bu kadar küçümsememizin sebebi nedir o halde? Herhalde hepimiz inanılmaz teknik ve maddi ilerlemelerle o kadar meşgulüz ki “gerçeğin” ne olduğu ya da ondan ne anlamamız gerektiğine dair bir şeyler düşünmek bize fazlasıyla lüzumsuz ve “geri” görünüyor. Öyle mi?

 

Daha iki gün önce bir doktorun söyleşinde, günlük hayatta genellikle en alt beyin katmanımızı kullandığımızı yani sürüngenler gibi yaşadığımızı bir kez daha dinledim, öğrendim. Bu şu manaya geliyordu: Toplumumuz ancak “Savaş ya da kaç!”  Tepkisinden başka bir tepki geliştiremiyordu. Bu durumda hayatımız hayvanların en doğal güdülerine uymalarından daha derin bir anlam taşımıyor demektir. Bu yüzdendir memlekette en çok tartışılan konu ekonomi, ekonomide de gıda pahalılığıdır. (Son zamanlarda sıkça ve çok da bilgiççe kullanılan  “gıda enflasyonu” aslında gıdanın gereğinden çok olması anlamına gelmeli, tıpkı paranın gereğinden çok olması gibi… Oysa her şeyi kısa kesmek tembelliğimizi bu anlam farkını bile görmemizi engelliyor).

 

Ülkemizin “manevi sahada” konuştuğu şeyler ise ya tahayyülümüzün çok ötesinde bir öbür dünyanın gene tahayyülümüzün çok ötesindeki korkunç ıstırapları ya da bitip tükenmeyecek zevkleridir.

 

Bugün Türk halkı en basit saiklerle ve en iptidai güdülerle yönlendirilebiliyor. İşin kötüsü halkımızın bundan bir şikâyeti de yoktur. Çünkü otorite eliyle beslenmenin konforunu garantiledikten sonra kendi başına düşünmek, muhakeme etmek vs. de kendiliğinden gereksiz kalıyor.

 

Bu tembellik ve hazırcılık bizi, kavramları ve olguları birbiriyle ilişkilendirmek zahmetinden kurtarıyor. Böylece “yapılmışını”, parasıyla alıp kullanmayı yeterli sayıyoruz. İçten yanmalı bir motorun hangi yasaların keşfiyle meydana getirildiğini öğrenmeyi lüzumsuz sayarak içten yanmalı bir motoru parasıyla satın almayı yeterli sayıyoruz. Ya da kuruluşunda hangi sosyolojik esaslara uyulduğunu bilmediğimizi ülkelerde yaratılan büyük medeniyet eserlerinin, onların kaderlerinin tesadüfi ikramiyesi olduğunu sanıyoruz.

 

Siyasetimiz bile ancak ve yalnız kan bağıyla şekillenen insan kimliklerinden ötesini idrak etmeyi reddeden kitlelere bundan daha gelişmiş, insan idrakiyle ve inşasıyla zaman içinde bir emeğin ürünü bir “millet” telakkisini anlatmak neredeyse imkânsızdır.

 

Türkiye’nin en büyük ihtiyacı ne ekmektir ne de sudur, sadece düşünmektir. Korkutucu olan şudur: Düşünmemeyi tercih etmek bir kere olur; sonrasında artık insan olmak vasfını kaybederiz.

Görselin  kaynağı: https://pbs.twimg.com/media/DgCzrHkWsAAZkDe.jpg 

 

 

3 Ocak 2026 Cumartesi

Ya Matriks Mutlaksa?

 Ya Matriks Mutlaksa?

 

Matriks filmi, felsefenin belki de en önemli sorusunu popülerleştirmişti:
“Gerçek nedir?”

 

Aslında soru bile kendi içinde bir çözümsüzlük taşıyordu. Çünkü “nelik”ten bahsetmek bir varoluş kabulünü gerektirir. Buna ilaveten “bilebildiğimizi” kabul etmemizi gerektirir.

 

Oysa belki asıl şunu sormamız gerekirdi: “Biliyor muyuz?”

 

Cevap basittir: “Kesinlikle evet!”

 

Algılarımızın sınırlılığıyla sınırlanan bilgimize bakıldığında, bu cevap fazlasıyla cahilce ve kibirli gelebilir. Çünkü algılarımızın ötesinde kalan varlıklar olabileceğini, dolayısıyla “bilgisizliğimizin” mutlaklığını kabul etmek hem daha bilgece hem de daha mütevazı bir iş olmaz mıydı? Bilgisizliğimizin farkında olmak kadar önemli bir farkındalık yoktur. Diğer yandan “bilgisizliğimizin farkında olmamızı” sağlayan şeyin de “bilebilmemiz” olduğunu görmek gerekir.

 

Matriks filmindeki en önemli cümle bana kalırsa Morfeus’un Neo’ya söylediği şu cümledir: “Unutma, Matriks’te ölürsen gerçek hayatta da ölürsün, çünkü insan bilinçsiz (zihinsiz) yaşayamaz..” Yani? Morfeus burada “kendisine göre gerçek olan hayatta var olmayı” gerçek sayıyor ama meselâ “bir başka hayatta var olmak” ihtimalini göz ardı ediyordu. Ya aynı zihnin farklı yerlerde kopyaları üretilmişse, o zaman ne olacaktı?

 

Morfeus burada aslında salt algılarımızdan bahsetmiyordu, kişiliğimizden, kişiliğimizi eşsizleştiren hatıralardan, bahsediyordu. Çünkü insanın “konuşması” bir anlam ve hatıra biriktirme işinden ibarettir. İnsan var oluşunu, zamanla biriktirebildiğini anlamlara ve hatıralara göre idrak edebilir. Bu yüzdendir ki hafızasını yitiren insanlar büyük bir varoluşsal boşluk yaşarlar. Bu yüzdendir ki fakirlikten, bunamaktan korktuğumuz kadar korkmayız.

 

Peki bütün bunları “geçerli” kılan temel eylem nedir? “Bilmek”. Sorun ne kadar bildiğimiz ya da bilgimizin kesinliği değildir, bilip bilmediğimizdir ki bildiğimiz kesindir.  Bilginin kesin olup olmaması noktasında bilim devreye girer, algısal sınırlarımız içinde kesin ve net araştırma alanları oluşturarak “algısal miyopimizi” azaltmaya çalışır.

 

İşte tam bu noktada meselâ Morpheus’a sorulması gereken soru şuydu:  Neo’ya verdiğin hapın aslında bir başka matrikse girişten ibaret olup olmadığını nereden biliyorsun?”

 

Makinelerle savaşan kahramanların, aslında makinelerin yarattığı evrenle aynı evrende olmaları tuhaf değil midir?  Oksijen/ azot atmosferli, yerçekimli, görünür ışıklı ve karbon temelli bir yaşam ortamında kahramanlarımız matriksten ne kadar farklı yaşamaktadırlar? Kendilerince gerçek hayatta yaşayan kahramanlar aslında makinelerin, insanların var oluşunu insanlardan çok daha iyi kavradığını fark edememektedir. Ortam konforunu değiştirmek, insanın maddî var oluş şartlarını ve bu şartların biçimlendirdiği bilinci değiştirmiyordu. Filmde Ajan Smith’in bahsettiği “mükemmel dünya”, farklılığın ve dolayısıyla gerilimin olmadığı bir dünyaydı. Oysa algılarımız ancak “değişiklikler” sayesinde “bilinç” üretebiliyordu. Farklılığın olmadığı yerde gerilim, gerilimin olmadığı yerde hareket, hareketin olmadığı yerde idrak/farkındalık ve bilinç var olamıyordu. Gerilimsiz, akışsız, hareketsiz bir dünya, insan için ölmek anlamına geliyordu. Bu yüzdendi ki ona hareket etmesine gerek olmayan bir dünya verdiğimizde hayatın anlamı kalmıyordu. Çünkü insan hareketi yalnızca algıladığında ama hareket etmediğinde aslında zincirlenmiş gibi oluyordu.

 

Matiks konulu gerçeklik filmlerinin bir diğer önemli örneği “Surrogates” (Suretler) idi ki orada fark şuydu: İnsanlar avatarlarından ayrılabiliyor ve “gerçek” hayata geri dönebiliyorlardı. Sorun, onların gerçek hayata dönebilmeleriydi. Bir rüyada yaşadığını fark etmek onlarda derin bir anlam karmaşası yaratıyordu.

 

O halde meselâ kendimize şunu sormalıydık: Makineler, bizim yegâne var oluş biçimimize uygun bir “rüya” yarattığında, bu rüyanın içinde var olmanın “gerçek olmadığını” iddia etmek ne kadar mantıklıdır?

 

O halde belki de şunu artık kabul etmeliyiz: Algılarımızın sınırlılığına bakarak aslında var olmadığımızı, düşünmek anlamsızdır. Var olduğumuzu idrak edebildiğimiz ve tutarlı algılar geliştirebildiğimiz her dünya “gerçektir”.  Çünkü bizim yokluğumuzda ne olacağını bilemeyeceğimiz gibi bilmemiz de gerekmez. O halde belki Matriks’e savaşılacak bir rüya âlemi olarak bakmak yerine “İnsanlığı, kendi vahşetinden koruyan bir var oluş simülasyonu” olarak bakmak da mümkündü. Makinelerin insan vücutlarının enerjisinden yararlanması onları sömürmeleri anlamına gelmiyordu belki de. Bu belki de güneş enerjisinden yararlanılamayan bir ortamda insan soyunu sürdüren makinelerin sistemi koruyabilmek için buldukları en kolay çözümdü. Matriks asıl ne zaman bir kâbus olurdu. Makineler insanların bilinçlerini korumadan onların vücut enerjilerini alsalardı be gerçekten kaotik bir sömürü sayılabilirdi. Şu açıkça kabul edilmeliydi ki insanları “pilleştirebilen” makinelerin, insanların bilinçlerini korumak gibi bir “borçları” yoktu.

 

Her halükârda insanlar gerçekliğe öyle muhtaçtılar ki algılayabildikleri bir başka ortamın “daha gerçek olabileceğini” düşünmeden edemediler. Oysa belki Morpehus’un Neo’yu uyandırdığı gerçeklik de bir başka ve daha şiddetli bir potansiyel farkına/gerilime karşılık gelen bir başka kurmaca dünyaydı. Oysa Morpehus kendi dünyasının da bir başka dünyanın simülasyonu olup olamayacağını düşünmeden “mutlak gerçeğe ulaştığını” sanıyordu.

Aslında fizik cevabı veriyordu: İki madde aynı anda aynı yeri işgal edemiyordu. Çünkü… İnsan zihni aynı anda iki ayrı yerde var olamıyordu. Daha doğrusu idrak/farkındalık bölünemiyordu. İşte cevap budur: Bir başka gerçekliğin var olması ihtimali bizim yaşadığımız gerçekliğin geçerliliğini ortadan kaldırmaz; tam aksine gerçeğin kategorik varlığını kaçınılmaz ve mutlak biçimde onaylar.

 

Bu durumda Matriks’in mutlak olup olmadığı sorusunun cevabı ancak bir başka soru olabilir: “Ne fark eder?”

 

 

23 Aralık 2025 Salı

Gerçek Üstüne


İnsan, idraki dışında bir bilgi edinemez.


 

Çünkü algılarımızın sınırlarının dışındakileri bilemeyiz.

 

Bütün yapabileceğimiz, algı sınırlarımızın ötesinde kalanları algı sınırlarımızın içine taşımak, oradaki olguları kendi algımıza “tercüme etmektir.”

 

Gördüklerimiz gerçek midir, değil midir? Bu aslında saçma bir sorudur. Çünkü beş duyumuza bir tane daha eklense ve daha önce algılayamadığımız bazı olguları ya da olayları görebiliyor bile olsaydık herhangi bir şey değişmezdi.

 

Böylesi bir durumda bile iki şey değişmeden kalırdı:

 

a.      Sınırlılığımız

b.     Cehaletimiz

 

Aslında ikinci durum birincinin kaçınılmaz sonucudur. Birinci durum, biz Tanrı olmadıkça asla değişmeyecektir. İkinci durum ise sürekli değişmektedir. O halde neden onu “değişmeyen” saydık? Bunun sebebi ne kadar değişirse sonsuzluğundan bir şeyin eksilmeyecek olmasıdır.  Evrende seyahat ederek pek çok şeyi görür  ve bilgisizliğimizi azaltabiliriz ama buna rağmen aslında sadece ileride bilinmesi gereken ne çok şey olduğunu fark etmekle kalırız.

 

Cehaletimizi azaltma gayreti, sınırlılığımızın farkında olmanın bir sonucudur.

 

Peki ama “gerçeği” aramak neden saçmadır? Ya da bildiklerimizden başka bir gerçeklik olduğunu düşünmek akılcı mıdır?

 

Sorun şudur: Algılarımızın birbirileriyle yeterince tutarlı olması, algılanan şeylerin yeterince tutarlı hareket ediyor olması, ya da bu tutarlılık algısının sürdürülebiliyor olması “gerçeğin” kendisidir. “Gerçek”, kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılan şeydir. Yani sınırlı algılarımız içinde bütün yönleriyle tutarlı ve her seferinde aynı düzeni koruduğunu algıladığımız şeyler bizim gerçekliğimizi oluştururlar.

 

Buna “nedenselcilik” ya da “deneyselcilik” denerek karşı çıkılabilir ama sorun şudur: Mantığın çözümleri eskimez. Dolayısıyla şunu idrak etmemiz çok önemlidir: Felsefe ve mantık bir “moda sorunu” değildir.

Böylece gerçeğin bizim algılarımızdan ibaret olduğunu ve aslında bir simülasyonda yaşıyor olabileceğimizi mi söylemiş oluyoruz? Diyelim ki öyle… Ne fark eder?

 

Evrendeki tüm elementlerin sabit davranış biçimleri varsa -ki şu an için evreni oluşturan elementlerin en azından önemli bir bölümünü keşfettiğimize göre- canlılar aleminin sınırlı algılarının sebebi de onların yapı taşlarını oluşturan elementlerin belirli kimyasal sınırlılıklarla davranması ve bundan kaynaklanan tepkimelerin ve fiziksel olayların da belli şekillerde cereyan edebilecek olmasıdır. Sinir sistemini meydana getiren yapıların uygun bir enerji ile çalışabilmesinin tek sebebi, moleküler düzeyde atomlarımızın “sabit davranışlar” göstermeleridir. Bu sabitlik de bir yanılsama olabilir mi? Bu soru sınırlılığımızdan dolayı cevaplanamaz.

 

Bir adım daha ileri gidip aslında bir simülasyonda yaşadığımızı fark ederek uyandığımızı düşünelim.  Sorun şudur: “Nasıl bir dünyaya uyanırdık?” Artık karbon atomunun olmadığı, nefes almadığımız, içimizden damarların değil de kabloların geçtiği bir evrede mi uyanırdık?

 

Aslında sorulması gereken soru şudur: İnsan var olmadığı bir evreni hayal edebilir mi? Ya da olmayan şeyleri tanımlayabilir mi? Ya da…  Bu gerçeklikten “çok farklı” olacağını düşündüğümüz bir evreni, hangi dilin araçlarını kullanarak tanımlar ve nasıl algılayabilirdik? Söz gelimi her rengin tersine döndüğü bir dünyadan bahsedecek olsaydık, yine de “renklerden” ve “renkler arası ilişkilerden” bahsetmemiz gerekecekti.  Rengin yerine geçebilecek bir algıyı tanımlamamız mümkün müdür? Böyle bir şey mümkün değilse eğer “gerçek” bizi var eden yıldız tozundan ortaya çıkmış bütün kimyasal temellerin ve fiziksel tutarlılıkların sonucunda oluşan sinir sistemimizle oluşturabildiğimiz yegâne tutarlılıktır.

 

Bu durumda her şey bir rüya mıdır? Hayır… Bizim evrenimiz belki “gerçeğin” kendisi ya da tamamı değildir ama algılarımızın sınırı içinde kalan tutarlılıklarla sürdürdüğümüz düzenliliklerin değişmezliğidir. Bu durumda “başka bir gerçeklik” arayışı açıkça saçmalıktır.  Çünkü “başka bir gerçeklik” belli spektrumda görebilen belli bir ses aralığını işitebilen bir canlı türü için tanımlanamaz bir şeydir. Bu durumda biz başka bir gerçekliği idrak edemeyiz.  Rüya âleminde “gördüğümüz” hiç bir  şey “gördüğümüz şeylerden başkası” değildir. Mitolojik tuhaf yaratıklar dahi var olanların bileşimleri ya da başkalaştırılmış halleridir. Neden böyledir? Çünkü biz farkında olmasak da yerçekimine göre hareket etmemiz gerektiğini biliriz. Çünkü yerçekimi sayesinde yürüyebildiğimizi, güneş sayesinde yaşayabildiğimizi biliriz.

 

O halde… Sürekli “başka bir” hayali kuran hayalperestlere yeni elementler icat ederek  evren kümesini ve bu kümenin fonksiyonlarını yeniden tanımlamadan hayallerini gerçekleştiremeyeceklerini hatırlatmalıyız. Gerçeği bilmemek ne onun varlığını ortadan kaldırır ne de bizi daha bilge yapar…

 

 


16 Eylül 2025 Salı

Atatürk Devrimci Midir Faydacı Mıdır?

 

 

Konuya Atatürkle değinmemin bir sebebi var.

 

Çünkü en nihayetinde devletimizi kuran ve biçimlendiren bilinç onunkiydi.

 

Atatürk faydacı bir devlet adamıydı. Yeniliğe açık olması, yeniliği arzulaması hep onun faydacılığındandı.

 

Peki neden onu bir devrimci olarak nitelemiyorum? Öncelikle “devrim”, Marksist anlamda bir tarihi zorunluluk olarak görülen, “zorunlu bir kökten değişim” olarak benimsenmiştir. Bu açıdan “devrim” kelimesinin üstüne Marksizm’in yağlı lekesi neredeyse çıkmayacak bir şekilde işlemiştir.

 

Diğer yandan solun -kendisini başta “Atatürkçü” olarak tanımlayan kesimleri olmak üzere- anladığı manada devrim, “köktenci ve ne pahasına olursa olsun yapılması gereken bir değişiklik” anlamına geliyor (ya da ben onların böyle dediğini sanıyorum). Türkiye’deki devrimcilerin çoğu Marksizm’in de etkisiyle devrimi, “kendisi için” olması gereken bir zorunluluk olarak görüyorlar. Böylece onlar “değişmeden kalan” ya da “çok yavaşa değişen” her şeyin kötü olması gerektiğine dair güçlü bir önyargı taşıyorlar.

 

Oysa Atatürk’ün devrimciliği, “devrimin kendisi için” (devrim olsun da nasıl olursa olsun) gerçekleştirilen bir şey değildi. Atatürk’ün “devrimciliği”, “millet yararına/menfaatine, zamanın gereklerine göre gerçekleştirilen faydalı değişiklikleri kucaklamak” anlamına geliyordu. Bundan dolayıdır ki onun devrimciliği ne Rus devrimi gibi “mülkiyeti” ne de Fransız Devrimi gibi inancı kökten yıkacak bir yok etme eylemi gibi ortaya çıkmamıştı.

 

Atatürk İlkeleri, aslında Atatürk’ün Türk Milleti için düşündüğü ve gerçekleştirdiği şeylerin felsefi bir özetidir. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni, laik ( akılcı ve beşeri), milliyetçi (millet faydacılığı), inkılâpçı ( akılcı yenilikçi),  halkçı ( cumhuriyetin toplumsal zemini), cumhuriyetçi ( devletin siyasal zemini), devletçi ( toplumsal düzenin sosyo-ekonomik zemini) esaslarına göre şekillendirmişti.

 

Bunlar Türk Milleti’nin içinde yaşadığı dünyaya uyum sağlaması, hayatta kalması ve sürdürülebilir bir hayat tarzı edinebilmesi için elzem olan şartların bir özetiydi aslında.

 

Bu açıdan onun “devrimciliği” Marksistlerin/solcuların sandığı gibi bir “sürekli devrim” anlamına gelmiyordu. Atatürk’ün “devrimcilik” sanılan özelliği “ Türk Milleti’nin hayatiyeti için  için gerekenlerin sürekli gözetildiği bir sürekli faydacılık”tan başka bir şey değildi.

 

Dolayısıyla mesela devrimcilik adına, dini reddedip dini kurumları yok etmek yerine, onu Türk’ün faydasına çalışacak şekilde sınırlandırıp akılcı bir yönteme kavuşturmayı tercih etmiştir.

 

Mesela alfabe değişikliği, artık kendisiyle bir şeyin üretilmesinin çok zor olduğu anlaşılmış bir sistemin yerine çok daha kolay öğrenilebilen ve üretilen bir sisteme geçilmesinden ibarettir ki bu günlerde Suudi Arabistan’ın dahi alfabe değişikliğini düşündüğüne dair duyumlar alınıyor. Harf inkılâbı bu açıdan kökten bir değişiklik (devrim) olmakla birlikte devrim olsun diye yapılmamıştır, muhtelif faydalar arasında en büyüğünü elde etmek için gerçekleştirilmiştir ve toplumsal faydası çok kısa zaman içinde kendini göstermiştir.

 

Peki bütün bunlardan ne anlamamız gerekir?

 

Atatürk devrimleri, özne, amaç ve fayda gözetilerek yapılmış köklü değişikliklerdi. Atatürk devrimleri, kendileri için yapılmış fantastik değişimler değillerdi. Atatürk devrimleri, aslında Türk’e mal edilmiş, Türk için yapılmış, Türk faydası için gerçekleştirilmiş değişimlerdi. Türk için Türk’e göre ve Türk tarafından gerçekleştirilmiş devrimleri ile bu sebepten Atatürk, solun anladığı gibi “dünyevi bir devrimci” değildir, o bir “faydacı Türkçü” olarak tarihe damgasını vurmuştur.