Türkiye’nin
en acil ve gerçek meselesi nedir?
Düşünüp
durduğumuz, düşündüğümüzü sandığımız, daha k
ötüsü, aslında hakkında hiçbir şey
düşünmediğimiz mesele budur.
Türkiye’de
en acil ve gerçek mesele, “düşünmektir”.
Düşünmek
anlamlardan bağlamlar oluşturmak ve nihayetinde bu bağlamlara göre bir soyut
yapı inşa etmektir. Soyutluk bizde özellikle son yirmi yılda artık “anlamsızlıkla”
bir tutulan bir kelime olmuştur. Herhangi bir şeyin “soyutluğundan” bahsetmek
onun gerçek olmadığını hatta uydurma ve keyfî olduğunu söylemek demektir. Buna
göre soyut, “ölçülemeyen” dolayısıyla açıkça anlamsız bir şeydir.
Peki
ama öyle midir?
Michelangelo’nun
Davut heykeli, sanatçının zihninde yavaş yavaş biçimlenirken gerçekliğin
dışında ve saçma bir şey mi idi?
Peki
ama “soyutu” bu kadar küçümsememizin sebebi nedir o halde? Herhalde hepimiz
inanılmaz teknik ve maddi ilerlemelerle o kadar meşgulüz ki “gerçeğin” ne olduğu
ya da ondan ne anlamamız gerektiğine dair bir şeyler düşünmek bize fazlasıyla
lüzumsuz ve “geri” görünüyor. Öyle mi?
Daha
iki gün önce bir doktorun söyleşinde, günlük hayatta genellikle en alt beyin
katmanımızı kullandığımızı yani sürüngenler gibi yaşadığımızı bir kez daha dinledim,
öğrendim. Bu şu manaya geliyordu: Toplumumuz ancak “Savaş ya da kaç!” Tepkisinden başka bir tepki geliştiremiyordu.
Bu durumda hayatımız hayvanların en doğal güdülerine uymalarından daha derin
bir anlam taşımıyor demektir. Bu yüzdendir memlekette en çok tartışılan konu
ekonomi, ekonomide de gıda pahalılığıdır. (Son zamanlarda sıkça ve çok da
bilgiççe kullanılan “gıda enflasyonu”
aslında gıdanın gereğinden çok olması anlamına gelmeli, tıpkı paranın
gereğinden çok olması gibi… Oysa her şeyi kısa kesmek tembelliğimizi bu anlam
farkını bile görmemizi engelliyor).
Ülkemizin
“manevi sahada” konuştuğu şeyler ise ya tahayyülümüzün çok ötesinde bir öbür
dünyanın gene tahayyülümüzün çok ötesindeki korkunç ıstırapları ya da bitip
tükenmeyecek zevkleridir.
Bugün
Türk halkı en basit saiklerle ve en iptidai güdülerle yönlendirilebiliyor. İşin
kötüsü halkımızın bundan bir şikâyeti de yoktur. Çünkü otorite eliyle beslenmenin
konforunu garantiledikten sonra kendi başına düşünmek, muhakeme etmek vs. de
kendiliğinden gereksiz kalıyor.
Bu
tembellik ve hazırcılık bizi, kavramları ve olguları birbiriyle ilişkilendirmek
zahmetinden kurtarıyor. Böylece “yapılmışını”, parasıyla alıp kullanmayı
yeterli sayıyoruz. İçten yanmalı bir motorun hangi yasaların keşfiyle meydana
getirildiğini öğrenmeyi lüzumsuz sayarak içten yanmalı bir motoru parasıyla
satın almayı yeterli sayıyoruz. Ya da kuruluşunda hangi sosyolojik esaslara
uyulduğunu bilmediğimizi ülkelerde yaratılan büyük medeniyet eserlerinin,
onların kaderlerinin tesadüfi ikramiyesi olduğunu sanıyoruz.
Siyasetimiz
bile ancak ve yalnız kan bağıyla şekillenen insan kimliklerinden ötesini idrak
etmeyi reddeden kitlelere bundan daha gelişmiş, insan idrakiyle ve inşasıyla
zaman içinde bir emeğin ürünü bir “millet” telakkisini anlatmak neredeyse imkânsızdır.
Türkiye’nin
en büyük ihtiyacı ne ekmektir ne de sudur, sadece düşünmektir. Korkutucu olan
şudur: Düşünmemeyi tercih etmek bir kere olur; sonrasında artık insan olmak
vasfını kaybederiz.
Görselin kaynağı: https://pbs.twimg.com/media/DgCzrHkWsAAZkDe.jpg
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder