Marksist Sınıfçı Determinizme Bir Reddiye
Yüksek
lisans tezimi hazırlarken güzel sanatlar hakkındaki analizlerin neredeyse
tamamının sınıf temelli olduğunu fark ettim.
Bir
sanatçının eserleri incelenirken genellikle onun “toplumsal, sınıfsal, tarihsel
bağlamları” ele alınıyor. Güzel sanatlar
eleştirisi neredeyse tamamen Marksizme dayanıyor.
Bir
sanat eseri incelenirken o eserin içinde oluştuğu toplumsal şartlar muhakkak
göz önünde bulundurulmakla kalmıyor, eser, kesinlikle o şartların ürünü olarak
görülüyor. İşin özeti şu: Sanatçı hangi
sınıfın insanıysa o sınıfın eserini üretiyor.
Böylece
sanat eseri meselâ Bourdieu’nün dediği gibi “alanın ve habitusun” adeta
matematiksel bir sonucu oluyor. Kısacası
bir insan burjuvaysa elbette “burjuva değerlerine” yöneliyor ki bu değerler de
zaten sınıf çıkarıyla şekillenen “üst
yapı estetiğinden” geliyor.
Bu
görüşler de insanın “sınıfının bir üyesi” hatta “sınıfının bir ürünü” olduğu
kabulüne dayanıyor.
Bu
görüş o kadar yalın, açık ve kendiliğinden doğru kabul ediliyor ki başka bir
açıklamaya ihtiyaç bile duyulmuyor. Hatta Marksizmin etik diktatörlüğü yüzünden
başka bir açıklama günah ve hatta “insanlık suçu” kabul ediliyor.
Peki
ama bu görüşleri makalelerinde kullanan ve bundan itibar kazanan akademiya mesela
meselenin e neresinde yer alıyor? Bir akademisyen kendisini hangi sınıfa mensup
sayıyor? Herhangi bir sosyalist akademisyen kendisini işçi sınıfına mensup
hissettiğinin söyleyebilir ama gerçekten o bir işçi midir?
Herhangi
bir konuda cidden çok yoğun ve metodik bir çalışma yürütüp o konunun uzmanı
olmak şüphesiz takdire şayandır. Sorun, bu çabanın hangi şartlarda harcandığıdır.
Akademik çabalarının semeresi olarak gördükleri
çalışma konforu akademisyenleri nereye yerleştirir? Bilgiyi en ince bir
süzgeçten geçirmek için sabır gösterdiklerine göre harcadıkları emeğin
karşılığını almaları gerekmez mi?
Şüphesiz
bunu fazlasıyla hak ederler. Diğer yandan yaptıkları işle emeklerinin marjinal
değerini yükselttiklerini ne yazık ki fark edemezler. Böylece, bir yandan “herkesin yapamayacağı”
bir işi elde edip diğer yandan herkesin yapabileceği işlerin değerine talip olduklarını
söylediklerini de fark edemezler.
Peki
ama bu çelişki bize neyi anlatır? Bu çelişki bize iki şeyi anlatır:
Öncelikle
“sınıf” diye kalıcı bir kategori yoktur. Çünkü büyük emekle hazırladığı birkaç makaleyle
kendisine ayrıcalıklı bir konumu “hak eden” bir insan, içinde geldiği ailenin
genellikle mensup olduğu gelir tabakasının üstüne çıkar. Akademisyen, geldiği sosyal tabakanın hem gelirinin
hem de o tabakanın sahip olduğu bilgi seviyesinin çok üstüne çıkmıştır. İkincisi
ve bana göre daha önemlisi, bilginin akademisyenin dünya görüşünü de etkilediği
düşünülürse o artık genişleyen (umulur ki) ufku ve düşünme kapasitesiyle “sınıfının
insanı” olmaktan çıkar.
Akademisyenlerin
önemi şudur: Herhangi bir girişimcinin parayı kullanarak zenginleşmesi Marksizm
sultası altında köleleştirilen zihinlerimizde genellikle kendiliğinden
ahlâksızlıkla bağdaştırılır. Oysa bazı istisnalarına rağmen akademisyenlik
ciddi emek gerektiren bir meslektir. Üstelik bu emeğin ürünleri sanayi
üretiminin küçümsenen seri kişiliksizliğinden apayrı, son derece bireysel,
kalıcı ve eleştiriye açıktır.
Demek
ki insan “sınıfının” ya da “tarihinin” bir ürünü değildir.
Oysa
akademiyanın en sevdiği şey Marksizmin bu çarpık determinizmidir. Marksizmin
diyalektiği dilinden düşürmediğine baktığımızda Marksist eleştiri diktasının
kullandığı yöntem, bu açıdan doğrudan ve en kabasından nedenselciliktir/determinizmdir.
Marksist felsefî dikta bir yandan sözde diyalektik söylemiyle kendisine felsefi
bir sözde meşruiyet alanı kazanırken diğer yandan doğrudan doğruya nedenselci/deterministik
yöntemiyle de akılları sömürür.
Bu
yüzdendir ki sosyal bilimlerdeki
Marksist düşünce diktası artık kırılmalı, bu yöntemin çarpıklığı cesaretle dile
getirilmelidir.
Görselin kaynağı: https://en.wikipedia.org/wiki/Social_structure#/media/File:Pyramide_%C3%A0_renverser.jpg Erişim tarihi: 08/02/2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder